Muhyiddin İbn Arabi – Rahmetün Mine’r-Rahman – Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri cild:1-2-3-4-5 (Notlarım)

27823_40c47_1540148138-203x300 Muhyiddin İbn Arabi – Rahmetün Mine’r-Rahman – Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri cild:1-2-3-4-5 (Notlarım)

 

Bismillâhirrahmânirrahim

Hamd, evveliyetinin diğer ilkler gibi başlangıcı olmayan, en güzel isimlere ve en yüce ve ezeli niteliklere sahip olan; daha akıl, nefs, basit ve bileşik varlıklar, yer ve gökler yok iken, içindeki bütün mâlumat ile birlikte bütün âlem amâda iken var olan (el-Kain); imkân dâhilindeki hiçbir şeyi yapmaktan aciz olmayan, iradesi ile her şeyi yapabilen (el-Murid) ve herhangi bir kusur/eksiklik tarafından mucizeler yapmasına engel olunamayan, harfler ve sesler yokken dahi konuşma vasfına sahip olan (el-Mütekellim), işitilen tüm sözler harflerden, seslerden, araç ve nağmelerden ibaret olduğu halde bütün bunlar yok iken sözü işitilen (es-Semi”), kendisinden başka tabiat sahibi ve görülebilir hiçbir zât yok iken kendi zâtını gören (el-Basir), mutlak birlik niteligi ve samedânilik makamı itibariyle devamı (sürekliliği) zorunlu olan, hayat sahibi (el-Hayy) Allah’a mahsustur.

Yüce Allah işte bütün bu alâmetlerle müteâl ve yücedir. O insan-ı kâmili yaratıkların en şereflisi ve yaratılmış kelimelerin en kâmili/tamamı yapınıştır.

Salât ve selâm, mahlâkatın en hayırlısı ve cismani ve ruhani varlıkların tamamının efendisi, Firdevs cennetlerindeki Vesile makamının ve çok çetin/elim ve büyük günde Makâm-ı Mahmüd’un sahibi efendimiz Hz. Muhammed aleyhisselâmın üzerine olsun.

———————————————————————

Harfler bir düzen/nazm içerisinde birleştiği zaman onlara kelime denilir, kelimeler bir düzen/nazım içerisinde birleştikleri zaman da onlara “âyet” ismi verilir. Âyetler bir düzen/nazım içerisinde birleştikleri zaman ise onlara “süre” ismi verilir. Allah Teâlâ kendisini, celâline lâyık bir şekilde “nefes” sahibi olmakla nitelemiş ve nefesini de ses ve kavl/söz ile nitelemiş ve “Müşriklerden biri senden eman/güvence istediği zaman ona güvence ver ki Allah kelâmını işitsin.” (Tevbe, 9/6) buyurmuştur.

Bu yüzden de burada isimlendirilmiş olan nefes “ses” olmakta, nefesin sesten kesilmiş, sessizleşmiş olması durumunda ise ona “harf” ismi verilmektedir. Bütün bunlar aklen bilinen ve ilâhi haberler yoluyla bildirilmiş olan şeylerdir, bununla beraber diğer sıfatlarda olduğu gibi burada da Allah’a başka şeyi benzer tutmak ve O’nu başka bir şey benzetmek (mümâsele ve teşbih) söz konusu değildir. Hak Teâlâ kendi nefsini suretle nitelediği zaman anlarız ki bunun bir zâhiri bir de bâtını vardır ve zâhiri açısından bâtını gaybtır, bâtını açısından ise zâhiri şehâdettir (görünür, açık olan). Yine kendi zâtını (nefsini) nefes sahibi olmakla nitelemiştir ki bu da onun gayb halinden çıkması, harflerin şehâdet âleminde zâhir olması demektir. Harfler mânaların zarfları, mânalar da harflerin ruhlarıdır.

———————————————————————

Kur’ân’ın nur oluşu ise onda mevcut olan ve dalâlete düşürücü şüpheleri kovan âyetlerden dolayıdır ki bunlara örnek olarak “Gökte ve yerde Allah’tan başka ilâhlar bulunsaydı o zaman düzenleri bozulurdu.” (Enbiyâ, 21/11); “Ben batıp kaybolanları sevmem.” (En’âm, 6/76); “Hayır, şu büyükleri yaptı. Sorun onlara, tabii eğer konuşabiliyorlarsa…” dedi” (Enbiyâ, 21/63); “Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de onu batıdan getir.” (Bakara,, 2/258) âyetleri verilebilir. Bunlardan başka delillendirme sadedine gelmiş olan âyetlerin tamamı, onun nur oluşundandır. Çünkü nur, karanlığı kaçıran şeydir; bu nedenle ona nur denilir; zira nur, kaçırandır.(s.15)

———————————————————————

Kur’ân’ın Arapça olarak nitelendirilmesinin sebebi ise sahip olduğu güzel nazımdan, muhkem ve müteşâbihın beyanından, lafzılar farklılaşsa bile aynı kıssaların eksiksiz ve ilavesiz bir şekilde tekrar edilmesinden, bunun yanı sıra son derece veciz lafızlar kullanıldığı halde bildirilmek istenen mânanın tastamam ifade edilmesinden kaynaklanır. Örneğin “Her çığlığı kendi aleyhlerine sanırlar.” (“Münâfıkün, 63/4); “Onu sana sırf tartışma olsun diye misal vermişlerdir.” (Zuhruf, 43/58); “Musâ’nın annesine: “Onu emzir, endişeye kapıldığın zaman da onu nehre bırak ve korkma, üzülme. Çünkü biz hiç şüphesız onu sana döndürecek ve peygamberlerden kılacağız.” diye vahyettik.” (Kasas, 28/7) âyetleri verilebilir. Görüleceği üzere tek bir âyette iki müjde verilmekte, iki emir bildirilmekte, faydalı bir bilgi iletilmekte ve Allah’tan bir beyan ve müjde verilmektedir.

———————————————————————

Kur’ân’da nida ifadeleri iki türlüdür: İlki, “Ey iman edenler!”, “Ey Ehl-ı kitap!” ifadelerinde olduğu gibi sıfat ile seslenme şeklinde, ikincisi ise “Ey insanlar!” ifadesinde olduğu gibi doğrudan zât üzerinden seslenme şeklındedir. Kur’ân’da nida ifadesi gördüğün zaman kime seslenildiğine değil, ne diye seslenildiğine bak ve orada söylenilen şeye uygun olarak davran; sakınman gereken şeyden sakın; verilen emri yap. Zira kimi zaman bir emir şeklinde seslenme olabileceği gibi kimi zaman yasaklama şeklinde de seslenme olabılir. Örneğin “Ey iman edenler! Akitleri yerine getirin.” (Mâide, 5 1) nidası bir emir, “Ey iman edenler! Allah’ın şiarlarını helâl saymayın.” (Mâide, 5/2) nidası da bir yasaklama seslenişidir.

Yine “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri neden söylersiniz?!” (Saf, 61/2) nidası da bir yadırgama seslenişidir. Böyle bir seslenme yapıldığı zaman bunun bir emir yönü bir de yasaklama yönü vardır, dinleyen kimse içinde bulunduğu vakte uygun olanını alır. İster emir yönünü ister nehiy yönünü alsın, her hâlükârda isabet etmiş olur; eğer iki meyveyi bir arada toplar gibi her iki yönü birlikte alırsa o zaman iki ecir (sevap) kazanır. Yüce Allah kitabında bir nidada bulunduğu zaman sen kendini o nidaya (seslenmeye) muhatap olan kişi konumuna yerleştir; eğer bir haber bildiriyorsa anla ve ibret al. Şunu bil ki Kur’ân, ancak kendisine kulak verirsen sana seslenir. Eğer sana bir emir veya yasak bildiriyorsa ona uy.(s.20)

———————————————————————

Besmele müstakil bir âyettir. Neml süresindeki besmelenin ise bir âyetin bir parçası olduğunu söyleriz. (Bismillâh) ifadesindeki “Allah” lafzı, “hüviyeti ve zâtı itibariyle O, Allah’tır.” mânasındadır. Rahmân lafzı, O’nun her şeyi kuşatmış olan rahmetinin umumiliğini, Rahim lafzı ise tövbe eden kullarına rahmet edeceğine dair kendisine vâcip kıldığı rahmeti ifade eder. Hak Teâlâ aziz kitabında her bir süreye “Bismillâhirrahmânirrahim” ifadesiyle başlamıştır. Sûre azamet ve iktidar isimlerini gerektiren korkutucu hususlar ihtiva ediyorsa o zaman ünsiyet ve müjde olmak üzere önce rahmet isimlerini zikretmiştir. Nitekim yüce Allah “Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A’râf, 7/156) buyurmuştur. Bu yüzden besmelede kahr isimlerinden hiçbiri açık bir şekilde yoktur, aksine her ne kadar “Allah” ismi kahr mânası da (bâtın olarak) içeriyor olsa da yine de besmelede Allah’ın Rahmân ve Rahim olduğu ifade edilir.

Zira Allah ismi aynı zamanda rahmeti de içerir. Muhtevasındaki galebe, şiddet ve kahra karşılık rahmet, mağfiret, af ve hoş görme bulunmakta; bunlar besmeledeki “Allah” ismi içerisinde tam birbirilerine denk gelecek ölçülerde yer almaktadır. Bundan başka, Allah isminde karşımıza, bunlardan fazla olarak, bir de “Rahmân ve Rahim” isimleri karşımıza çıkmaktadır. Böylece Hak Teâlâ besmelede hem kahrı hem rahmeti kendisinde toplayan “Allah” ismine ilave olarak “Rahman” ve “Rahim” aynlarını da izhar etmiş ve bunun neticesinde rahmet ağır basmıstır.(s.28)

———————————————————————

Bıl ki her surenin başında hususen besmelenin yer alması o sürede açılmış olan ilâhi rahmetin taçlandırılması şeklinde olup, içerisinde zikredildiğı her sürede bu rahmetin elde edileceğini ifade eder. Amel için niyet neyse süre için de besmele odur. Her bir tehdit ve bedbahtlığı gerektiren her bir özellik sürede zikredilir ama besmeledeki Rahmân isminin ifade ettiği umumı rahmet ve Rahim isminin ifade ettiği hususi rahmet, bedbahtlığın kendisi ile kâım olduğu kimseye verilen şeye (cezaya, tehdide) hükmeder ve Allah o kula ya hususı rahmeti ile (ki bu kendisine vâcip olan rahmettir) ya da umumi rahmeti ile (ki bu da nimet verme rahmetidir) rahmet eder. Böylece âkıbetin rahmete tebdil olması, besmele sebebiyledir ve bu yüzden besmele müjdedir.

———————————————————————

Besmele, Fâtiha’nın açılışıdır. Besmele, Fâtiha’nın ilk âyeti ya da ona bir ek gibi onun ayrılmaz parçasıdır ki bu konuda âlimler arasında mâlum ihtilaf söz konusudur. Bismillâhirrahmânirrahim (besmele) bize göre gizli bir mübtedânın (cümle başındaki ismin) haberidir. Bu mübtedâ (başlama), âlemin başlangıcı ve zuhurdur; çünkü ilâhi isimler âlemin varlık sebebidir, ona hâkim olan ve onda tesir sahibi olandır. Burada sanki Allah Teâlâ “Âlemin zuhuru Bismillâhirrahmânirrahim (besmele)dir.”, yani “Âlem besmele ile, Rahmân ve Rahim olan Allah’ın adıyla zuhur etmiştir.” demektedir. Mutlak olarak kâinatın kendisinden ayrılıp vücuda geldiği besmele, diğer sürelerin başındaki besmele değil, Fâtiha süresinin başındaki besmeledir. Çünkü diğer sürelerin başındaki besmeleler hususi işler içindir. Besmele, üç ilâhi isme tahsis edilmiştir, çünkü hakikatler bunu gerektirmiştir. Allah ismi bütün isimleri toplayan isimdir. er-Rahmân ismi ise umumi bir sıfattır. Dolayısıyla Allah hem dünyanın hem de âhiretin Rahmân’ıdır.

———————————————————————

Hamd, Allah Teâlâ’ya lâyık olduğu vechiyle övgüde bulunmak demektir, Şükür ise vermiş olduğu nimetler karşılığında Allah’a övgüde bulunmak demektir. Allah’a övgü hiçbir zaman belli bir kayıtla sınırlanmadan yapılamaz. Bu kayıt ya nutk (konuşma) ile olur ya da hamde sevk eden bir mâna ile olur. Konuşmada da hamd gerek mutlak (kayıtsız) gerek kayıtlı olarak yapılabilir. Örneğin lafzi ve mutlak hamd sadedinde Cenâb-ı Hak “De ki: “Hamd Allah’adır.’” (Neml, 27/93) buyurmuştur. Kayıtlı hamd ise bazen tenzih sıfatı ile kayıtlanarak yapılır. Örneğin “De ki: “Hamd, evlât edinmemiş olan Allah’a mahsustur.’” (İsrâ, 17/111) âyeti böyledir. Bazen de bir fiil sıfatı ile kayıtlanarak yapılır. Örneğin “Hamd, kuluna kitabı inzal eden Allah’a mahsustur.” (Kehf, 18/1) ve “Hamd, gökleri ve yeri yaratan Allah’a mahsustur” (En’âm, 6 1) âyetleri böyledir. Allah katından inzal edilmiş olan kitaplardaki hamdler bu taksımın dışında değildir. El-hamdi lillâh mizanı doldurur, çünkü mizanda bulunan her şey odur. O; Allah’a senâ, övgüdür, ona hamddir. Mizanı da anhamd olur. Tesbih ona hamddir, aynı şekilde tehlil (la ilahe illallâh), tekbir, temcid, tâzim, tavkir, ta’ziz ve buna benzer bütün ifadeler O’na hamddir. El hamdu lillâh, kendisinden daha umumisi olmayan âlemdir. Her bir zikir, ınsanın uzuvları gibı onun bir cüzüdür; hamd ise insanın bütünü gibidir. El hamdu lillâh Hak Teâlâ Âdem’i yarattıktan ve tastamam ona şekil verdikten sonradır.

———————————————————————
Varlığı (vücüdu) halinde âlem, amânın kabul ettiği ve içerisinde zuhur ettiği suretlerden başka bir şey değildir. Eğer hakikati üzerinde nazar ederse âlem geçici bır arazdır, yani yok olma, zâil olma hükmündedir ki Hak Teâlâ’nın “O’nun vechi hariç her şey helâk olacaktır.” (Kasas, 28/80) âyeti işte budur. Hazret Peygamber aleyhisselâm da “Arapların söyledikleri en doğru beyit, Şair Lebid’ın “Allah’tan gayrı her şey bâtıldır, biliniz.” şeklindeki beytidir.”! buyurmuştur. Yani bu beyitte, “Allah’tan başka hiçbir şeyin, üzerinde sebat edeceği kendisinden bir hakikati yoktur, ancak kendisinden başkası ile mevcuttur.” denilmektedir. İşte bu nedenle Hazreti Peygamber aleyhisselâm, “Arapların söyledikleri en doğru beyit, “Allah’tan gayrı her şey bâtıldır, biliniz.” şeklindeki beyittir.” buyurmuştur.
———————————————————————
4. O, din gününün milikidir (malikidir).
Din günü ile karşılık gününü kast etmektedir, bu da dünya ve âhiret günüdür. Zira şeriatta sınırlar (hadler, tanımlar, cezalar) sırf karşılık olarak belirlenir, başına musibetler gelen kimseye de bu musibetler sadece kendi eliyle yapıp kazanmış olduklarının karşılığı olarak isabet eder. Bununla beraber Hak Teâlâ bunların birçoğunu da affeder. Aynı şekilde yeryüzünde zuhur eden fitneler, savaşlar, tahribatlar, veba hastalıkları da insanların işledikleri amellerin karşılığıdır. Onlar karada ve denizde işledikleri fesatlarla bunlara müstahak olmuşlardır. İşte bu dünyadaki cezadır. Dolayısıyla dünya günü de ceza günüdür, âhiret günü de ceza günüdür ancak âhiretteki ceza daha büyük ve şiddetlidir. Çünkü âhiretteki ceza, başına geldiği kimseye mükâfat neticesi doğurmaz. Oysa dünyadaki ceza, o cezaya uğrayan kimse için bir mükâfat neticesi doğurmayabileceği gibi doğurabilir de. Dünyadaki cezanın/karşılığın bir örnegi de bedbaht kimselerin işlemiş oldukları hayır amellerinin karşılığını dünyada Allah’ın kendilerine vereceği nimetler olarak almaları ve âhirete vardıklarında meyvelerini dünyada alıp tüketmiş durumda olmalarıdır.(s.36)
———————————————————————
Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâm kolaylık durumunda “Nimet veren ve ihsanda bulunan Allah’a hamd olsun.”S buyurmuş, zorluk durumunda da “Her hâlükârda Allah’a hamd olsun.” buyurmuş, Allah’ın rahmetini ümit edip azabından ve azabın üzerinde devamlı olmasından korkmuştur. Bu sebeple Yüce Allah el-Hamdü lillâhi rabbi’l-‘âlemin (Hamd âlemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur) ifadesinin hemen akabinde er-Rahmânı’r-Rabim (O, Rahmân’dır ve Rahim’dir.) buyurmuştur.
———————————————————————

Yüce ve şerefli bir himmet

Şeyh Muhyiddin İbnü”l-Arabi, şeyhi ve kıraat hocası olan ve İşbiliye’deki Kavsü’l-Haniye Camii’ndeki kıraat üstatlarından (meşâyih) olan Ebü Bekr Muhammed b. Halef b. Sâf el-Lahmi’den, o da bazı salih muallimlerden şöyle nakletmiştir: Küçük yaşta bir çocuk Ebü Bekr Muhammed b. Halef b. Sâf elLahmi’ye Kur’ân okumuş, o da çocuğun yüzünün sapsarı kesildiğini görünce halini sormuş, bunun üzerine kendisine çocuğun bütün gece uyumayıp Kur’ân okuduğu söylenmişti. O da çocuğa “Evlâdım, bana haber verildiğine göre sen bütün gece uyumayıp Kur’ân okuyormuşsun.” demiş, çocuk “Efendim, durum sizin dediğiniz gibidir.” deyince, “Evlâdım, bu gece Kur’ân okurken kıblende beni hazır tut ve namaz esnasında Kur’ân’ı bana oku, bir an olsun benden gafil kalma.” demiş, delikanlı “Tamam.” demiş ve sabah olup (tekrar şeyhin yanına geldiğinde) “Sana emrettiğim şeyi yaptın mı?” diye sormuş, o da “Evet, yaptım üstadım.” demiş, bunun üzerine şeyh “Peki, dün gece de Kur’ân’ı hatmedebildin mi?” diye sormuş, çocuk ise “Hayır, yarısından fazlasını okuyamadım.” demiştir.

Şeyh de “Evlâdım bu gayet güzel, yarın gece olduğu zaman Kur’ân’ı bizzat Hazreti Peygamber aleyhisselâmdan dinlemiş olan ashabından dilediğin birini gözünün önüne getir ve Kur’ân’ı ona oku ama dikkat et çünkü onlar Kur’ân’ı Hazreti Peygamber’den dinlemişlerdir. Sakın okuyuşunda en ufak bir hata yapma.” demiş, çocuk da “İnşallah böyle yapacağım üstadım.” demiştir. Sabah olduğunda şeyhi kendisine gece ne yaptığını sormuş, o da, “Üstadım, Kur’ân’ın dörtte birinden daha fazlasını okumaya güç yetiremedim.” demiş, şeyh ise “Evlâdım, bu gece Kur’ân’ı, kendisine inzâl edilmiş olan Hazreti Peygamber aleyhisselâma oku ve kımin huzurunda okuduğunu bil.” demiş, çocuk da “Tamam.” demişti.

Sabah olunca çocuk “Üstadım, gece boyunca Kur’ân’ın bir cüzü ya da ona yakın bir kısmından fazlasını okumaya güç yetiremedim.” demiş, şeyh de “Evlâdım, bu gece olunca Kur’ân’ı Hazreti Muhammed aleyhisselâmın kalbine inzâl etmiş olan Cebrâil’in huzurunda oku ve dikkat et, kimin huzurunda Kur’ân’ı okuduğunun farkına var.” demiş, sabah olduğunda çocuk, “Üstadım, Kur’ân’dan çok az birkaç âyetten fazlasını okumaya güç yetiremedim.” demiştir. Şeyh de şöyle demiştir; “Evlâdım, bu gece olduğu zaman Allah’a tövbe edip yönel. O’nun mehabetini düşün ve namaz kılan kimsenin aslında rabbine münâcât halinde olduğunu bil.
O’nun huzurunda bulunduğunu ve O’nun kelâmını okuduğunu aklından çıkarma. Kur’ân’dan ve okuduklarını düşünmekten payına ne düşeceğine bak. Çünkü maksat harfleri birleştirmek, yan yana dizip okumak da değildir birtakım sözleri hikâye etmek de değildir. Kur’ân okumaktan asıl maksat, okuduğun şeylerin mânaları üzerinde düşünmek, tedebbür etmektir. O halde cahil olma.”

Ertesi gün sabah olunca şeyh delikanlının gelmesini beklemiş, fakat delikanlı gelmemiş, bunun üzerine ona ne olduğunu sorup öğrenmesi için birini göndermiş, nihayet kendisine delikanlının sabahleyin çok hasta olduğunu ve tedavi gördüğünü haber vermişler, bunun üzerine şeyh onun yanına gitmiş, delikanlı şeyhi görünce ağlamış ve “Ey üstadım! Allah sana hayırlar ihsan etsin, dün geceye kadar yalancı olduğumu bilmezdim ama dün gece seccademi serip namaza durup da Hak Teâlâ’nın huzurunda Kur’ân okumaya başladım.

Fâtiha’dan başlayıp okuyunca “iyyâke na’budu” (Sadece sana kulluk ederiz.) ifadesine kadar geldim, sonra nefsime baktım ve söylediğimi nefsimin tasdik etmediğini gördüm. Dolayısıyla Allah’ın huzurunda, o benim yalan söyledigimi bildiği halde “iyydke na’budu” demekten hayâ ettim. Baktım ki nefsim, yaptığı ibadeti değil, kendi düşüncelerini önemsiyor. Tekrar tekrar Fâtiha’nın başından başlayıp okudum ama her seferinde “maliki yevmi’d-din” (Din gününün mâlikidir.) ifadesine kadar geldiğim halde iyyâke na’budu ifadesini bir türlü okuyamadım. (Anladım ki) bu ifade bana mahsus değil, ben buna lâyık değilim.

Hak Teâlâ’nın huzurunda yalan söyleyip de onun gazabına maruz kalırım korkusuyla onun huzurunda öylece kalakaldım. Tan yeri ağarıncaya kadar bir rekât bile namaz kılamadım. İyice bitip tükendim ve hasta oldum, şimdi ise nefsimden kendi razı olmadığım halde O’na gidiyorum.” demiş ve üç nefes almadan ruhunu teslim etmiştir. Defnedildiği zaman şeyh kabrinin başına gelmiş ve halini sormuş, o sırada delikanlının sesi kabrinden şöyle yükselmiş: “Ey Üstâd! Ben diri olanın yanındayım ve diriyim, hiçbir şeyden beni hesaba çekmedi!”

Sonra şeyh evine dönmüş ve bu delikanlının halinden çok müteessir olduğu için hastalanıp yatağa düşmüş ve ruhunu teslim edip rabbine kavuşmuştur. İşte her kim “iyyâke na’budu” ifadesini bu delikanlının okuduğu gibi okursa, onu gerçekten okumuş olur.

———————————————————————
“Elif-Lâm-Mim” ifadesindeki elif harfi tevhide işarettir. Varlığa ister bütün olarak ister tafsilatlı olarak ne zaman bakarsan bak, üzerinde ne zaman duşunursen düşün, tevhidin daima varlığa eşlik ettiğini, ondan asla ayrılmadığını, tıpkı “bir”in sayılara eşlik ettiği gibi daima onunla birlikte olduğunu görürsün. Nitekım “bir”, sayı değildir, o sayının “aynıdır, yani sayı onunla zuhur eder. Hakikatlerin kokusunu almış olanlar nezdinde de elif, harflerden biri değildir, fakat avam onu harf olarak isimlendirmiştir. Tahkik ehli bir kimse elifin harf olduğunu söylediği zaman bil ki bunu mecazi bir ifade olarak soylemiştir. Elifin makamı cem (toplama, çokluk) makamıdır, ilâhi isimler içerisınde Allah ismi ona aittir, sıfatlar içerisinde de “Kayyümiyet” (Kayyümluk) sıfatı ona aittır. Bütün mertebeler onundur.(s.60)
———————————————————————
İmanın kalbe ve nefse vârit olan bir nur olup Hak Teâlâ’dan gelen ve O’na yakınlaştırıcı olan, unsura ait tabiatın karanlığını ortadan kaldıran, yüce ve mukaddes Hak Teâlâ’ya yakınlaşma yollarını ortaya çıkaran her türlü emir ve yasağı kabule yatkın olduğunu öğrendiği zaman takvânın da işte bu yola girıp bu yolda seyr-i sülük etmek olduğunu, Hak Teâlâ’nın emirlerini yerine getirerek, bu emirlerin gereği olan vâcip ve mendupları yaparak Allah’a yakınlaşma ve bu vesile ile (yani Hakk’ın emirlerine bağlı kalıp yasaklarından uzak durmaktan dolayı) Allah Teâlâ’nın rızasının, hidayetinin ve lütfunun koruması altına girmek olduğunu da öğrenmiş olursun.
———————————————————————
iman, Allah’ın kullarından dilediğinin kalbine ilkâ ettiği ilâhi bir nurdur.
———————————————————————

Bil ki namaz (salât kelimesi) üç şeye ve bu üç şeyin dördüncüsüne izâfe edilir, bu da iki mânada olur. Bunlardan ilki kapsamlı mânada izâfet, ikincısi kapsamlı olmayan mânada izâfettir. Buna göre salât kelimesi kapsamlı mânada Hakk’a izâfe edilir, bu da rahmettir. Nitekim Hak Teâlâ kendisini Rahim olarak nitelemiş ve aynı sıfatı kullarına da vererek kendisi için “merhametlilerin en merhametlisi” demiştir.

Yine Hak Teâlâ “Sizlere salât edendir O ve melekleri.” (Ahzâb, 33/43) buyurmuş, yani kendisini “salât eden” olarak nitelemiştir ki bu, “Size merhamet eder.” mânasındadır. Yine salât kelimesi meleklere de rahmet, istiğfar; müminler için dua etme mânasında izâfe edılır. Hak Teâlâ “Sizlere salât edendir O ve melekleri.” (Ahzâb, 33/43) buyurmuştur. Dolayısıyla meleklerin salâtı, zikrettiğimiz şekildedir.

Yine Hak Teâlâ melekler hakkında “İman edenler için istiğfarda bulunurlar.” (Gâfir, 40/7) buyurmuştur. Ayrıca salât kelimesi beşere (insanlara) de rahmet, dua ve şerıatta bilinen hususi fiil mânasında izâfe edilir. Beşer salât adı verilen bu üç mertebeyi kendisinden toplar. Hak Teâlâ bizlere emrederek “Namazı kılınız.” buyurmuştur.

Yine salât kelimesi Allah dışındaki bütün varlıklara, melek, insan, hayvan, bitki, maden gibi bütün mahlükata izâfe edilir ve bunlara farz kılınmış, kendileri için tayin edilmiş olan şeyi ifade eder. Bu mânada Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur; “Görmez misin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi ve de saf saf dizilerek uçan kuşlar Allah’ı tesbih etmektedir? Her biri kendi salâtını (duasını) ve tesbihini bilmektedir.” (Nür, 24/41) Burada Allah salâtı bütün varlıklara izâfe etmiştir. Tesbih kelimesi de Arap dilinde salât anlamına gelir.

———————————————————————

Rivayette geçtiğine göre sadaka, isteyenin eline düşmeden önce Rahmân’ın eline düşer ve Rahmân onu, tıpkı içimizden birinin develerinin ve diger hayvanlarının yavrulaması ile malının artmasında olduğu gibi o malı artırır, Bu lâyık olduğu mutlak zenginliği ifade eden ilâhi bir nispettir, İlâhi nispetleri ise ancak hâlis mümin olmayan kimse inkâr eder. Nitekim Hak Teâlâ “Allah’a borç verin.” buyurmuştur. Üstte olan el, infak eden eldir ve infakı alan elden, yani alttaki elden her bakımdan üstündür.

Sadakayı vermek (infak etmek) Hakk’a ve zenginliğe nispet edildiği gibi halka (yaratılmışlara) ve ihtiyaca da nispet edildiği için Hak Teâlâ bunu infak (iki kapılı tünel) diye isimlendirmiştir. Âlimler bu iki vecihle infak ederler ve verdikleri şeyde Hakk’ın hem veren hem de alan olduğunu görürler, kendi ellerini ise üzerinde verme ve almanın zuhur ettiği eller olduğunu müşahede ederler. Bu durumda onları bundan perdelemez (infakta bulunmaktan alıkoymaz.)(s.75)

———————————————————————

7. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde de perde vardır. Ve onları için muazzam bir azap vardır.

(Allah onların kalplerini mühürlemiştir.|: Yani kalplerini küfür mührü ile mühürlemiştir ve bundan sonra artık onlar imanı bildikleri halde, kalplerine iman girmez.

(Kulaklarını mühürlemiştir):Yani onların anlayış kulaklarını mühürlemiştir, dolayısıyla onlar cahillerdir.Hak Teâlâ’nın sözlerindeki muradı anlamazlar.

(Gözlerinin üzerinde de perde vardır.): Yani akıl gözlerinin üzerinde perde vardır, zira onlar gördükleri âyetleri, mucizeleri sihir olarak nitelerler.(s.77)

———————————————————————

10. Kalplerinde hastalık vardır; Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Ve yalanlamalarından dolayı onlara acı bir azap vardır.

(Kalplerinde hastalık vardır.): Yani “Elçilerimin getirmiş olduğu konusunda şüphe vardır.” Bu hastalık, imanda ve delillerde insanı saptırıcı etkileri olan ve akıl ıle akıl sahibi arasında, kişi ile imanın sıhhati arasında giren şüphedir.

(Allah da onların hastalıklarını artırmıştır.): Yani şüphelerini ve perdelerini artırmıştır.

(Onlara acı bir azap vardır.|: Kıyamet günü onlara acı bir azap vardır. Bedbaht olacak kimselerin acı duyacakları şeyin azap olarak isimlendirilmesinin sebebi, bahtiyar kimselerin bu bedbahtların yaşayacağı acılardan lezzet alacak olmalarıdır. Çünkü bedbaht kimseler Hak Teâlâ’ya şirk koşmuşlardır, bundan dolayı bahtiyar kimseler Allah için onların bu azabından lezzet duyar. İşte onlar Hak Teâlâ için böyle hissetmelerinden dolayı Hak Teâlâ da onları tercih ederek bu kelimeyi kullanmıştır. Hak Teâlâ’nın elim (acı) ifadesine gelınce; bil ki acının ortaya çıkışı ve acı duyan kimsedeki varlığı âdet gereği (genellikle) kendisi ile irtibatlandırılan sebeplere bağlıdır. Örneğin kırbaçla vurma, ateşle yakma, demirle (kılıçla) yaralama ve benzeri fiiller fiziksel tesırlerde bulunur ve bunlardan hissi/fiziksel acılar ortaya çıkar. Aynı şekılde mal kaybı, insanın ailesinin ve evlâtlarının başına musibetlerin gelmesı, ağır bır tehditle uyarma gibi genellikle psikolojik acıların ortaya çıkmasına sebep olan şeyler de böyledir. İşte bu tür sebepler bir şahısta ortaya çıkınca, bu sebeplere azap ismi verilir. Oysa bu sebepler aslında azap değillerdir, asıl azap olan şey bu sebeplerin bizzat kendileri değil, onlar var oldukları zaman ortaya çikan acının varlığıdır.(s.79)

———————————————————————

(Yâ Eyyube (Ey’)): Hak Teâlâ kitabında herhangi birine seslendiği zaman, sen işte O seslenilen kimse ol! Eğer o seslenme ifadesi ile bir haber veriyorsa verilen haberi anla ve ibret al. Zira o ancak senin kulak verdiğin kadar sana seslenir. Eğer seslenme ifadesi sana bir şey emrediyor veya bir şey yasaklıyorsa o zaman o emre ve yasağa sıkıca uy. Bundan gayrı dördüncü bir kısımda yoktur. Yanı seslenme ifadeleri ya haber bildiren ifadelerdir, ya emir ifadelerıdir ya da yasaklama ifadeleridir. İşte sen Hak Teâlâ’nın sana yönelik bu hıtabındakı konumunu tıpkı bir annenin şefkati gibi değerlendir ve bu hitap ıle sana vârıt olanı en güzel şekilde alıp kabul et. Çünkü Hak Teâlâ sana, sana faydalı olması dışında bir amaçla hitap etmez. O halde Hakk’ın hitabında hıtap eden yıne sen ol ama Hakk’ın işitmesi anlamında hitap eden değil, senın ışıtmen anlamında hitap eden ol. Çünkü Hak Teâlâ kendisine herhangı bır emir ve yasak vermez.(s.85)

———————————————————————

(Biliyorsunuz) ki sebepleri var eden O’dur. Yine sizi de o sebeplerle değil ama sebeplerle aynı anda var eden de O’dur. Bunun için Hak Teâlâ sebepleri var etmiş ve onları kendisi için perde haline getirmiştir. Bu sebepler, kendilerini birer perde olarak görenleri Hak Teâlâ’ya ulaştırırken onları rab edinenler O’ndan uzaklaştırır. Sebepler kendi mertebelerinde artlarında Hak Teâlâ’nın bulunduğunu ve kendilerinin de yaratıcılarına bitişik olmadıklarını bildirirler. Zıra sanat (yaratılmış olan şey) sanatkârını bilmez ama kendısıne rızık verenden bağımsız, müstağni de olamaz. Çünkü başına gelecek her tür zarar ve faydayı O’ndan alır. Demek ki sebepler ile müsebbepler (sonuçlar) arasındaki ilişki, kesintisiz bir ilişkidir. Çünkü bu ilişki, birinin sebep ötekinin müsebbep olmasını koruyan ilişkidir. Nitekim göğün yeryüzüne yönelerek, ona ılkâ ettiği yağmurlarla ve yeryüzünün de ondan yağmurları almasıyla onda ortaya çıkarttığı bitkilerde sebep olması da böyledir. Feleklerin hareketleri, ulvi âlemdeki gök cisimlerinin nazarları, tabiat gibi bütün hususlar yeryüzündeki tek bir çiçeğin vücuda gelmesinin zuhurunun sebepleridir.(s.86)

———————————————————————

Bununla beraber şu hususu da bilmemiz icap eder ki, Hak Teâlâ’nın her varlıkta ve o varlık içinde vücuda gelen şeyde hususi bir vechi vardır ve o varlık ışte o hususi vecihten vücud bulmuştur. Sebep, kendisinin münfail müsebbebi olan bu hususi vechi hiçbir zaman bilemez. Bunu ancak Allah bilir, başkası bilmez; çünkü varlığı çok latiftir. Dolayısıyla mahlükata izâfe (nispet) edilen her türlü yaratma mecazidir, perde şeklinde bir surettir ve kimin âlim kimin cahıl olduğunun açığa çıkmasını, mahlükattan bazılarının diğerlerine olan üstunlüğünün anlaşılmasını sağlar.(s.87)

———————————————————————

İncelikli bir işaret

Eğer Kur’ân’ın mânalarını anlar, Hak Teâlâ’nın yeryüzünü nasıl bir döşek kıldığını ve Âdem aleyhisselâmı oradan nasıl yaratmış olduğunu kavrarsan o zaman Hazreti Peygamber aleyhisselâmın “Evlât döşeğindir.”!9 sözünü anlarsın. Burada Hazreti Peygamber döşek (el-firâş) kelimesi ile kadını, yani döşeğin sahibini kast etmiştir. Benzer şeklide Âdem aleyhisselâmı da Allah Teâlâ, içerisinde yaratmış olduğu yer yüzüne halife kılmış, böylece onun da orada firâş (döşek) sahibi olmasını istemiştir; çünkü o, kendisini vücuda getirenin suretindedir ve onu vücuda getiren kendisine edilgenlik kuvveti verdiği gibi etkenlik (fiil) kuvveti de vermiştir…(s.87)

———————————————————————

İşaret

Böylece Hak Teâlâ gök ile yer arasında mânevi bır girişkenlik var etmiş, bu yer yüzünde vücuda getirmeyi murat ettiğı maden, bitki ve hayvan türlerindeki tüm doğan varlıklara teveccüh olmak üzere yeryüzünü aile (hanım), gökyüzünü ise onun kocası gibi kılmıştır. Gökyüzü yeryüzüne Allah’ın kendisine vahyettiği emirden ilkâ eder. Bu da tıpkı erkeğin cinsel münasebette kadına suyunu akıtması gibidir. Böylece yeryüzü bu ılkâ esnasında, Hak Teâlâ’nın içerisinde gizlemiş olduğun bütün varlıkları tabakalarına göre ortaya çıkarır.

———————————————————————

26. Allah bir sivrisineği, hatta ondan daha da ötesini temsil olarak kullanmaktan hayâ edip çekinmez. İman edenler, bu temsilin Rablerinden gelen bir hakikat olduğunu bilirler. Kâfirler ise “Allah bu misali vererek neyi murat etmektedir ki?!” derler. Doğrusu Allah onunla onların birçoğunu saptırmakta, birçoğunu da hidayete sevk etmektedir. Onunla saptırdıkları ise sadece fasıklardır, başkası değil!

Hayâ kelimesi, terk etmek mânasına gelir. Rivayette “Allah hayâ sahibidir.”12 ifadesi geçmektedir. Ancak hayânın hususi bir yeri vardır. Dolayısıyla Hak Teâlâ hayânın herhangi bir hükmünün, geçerliliğinin olmadığı bir mevkıde, (Allah hayâ etmez, çekinmez.) buyurmuştur, yani “Allah bir sivrisineği dahi misal olarak vermeyi terk etmez.” demek istemiştir. Çünkü varlığın tamamı muazzamdır, içerisinden hiçbir şey terk edilmez. Zira hayâ, terk etmek demektir. Oysa varlık içerisinde hakir ve basit olan hiçbir şey yoktur, her şey Allah’ın şiarlarıdır. Âyetteki bu ifade, böyle misaller hakkında ileri geri konuşup yoldan çıkan, dalâlete düşen müşriklerin sözüne cevaptır. ….

———————————————————————

Mâlum olduğu üzere Kur’ân’ın tamamı, hidayete erdiricidir, ancak verilmiş olan misalleri tevil etmek suretiyle sapkın kimseler saparlar, yine hidayet bulanlar da onunla hidayet bulurlar, Ancak verilen misalin, bir misal olması itibariyle hakikati değişmez. Asıl kusur, ayıp, anlama olayında söz konusu olur. O halde sen Kur’ân’a karşı son derece dikkatli ol, onu sadece Furkan olarak gör ve o şekilde oku. Çünkü Allah “Onunla birçok kimseyi saptınr.” yani hayrete ve şaşkınlığa düşürür. (Birçok kimseyi de hidayete erdirir) yani içerisinde ihtiva ettiği beyanı anlama rızkını nasip eder. İşte Hak Teâli bu âyette sana, her şeyi Allah’a nispet etmen gerektiğini, herhangi bir şeyin cisim olarak küçük ve hakir olmasının ya da örf itibariyle veya senin inancın itibariyle o şeyin hakir ve küçük kabul edilmesinin seni bu konuda engellememesini öğretmektedir.

———————————————————————

(Size O hayat vermiştir)|: Yani sizi vücuda çıkarmış, varlığa getirmiştir.

(Sonra sizi tekrar öldürecektir.): Bu, ârızi ölümdür; canlının başına gelir ve onun hayatını izale eder, ortadan kaldırır. Zira zâhirdeki cismin hayatı, ruhun hayatının eserlerindendir. Örneğin yeryüzündeki güneş ışığı, güneşin kendisinden gelir, güneş gittiği zaman ışığı da onu takip edip gider ve yeryüzü karanlık olarak kalır. Aynı şekilde ruh da böyledir. Cisimden (bedenden) çıkıp da gelmiş olduğu kendi âlemine doğru yola koyulduğu zaman, kendisinden canlı bedene yayılmış olan hayat da onu takip eder ve gider, geriye beden (cisim) göz ile görünüşü itibariyle cansız bir suret olarak kalır. Bu durumda “Falan kimse öldü.” denilir. Ama sen, “Hakikat aslına döndü.” dersin. Nitekim Hak Teâlâ “Sizi ondan yarattık, yine oraya döndüreceğiz ve sizi bir kere daha oradan çıkaracağız.” (Tâ Hâ, 20/55) buyurmuştur. Nitekim ruh yeniden diriliş ve toplanma gününe kadar kendi aslına döner. Orada ruhtan cisme aşk yoluyla bir tecelli gerçekleşir.

Bu sayede cismin parçaları kaynaşır, uzuvlarını bir araya gelmeye doğru harekete geçiren oldukça latif bir hayat ile uzuvları birleşir. Bünye tamamlanıp topraktan olan yaratılış tas tamam gerçekleştiğinde ise ruh kendisine “kuşatıcı suretlerde” İsrâfil bağı vasıtasıyla tecelli eder. Böylece canlılık, onun uzuvlarına sirayet eder ve ilk defasında olduğu gibi düzgün, tas tamam yaratılış sahibi bir şahıs olarak ayağa kalkar ki bu da Hak Teâlâ’nın (…ve ardından tekrar diriltecektir.) ifadesidir. Yine Hak Teâlâ’nın (Nihayet en sonunda da yine O’na döndürüleceksiniz.| ifadesinde ise kulların ona kâh mesut, kâh bedbaht bir halde dönecekleri ifade edilmiştir.(s.94)

———————————————————————

Hak Teâlâ bizlere ruh üflenmeden önce “ölü” adını vermiştir, bu nedenle anne karnındaki cenin bir sivrisinekten bile küçük dahi olup insan olduğu anlaşılacak şekilde uzuvları biçimlenmiş ise -kendisine ruh üflenmemiş olsa bile- bu ceninin suretinin cenaze namazı kılınır; çünkü bu cenin suretine şeriatta “ölü” adı verilmektedir.

Eğer anne karnındaki cenin düşük olarak dogarsa ve bizler onu bir suret (beden) olarak görürsek kendisine henüz ruh üflenmemiş olsa bile o artık ölü adını hak etmiştir, kendisine herhangi bir şekilde cenaze namazı kılmaya engel teşkil edecek bir şey yoktur. Hazreti Peygamber aleyhisselâm, cenaze namazı ancak daha önce yaşayıp sonra ölmüş birine kılınır buyurmamıştır. Dolayısıyla Hazreti Peygamber aleyhisselâmın sözü bu hususla ilgili değildir.

Her ne kadar “ölü” ismi sadece belli bir süre yaşadıktan sonra ölen kimseye veriliyor olsa da, bu durum bununla çelişmez. Bu hususta herhangi bir rivayetin olmayışı, hükmün kalktığını göstermez. Bilakis şeriattan anlaşılan odur ki herhangi bir sınırlama olmaksızın, ölüye namaz kılınır. Bundan sadece Şâri* Teâlâ’nın kendileri için cenaze namazı kılmayı yasaklamış olduğu kâfirler ve cenaze namazı kılınamayacak diğer kimseler istisnadır. Çocuk (bebek) ise bu istisnaya dâhil değildir.(s.95)

———————————————————————

Allah cinsleri, türleri yaratmıştır, yaratmış olduğu her bir şahıs, bizim kendisine bakarak yaratıcısına dair bilgiye ulaşmamızı hedeflemektedir. Yani Allah bu âlemi, biz ondan el etek çekelim diye yaratmış değildir. O halde üzerimize düşen vazife dünyaya yönelmek, ısrarla onu tanımaya çalışmak ve onu sevmektir, çünkü âlem, bizi Hakk’a ulaştıracak olan düşünme yoludur. Her kim kendisini hedefe ulaştıracak olan delili değersiz görüp ondan el etek çekerse o delilin kendisini ulaştıracağı şeyi (medlülü) de değersiz görmüş, böylece dünyada da âhirette de hüsrana uğramış olur ki bu da apaçık hüsran demektir. Böyle bir kimse Allah’ın âlemdeki hikmeti hakkında cahil olacağı kadar bizzat Hakk hakkında da cahil olur ve hüsrana uğrayanlardan olur.

Esas “adam” ismini hak edecek kişi, saf kullukta Hakk’ın suretiyle zuhur eden ve her hak sahibine hakkını veren, önce kendisinde hakkı olup da kendisine yönelen mahlükat içerisinde en yakın olan nefsinden başlayan kişidir. Allah’ın hakkı ise diğer bütün haklardan daha önceliklidir. Hakk’ın onun üzerinde hakkı, her hakkı hak sahibine ulaştırmasıdır. Nitekim hak sahipleri ondan kendi haklarını sözlü olarak veya zâhiri veya bâtıni halleriyle talep ederler. Kulak kendi hakkını talep eder, göz, dil, eller, karın, cinsel organ, iki ayak, kalp, akıl, fikir; nebâti, hayvani, gazabi (öfke gücü), şehevâni (arzu) güçler de kendi haklarını talep eder. Yani aynı şekilde emel, korku, umut, teslimiyet/İslâm, iman, ihsan vb. kendisine bitişik âlemden olan şeyler de haklarını talep eder.

———————————————————————

Bil ki Allah Teâlâ Âdem aleyhisselâmın bedeninin neşetini kendi ellerinin arasında toplamış ve “…iki elimle yaratmış olduğum…” (Sâd, 38/75)) buyurmuştur. Nitekim Hak Teâlâ bu insani neşetin kemale ermesini murat edince, onu kendi huzurunda toplamış ve âlemin bütün hakikatlerini ona vermiştir. Bütün isimler ondan tecelli etmiş, böylece ilâhi sureti ve kevni sureti ayırmış ve onu âlemin ruhu kılmış, âlemdeki bütün türleri ile ona tıpkı bedendeki uzuvların bedeni çekip çeviren ruha olan konumu gibi konumlandırmıştır. Eğer bu insan âlemi terk edecek olursa, âlem ölür. Çünkü dünya diyarı, insanın ruhu olduğu âlem bedeninin uzuvlarından biridir. İnsan zâtı itibariyle iki makamı (ilâhi makamı ve kevni makamı) kabul edebildiği için halife olabilmiş, âlemi tedbir ve tafsil etme salâhiyetine sahip olmuştur. Eğer insan kemal mertebesine ulaşamazsa, o zaman o, suret olarak insana benzeyen bir hayvandan ibaret kalır. İnsan-ı kâmil, kendisinde ilâhi suretin tamamlanmış olduğu kimsedir ki bu suret de ancak mertebe ile tamamlanır. Her kim bu mertebeden aşağıya inmiş olursa, o hangi noktada ise o surette olur. Nitekim hayvanların da gördüklerini, işittiklerini, kokuları, tatları, sıcaklık ve soğukluğu idrak ettiklerini, fakat yine de kendilerine insan denilmediğini, aksine eşek, at, kuş ve benzeri isimlerle isimlendirildiklerini görmez misin?! Eğer onlarda da suret kemale ermiş olsaydı, onlara da insan denilirdi.(s.107)

———————————————————————

Rivayet edilen bir hadis(-i kudside) Hak Teâlâ “Ey Muhammed, Sen olmasaydın ne bir yeryüzü yaratırdım ne de gökyüzü; ne cennet yaratırdım ne de ateş!” buyurmuştur. Yani Âdem aleyhisselâm onun ilk halifesidir, sonra onun evlâtlarından nesil süregelmiştir. Her zamanda halifeler tayin edilmiş, nihayet Hazreti Muhammed aleyhisselâmın tahir (tertemiz) cismi yaratılmış ve apaçık doğan bir güneş gibi zuhur etmiş, böylece bütün nurlar onun parlak nurunun içinde yerini almış, bütün hükümler onun hükmü içinde kaybolmuştur. Bütün şeriatlar ona boyun eğmiş ve o zamana kadar bâtın olan efendiliği zâhir hale gelmiştir. İnsan âlemdeki cinsler içerisinde en sonuncu olanıdır. Mevcut sadece altı cins vardır ve her bir cinsin altında türler, her bir türün altında da (alt) türler vardır. İlk cins melek cinsi, ikinci cins cin cinsi, üçüncüsü maden, dördüncüsü bitki, beşincisi hayvandır. Böylece mülk nihayete ermiş ve tastamam olmuştur. Altıncı cins ise insan cinsidir, o halifedir.(s.117)

———————————————————————

Hazreti Peygamber aleyhisselâm, “Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı.” buyurmuştur. Yaratılış ve terkip âlemi, kendi zâtından dolayı şerri gerek. tirir, bu nedenle, içerisinde hiçbir şerrin olmadığı emr âlemi, insanın birbirine zıt tabiatlardan terkip edilip yaratıldığını gördükleri zaman (Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?)| demişlerdir. Zira birbirine zıt tabiatların varlığı çekişmenin ta kendisidir, çekişme ise sonu fesada giden bir iştir. Yani melekler Âdem aleyhisselâmın neşetine, onun tabiatından dolayı itiraz etmişlerdir, çünkü onun tabiatı zıt suretleri barındırmaktadır. Hatta Âdem aleyhisselâm unsurlardan yaratılmıştır.

Melekler bu suretin hükümleri olan ilâhi isimleri müşahede etmemişler yani Hak Teâlâ’nın onun işiten kulağı, gören gözü ve tüm kuvvetleri olduğunu bilmemişlerdir. Eğer bunları müşahede etmiş olsalardı itiraz etmezlerdi. Ancak onun neşetindeki tabiatların birbirine karşıt olduğunu gördüklerinde onda aceleciliği alıp yürüyeceğini ve bedeninin terkibindeki karşıtlıklardan bir çekişmenin ortaya çıkacağını ve bu çekişmenin de yeryüzünden fesada ve kan dökmeye yol açacağını düşünmüş, bu yüzden de söyledikleri sözleri söylemişlerdir. Yoksa onlar meşru hükümlerin konumlarına herhangi bir itirazda bulunmuş değillerdir. Nitekim onlar, Hak Teâlâ’nın “Allah fesat çıkaranları sevmez.” (Mâide, 5/64) ve “Allah fesadı sevmez.” (Bakara, 2/205) buyurduğunu gördükleri için, Allah’ın kerih gördüğü şeyi kerih görmüşler, onun sevdiği şeyi sevmişler (bu yüzden öyle söylemişlerdir.) Hak Teâlâ’nın izzet ve ilim sahibi olarak takdir ettiği üzere mahlükatı üzerindeki hükmü cereyan etmiştir.(s.118)

———————————————————————

Beden için ruh neyse âlem için de Âdem odur. Zira insan âlemin ruhudur, âlem ise bedendir. Bu ikisinin bir araya gelmesi ile bütün âlem oluşur ki insan da dâhil olmak üzere bütün âlem, insan-ı kebir’dir (büyük insan). İnsanı dışarıda tutar da onun dışındaki âleme bakarsan, onun ruhsuz bir beden gibi olduğunu görürsün. Âlemin kemali insan iledir, tıpkı bedenin kelâmilin ruh ile olduğu gibi. İnsan, âlemin bedenine üflenmiştir, âlemden maksat olan odur. Âlemin bütünü Âdem’in tafsilidir, Âdem, toplayıcı kitaptır. Hak Teâlâ meleklere, Âdem’in kendilerine olan şeref ve üstünlüğünü göstermiştir. Bunu da ona tahsis ettiği ilâhi isimlere dair ilimle yapmıştır. Ki bahsi geçen melekler bu ilâhi isimlerden yaratılmışlardır, buna rağmen kendileri bu isimleri bilmemektedirler. Âdeta Hak Teâlâ “İlmimi yarattıklarımdan dilediğime veririm, bununla ona ikramda bulunurum.” buyurmuştur.(s.121)

———————————————————————

Allah Âdem aleyhisselâma bütün ilâhi isimleri vermiş, o da Allah’a ait olan ve oluşla ilgisi bulunan her ilâhi isim ile O’nu tesbih etmiş, yüceltmiş ve tâzim etmiştir. Yoksa işlerin şerefinden haberdar olmayanların söyledikleri gibi, “kap kacak” gibi şeylerin isimleriyle değil, Bu nedenle melekler “Biz daima sana hamd eder ve seni takdis ederiz.” demişlerdir. Nitekim Hak Teâlâ, sadece kendi isimleriyle tesbih ve takdis edilir. Allah da meleklere, âlemde meleklerin kendisiyle Hakkı hiç tenzih ve takdis etmedikleri bazı ilâhi isimlerin bulunduğunu ve bu isimleri Âdem’in bildiğini bildirmiştir. Daha sonra meleklerin dahi bilmediği mahlükatını orada hazır bulundurunca meleklere, (Bana şunların isimlerini haber verin) buyurmuş, yani “Beni tesbih eden ve takdis eden şu varlıkların isimlerini bildirin.” demiş, onlar da (Bizim bilgimiz yoktur.) demişlerdir. Sonra Allah Âdem’e; (Onların isimlerini onlara bildir.) demiş, Âdem onların isimlerini onlara anlatınca melekler de kendilerinin haklarında bilgi sahibi olmadıkları ilâhi isimlerin bulunduğunu ve bu isimler vasıtasıyla kendilerini yarattığı kimselerin daima Allahı tesbih ettiğini, Allah’ı o isimleri Âdem’e öğrettiğini ve onun da o isimlerle Allah’ı tesbih ettiğini öğrenmişlerdir.(s.123)

———————————————————————

34. Hani, meleklere “Âdem’e secde edin” demiştik, onlar da derhal secde etmişlerdi. Sadece İblis şiddetle kaçınmış ve büyüklük taslayarak kâfirlerden olmuştu.

Bu talimin ardından Hak Teâlâ meleklere (Âdem’e secde edin.) buyurmuştur ki bu secde, talebelerin, öğrendikleri ilim nedeniyle hocalarının önünde secdesi şeklindedir. Buradaki /li-Âdem (Âdem’e) ifadesindeki lâm harfi illet ve sebep bildirir, yani Âdem sebebiyle secde edin demektir. Âdem sebebiyle Allah’a secde etmek, Allah’ın kendilerine Âdem hakkında öğrettiklerine ve Allah’ın Âdem aleyhisselâmda yaratmış olduğu şeye karşılık bir şükür secdesidir. Çünkü onlar daha önce bilmedikleri şeyleri öğrenmişler, Allah da onlara, kendilerine öğretmiş olan Âdem’e secde etmelerini emretmiştir ki bu secde tıpkı insanların Kâbe’ye secde etmeleri için ibadet secdesi değil, emir ve teşrif secdesidir. Bunun ibadet secdesi olarak görülmesinden Allah’a sığınırız, zira böyle bir durumda bu insani âlemde secdenin kendisi değil de meyvesi olurdu; aksine bu secde tevazu, huşü, önceliğin kabul ve ikrarı, iftihar, şeref ve öncelik secdesidir ve tıpkı talebenin hocasına karşı gösterdiği tevazuya benzer. Âdem aleyhisselâm onlara öğretmiş olduğu için bu konuda öncelik sahibi olmaya nâil olmuştur. Böylece o, bu meselede meleklerin üstadıdır. Ondan sonra bu hakikat beşer içerisinde sadece Hazreti Muhammed aleyhisselâmda zuhur etmiştir, nitekim Hazreti Muhammed aleyhisselâm kendisi hakkında “bana cevâmi’ü”İ-kelim verildi” buyurmuştur ki bu özellik, Hak Teâlâ’nın Âdem aleyhisselâm hakkında “bütün isimler” şeklinde ifade ettiği şeydir.(s.129)

———————————————————————

Nitekim yeryüzüne inmek Âdem ve Havva için bir ceza değil, aksine İblis için bir cezadır. Âdem aleyhisselâm ise Hak Teâlâ’nın vaadinin doğru olması nedeniyle yeryüzüne indirilmiştir, çünkü Hak Teâlâ onu yeryüzünde halife yapacağını vaat etmiştir. Âdem aleyhisselâm tövbe edip de Hak Teâlâ onu bağışladıktan ve kendisini seçtikten sonra, Hak Teâlâ’nın meleklere “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” sözünün tasdiki olarak rabbinden kelimeler almıştır. Havva ise neslin devamı için yeryüzüne indırilmıştir. İblıs’in yeryuzune indırilme sebebi ise yoldan çıkarma, saptırma ve Âdemoğullarını yoldan çıkaran her şeyin kendisine izâfe edilip toplanmasıdır.(s.133)

———————————————————————

38. Dedik ki: “Hepiniz birden inin oradan. Tarafımdan size bir hidayet gelir de kim benim hidayetime uyarsa artık onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.”

Hak Teâlâ (inin) buyurmuş ve fiili tekil ya da tesniye (iki muhataba yönelik) değil, çoğul olarak kullanmış; Âdem, Havva ve İblis de inmiştir. Âdem aleyhisselâm cennetten, kendisinden yaratılmış olduğu aslı olan toprağa inmiştir. Zira o topraktan yaratılmıştır. Hak Teâlâ onu, hilâfet vazifesi için indırmiştir. Nitekim daha önce “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” buyurmuştur. Yoksa onun yeryüzüne indirilişi, kendisinden sâdır olan şeye bir ceza değildir.

İnme fiili sadece kendisinden sâdır olan fiilden sonra vuku bulmuştur. Zira insanın yaratılışı ilk olarak cennette gerçekleşmiş olduğu için, onun oradan indirilip hilâfet vazifesi için yeryüzüne gönderilmesi, işlenen günahın cezası değildır. Ceza, avret yerlerinin ortaya çıkması ile hâsıl olmuştur. Allah’ın onu tekrar seçmesi ve tövbesini kabul etmesi ise onun ilâhi kelimeleri telakki etmesi ile hâsıl muştur.

Böylece onun cennetten yeryüzüne inişinin tek sebebi olarak, hilâfet vazifesi kalmaktadır ki bu iniş bir teşrif ve tekrim (şeref ve ikram bahşetme) inişidir. Böylece Âdem aleyhisselâm âhirette, resüller, nebiler, Allah dostu evliyalar ve müminler gibi mesut ve bahtiyar olan evlâtları ile birlikte devasa bir kalabalık halinde (cennete) dönecektir. İşte bu yüzden Âdem aleyhisselâmın cennetten yeryüzüne inişi bir kovulma değil, velâyet ve halifelik inişidir. Bu, bir tenzil-i rütbe (mertebe itibariyle iniş) değil, mekân olarak iniştir.(s.135)

———————————————————————

Tenbih

Hak Teâlâ sana olan ahdine vefa göstersin diye vefa göstermekten sakın, sen kendi ahdine vefa göster, bırak o dilediğini yapsın. Zira Hak Teâlâ kendisine olan ahdine vefa göstersin diye vefalı olanların bu davranışı, mizanda onlara hiçbir şey kazandırmaz. Nitekim Hadis-i şerifte “Allah katında, Allah’ın onu cennete dâhil edeceğine dair ahdi olur.”2? denilmiş, bundan başka bir şey dememiştir. Hak Teâlâ da “Her kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse. (Fetih, 48/10) buyurmuş, iki ahit arasında herhangi bir karşılaştırma ve mizandan söz etmemiş. Böyle kimseye olan ahdini yerine getireceğini söylememiş, aksine “Ona muazzam bir ecir verecektir.” (Fetih, 48/10) buyurmuştur. Doğrusu Hak Teâlâ’nın muazzam olduğunu ifade ettiği şeyden daha muazzam bir şey yoktur. O halde sen hiçbir ziyade istemeksizin, ahdine vefa etmek üzere amel et. Çünkü Hak Teâlâ’dan ahdine vefa etmesini talep eden kimse, Hak Teâlâ’ya müsamahasızlık izâfe etmiş olur. Oysa Hak Teâlâ, müsamahasız bir rab değildir, bunda hiçbir ihtilaf yoktur.(s.137)

———————————————————————

41. Elinizdekini (yani Tevrat’ı) doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur’ân’a) iman edin. Onu nankörce inkâr eden ilk kişiler siz olmayın. Âyetlerimizi az bir paha karşılığı satmayın. Sadece benden sakının. 42. Hakkı bâtıla karıştırıp da, bile bile gerçeği gizlemeyin.

İlim hâkimdir. Kişi ilmi ile amel etmiyorsa, o zaman âlim değildir. İlim beklemez ve de bekletilmez. İlim hükmü zorunlu kılar. Nitekim Hızır ilim sahibi olunca hükmetmiş, yanındaki arkadaşı (Hz. Musâ) ilim sahibi olmadığı için itiraz etmiş ve başta verdiği sözü unutmuştur. Hak Teâlâ Âdem aleyhisselâma isimleri öğretince Âdem ilim sahibi olmuş, tebarüz edip öne çıkmış ve hilâfet konusunda öncü olmuştur. İsimleri bilmek, imâmetin hâsıl olması için bir alâmet olmuştur.(s.138)

———————————————————————

Hak Teâlâ (Siz insanlara iyiliği emrederken…)(Bakara,44) buyurmaktadır. Buradaki el-birr (iyilik) kelimesi ihsan ve hayır demektir. (Kendinizi unutuyor musunuz?) Allah karşısında hayâ sahibi olan bir kulun bir başkasına iyiliği emrederken kendisini unutması mümkün değildir, aksine önce kendisinden başlar. Çünkü rabbi olan elçisi Hazreti Muhammed aleyhisselâmın dili ile, “önce kendinden başla” buyurmuştur. Hatta dua ederken bile önce kendi nefsinden başlamasını emretmiştir. Zira bütün hayırlar nefislere sadakadır. Mümin insan gerek hissi gerek mânevi hangi hayır olursa olsun, tasarrufta bulunurken kendi hevâsına göre değil, rabbinin şeriatına göre tasarrufta bulunmalıdır, çünkü o, efendisinin emri altındaki memur bir kuldur. Eğer bu hususta rabbinin şeriatının sınırını aşarsa, geriye sadece nefsinin hevâsına göre tasarruf etmek kalır ki o zaman da, müminlerin genelinin nezdinde sahip olduğu yüce dereceden düşer, büyük Ârifler nezdinde ise isyankâr sayılır. İnsan sadakasını (zekâtını) çıkarıp verdiği zaman, karşısına diğer bütün muhtaç nefislerden önce çıkacak olan ilk muhtaç, kendi nefsidir.O ise bu sadakayı, muhtaçlar için çikarmıştır.(s.139)

———————————————————————

66. Biz bunu, orada olanlar ve sonrakiler için bir ibret; müttakiler için de bir öğüt kıldık. 67. Hani Müsâ, kavmine: “Allah, size bir inek kesmenizi emrediyor.” demişti, onlar ise “Sen bizimle alay mı ediyorsun?!» demişlerdi. Buna karşılık Mûsâ, “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım!” demişti.

İnsan ile inek arasındaki münasebet çok kuvvetlidir ve etkisi çok muazzamdır. Nasıl ki inek, kurban edilebilen (kesilebilen) hayvanlar içerisinde deve ile koyun arasında yer alıyorsa (berzahi ise), aynı şekilde insan da melek ile hayvan arasında yer alır (berzahtır). Sonra öldürülmesi (kesilmesi) ve kendisi ile maktüle vurulması suretiyle maktülün diriltilmesinin zuhur ettiği inek de aynı şekilde yaşı ve rengi itibarıyle orta hallidir (berzâhidir), ne iyice yaşlı ne de körpedir, bu ikisi arasında orta hallidir. İşte bu berzah makamıdır. Yine bu inek ne bembeyazdır ne simsıyah, aksıne sarı renktedir. Sarı renk beyaz ile siyah arasında berzahi bir renktir. İşte bu nedenle inek ile insani nefisler arasındaki münasebet güçlüdür.(s.146)

———————————————————————

Bil ki taşlar tahkik ehli kullardır, yaratılışlarındaki asıllarından hiç çıkmazlar. Taş, rubübiyet ile yücelik konusunda aynı mekânda olmaktan kaçınır ve Allah korkusundan yuvarlanıp aşağı düşer. Allah korkusuna (haşyete) sahip olan kimse, kendisinden haşyet duyduğu zâtı bilmiş demektir. Sonra Hak Teâlâ bu taşları, tabiat âlemindeki bütün canlıların hayatlarının aslı olan suyun çıktığı mahal kılmıştır. Bu taşlar hayat madenleridir. Cehalet ölümü ile ölmuş olan insanda, ilim ile hayat bulur. Taşlar Allah korkusu ve ırmakları fışkırtmakla ilım ve hayatı kendilerinden toplarlar. Hak Teâlâ (Zira taşlar içerisınde öyleleri vardır ki, kendilerinden ırmaklar fışkırır.) buyurmuştur. Oysa taşlar katı olmalarına rağmen bunu yaparlar. Çünkü ubüdıyet (kulluk) makamında çok kuvvetlidirler, zâtlarından hiç sarsılmazlar. Zira bulundukları yerden dolayı kendilerinde, niteliklerin en şereflileri olan ilim ve hayat nıtelikleri bulunduğu için yerlerinden ayrılmayı sevmezler. Hak Teâlâ’nın İsrarloğullarının kâfırlerının kalplerini (taşlardan daha katı) olarak nitelemesıne gelince taş, senin kendisine tesir etmene mânı olma kudretine sahıp değil dir.Kap se senin kendisine tesir etmene mânı olma kudretine hiç kuşkusuz sahiptır. Zıra senin (bir başkasının) kalb uzerinde hiçbir otoriten olamaz. İşte bu nedenle kalp, daha kasvetli, yani savunması daha güçlü ve kuvvetlidir.(s.150)

———————————————————————

(Meryem oğlu İsâ’yı da Ruhul”-kuds ile destekledik.): Yani takviye ettik. Zira bu yaratılışta korku, tabiatın hükmünün gerektirdiği bir şeydir.

Çünkü tabiatın muazzam bir otoritesi vardır ve onun kuvvet ve otorite sahibi ruhlar arasında da herhangi bir vasıta ve perde yoktur. Bu nedenle korku, tıpkı insanın gölgesinin kendisini takip edip hiç ayrılmaması gibi kendisine eşlik eder, hiç ayrılmaz. Bu nedenle tabiat sahibi, ancak ruh ile desteklendiği zaman kuvvetli olur ve böyle bir durumda (korkuyu gerektiren) tabiat kendisine etki edemez. Çünkü kendisinde ekseriyetle mevcut olan şey, tabiatın cüzleridir. Bedenini yöneten nefsi olan ruhaniyeti de bu tabiattan meydana gelir. O halde tabiat nefsin anası iken ruh da onun babasıdır. Annenin çocuk üzerinde tesiri söz konusudur. Çünkü çocuk, onun rahminde oluşur ve annenin beslenmesi ile beslenir. Nefs ise ancak Allah Teâlâ kendisine nazar edecek olan kudsi ruh vasıtasıyla destek olduğu zaman babasından yardım alıp kuvvetlenebilir ve bu durumda tabiatın etkisine karşı bir güç kazanır. Böylece artık tabiatın etkisi ona tesir etmez. Fakat yine de bu tesir bütünüyle ortadan kalkmaz, bir nebzesi geride kalır, zira bunun bütünüyle ortadan kalkmasi mümkün değildir.

İsâ aleyhisselâm, Allah Teâlâ’nın kendisini isimlendirdiğı üzere “ruh” olduğu için Allah onu sabit bir insan suretinde bir ruh olarak yaratmıştır. Böylece o, sadece üflemek suretiyle ölüleri diriltmiştir. Sonra Hak Teâlâ onu Rühu’l kuds ile de teyit etmiştir. Yani İsâ aleyhisselâm, oluşun kirlerinden arınmış ve tertemiz olan bir ruh ile teyit edilmiştir.(s.155)

———————————————————————

112. Hayır, her kim varlığını en güzel bir şekilde Allah’a teslim ederse rabbi katında elbette mükâfatı olacaktır; onlar için herhangi bır korku söz konusu değildir, üzülecek de değillerdir.

Bil ki insan, imanın en üst derecesidir. İhsanın en üst derecesi müşahede, en alt derecesi ise murakabedir. İhsan sahibi kimse, “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.” sözünü söylediği zaman iddiasında doğrulugunu, sadakatini tahakkuk ettirmiştir. Bu iddiada sadakat sahibi olmak ancak sadece Allah’a karşı ihlâs sahibi olmakla mümkündür. Nitekim “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.” sözü ibadet ile birlikte müşahede edilen ve yardım dileme ile birlikte murakebe edilen bir varlığa hitapar. Çünkü bizler müşahede ile birlikte Hak Teâlâ’nın bizde ve bizim dışımızdakı fullerini görürüz, murakebe ile birlikte ise bizim kendi nefsimizde ve başkalarında işitmiş olduğumuz şeyleri bize işittirenin O olduğunu, bizim ve başkalarının hareket ve sükünlarını vücuda getirenin O olduğunu bılırız. Buna göre müşahede, ayan beyan görme konumundaki bir görmedir; murakebe ise kalp ile görmedir. Kulluk ve yardım dileme ancak müşahede ve murakabeyi bilen ârıf kimseler için tahakkuk eder.(s.164)

———————————————————————

Ne şaşılacak iştir ki bizler Allah’ın bize emrettğı itaat sınırında duramadık, annemizde (dünyada) gördüğümüz huylara, bize olan şefkat ve merhamete vefa gösteremedik. Hazreti Peygamber aleyhisselâm, “Dünya ne güzel bir binektir! (Mü’min) Onun üzerinde iyiliğe ulaşır, kötülükten onun vasıtasıyla kurtulur.” buyurur. Böylece Hazreti Peygamber aleyhısselâm kötülükleri kendilerine hatırlatıp onları kötülüklerden uzaklaştırma, iyilikleri süsleyerek kendilerini iyiliğe yöneltme noktasında dünyayı çocuklarına karşı duyarlı olmakla nitelemiştir. Dünya oğullarıyla yolculuk eder ve onları iyilık dıyarından kötülük diyarına taşır. Bunun nedeni Allah’ın kendisine indirdiği ve “şeriatlar” diye isimlendirilen ilâhi emirleri güçlü bır ş ilde müşahede etmesidir. Böylece kullarının mutlu olması için o hükümleri yerine getirmelerini ister. İşte Hazreti Peygamber aleyhisselâm da bu yüzden dunyayı en güzel niteliklerle nitelemış, onu iyiliklerin, hayırların mahallı yapmıştır. İnsanlar ise Şâri’ın belirlediği kötü filleri işlediklerinde bunları dünyayla ilişkilendirirler.Oysa bu haller, dünyanın değil, insanların halleridir.(Sayfa 167)

———————————————————————

115. Doğu da Allah’ındır batı da… Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın vechi oradadır. Şüphesiz Allah; geniş lütuf sahibidir, âlimdir.

(Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın vechi oradadır.): Bu, hiç ihtilafsız, tartışmasız, münezzeh hakikattir. Zira yüce Allah her türlü kayıtlanmadan, sınırlanmadan yücedir, münezzehtir, O kalplerin kıblesidir. Allah’ın vechi herhangi bir kimsenin yönelebileceği bütün cihetlerde mevcuttur. Yaratılmış olan her varlığın muhakkak bir şeye doğru yönelmesi gerekir. Bir şeyin vechi demek, onun zâtı ve hakikati demektir. Hak Teâlâ nasıl ki semâ ve arş gibi üst anlamı ifade eden şeyleri kendisine nispet etmişse aynı şekilde her ciheti ihata etme özelliğini de kendine atfetmiş ve (Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın vechi oradadır.| buyurmuştur. Bu, mertebelerin hükmü itibariyledir. Zira Hak Teâlâ vechini bütün cihetlerde kılmak suretiyle dilediğini muhafaza etmek, dilediğini korumak istemiştir. Çünkü Hak Teâlâ’nın bazı kullarına karşı hususi bır inayeti, gözetimi ve riayeti bulunur. Onun her yerde bir gözü vardır. Bununla beraber insan namaz kılarken Kâbe’nin hangi tarafta olduğunu bildiğı halde bir başka tarafa yönelecek olsa namazı kabul edilmez. Çünkü şeriat onun ıçın bu hususi ibadeti yaparken sadece hususi olarak bu eve (Kâbe’ye) yonelerek namaz kılmayı meşru kılmıştır. Ancak bu ibadetin dışında bir ibadet esnasında bu hususi yöne yönelmek dışında başka bir tarafa yönelirse o zaman Allah bunu kabul eder.(s.167)

———————————————————————

Bıl ki Hak Teâlâ’nın vechi pek çok âyette zikredilmiştir. Bu ifadenin (vech’ın) Hakk’ın tecelli ettiği suretteki mazharını (tezahürünü) ve hakikatını bılmek istersen öncelikle şunu bil ki bunun hakikati, şeriatın bulutlarındandır ve tevhid nurunun veraseti ile ortaya çıkar. Bunun hakikatinin ameldeki tezahurü, ihlâs vechidir. Nitekim Hak Teâlâ “Yüzünü/vechini dine yönel.” (Rûm, 30 40) buyurmuştur ki bu da Hak Teâlâ’nın vechinin ihlâs olduğuna de âlet eder. Yine bu, Hak Teâlâ’nın “Onun vechini murat ederler.” (Kehf 18/28) ve “Bız sizi sadece Allah’ın vechi için yediriyoruz.” (İnsân, 76/9) ve “Ancak A’lâ olan rabbinin vechini murat ederek.” (Leyl, 92/19) şeklindeki ifadelerinin de tezahürüdür. Bütün bu âyetlerde murat, lâyıkıyla ıhlâs sahıbı olmayı övmektır ki niyetin hâlis olmasını ifade etmek için vechin irade edilmesı ifadesi kullanılmış ve böylece Hak Teâlâ’nın vechinın tezahürünün vechin hakikatinin tevhid nuru olduğuna delâlet ettiğine dikkat çekmiştir.(s.168)

———————————————————————

Cennet ehlini rü’yet nimetinden ve tevhid nurunu müşahede etmekten alıkoyacak olan yegâne şey kibriyâ ridâsıdır. Kim kalbinde Allah’tan başka herhangı bır şeyi, cennet odasını, huri, yiyecek, içecek ya da başka herhangi bır şeyı büyütürse bu onu Allah Teâlâ’dan perdeler. Her kim Allah’ı bilirse onun nezdinde her şey küçülür ve gözünün önünden kibriya ridası kalkar, boylece her şeyde Allah’ı müşahede eder. İşte böylece sana, namaza tekbir ile başlanmasının sırrı da açılmış olmaktadır. Zira namaz, Hak Teâlâ’nın yüce vechınin nurlarının tecelli ettiği murakabe ve münâcât makamıdır.

Hak Teâlâ’nın perdeleri ise sahih hadiste, “O’nun perdesi nurdur.” ifadesi ile, bir başka rivayette “O’nun perdesi nardır.”* ifadesi ile geçer ki bu iki rivayet arasında bır zıtlık söz konusu değildir. Bunları uzlaştıracak bir yorumu şu iki şekilden bırı ıle yapabılirsın: Birincisine göre Hak Teâlâ’nın vechi bâki kalacak olandır ki celâl ve ikram sahibi odur. O’nun celâli ile nâr perdelerinde tecellisi vardır. Nitekim Hak Teâlâ Müsâ aleyhisselâma, Tur tarafında bir ateş gördüğu zaman bu şekilde tecelli etmiştir. Yine O’nun ikramı ile nur perdelerinde tecellisi de vardır. Nitekim İsrâ gecesi Hazreti Muhammed aleyhisselâma bu şek de tecelli etmiştir. Zıra Hazreti Peygamber aleyhisselâm o geceyi anlatırken “Bir nur gördüm.” buyurmuştur. İşte bu iki perde husus ehli içindir.(s.169)

———————————————————————

(Allah; geniş lütuf sahibidir, âlimdir.): Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur, “Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A’râf, 7/156) O, her şeyi kuşatır, bu genişlik ve kuşatıcılık nedeniyledir ki O, varlıkta hiçbir şeyi tekrarlamaz, zira mümkünler sonsuzdur. Misaller dünya ve âhirette var olurlar ve haller zuhur ederler. Hak Teâlâ’nın kürsüsü ki o da O’nun ilmidir, gökleri ve yeri kuşatmıştır; rahmeti ve ilmi gökleri ve yeri kuşatmıştır. Zaten gök ve yerden, ulvi ve süfli’den gayrı bir şey yoktur. Varlıkta tekrar bulunmaz. Ama benzer varlıklardan dolayı bu durum, müşahede açısından gizlidir ve bunu ancak adamlar (er-Ricâl) bilir. Eğer varlıkta tekrar olsaydı, kuşak daralırdı ve el-Vâsi* ismi sıhhat bulmaz, mümkünlerin sonsuzluğu geçersiz olurdu. Doğrusu Allah, mutlak mânada Vâsi“, yarattıklarını ne üzerine yarattığını da bilir, Alim’dir.(s.173)

———————————————————————

(Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu hakkıyla okurlar.): Allah seni ve bizleri teyit etsin, bil ki Kur’ân, onu okuyanların kalplerine daima, ebedi olarak yeniden ve yeniden inmeye devam eder. Onu okuyan herkese, Hakim ve Hamid olan Allah katından yeninden nüzül eder. Onu okuyanların kalpleri onun inişine birer arş olurlar ve Kur’ân onların kalplerine indiği zaman, orada arşına istivâ eder. Kur’ân bir kulun kalbine indiği ve orada hükmü zuhur ettiği, bütünüyle ve mutlak olarak oraya istivâ buyurduğu vakit, o kalp ıçın ahlâk olur ve o kalp ona arş olur. Hazreti Aişe radıyallahu anhâya Hazren Peygamber aleyhisselâmın ahlâkı sorulduğu zaman: “Onun ahlâkı Kur’ân ıdi.”“! demiştir. İşte Kur’ân’daki her bir âyetin o kulun kalbinde bir hükmü vardır. Çünkü Kur’ân, kendisine hükmedilsin diye değil, hâkim olsun diye indırilmıştır.

Hazreti Peygamber aleyhisselâm Kur’ân’ı okurken bir nimet âyeüne rastladığında bu âyet onun üzerinde hüküm sahibi olur, o da Allah’ın ihsanını ister ve onun fazlını talep ederdi. Azap veya tehdit âyeti okuduğunda, bu âyet peygamberin Allah’a sığınmasını sağlar, o da Allah’a sığınırdı. Bir tâzım âyetine rastladığında bu âyet onun Allah’ı o âyette geçtiği şekilde tesbıh ve tâzim etmesini sağlardı. Bir kıssa âyeti geldiğinde veya geçmiş ümmetlerle ilgili haberler ilgili bir ilahi hükmün anlatıldığı bir âyet gelince, bu âyet Hazreti Peygamber aleyhisselâmın ibret almasını sağlar, o da ibret alırdı. Herhangi bir fili yapması gereken bır huküm âyeti okuyunca, âyet o hükmü yerine getirmesini saglardı. Böylece her âyet Hazreti Peygamber aleyhisselâm üzerinde hüküm verir, o da o işi yapardı. İşte Kur’ân âyetleri üzerinde tedebbür etmek, onları düşünmek ve Kur’ân hakkında anlayış sahibi olmak tam da bu demektir.(s.175)

———————————————————————

Kur’ân’ı sanki kendi kalbine tenezzül ediyor gibi okuyan kimse, okuduğu esnada onun kalbine inzal edilişinin lezzetini alır, ancak Muhammedi mırasa hal ile sahıp olan kimse inzali hisseder ve ondan ancak kendisi gibilerin bulacağı hususı bir lezzet alır. İşte bu, miras sahibidir. Bunun dışındakıler ise Kur’ân’ı sadece hayallerinden okurlar. Onlar -Kur’ân’ı mushaflardan ve levhalardan ezberlemiş iseler- onun sadece yazılı harflerini okurlar veya hocalarından öğrendikleri şeyin harflerini tahayyül ederler. Haddizatında bu bile, onların okudukları ile amel etmeleri halinde böyledir. İhlassız Kur’ân okuduklarında ise okudukları Kur’ân boğazlarından öteye geçmez, yani Allah onların okumalarıni kabul etmez ve okudukları şey tilavet mahallinde, sesin çıkış yerinde kalır.(s.176)

———————————————————————

Hak Teâlâ seni muvaffak kılar ve sen de şanı yüce Allah’ın senin okuyuşunu dinlemesini, seni okuyucular divanına kaydetmesini, okuduğun kelimelere karşılık “Kulum bana hamdetti.” demesini istersen, tılavet/okuma makamlarını ve mekânlarını bilmelisin. Senin gibi okuyan nıceleri vardır! Zira bilmelisin ki dilin bir okuyuşu, bedenin bütün uzuvları ile bır okuyuşu, nefsin bir okuyuşu, kalbin bir okuyuşu, ruhun bir okuyuşu, sırrın bir okuyuşu, sırrın sırrının da bir okuyuşu vardır. Dilin okuyuşu, kitabı mükellefe belirlenen şekilde düzgün olarak tilavet etmektir. Bedenin okuyuşu, kitaptaki muamelata dair tafsilatları bütün beden uzuvları ile uygulamaktır. Nefsin okuyuşu ilâhi isim ve sıfatlarla ahlâklanmaktır. Kalbin okuyuşu ihlâs, tefekkür ve tedebbürdür. Ruhun okuyuşu tevhiddir, sırrın okuyuşu ittihattır.(s.179)

———————————————————————

Kur’ân’daki ilk tevhid (O’ndan başka ilâh yoktur; O Rahmân ve Rahimdir.): Bu, Kur’ân’da otuz altı yerde geçen tevhid ifadelerinin ilkidir ve “nefes” sahibi olan Rahmân ismi zikredilerek bir olanın tevhid edilmesi şeklindedir. Burada önce Hak Teâlâ’nın kendi birliği hariç, tevhid ettiği her bir varlıktan ulûhiyet vasfı nefyedilmiş, sonra kendi birliği için ulûhiyet vasfı olumlanmıştır. Bu ismin aldığı ilk nıtelik ise “Rahmân” niteliğidir, çünkü o “nefes” sahibidir. Bu ifade, sesi yükseltmek anlamındaki hilâl kelimesinden tehlil olarak isimlendirilir, yani “/la ilahe illallâh” denildiği zaman, içeriden nefes şeklinde çıkan ses yükseltilir ve bu kelimenin dışındaki kelimelerin seslendirilişindeki nefeslerden daha yüksek bir ses ile söylenir. Bu nedenle Hazreti Peygamber aleyhisselâm “Benim ve benden önceki nebilerin söylediği en üstün söz, “la ilâhe illallâb” sözüdür.” buyurmuştur.

Bunu ancak bir nebi söyler, çünkü Hak’tan ancak bir nebi haber verir ve bu Hakk’ın kelâmıdır. Dolayısıyla kelimelerin en üstünü /la ilahe ilallâh kelimesidir. Bu kelime on iki harftir ve bu on iki sayısı sayıların isımrını ihtiva eder. Bu sayı isimlerinden üçü onluklardır (on, yüz, bin), diğer dokuzu ise birden dokuza kadar olan sayılardır. Bundan sonra bu tek sayılardan baret olan bütün sayılar, bu tek sayıların terkip edilmesi ile sonsuza dek çoğaltılır. İşte bu on iki, bu on ikiden terkip edilen sayılar sonsuzu ifade eder, dolayısıyla /la ilâhe illallâh kelimesi her ne kadar varlıkta bu on iki sayısı ıle mahdut olsa da, bunların bileşenleri sonsuzdur. Bu kelime ile sonsuz şeyle ilgili hükümler gerçekleşir, kendisine ademin (yokluğun) erişemeyeceği varlıbekası, bu kelime-i tevhid iledir ki bu da /la ilâhe illallâh kelimesidir. İşte bu, Rahmân’ın bu kelimedeki nefesinin eylemidir. Bu nedenle Kur’ân okunurken bu kelime ile (Rahmân ismi ile) başlanır ve okuyan kimse bunu, bir olanın birlenmesi olarak okur, çünkü âlem Bir ve Hak olandan zuhur etmiştir.

———————————————————————

Hikmet, nübüvvet ilmidir, hakiki hikmet sahipleri Allah’ı bilen ve her şeyi ve yerini bilen kimselerdir.İşte hakikatte bunlar peygamberler ve velilerdir.
———————————————————————

Kâinattaki her şeyi bir âyet olarak gören ve mutat olsun olmasın her şeye Hak nazarı ile bakan kimse, gördügü şeyden ürkmez, gördüğünde onları her ne kadar tâzim etse de şaşırmaz. Çünkü onlar Allah’ın şiarlarındandır. Her kim Allah’ın şiarlarını tâzim ederse, bu davranış kalplerin takvâsından kaynaklanır.

———————————————————————

(O’nu ne bir uyku tutar ne de bir uyuklama.J: Bu, Hak Teâlâ’yı âlemi muhafaza ediciliği ile çelişecek her türlü şeyden tenzih eden bir sıfattır. Nitekim eğer Hak Teâlâ’nın kayyümluğu olmasaydı hiçbir şey tek bir an dahi mevcut kalamazdı. Burada Hak Teâlâ kendisini uyku ve uyuklama sıfatlarından tenzih etmektedir, zira Hak bazen uyku ve uyuklamaya maruz kalabilecek suretlerde zuhur eder. Nitekim insan rüyasında rabbini, uyuyabilme hususiyetine sahip bir insan suretinde görebilir. İşte bunun için Hak Teâlâ her ne kadar rüyalarda bu suretlerde zuhur ediyor olsa da, kendisini bu suretlerden de tenzih etmiştir. Dolayısıyla O, kendisini uyku ve uyuklama tutmayan zâttır.(s.302)

———————————————————————

(O’nun dilediği müstesna, onlar O’nun bilgisinden bir şey ihata edemezler.): Yani O’nun eşyaya dair bilgisinden bir şey ihata edemezler. Bu âyette Hak Teâlâ aklın ve başka hiçbir şeyin Allah’ın dilediği dışında hiçbir ilim veremeyeceğini beyan etmiştir. Nitekim herhangi bir nebi veya hikmet sahibinin ölünceye kadarki her nefeste halinin ihata ettiği her şeyi bilip kuşattığına dair bir bilgi aktarılmamıştır. Aksine nebiler ve hikmet sahipleri bunu bazen bilir bazen bilmezler. Bununla birlikte Allah’ın her göğe emrini vahyettiğini ve kıyamete kadar kendilerinden sâdır olacak şeylerle ilgili mahlükat hakkındaki bilgisini levh-i mahfüza tevdi ettiğini biliriz. Levh-i mahfüza “Sende ne var?” veya “Kalem Allah’ın bilgisinden senin üzerine neleri yazdı?” diye sorulacak olsa levh-i mahfüz bunu bilemezdi. Çünkü Allah bütün bunları, ona göre kendisinin aşağısında bulunalar için ona yerleştirmiştir ve bu bakıştan meydana gelebilecek eserleri sadece Allah bilebilir. Çünkü eser nazardan değil, kabiliyetin istidadından zuhur eder. Dolayısıyla her şeyi tafsilatı ile sadece Allah bilir.(s.303)

———————————————————————

Sükûn, büyükler için talep edilen bir niteliktir.

———————————————————————

İblis’in israf özelliğinin neticelerinden biri de onun bizi fakirlikle tehdit etmesi ve bize kötülüğü emretmesi, yani kötülüğü açığa çıkarmayı, izhar etmeyi emretmesidir. Burada izhar etmek ifadesi ile, kötülüğün vukuu kast edilmiştir. Çünkü şeytan insanın aklından geçen, içinde meydana gelen şeylerden, kötü düşüncelerden mesul olmadığını, bu konularda Hak Teâlâ’nın ınsan üzerinden vebali kaldırdığını bilmektedir. Nitekim insan ancak içinden geçen kötü düşünceyi uzuvları ile izhar eder, yani ortaya çıkarırsa mesul olur. İşte kötülük, çirkin şey ((ahşâ) budur. Bu yüzden de Hak Teâlâ (Allah ise size bağışlanma ve bolluk vaat ediyor.) buyurmuştur. Böylece Allah, mümine şeytanın burnunu sürtmek üzere bunu ihsan etmiştir. Nitekim bu şeytan insana kötü amelini süsler.

Allah da insandan sâdır olan bütün muhalefetleri, düşmanın ilkâsı olarak değerlendirmiş, böylece İblis’in Âdemoğluna yönelik bütün saptırmalarını boşa çıkarır ve şeytan insana kötülüğü, taşkınlığı emrederken Allah bunun karşılığında, bizden sâdır olan günahları bağışlamayı vaat eder. Bağışlama Allah’ın günahkâr mümin ile küfür arasına yerleştirdiği bir perdedir. Bu perde, günahın gerçekleşmesi esnasında (kişiyi günahın kendisine ulaşmasından) örter. Böylece mümin o davranışın “günah” olduğuna inanır, o perdenin bereketiyle Allah’ın haram kıldığı herhangi bir şeyi mubah saymaz.’Sonra başka bir mağfiret daha vardır.(Sayfa 319)

———————————————————————

Ahlâki erdemlerden biri de nimet veren kimsenin verdiği nimeti başa kakmaması, hele de nimeti alan kimse şükrân duygusu içinde iken onun başına kakmamasıdır. Nitekim kişinin verdiği malı sürekli dile getirmesi ve başa kakar şekilde konuşması, sözün hastalıklarındandır. Çünkü böylece verdiği kimseyi kötü duruma sokar ve rabbinden alacağı karşılığı yok eder. Zira Hak Teâlâ bu ameli, (Sadakalarınızı başa kakma ve eza etmekle boşa çıkarmayın.) sözü ile boş çıkarmıştır. Başa kakmadan büyük eziyet var mıdır? Zira başa kakma, mânevi bir eziyettir.Sayfa 317

———————————————————————

Verdiğin şeyi başa kakmaktan sakın, çünkü verileni başa kakmak, veren kimsenin cehaletine birkaç yönden delâlet eder. İlk olarak bu durum o kişinin kendisini verdiği nimetin sahibi olarak gördüğüne delâlet eder, oysa o nimet Allah’ındır, yaratan da O’dur, veren de O’dur. İkincisi, bu kimse Allah’ın o nimeti kendisine bahşetmesini ve diğer bir insanı da kendi elindeki bu nimete muhtaç kılmasını bir nimet olarak görmez, bunu unutur. Üçüncüsü, bu kimse verdiği sadakanın aslında Rahmân’ın elinde düşecek oldugunu unutur. Sonuncusu ise bundan kendisine dönecek olan hayrı unutur. Aslında veren kimse nefsi için iyilik yapmış, nefsi için çalışmış olur, bu durumda bu kişinin yaptığı bu davranışı başkasının başına kakması nasıl doğru olabilir ki, zira o, başkasına, zaten ona ait olanı vermektedir. Zira verdigi şey zaten kendi rızkı olsaydı ona vermezdi.

———————————————————————

Yine Allah’ın veya peygamberinin veya Allah nezdinde dıni konularda değeri olan birisinin adını, Allah’a, peygamberine ya da Allah’ın kendilerine önem verdiği kimselere eziyet (hakaret) edileceği bir yerde zikretmemek de hikmettendir. Örneğin Şiilerin yanında sahâbeden söz etmemek böyledır, çünkü böyle bir davranış zikredilenin hakarete uğramasına ve ona kötü söz söylenip gıyabında eziyete maruz kalmasına bir çağrıdır. İşte hikmet sahibi insan, böyle bir yerde o kimseyi zikretmez.Sayfa 322

———————————————————————
Her kimse hikmet verilirse o kişi eşyanın tertibini, mertebelerini bilir, her şeye hakkını vermeyi ve her şeyi yerli yerince değerlendirmeyi bilir. Allah Teâlâ hikmet sahibidir ve her bir şeyi tam da yerine koymuştur, her şeyi olması gerektiği konumda değerlendirmiştir. Kullar içerisinde hikmet sahibi olan ise her şeyi yerli yerine koyan ve hiçbir şeyin ölçü ve sınırını aşmayan, her hak sahibine hakkını veren, hiçbir şey hakkında kendi hevâsı ve hevesi ile hüküm vermeyen, kendi garazlarının tesiri ile hükmetmeyen kimsedir. Bu, hikmetin kendisine hükmedip üzerinde tasarruf ettiği kimsedir, hikmete hükmeden kimse değildir. Çünkü hikmet üzerinde hükmeden kimsenin onun üzerinde bir iradesi olur, kendisi üzerinde hikmetin hükmettiği kimse ise hikmetin tasarrufu altında olur. Sıfat, o sıfata sahip olan kimsede yerleştiği zaman ona zorunlu olarak bir şey verir. Bu yüzden hikmet sahibi, hikmetin kendisi ile kaim olduğu, kendisinden yerleştiği kişidir, böylece onunla hikmetin hükmü cari olur, aynı şekilde onun hükmü de hikmet ile cari olur/’Sayfa 321
———————————————————————

Bil ki Hak Teâlâ kendisini gayret özelliğiyle nitelemiştir. Hal böyle iken O, kullarının çoğunun ise en değerli ve kıymetli mallarını arzu ve amaçları uğruna harcayacaklarını bilmektedir. Onların çoğu Allah için bır şey verirken işe yaramaz bir eşya, birkaç kuruş para, yırtık bir elbise vb. şeyleri verir. Yaygın olan durum işte budur. Kıyamet günü geldiği zaman Allah Teâlâ, kulun vermiş olduğu malları kimsenin göremeyeceği bir şekilde huzuruna alır, onun gözünün önüne koyar. Sonra kulun Allah’tan başkası uğruna harcamış olanlarını getirir ve şöyle der: “Ey kulum! Bunlar benim sana ihsan ettiğim nimetim değil mi? Benim rızam için senden bir şey isteyene verdiklerin nerede?” Ardından dilenciye vermiş olduğu değersiz ve basit malı gösterir ve şöyle der: “Peki arzuların için harcadığın mal nerede?” Bu kez malının en değerli kısmını gösterir ve arından şöyle der: “Benim rızam için verirken böylesine değersiz bir malı vermekten, bu şekilde benim karşıma çıkmaktan utanmadın mı? Önümde durup yaptığın davranışlarını sana tek tek sayacağımı bilmiyor muydun?” Bu sözler üzerine kul çok utanır.

Sonra Allah Teâlâ ona şöyle der: “İhtiyacına karşılık yardım ettiğin dilencinin duası nedeniyle seni bağışladım. Ben senin verdiğini nemalandırdım ve o kadar arttı ki senin arzun için harcadığın malı silip götürdü. Çünkü ben senin sadakanı senden aldım ve onu senin için nemalandırdım.” Derken o mal şahitlerin önüne getirtildiğinde, birkaç kuruşluk malın Uhud dağından daha büyük, Allah’tan başkası için verilmiş malın ise unu ufak hale gelmiş olduğu görülecektir. Allah’ı bilenler (ârifler) Allah rızası için verdikleri zaman kendilerine göre en değersiz olan malı değil, en değerli olanı verirler. Çünkü bütün mallarının Allah’a ait olduğunu bilirler. Onlar Allah’a ait olduğu kadar sahip olduldarı bütün mallar da Allah’a aittir.

———————————————————————

Akıl sahibi kimse Allah’ın emirleri karşısında “işittik ve itaat ettik” der.Bu derde deva olan haldir ve rahatlıktır.(Rabbimiz! Affını dileriz, dönüş sanadır.)

———————————————————————

Bil ki elif harfi diğer bütün harflerin mahreçlerine (gırtlaktan çıkış yerlerine) sirayet etmiş olma konusunda, tıpkı “bir” (el-vâhid) sayısının diğer tüm sayılar arasındaki konumuna sahip olduğu gibi, bütün harflerin kayyumudur. Önceliği itibariyle tenzihe sahip olduğu gibi sonralığı itibariyle de ittisâle (ilişkıye) sahiptir: Her bir şey onunla ilişkilidir ama o hiçbir şeyle ilişkili değildir. Bu yönüyle “bir”e benzer, çünkü sayıların âyânlarının varlığı onunla ilişkilidir. Oysa “bir” onlarla ilişkili değildir. O bütün sayıları izhar eder, gösterir; sayılar ise “bir”i izhar etmezler.Sayfa 337

———————————————————————

Her insan kendi halini bilir. Kendini insanlar nezdinde, aslında olmadığın bir konumda göstermen sana hiçbir fayda sağlamaz, çünkü gökte ve yerde olan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.

———————————————————————

Allah Teâlâ’nın kuluna bahşettiği lütufların en büyüklerinden biri kalp temizliği, fıtratın selim oluşu ve mantığın azlığıdır. Çünkü kul bu sayede hikmeti alır, aldığı her nefeste Hakk’ın gizli bıldirimlerıni (bevdtif) işitir, böylece müteşâbihin gecesinde muhkem kandılı onun yolunu aydınlatır. Nihayet onun sadakat kademi (ayağı), rabbini bilme konusunda sübüt bulur; hidayet ve ilim yağmuru ile beldesini ihya eder ve orada rabbinin izni ile bitkileri çıkıverir. Tıpkı aslı sabit olan ve dalları da semaya doğru yükselen, her daim rabbınin izni ile meyvesini veren güzel bir ağaç gibi olur. Düşünceleri ile istıkamet yolunu tutar, böylece onun içinden farklı renklerde, tatlarda, insanlar için şifa ihtiva eden içecek çıkar.

Allah kendilerinden razı olsun, sahâbe-i kirâm, işte bu meşrepten (pınardan) en saf ve lezzetlisini içmişlerdi. Kitap ve sünnete dair ilimden en arı ve güzelini almışlardı. Nasıl öyle olmasınlardı ki?! Allah’ın âyetleri kendilerine okunuyordu, aralarında Allah’ın peygamberi bulunuyordu ve onlar Allah’a sımsıkı sarılmak suretiyle kendileri için hidayet ve istikameti tazmin edecek duruma sahiptiler. Her kim Allah’a sımsıkı sarılırsa müstakim olan yola yönelıp hjdayet bulmuş olur. Onlar Kur’ân’ın nüzülü ile aynı asırda yaşamış oldukları ıçın hangi âyetin nâsih hangisinin mensüh olduğunu bizzat vakıaların içinde yaşadıkları için âyetlerin iniş sebeplerini biliyorlar ve tabiatları (ana dilleri) gereği, vahyın dilindeki cümlelerde ve beyan üslubunda nelerin kast edilmiş olduğunu anlıyorlardı. İhtilafa düştükleri hususları Allah’a ve peygamberine götürüyorlardı ve içlerinden hüküm çıkarma konusunda ehil olanlar kendilerini bılgılendiriyorlardı. Onlar ilimde derinleşmiş ve emir sahibi (4/4’İ-emr) kımselerdi. Kur’ân üzerinde düşünüyorlar, müteşâbihleri muhkemlerin mânalarına hamlediyorlar ve “Hepsine iman ettik, hepsi rabbimizin katındandır, Kur’ân’da ihtilaf yoktur. Eğer Allah’tan başkasından gelseydi onda pek çok ihtilaf bulurlardı.” diyorlardı.(s.345)

İnceleyin:  Yol, Sonsuza Varma İsteğinin Tecessüm Hali

———————————————————————

(Ey rabbimiz! Kalplerimizi haktan saptırma!|: Yani indırdiğin şey üzerine düşünerek sapmamıza müsaade etme (Bize ihsan ettiğin hidayetten sonra): Yani bize indirdiğin kıtabın mânasını senden almaya yönelmiş, bu konuda hidayet bulmuşken, kitabının içerdıği bu lafızlardan neyi kast ettiğini, bu kelimelerden çıkacak anlamların neler olduğunu anlamaya bizi muvaffak kılmışken kalplerimizi haktan saptırma. Allah Teâlâ bu kimselere ilmi, hiçbir karışıklık içermeyecek şekilde vermıştır. (Bize kendi katından rahmet ihsan eyle! Şüphesiz ki, sen bol ihsan sahibisin.) Vehb, vâhibin nimet verme şeklindeki ihsanıdır. Bu ihsan, bir başka sebeple değil, salt nimet vermek üzere yapılır. Bütün ihsan ve lûtuflarında hakiki mânada Vehbâb olan Allah’tır. Yapılan bir işe mutabık karşılık olarak verilen ihsanların dışındaki bütün ihsanlar Allah Teâlâ’nın el-Vâhıb ve el-Vebbâb isimlerindendir. İlimde derinleşmiş olanlar da Allah’tan ilmi kesb olarak değil, vehb olarak isterler, çünkü Allah’ın indirmiş olduğu şeydeki muradını muayyen olarak bilmek ancak vehb ile mümkündür. Bu da, Hak Teâlâ’nın kulun kalbine sırrında, sadece kendisi ile onun arasında kalmak üzere hitap ederek verdiği ilâhi haberdir. İlimlerin en şereflisi, kulun vehb yoluyla elde ettiği ilimlerdir.(s.348)

———————————————————————

Erkeğin kadına duyduğu meyil, bütünün parçasına meylidir. Bu tıpkı menzillerin, kendileri ile hayat bulduğu sakinlerine olan yabancılığı gibidir. Kendisinden kadının çıkarılıp yaratıldığı erkekteki mekânı Allah, kadına meyil ile mâmur etmiştir; dolayısıyla erkeğin kadına meyli, büyüğün küçüğe şefkatle meyledişi gibidir. Yine insan nasıl ki oluşun, yaratılışın mahalli ise ve suret itibariyle faal ise onun faaliyetini icra edeceği bir mahalle ihtiyacı vardır. Kemalinin de ancak kemal hâsıl etmesini ister. İnsanın varlığından daha kâmil varlık da yoktur. Dolayısıyla bu da ancak Allah’ın kendilerini mahal kıldığı kadınlarda olur. Kadın erkeğin bir parçası olup ondan infial ile yaratılmıştır. Bu yüzden kâmil insana kadınlar sevdirilmiştir. Kadın erkeğin kaburga kemiği olduğu için, ondan (kadından) yaratılan şeyin yaratılış mekânı da yine o (erkek) olmuş olmaktadır. Dolayısıyla ondan ancak kendisi ve nefsinde bir misli zuhur eder.(s.352)

———————————————————————

Sonra Hak Teâlâ evlat ve mal fitnesini zikretmiştir.(Al-i İmran,24) Bu üç fitne, yani kadın, evlat ve mal, imtihan açısından fitnelerin analarıdır. Evladın fitne olması, onun babanın bir parçası ve sırrı olması, varlık içinde ona en çok bağlı olan şey olması nedeniyledir. İnsanın evladına olan sevgisi, bir şeyin kendine olan sevgisidir ki bir şeyin kendine olan sevgisinden daha büyük sevgi yoktur. İşte Allah Teâlâ insanı, kendisinden çıkmış ve adına evlat denilen şey ile imtihan ederek aslında onu kendisi ile imtihan etmektedir. Böylece evladın insanı Hak Teâlâ’nın mükellef kıldığı hakları yerine getirmekten alıkoyup koymayacağını görmek istemiştir. Hazreti Peygamber aleyhisselâm kızı Fâtıma hakkında -ki kızının onun kalbindeki yeri herkesçe mâlumdur“Eğer Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapsaydı onun da elini keserdim.” buyurmuştur. Yine Hazreti Ömer de zina suçu nedeniyle oğluna celde (sopa) cezasını uygulamış ve oğlu ölmüştür. Üstelik o bunu yaparken gönlü de mutmain olmuştur. Erkek için evlat ve mal fitnesinden daha büyük fitne yoktur. Evlat insanı cahil bırakır, korkaklaştırır ve cimrileştirir. Mal insana mâlik olur, her açından insana eşlik eder. Eğer mal başarıya ulaşırsa insan helâk olur, eğer insan kendini tutabilirse malı helâk eder. Eğer mal ile iyi işler yaparsa onu terk eder. Malın mal olarak isimlendirilmesi, ona tabii olarak meyledilir olunmasından dolayıdır. Allah Teâlâ da bazı işlerin mal ile kolaylaşmasını sağlamak suretiyle mal ile kullarını imtihan eder.(s.352)

———————————————————————

Sahih bir hadiste nakledildiğine göre Hazreti Peygamber aleyhisselâm da şöyle buyurmuştur: “Allah’tan başka ilâh olmadığını bilerek ölen kimse cennete girmiştir.”* Burada Hazreti Peygamber aleyhisselâm “iman ederek” dememiştir, çünkü iman habere bağlıdır. Bununla beraber Allah Teâlâ’nın “fetret” dönemlerinde yaşamış ve bilgi yoluyla Allah Teâlâ’yı birlemiş kimi kullarının olduğunu biliyoruz. Hazreti Peygamber aleyhisselâmdan önce peygamberlerin daveti umumi olmadığı için, O zaman yaşayan tüm insanlar o peygamberlere inanmak zorunda değildi. İşte Hazreti Peygamber aleyhisselâm bu ifadesiyle, ister mümin olsun ister olmasın Allah Teâlâ’nın birliğini bilen herkesi bu kapsama almıştır. Buradaki mümin ifadesiyle, kişinin habere inanması bakımından değil, kesin bilgi ifade eden bir doğru haber olması yönünden Allah Teâlâ’nın birligini bilmesi kast edilmiştir. Haddizatında iman ancak peygamber geldikten sonra mevcut olabilir.

———————————————————————

Vecih

(De ki: Mülkün sahibi olan Allahım!): İlimden daha muazzam hangi mülk vardır ki? (Mülkü dilediğine verirsin.) Mülk Allah’ın cahil ve mukallit olan ancak âhiret dıyarında mesut olacak mümine vermiş olduğu ilimdir. (Dilediğinden çekıp alırsın.) İlimden daha faziletli hangi mülk vardır. Allah bu fazileti, ateş ehli olan ve mümin olmayan âlimden çekip alır. (Dilediğini aziz kılarsın.) Bu ilimle azız kılarsın. (Dilediğini alçaltırsın.) Bu ilmi kendisinden çekip almakla alçaltırsın. (İyilik elindedir.) O salt hayır olduğu için böyledir. Çünkü Hak Teâlâ yokluktan, yokluğun imkânından ya da yokluk şüphesi taşıyan bir durumdan var olmamış, salt ve hâlis varlıktır. Böyle olduğu için de bütün hayır O’nun elindedır. Hayrın yokluğu, yani şer O’na izafe edilmez, çünkü O’nun celâline böyle bır şey yaraşmaz. (Doğrusu sen, her şeye Kadirsin.) şerri kendisine izafe etmemıştır. O, el-Hakim (hikmet sahibi) ve el-Habir’dir (her şeyden haberdardır).(s.365)

———————————————————————

Hak Teâlâ Hazreti Peygamber aleyhisselâmın insanlara (Bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.) demesini buyurmuştur. Dolayısıyla kulun Allah sevgisine, muhabbetullaha ulaşması, günahlarının bağışlanması ve daimi saadete ulaşması ancak Şâri’e tâbi olmak, O’nun izini takip etmekle mümkündür. Nitekim imam, imam olarak isimlendirildiği sürece ona uymak gereklidir. Hazreti Peygamber aleyhisselâmın imamlığı ise hiçbir zaman ortadan kalkmaz. Dolayısıyla ona tâbi olmak gereklidir.

Ona tâbi olan kimsenin ise muhakkak muhabbetullaha (Allah sevgisine) ulaşacağı konusunda şüphe yoktur. Allah bir kulu sevdiği zaman onun bütün kuvvetleri ve uzuvları olur, artık o kişi kendi kuvvet ve uzuvları ile değil, aksine ancak Allah ile tasarrufta bulunur. Böylece hareket ve sükünlarının tümünde korunmuş olur. Hak Teâlâ’nın kula yönelmesinin sebebi, kulun Allah’a yönelmiş olmasıdır. İttiba (peygambere tâbi olmak, ona uymak) onun bize söylemiş olduğu şeyi yapmamız anlamına gelir.

Eğer sana “Beni fiillerimde takip edin.” derse onu takip eder, ona uyarız. Eğer demezse o zaman öyle yapmayarak ona uyarız. Zira ittiba, onun senin için sözünde ve kuralında belirleyip tanımladığı şeye uymaktır. O seni nereye götürürse sen de oraya gider, durduğu yerde durursun, bak dediği şeye bakar, teslim ol dediği yerde teslim olur, düşün dediği yerde düşünür, iman et dediği yerde iman edersin. Çünkü Kur’ân-ı Kenm’de (hikmetli zikirde) yer alan ilâhi âyetler türlü yollarla gelmiş, muhatabın farklı vasıflarına göre çeşitlilik arz etmiştir. Nitekim onda “tefekkür eden bir kavim için âyetler vardır”, “akıl sahibi bir kavim için âyetler vardır”, “işiten bir kavim için âyetler vardır”, “iman eden bir kavim için âyetler vardır”, “bilen bir kavim için âyetler vardır”, “takva sahipleri için âyetler vardır”, “sakınma sahipleri (uli’n-nühâ) için âyetler vardır”, “akıl sahipleri (üli’l-elbâb) için âyetler vardır”, “basiret sahipleri için âyetler vardır.” İşte böylece sen de bu âyetleri Allah Teâlâ’nın tafsil ettiği üzere tafsil et ve hiçbir âyeti zikredilenin dışında bir gruba hamletme, aksine her bir âyeti kendi konumuna yerleştir. Âyette kime hitap edildiğine iyice bak ve sen de âyetin muhatabı ol! Çünkü sen bütün bu zikredilenlerin toplamısın, çünkü sen görmek, düşünmek, sakınma sahibi olmak, akıl sahibi olmak, tefekkür, ilim, iman, işitmek ve kalp gibi sıfatlarla muttasıfsın.(s.370)

———————————————————————

Hazreti Peygamber aleyhisselâm, “Allah güzeldir, güzeli sever.”? buyurmuştur. Bizlere de Hak için ziynetlenmek emredilmiştir. Hak için güzelleşmek ise Hazreti Peygamber aleyhisselâma tâbi olmakla olur. Ona tâbi olmak ziynettir. Bu nedenle Hak Teâlâ (De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin.”buyurmuştur, yani “Benim ziynetim ile ziynetlenin ki Allah da sizi sevsin.” buyurmuştur. Allah cemâli (güzelliği) sever. Muhabbetin (sevginin) alâmeti, emir ve yasakları konusunda, iyi günde kötü günde, darlıkta ve bollukta sevilene tâbi olmak, ona uymaktır. Bu âyet ile Hazreti Peygamber aleyhisselâmın ismeti (günahlardan korunmuşluğu) da sabıt olmaktadır, zira eğer o mâsum (günahlardan korunmuş) olmasaydı o zaman bizim onu örnek almamız söz konusu olmazdı. Oysa biz bütün hareketletinde, sükünlarında, fiillerinde, hallerinde ve sözlerinde, kitapta ya da sünnette hususi bir yasak söz konusu olmadıkça onu örnek alırız. Bu hususi yasaklara örnek olarak hibe nikâhını verebiliriz. Zira Hak Teâlâ bu nikâh için “Müminlere değil, sadece sana mahsus olmak üzere.” (Ahzâb, 33/50) kaydını koymuştur.(s.374)

———————————————————————

Ehlullah’tan bir zât, “Ben Allah’ın beni ne zaman sevdiğini bilirim.” demiş, bunun üzerine kendisine, “Pekiyi, bunu nereden birliyorsun?” diye sorulmuş o da “O bunu bana bildirir.” demiştir. Kendisine, “Ne yani, Hazreti Peygamber aleyhisselâmdan sonra vahiy geldiğini mi iddia ediyorsun?!” diye sorulunca şöyle demiştir: “Hak Teâlâ (De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin.” buyuruyor, ben de şu an itibariyle O’nun şeriatına ittiba etmiş, uymuş haldeyim. O da doğru sözlüdür; dolayısıyla içinde bulunduğun bu hal, Allah’ın şu anda beni sevdiği bilgisini veriyor, çünkü ben şu anda O’nun sevdiği şeyin tecelligâhı durumundayım ve O da sevdigine nazar etmektedir. O’nun sevdiği, şu anda benim üzerinde bulunduğum haldir, yani Hak Teâlâ beni sevgili kılan sevgisini ittibaya, peygamberine uymaya izafe etmiş, ona bağlamıştır.”(s.374)

———————————————————————

Ona Meryem adını verdim.|: Bu ismin anlamı, ismin verildiği dilde mâlumdur. Hazreti Meryem Allah’a adanmıştır. Asıl ismi Hanne’dir, Meryem lakabı ve sıfatıdır. Zira Meryem demek; erkeklerden uzak duran, erkek değmemiş demektir.

———————————————————————

İşaret

Mihraba bağlı kal ki rızkın hesapsız bir şekilde gelsin. Yani ibadet yerine bağlı kal. İbadet yerin de zâtındır, dolayısıyla nefsini sımsıkı tut ki kadrini bilesin. Böylece rızkın sana hesapsız bir şekilde gelir, yani senin hiç hesaplamadığın yerden gelir. Yani sen Allah’a kulluk ile meşgul olursan O da sana istediğin, murat ettiğin ilimleri verir.

———————————————————————

47. Meryem, “Rabbim!” dedi, “bana bir erkek eli değmediği halde nasıl çocuğum olur?” Allah şöyle buyurdu: “İşte böyledir, Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmedince ona sadece “Ol?” der; o da oluverir.”

Hak Teâlâ “Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman sözümüz sadece ona “Ol!” dememizdir ve hemen olur.” (Nahl, 16/40) buyurmuştur. Fakat Hak Teâlâ bizim kulaklarımızı bu “ol” sözünü duymaktan sağır etmiştir. Bu sözü ancak iman yolu ile duyabiliriz. Yine yaratmış olduğu sebeplerle gözlerimizi, varlıkların (eşyanın) vücuda getirilişine dair tevcihi görmekten kör etmiştir. Dolayısıyla bu perdelerin yırtılması ve “ol” sözünün duyulabilmesi için nakle (vahiy bilgisine) ihtiyaç vardır. Bu yüzden de Hak Teâlâ müminde iman kuvvetini yaratmıştır. Böylece iman müminin işitme kuvvetine sirayet eder ve o da “ol” sözünü idrak eder, onun görme kuvvetine sirayet eder ve o da bütün bu sebeplerin var edicisini müşahede eder.(s.382)

———————————————————————

Kişinin doğru söylemekle mükellef olduğu durumlarda yalan söyleyen kimse eğer söylediği sözün yalan olduğunu biliyorsa bu yalanından dolayı hesaba çekilir. Söylediği sözün yalan olduğunu bilmeyen kimse hesaba çekilirse sırf yalan söylemiş olduğu konuda aldığı bilgide titiz davranmamış, onun doğru olmadığını bilmediği halde söylemiş olmasından dolayı yani ifratından dolayı hesaba çekilir. Yani o kişi yalancılığı nedeniyle değil, kurtuluşunu ve saadetini sağlayacak olan ilim ve ameli tahsil etme konusunda üzerine düşen vazifeyi hakkıyla getirmemiş olduğu için hesaba çekilir.(s.392)

———————————————————————

Şeriatların hepsi nurdur, Hazreti Muhammed aleyhisselâmın şeriatı ise bu nurlar arasında, tıpkı güneş ışığının diğer gök cisimlerinin ışığı arasındaki konumu gibidır. Güneş doğduğu zaman diğerlerinin ışıkları kaybolur ve güneşın ışığına dâhil olur. O ışıkların kaybolmaları, Hazreti Muhammed aleyhısselâmın şeriatı geldiğinde diğer şeriatların, bizâtihi (âyânları itibariyle) varmalarına rağmen nesh edilmelerine benzer, nitekim güneş doğduğunda diger yıldızların ışıkları mevcudiyetlerini sürdürürler (ama görülmezler.) İşte bu yuzden biz umumi şeriatımızda bütün peygamberlere ve getirdikleri şeriatlann hak olduğuna, nesh edilmiş olmaları nedeniyle bâtıl hale gelmediklerine iman etmekle yükümlüyüzdür. Onların bâtıl olduğu düşüncesi cahillerin zannıdır.(s.393)

———————————————————————

96. Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev, Mekke’de, âlemler için mübarek ve doğru yol gösteren Kâbe’dir.

Mekke’deki ev, “insanlar için mabet olarak yapılmış” ilk evdir. Orada namaz kılmak, başka bir yerde namaz kılmaktan üstündür. Kâbe, mescitlerin en kadimidir. Allah Teâlâ dünyayı yarattığından beri vardır. Bu ev, Allah’ın seçip diğer evlere üstün kıldığı evdir. Bu evin mabetler içerisinde evveliyet sırn bulunmaktadır.

(Mübarek): Yani oraya bereket ve hidayeti yerleştirdim. Nitekim orayı Allah dostu velilerden başka yüz yirmi bin nebi tavaf etmiştir. Bu ev ve bu haram beldeye dair bir himmeti bulunmayan hiçbir nebi ya da veli yoktur. Mekke, toprak ve cansız menzillerin en şereflisi, ibadet vesilelerinin en hayırlısıdır. Ruhani menziller arasında nasıl ki üstünlük söz konusu oluyorsa cismani menzıller arasında da olur. Şehirlerin pek çoğunun imarı şehvetlerle olmuştur, dığer pek çoğunun imarı ise apaçık âyetlerle olmuştur. Bu yüzden Mekke, yeryüzündeki en şerefli bölgedir; Hakk’ın sağ elinin görüldüğü bir yer, biatleşme yeridir. Hazreti Peygamber aleyhisselâm Mekke’ye hitaben şöyle demıştır, “Vallahi sen Allah’ın en hayırlı ve ona en sevimli olan beldesisin, eğer beni senden çıkarmasalardı senden çıkmazdım.”!! Her kim Kâbe’yi görür de kendisinde o esnada bir hımmet ziyadesi bulamazsa, bu evin bereketinden hiçbir şey elde edememiş demektir, çünkü bereket ziyade demektir.(s.396

———————————————————————

97. Orada apaçık deliller vardır, İbrâhim’in makamı vardır; kim oraya girerse güvenlik içinde olur; oraya yol bulabilen insanların Allah için Kâbe’yi haccetmesi gereklidir. Kim inkâr ederse bilsin ki doğrusu Allah alemlerden müstağnidir.

(Orada apaçık deliller vardır.): Mekânların latif kalplerde bir tesiri vardır. Hangi yerde olursa olsun, kalp en genel vecdi bulsa bile onun Mekke’dekı vecdi daha tam ve yücedir. Kalbinin vecdinde çarşı ile mescit arasında fark görmeyen kişi, makam sahibi değil hal sahibidir. Bu apaçık âyetlerden biri de şudur: Bilgi ve mertebede derece derece olmalarına rağmen melekler bütün yeryüzünü imar etseler bile, onların en üst mertebede bulunup bilgi ve mârifetleri en çok olanları, Mescid-i Haram’ı imar eden meleklerdir. Seninle oturan kim ise vecdin ona göre gerçekleşir. Çünkü insanların himmetleri kendileriyle oturanın kalbine etki eder. İnsanların himmetleri ise mertebeleri ölçüsündedir. Bu yüzden kalbin Mekke’deki vecdinin sebebi etrâb (topraklar) değil, aksine mükerrem meleklerden, sadık cinlerden ve bu diyardan göç edip eserleri mekânlarda bâki kalan salih kimselerden oluşan atrâb (akran) ile oturmaktır. Yine apaçık âyetler arasında Hacer, Mültezem, Müstecâr, Makâm-i İbrâhim, Zemzem ve diğer bazı şeyler de vardır. Allah’ın harem beyti diğer beytlerden çok daha fazla hayırları kendisinde toplar, daha nice âyetleri barındırır. Bu ev, bütünüyle barıştır, kim buraya girerse emniyet içinde olur. Bu, Harem bölgelerin en kadimidir, her eve önceliği vardır. Burası hac ibadetinin mahallıdır ki bu ibadet diğer ibadetlerde bulunmayan ve diğer evlerde yapılmayan bır takım fiilleri ve terkleri (fiil ve terk şeklindeki ibadetleri) ihtiva eder.(s.397)

———————————————————————

Alemdeki her bir hüküm ilâhi bir niteliğe dayanır. Bunun yegâne istisnası, Hakk’ın özü gereği hak ettiği ve sayesinde müstağni kaldığı niteliktir. Bununla Hak Teâlâ âlemlerden müstağnidir. Yine âlemin hak ediş yoluyla sahip olduğu ve muhtaç kalmasını sağlayan nitelik de bunun dışındadır. Bu sayede âlem fakir, daha doğrusu kul olur, çünkü âlem fakirlikten daha çok kul vasfını haizdir. Bununla birlikte fakirlik ve zillet eşittir. Neticede Hak Teâlâ, herhangi bir âlametin kendisine delâlet etmesinden münezzehtir. O, tanımsız olarak bilinen, tanımla meçhul olandır. Bu nedenle ilâhi tecelli ancak İlâh ve Rab isimleri ile olur, Allah smı ile asla olmaz. Çünkü Allah, e/-Ganiyy’dir (müstağni). Aynı şekilde el-Ebad ısmi de böyledir, bu isimde de tecelli yoktur. Bu iki ismin dışındaki bizim bıldiğimiz ilâhi isimlerde ise tecelli vuku bulur.(s.400)

———————————————————————

Allah Teâlâ âlemi, kendisine ihtiyaç olmadığı halde, salt gücünün mertebesının ortaya çıkması için izhar etmiştir ki böylece varlıkta mümkünler ve yaratılmışlar zuhur etmiş oldukları halde “Allah’tan başkası yoktur.” denmesin ve Allah Teâlâ’nın âlemlerden müstağni olduğu bilinsin. Haddizatında âlemden müstağnilik akledilir bir şeydir ve âlemin izharı da Allah Teâlâ’nın âlemden müstağniliğini açıklamak üzere olmuştur.(s403)

———————————————————————

İşaret ve ibret

(Evi (Kâbe’yi) haccetmek insanlar üzerinde Allah için bir haktır.): Allah seni teyit etsin, bil ki hac kelimesi dilde maksada doğru kastı, yönelişi tekrarlamak demektir. Umre ise ziyaret demektir. Allah Teâlâ Mekke’deki beytini, arşının benzeri kılmış, bu beyti tavaf eden insanları ise arşın etrafını sarmış olan ve rablerini hamdederek tesbih eden, yani O’na senâda bulunan meleklerine benzetmiştir. Dolayısıyla mümin kulun kalbi, ilim ve kuşatıcılık bakımından her mahlüktan büyüktür. Çünkü o, bütün sıfatların mahallidir. Onun Allah katındaki mekânının, makamının yüksekliği ise, Allah’ın ona tevdi ettiği mârifetullah ilminden kaynaklanır.

———————————————————————

(İnsanları affederler.): Yaratılmışların Allah için yaptıkları amellere karşı Allah’tan mükâfat almaları söz konusu olduğu gibi hakkı gözeterek insanlar için yaptıkları ameller karşılığında da Allah’tan mükâfat almaları söz konusudur. Örneğin insanları affetmek bu kapsamdadır. İnsan kendisine merhamet ettiği ve mutlak intikam alma yönündeki öfkesi geçtiği zaman, bunu merhamet takip eder, bu da insanın bir başkasını cezalandırdığı zaman kendi içinde bulduğu pişmanlıktır. Böyle bir durumda insan, “Allah dileseydi de bunu affetseydim daha güzel olurdu.” der. Haddizatında nefsi için dünyada ya da âhirette intikam aldığı durumlarda böyle demesi de gereklidir. “Nefsi içın” kaydını koymamız, Allah’ın belirlemiş olduğu had cezalarını uygulamanın bu kapsamda olduğunun düşünülmemesi içindir; çünkü Allah’ın belirlemiş olduğu had cezalarını uygulamak, Allah katından belirlenmiş bir şeriattır ve insanın bu konuda yapabileceği bir şey yoktur.(s.419)

———————————————————————

(Allah, ihsan sahiplerini sever.|: İhsan, Allah Teâlâ’nın sıfatıdır; Allah Teâlâ el-Muwhsin’dir. Yani O, kendi sıfatını sevmektedir. Kulun “ihsan sahibi” olarak nitelendirilmesine sebep olan ihsan ise, kulun Allah’a, sanki O’nu görüyormuş gibi, yani müşahede üzere ibadet etmesidir. Benzer şekilde Hak Teâlâ’nın her şeye şahit oluşu da O’nun ihsanıdır. Zira O, müşahedesi ile her şeyi helâk olmaktan muhafaza eder. Kulun intikal ettiği her bir hal, Allah’ın ihsanındandır. Nitekim onu o hale intikal ettiren Allah Teâlâ’dır. Bu sebeple, birine nimet vermeye ihsan denilir. Çünkü sana ancak seni bilen kimse kasıtlı olarak nimet verir. Senin hakkındaki bilgisi, bizzat seni görerek edindiği bilgi olan kimse ise sana devamlı olarak ihsan eder; çünkü o seni daima bilmekte, daima görmektedir. Şeriatta ihsan bundan başka bir şey değildir. Nitekim (hadis-i şerifte) şöyle denilmiştir: “Sen O’nu görmesen de O seni görüyor.”, yani sen ihsan etmesen de O, Muhsin’dir.(s.429)

———————————————————————

(O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın.): Yani “Ancak Allah’ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın.” Nefisler kendisine ihsanda bulunanı sevme karakteri üzere yaratılmıştır. Bu yüzden gözetimin altında bulunanları sakın korku ve şiddetle ıslah etmeye çalışma, yoksa onları iyice nefret ettirirsin. Zira zorluk ve katılıkla elde edilebilecek şeyler yumuşaklıkla da elde edilir ama yumuşaklıkla elde edilecek şeyler zorluk ve katılıkla asla elde edilemez. Çünkü zorbalık, zorbalığa uğrayan kimsenin kalbinde asla rahmet ve sevgi oluşturmaz. Yumuşaklıkla hem elde edilmek istenilen şey elde edilir hem de sevgi ortaya çıkar. Bu sevgi, kendisine yumuşak davrandığın kimsenin kalbinde bir karşılık görür. Yumuşak davranan kimse mukavemet görmez, çünkü yumuşaklığın hükmüne mukavemet edilmez. Dinde esneklik de dindendir, bu nedenle Allah Teâlâ lütuf buyurmuş ve Hazreti Peygamber aleyhisselâmı yumuşak kalpli ve yumuşak yüzlü kılmış, ona (O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın!) buyurmuştur. Allah böylece onları (sahâbeyi) faziletli kılmıştır.(s.432)

———————————————————————

175. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kımseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.

Havf (korku), iman makamındandır. Eğer tahkik edersen görürsün ki her bır yerin kendine mahsus bir korkusu vardır ve bu korkuların her birinin ilişiği, ancak Allah’tan korku olmalarıdır. Korkuyu ortaya çıkaran, yaratan O’dur, zıra korku da yaratılmış şeylerdendir ve Allah bir mevcut yaratır ve korkumuzu o mevcut ile ilişkilendirir. İşte bu, (Eğer iman etmiş kimseler isenız onlardan korkmayın, benden korkun.| ifadesidir. Burada Hak Teâlâ korkuyu ımanın neticesi kılmıştır. Nitekim korku, doğru sözlü peygamberin Allah katından getirdiği ilâhi ilme dayalıdır. Zira iman olmaksızın sahip olunan ilim korkuyu sağlamaz. Allah ehli adamlarda Allah korkusu hâsıl olur, çünkü onlar Allah Teâlâ’nın kendileri hakkındaki muradını, kendilerini nereye nakledeceğini, hangi sıfat üzere ve hangi tabakada kendilerini temyiz edeceğini bilmezler. Bu durum onlar için müphem (belirsiz) kaldığı için de Allah’tan korkuları büyür.(s.440)

———————————————————————

Nasıhat

Her nefesinde ve her halinde fakirliğe bağlı kal, herhangi bir şeye tayin etmeksizin mutlak mânada fakrını (muhtaçlığını) Allah’a bağla, çünkü senin için evlâ olan O’dur. Her ne kadar muhtaçlığını belli bir konu ile muayyen kılmamayı başaramasan da en azından belli bir konuya muayyen kılarak da olsa fakrını (muhtaçlığını) Allah’a bağla. Allah Teâlâ Hazreti Musâ aleyhisselâma şöyle vahyetmiştir: “Ey Musâ! Benden gayrısına ihtiyacını arz etme, hamuruna koyacağın tuzu bile benden iste!”(s.444)

———————————————————————

Erkek kadında sükünet bulur, kadın da erkekte sükünet bulur. Böylece kadın erkek için, erkek de kadın için bir elbise olur.

———————————————————————

İşaret

(Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan sakının.): Allah Teâlâ bır başka âyette “Müminler ancak kardeştir.” (Hucurat, 49/10) buyurmaktadır. Hazreti Peygamber aleyhisselâm da “Sıla-i rahim, Rahmân’dan bır daldır.” buyurmuştur. Yine “Ben Allah’tanım, müminler de bendendir.” buyurmuştur. Rahim (akrabalık) iki türlüdür. Biri, çamurdan, topraktan yaratılmışlık nedeniyle akrabalık; diğeri ise din akrabalığıdır. Allah Teâlâ topraktan yaratılmışlıkla oluşan akrabalık konusunda “Eğer anne baban seni, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşmaya zorlarlarsa onlara asla ıtaat erme ama onlara dünyada güzellikle eşlik et.” (Lokmân, 31/15) buryurmuş, din akrabalığı konusunda ise “Nebi müminlere kendi nefislerinden daha yakın ve önceliklidir, onun hanımları ise müminlerin anneleridir.” (Ahzâb, 33 6) ve “Müminler ancak kardeştir.” (Hucurat, 49/10) buyurmuştur. O halde sen de çamura (yaratılmış olduğun toprağa ve ondan gelen akrabalığa) hakkını ver ama sana nefsinden daha yakın olan ve senin için daha önceliklı olan dıni akrabalığına yönel, Çünkü sıla-i rahim, akrabalık bağlarının kuvvetlenmesi ile olur ki bu da latif olanın kesif (yoğun) olana tahkimi ile olur.(s.457)

———————————————————————

İşaret ve ibret

Cünupluk gurbettir, gurbet de ancak vatandan ayrılmakla olur. İnsanın vatanı kulluğudur, vatanından ayrılır ve rubübiyet sınırlarına girer ve kendisi gibi olan vatandaşları üzerinde efendilik vasıflarından birine bürünürse o zaman kulluk vatanından ayrılıp gurbete düşmüş olur. Yine rablik sıfatını yerinden etmek ve onu kendine ya da mümkün varlıklardan herhangi birine vermek de bir gurbettir. Kulun bundan temizlenmesi gerektiği konusunda ihtiyaçtır. Yıkanmak (gusletmek), işlenen kusuru itiraf etmektir. Kul haddini aşıp da rablık sınırına girdiği ve rabbini kendisi ile birlikte mümkün varlıkların sıfatlarına dahil ettigi zaman, bunlardan temizlenmek onun üzerine vacip olur.(s.478)

———————————————————————

Bil ki insanın bedeni bu bedeni idare eden ve kendisinden neşet eden latifliği itibariyle değil, fakat tabiatı itibariyle Allah’a itaat halindedir, müşfiktir. Bedendeki uzuvların her biri, kul bu uzvu zorla ilâhi emirlerden herhangi bırine muhalefete sevk ettiği zaman ona “Yapma, beni sana haram kılınan bir fiile sevk etme, ben sana şahidim, şehvetine tabi olma.” diye seslenir ve bu fiili yapmaktan Allah’a sığınır ve teberri eder. İnsan bedenindeki her bir kuvvet ve uzuv bu konumdadır ama bu uzuvlar onları idare eden nefsin baskısı ve hâkimiyeti altındadırlar.(s.484)

———————————————————————

İnsandaki en büyük unsur olan su, ateşten kuvvetlidir. Ateş ise cinlerdekı en kuvvetli unsurdur. Bu yüzden şeytana hiçbir kuvvet nispet edilmemiştir. Bunun sebebı, insani yaratılışın insana teenni, düşünme, tedebbür gibi özellikleri veriyor olmasıdır. Zira insanın mizacında su ve toprak unsurları ateş unsuruna galiptir. Bu nedenle de aklı boldur. Çünkü toprak onu olduğu yerde tutar ve sabitler, su ise yumuşak ve mütesahil kılar. Cinler ise böyle değildir. Zira onların aklının insandaki gibi kendilerini tutma özelliği yoktur. Böylece aklının hafifliği (azlığı) ve nazarının sebat edemeyişi yüzünden hıdayet yolundan sapmış ve “Ben ondan hayırlıyım.” (A’râf, 7/12) demiştir. Bu sözü ile cehalet ve edepsizliği kendisinden birleştirmiştir, çünkü aklı hafiftir. Neticede şeytanın dostlarının dostu tâğuttur.(s.500)

———————————————————————

Allah’tan başka hüküm koyucu (Şâri“) yoktur, bu yüzden Hazreti Peygamber aleyhısselâma “kendi görüşüne göre hükmedesin diye” dememiş, bunun yerine (Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye)demiştir. Hatta Hazreti Peygamber aleyhisselâm, Hazreti Âişe ve Hazreti Hafsa ile yaşadığı bir hadisede kendisine bazı şeyleri haram kılma konusunda yemin ettiği için Allah onu kınamış ve kendisine “Ey peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?” (Tahrim, 66 1) buyurmuştur. Bu hadisede Hazreti Peygamber aleyhisselamın davranışı, kendi görüşüne göre idi. Bu da göstermektedir ki bu âyette Allah Teâlâ’nın (Allah’ın sana gösterdiği şekilde) ifadesi, “ona vahyedilen” mânasında olup “onun kendi görüşü” mânasında değildir. Eğer din re’y (kışisel görüş) ile olsaydı o zaman Hazreti Peygamber aleyhisselâmın görüşü herkesinkınden daha öncelikli olurdu. Bu konuda, yani kendi görüşü ile hareket etme konusunda Hazreti Peygamber aleyhiselamin durumu bu olduğuna göre masum olmayan, doğrudansa hataya daha yakın olan diğer insanların görüşünün durumu nedir, var düşün!(s.528)

———————————————————————

Hazreti Peygamber aleyhisselâmdan bize aktarılan en sırlı hadislerden biri şöyledir; Bir gün Hazreti Peygamber aleyhisselâm ashabı ile birlikte mescitte otururken, büyük bir gürültü duyup irkilirler. Hazreti Peygamber aleyhisselâm “Bu gürültünün ne olduğunu biliyor musunuz?” diye sorar. Onlar da “Allah ve resülü daha iyi bilir.” derler. Bunun üzerine Hazreti Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurur: “Yetmiş sene önce cehennemin zirvesinden atılmış olan bir taş, daha yeni cehennemin dibine ulaştı. Taşın cehennemin dibine ulaşıp düşmesi, işte bu gürültüye sebep oldu.”! Daha Hazreti Peygamber aleyhisselâm bu sözünü bitirir bitirmez, münafıklardan birisinin evinde bir feryat kopar. Adam yetmiş yaşında iken ölmüştür. Bunun üzerine Hazreti Peygamber aleyhisselâm “Allahu ekber” (Allah en büyüktür) der. Bunu duyan sahâbenin âlimleri bahsedilen taşın o münafık olduğunu ve Allah’ın kendisini yarattığı günden itibaren cehennem ateşine yuvarlandığını anlarlar. Münafıgın ömrü yetmiş seneye ulaşmış, öldüğünde ise cehennemin dibine düşmüştür. Allah Teâlâ’nın bu gürültüyü sahâbeye duyurması ise, onların ibret almalarını sağlamak içindir. Hazreti Peygamber aleyhisselâmın sözünün ne kadar sırlı, öğretiminin ne kadar latif, işaretinin ne kadar güzel ve sözünün ne kadar tatlı olduğuna bakınız!(s.546)

 


 

274523_d719f_1554437121-220x300 Muhyiddin İbn Arabi – Rahmetün Mine’r-Rahman – Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri cild:1-2-3-4-5 (Notlarım)

Günahtan gayrısı beli bükmez. O hâlde ağırlığına ağırlık ekleyip durma. Senin için murat edilen ağırlıkları öğüten bir değirmen ol. Tâbi ol, bidatçi olma, Tâbi oldum diye de sevinme. Kralın kabına sahip olan gibi ol. Aksi takdirde tevbe de sana fayda vermez, ihtiyacını gidermez.

———————————————————-

Bil ki ilim en değerli giysidir, cehalet ise en çirkin giysidir. Cehennem herhangi bir iyiliğin bulunacağı yer olamayacağı gibi cennet de kötülüğün bulunacağı bir yer değildir. İman Allah’ın şanına yaraşan özellikleri bilmeyen birinin kalbinde bulunabileceği gibi Allah Teâlâ’nın celâlini ve O’na yaraşan şeyleri bilmek de iman bulunmayan bir kalbe yerleşebilir. Bu bilgi sahibi kimse, imanı olmadığı için, bedbahtlık diyarı olan cehenneme girmeye müstehak olmuştur. Cahil, fakat mümin olan kimse ise imanıyla saadet diyarına girmeyi, cehennem derekelerinin karşılığında cennet derecelerini elde etmeyi hak etmiştir. Bü ki Allah Teâlâ bedbahtlığa müstehak olan kimsenin bilgisini kıyamet günü kendisinden çekip alır. Böylece bu kimse sanki o ilmi hiç öğrenmemiş gibi olur. Bilgisizliğiyle tattığı azap hissi olarak çektiği azaptan daha da şiddetlidir ve kendisine daha ağır gelir. Onun bu bilgisi, imanıyla cennete giren cahil mümine giydirilir. Mümin, cehenneme girmeye müstehak olan bu adamdan kazandığı bilgi vasıtasıyla bilginin gerektirdiği dereceleri de elde eder. Böylece hem nefsiyle, hem cismiyle, hem de Kesib cennetindeki görme esnasında nimetlenir.

Cahil müminin bilgisizliği ise kâfire verilir ve kâfir bu bilgisizlik nedeniyle cehennem derekelerini elde eder. Bu ise onun başına gelen en acı haldir. Mümin olmayıp da bilgi sahibi olan kimse sahip olduğu bilgiyi hatırlar. Fakat o gün artık cahildir ve o bilginin kaybolduğunu görmüştür. Allah onun gözünü açtığında, bilginin yerinin cennet olduğunu görür. Onun bilgi elbisesi, kendisini elde edişte yorulmayan ve bir şey öğrenmek istese bile buna güç yetiremeyecek başka birine giydirilmiştir.

Mümin ise bakar ve cehennem görür, cehaletin kötülüğünün mümin olmayıp da bilgi sahibi olan kimsenin üzerinde bulunduğunu görür; nimet ve sevinci artar. Böylece Hak Teâlâ’nın (sakın cahillerden olma) ifadesi ve sana cahillerden olmamanı öğütlerim| ifadesi tahakkuk etmiş olur. Allah cümlemizi ilim ile nasiplendirsin, ilim ehli kimseler kılsın, Allah’ın verdiği hayırlarla başka şeye çabalayan ve sonu bedbahtlık olanlardan eylemesin. Amin.
Sayfa 102

———————————————————-

Âlemin sureti, cevherin kendi zâtındandır. Nitekim âlem kemal üzere Hakk’ın mazharıdır. Dolayısıyla imkânda bu âlemden daha mükemmeli yoktur, çünkü Hak’tan daha mükemmeli yoktur. İmkânda âlemden daha mükemmeli bulunsaydı, âlemi var edenden de daha mükemmel birisinin bulunması gerekirdi. Hâlbuki Allah’tan başka kimse yoktur. Dolayısıyla imkânda ancak zuhur edenin benzeri bulunabilir ve ondan daha mükemmeli olamaz.

Sayfa 118

———————————————————-

İnsan kalp aynasına yönelip onu türlü mücahede ve riyazetlerle parlatırsa, buradan bir nur meydana gelir. Allah’ın da bütün varlıklara yayılan ve “varlık nuru” diye isimlendirilen bir nuru vardır. Bu iki nur bir araya geldiğinde insan, bulundukları hâl üzere ve varlıkta gerçekleştikleri şekliyle, bilinmeyenleri keşfeder. Ancak bunların arasında mâna bakımından bir incelik vardır. Şöyle ki; Duyu; duvar, aşırı uzaklık, aşırı yakınlık ya da idrak edilen ile idrak eden arasında engel olacak yoğun/katı cisimler tarafından perdelenebilir. Bu da genellikle onun kusurundan kaynaklanır. Ama bazen veli ya da nebi için bu engeller delinebilir.

Örneğin Hazreti Peygamber aleyhisselâm, “Ben sizleri arkamdan görüyorum.” buyurmuştur. Velilerden seyr-i sülüklarının başında, mükâşefenin başı söz konusu olur. Müride duyulurlar âleminden ilk keşfedilen şey, onun kendisine doğru gelen ya da herhangi bir hâl üzere bir adamı görmesi, fakat aralarında aşırı bir uzaklık ya da katı cisimlerin bulunuyor olmasıdır.

Örneğin bu adamı Mekke’de görebilir ya da Mağrib’in en uzak bölgesinde iken Kâbe’yi görebilir. Bu, müridlerin ilk dönemlerinde çok sık görülen bir durumdur. Basiret âleminde ise bunlar söz konusu olmaz, çünkü gayb âleminde basiret ile basiretin idrak ettiği şey arasında mesafe olmaz, aşırı yakınlık ya da aşırı uzaklık diye bir durum da olmaz. Onun perdesi kir ve kilittir ki bunlar da mücahede yoluyla kalkar.

Böylece kişi gaybın işaretlerini görür. Ancak bir şey daha idrak eder, o da basiret gözünün yukarıda zikrettiğimiz şekilde parlaması durumunda, bir başka ilâhi perdeyi de görmesidir.(syf.120)

———————————————————-

Ey damla damla dökülen ve yağdıran bulut, işte yaratıcı ilâh senin bütününe tecelli etmiştir. O hâlde sen kendi semana söyle, letâfeti ile seni perdelenmesin, yerine söyle, kesafeti ile perdelenmesin. Çünkü semana tecelli ettiği zaman onun içine girmesi, arzına tecelli ettiği zaman onu sarsması gerekir. Sakın ha ortağa ortak koşma, çünkü ortaklığın afetleri büyüktür. Birliğe bağlı kal, böylece onun üstünlüğünü elde edersin. Dairevi bir yüze sahip ol, yüzünü asık kılma. Kâbe yönü ile perdelenip de kalp yönünden uzak kalma, hayatı ezeliliğine, ölümü de ezeliliğindeki yokluğuna kat. Namazı rabbinin huzurunda kıl. Kurbanı senin yakınlaşmanın kurbanı haline getir. Âmir’in emrini onayla, yok edici keskinlikten sakın ve İslâm’ı itiraf et. Rezilliklerden yüz çevir ve faziletlere rağbet et, işleri O’na isnat et, çünkü işlerin anahtarları O’nun elindedir. Hükmüne teslim ol, böyle yaparsan ilim ehli olursun. İstiğfar elbisesini zırh edin, çünkü bu zırh seni ateşten korur.

Sayfa 123

———————————————————-

Bil ki bilinenler dört kısımdır. Bunlardan ilki, Hak’tır; Hak, mutlak varlık ile nitelenmiştir. Çünkü O, herhangi bir şeyin sonucu olmadığı gibi bir şeyin nedeni de değildir. Aksine O, bizatihi (kendi özü gereği) var olandır. O’nu bilmek, varlığını bilmekten ibarettir. Varlığı ise zâtından gayrı bir şey değildir. Yine de Hakk’ın zâtı bilinemez, sadece O’na atfedilen sıfatlar, yani me’âni sıfatı denen kemal sıfatları bilinir. Zâtın hakikatini bilmek ise imkânsızdır. Çünkü O, delil ile ya da aklın kanıtlama yöntemiyle bilinemez ve herhangi bir tanıma, sınıra girmez. Çünkü hiçbir şey Hakk’a benzemediği gibi Hak da hiçbir şeye benzemez.Eşyanın benzeri olan kimse hiçbir şeyin benzemediği ve hiçbir şeye benzemeyen varlığı nasıl bilebilir ki? Şeriatta Allah’ın zâtı hakkında düşünmek yasaklanmıştır.

Bilinenlerin ikincisi; Hakk’a ve âleme ait külli hakikattir. O, ne varlık ve yokluk ile ne de yaratılmışlık ve ezelilik ile nitelenebilir. Kadimin niteliği olduğu zaman kadim, yaratılmışın niteliği olduğu zaman ise yaratılmış olur. Bu hakikat bilinmeden, yaratılmış yahut kadim hiçbir mâlumat (bilinen) bilinemez. Hatta bu hakikat, kendisiyle nitelenmiş şeyler var olmadan var da olamaz. Kendisini önceleyen bir yokluk söz konusu olmadan Hakk’ın varlığı ya da sıfatları gibi bir şey var olduğunda o hakikate kadim varlık denir. Çünkü Hak onunla nitelenmiştir.

Allah’ın dışındaki şeylerin var olması gibi, bir şey yokluktan meydana gelirse o, başkası dolayısıyla var olan yaratılmıştır. Bu durumda bu hakikate yaratılmış denir. O her varlıkta kendi tümel hakikatiyle bulunur, çünkü parçalanma kabul etmez. Bu yuzden de onda bütün ve parça yoktur. Suretten soyut olarak delil veya kanıt vasıtasıyla bilgisine ulaşılamaz. İşte âlem, Hak sayesinde bu hakikatten meydana gelmiştir.

Bu hakikat, vücut bulmuş değildir, zira eğer öyle olsaydı o zaman Allah, bizi kadim bir mevcuttan yaratmış olurdu ki bu durumda da bizim için de “kadim”sıfatı söz konusu olabilirdi. Yine bilinmelidir ki bu hakikat, âlemd nonce olmakla nitelenmediği gibi âlem de ondan sonra olmakla nitelenmez. Ama o umum olarak tüm varlıkların aslıdır. Cevherin aslı, hayat feleği, yaratılış ve ılesi olan Hak gibi isimlerle isimlendirilir. O, akledilir kuşatıcı felektir. Onun âlem olduğunu soylersen doğru söylemiş olursun, âlem olmadığını söylersen yine doğru sôylemiş olursun. Hak’tır dersen ya da Hak değildir dersen yine doğru söylemış olursun. Çünkü o, bütün bu isimleri kabul eder ve âlemin bireylerinin sayısinca çoğalır ve Hakk’ın tenzihiyle onlardan soyutlanır. Bilgi, kudret, irade, duymak, görmek ve bütün şeyler de böyledir. Bilinenlerin üçüncü bütün âlemdir. Melekler, felekler, âlemlerde bulunan şeyler bu kısma girer. Bu bilinen, en büyük mulktur.

Dördüncü bir bilinen daha vardır. O da halife insandır. Allah onu emrine amade kıldığı bu âleme yerleştirmiştir. Bu dört şeyi bilen kişinin artık bilmek isteyeceği hiçbir şey kalmaz. Söz konusu şeylerin bir kısmının sadece varlığını bilebiliriz. Sadece varlığını bileceğimiz şey Hak’tır. Hakk’ın fil ve nitelikleri ise ancak benzerleri ile bilinebilir. Bır kısmı ancak örneği ile bilinebilir.
Sayfa 124

———————————————————-

Bil ki sebepleri kaldırmak imkânsızdır. Allah’ın koymuş olduğu şeyi kul nasıl kaldırabilir ki? Elbette kulun böyle bir imkânı söz konusu değildir. Ancak cehalet insanları kuşatmış, onları kör ve şaşkın hale getirmiş, hidayet bulmalarını sağlamamıştır. Allah Teâlâ Ruh ile hidayeti ifade buyurmuş ve “İşte biz böylece sana kendi emrimizden bir ruh vahyediyoruz ki onunla kullarımızdan dilediğimizi hidayete erdiririz.” (Şürâ, 42/52) buyurmuştur. Bu, âlemde sebeplerin konulmasıdır. Sebeplere bağlı olmak Allah’a güvenip dayanmaya ters değildir. Bu nedenle Allah sebepleri, başka sebeplerin sonuçları kılmıştır. Aşağıdan yukarıya doğru giden bu silsile nihayet Allah Teâlâ’da son bulur. O, ilk sebeptir, sebepsiz sebeptir. Varlık kendisinden çıkmış olduğu sebebe baktığı sürece, kendisini var eden Allah’ı müşahede etmekten kör olur. Allah bir kimseyi basiret sahibi kılmak isterse o kimse Allah’ın kendisini var ederken yanında bulunan sebebe bakmaz, rabbinden var oluşunda var edilen hususi veche bakar. Bütün sebepler sonuçların bizzat kendilerine bakanlar için karanlıktır. İnsanlardan helâk olanlar bu noktada helâk olmuştur.

Sayfa 126

———————————————————-
Kendi konumunda değerlendirdiğin herkesi hakkıyla takdir etmiş olursun, bundan ötesi bilgisizce konuşmaktır. Allah katındaki değerin O’nun senin nezdindeki kadri ölçüsündedir. Rabbinin senin nezdindeki yerini herkesten iyi sen bilirsin.
Sayfa 131
———————————————————-

(Gözler O’nu idrak edemez.): Yani kafalardaki gözlerden hiçbiri, aşırı yakınlık nedeniyle O’nu göremez. Zira O bize şah damarımızdan daha yakındır, kalp gözlerimizden de yakındır. Zira kalpler ancak göz ile görüleni görür. Yüzdeki gözler de ancak göz ile görür. Göz lafzı kullanıldığında müşterek anlamı olarak kullanılır. Akıldaki göze basiret, zâhirdeki göze baş gözü denir. Zâhirde göz, görmenin mahallidir, basiret ise bâtında görmenin mahallidir. İsimler farklılaşsa bile O’nun kendisi değişmemektedir. Gözler O’nu nasıl bakışları ile idrak edemiyorsa bakışlar da gözleri ile idrak edemez. Hak Teâlâ gözlerden olduğu gibi basiretlerden de perdelidir. Bu nedenle Hazreti Peygamber aleyhisselâm “Allah Teâlâ gözlerden olduğu gibi basiretlerden de perdelidir, mele-i a’lâ tıpkı sizin gibi O’nu talep eder.” buyurmuştur.

Sayfa 137

———————————————————-

Allah Teâlâ Hazreti Müsâ aleyhisselâma “Beni göremeyeceksin.” (A’raf, 7/143) buyurmuştur, Gören görüleni gördüğü zaman, ondan ancak kendi konumu ve görülene göre rütbesi miktarınca görür, neticede ancak kendisini görür. Eğer böyle olmasaydı o zaman iki farklı görenin gördükleri farklılaşmazdı. Zira eğer görülen O olsaydı, görenler ihtilaf etmezlerdi. Ancak O, görenlerin tecelligâhı olduğu için onu tecelli diye isimlendirmiş, O’nun görüldüğünü söylemişlerdir. Ancak görenin kendini Hakk’ın tecelligâhında görmesiyle iştigali, onu Hakk’ı görmekten perdeler. Zira Allah’ı gözler idrak edemez, ama O gözleri idrak eder. Hazreti Peygamber aleyhisselâm Deccâl ve onun ilâhlık iddiasından bahs ederken “Bizden hiçbirimiz rabbini ölmeden göremez.”? buyurmuştur. Çünkü gözdeki perde ancak ölümle kalkar. Kulun gözü Hakk’ın hüviyetidir. Dolayısıyla senin gözün, Hakk’ın gözündeki perdedir. Hakk’ın gözü Hakk’ı idrak eder, sen değil. Zira Allah’ı gözler idrak edemez ama O gözleri idrak eder. Bu âyetin delâlet ettiği anlamlardan biri de Allah Teâlâ’nın kendisini kendisi ile gördüğüdür, çünkü o hüviyeti ile kulun gözüdür, gözle ile idrak de ancak göz ile vuku bulur. Dolayısıyla O, kula izafe edilen gözün kendisidir. “Gözler onu idrak eder.” demiştir. Çünkü O, gözlerin kendisidir, böylece kendisini idrak etmiş olur. Bu nedenle Hak Teâlâ (O el-Latif’tir| buyurmuştur.

Sayfa 138

———————————————————-

Bil ki en üstün delil Allah’a aittir; çünkü o senin üzerinde, ancak senin haline göre bir kader icra eder. Sana, “Seni şöyle bildim, seni sadece senden bildim.” der. Ancak insanların çoğu bilmezler. Nitekim ilim mâluma tâbidir. Eğer mâlum bir şey derse, Allah’ın ona karşı “Ben bunu senden, sadece sen bu hâl üzere olduğun için bildim, sen kendi zâtından kabul gösterdiğin ölçüde ben seni varlıkta ortaya çıkardım.” diyerek üstün delil sahibi olması söz konusudur. Böylece kul Hakk’ın söylediğinin gerçek olduğunu anlar ve yaratılmışların delili çürür. İnsanlar da bunu iman konusu edinirler.

Müşahede erbabı ise bunu ayan beyan görürler, mevkisini bilirler, hangi itibarla hak olduğunu anlarlar. Zira bilginin, mâlumun nefsü’l-emirdeki (işin gerçeğindeki) durumu dışında bir şeye ilişkin olması imkânsızdır, bu nedenle Hak Teâlâ kendisini, eğer kendisi ile tartışmaya girişilirse tartışmaya girenlere karşı üstün delil sahibi olmakla nitelemiştir. Eğer biri çıkıp da Allah’a karşı, “Senin benim ile ilgili ezeli ilmin, benim şöyle şöyle olacağıma dairdir, o hâlde neden beni hesaba çekiyorsun?” diyerek tartışacak olursa Hak ona şöyle diyecektir: “Ben seni, senin üzerinde bulunduğun halin dışında bir şeyle mi bildim?

Eğer sen o hâlden başka bir hâl üzere olsaydın ben seni o başka halinle bilirdim, o hâlde kendi nefsine dön bir bak ve insaflı konuş.” Kul nefsine dönüp durum üzerinde yukarıda zikrettiğimiz şekilde düşündüğü zaman, delillerin kendi aleyhine olduğunu, kesin delilin Allah’ın lehinde olduğunu görecektir. Nitekim Hak Teâlâ; “Allah onlara zulmetmemiştir.” (Nahi, 16/33), “Biz onlara zulmetmedik.” (Nahl, 16/118) ve “Fakat onlar kendi nefislerine zulmettiler.” (Nahl, 16/118) gibi ifadeler kullanmış olduğu gibi, “Asıl zalim olanlar onlardır.”(Zuhruf, 43/76) ifadesini de kullanmıştır. Yani, “Onlar bize daha yokluk (‘adem) halinde iken, varlığa çıktıkları zaman hangi hallerde zuhur edeceklerini gösterecek şekilde zuhur ettiler, biz de bunu bildik.” demiştir. Zira ilim mâluma tâbidir, yoksa mâlum ilme tâbi değildir, bunu anlamalısın.
Sayfa 154

———————————————————-
(Sizi başlangıçta yarattığı gibi yine O’na döneceksiniz.): Bil ki insan suret ve mâna olarak zayıflıktan yaratılmıştır ve yine zayıflığa döner. Suretlerde zuhur ederken ârızi şeylerle yükselir, Allah’ın bahşetmesi ile yolun ortasında kuvvet bulur. Nitekim Hak Teâlâ “O sizi zayıflıktan yaratmış, sonra zayıflığın ardından kuvvet, kuvvetin ardından zayıflık ve yaşlılık verir.” (Rüm, 30/54) buyurmuştur. Zayıflık insanın aslıdır ve ona döner. Bu sebeple de (Sizi başlangıçta yarattığı gibi yine O’na döneceksiniz.)buyurmuştur. Bir başka âyette ise “Bir kimse uzun ömür verirsek onu yaratılış itibariyle ilk haline döndürürüz.” (Yâsin 36/68) buyurmuştur. Yine bir başka âyette “Sonra ömrün en zayıf dönemine döndürülür ve biliyor olduktan sonra hiçbir şey bilmez olur.” (Nahl, 16/70) buyurmuştur. Bu onun beşiğe/toprağa dönüş zamanıdır. Hak Teâlâ “Biz yeri bir beşik yaptık.” (Nebe’ 78/6) buyurmuştur.
Sayfa 177
———————————————————-
Allah Teâlâ seni muvaffak kılsın, bil ki insana düşman olan ve sürekli olarak kötülüğü emreden kâfir nefsin, nefs-i emmârenin insan üzerine iki keskin kılıçtan kaynaklanan büyük bir kuvvet ve otoritesi vardır. Bu iki kılıçla en kuvvetli ve sağlam adamların boyunlarını bile vurur. Bunlar midenin ve avret mahallinin arzuları, şehvetleridir. Ancak avret mahallinin şehveti her ne kadar son derece güçlü ve otoriteli olsa da yine de midenin şehvetinin altındadır. Çünkü onu destekleyen tek şey midenin şehvetidir. Eğer kişi bu mide düşmanına galip gelirse o zaman avret mahallinin şehvetini yenme konusunda pek yorulmaz, hatta tamamen ortadan kalkabilir. Bu mide şehveti önce sahibinin kendisini tamamen yemekle doldurmasını sağlar. Oysa gerek dini gerek tabii bakımdan her türlü hastalığın kökünün çok yemek olduğunu bilir. Bu çok yemenin (hazımsızlığın) ürettiği tabii hastalık, uzuvların fesada uğramasıdır ki ondan da helâke götürecek acılar ve hastalıklar türer. Bunun ürettiği dini hastalık ise ebedi helâke sevk etmesidir. Çünkü bu durum seni çok bakmaya, çok konuşmaya, çok yürümeye, çok cinsel münasebete sevk eder. Durum böyle olduğuna göre aklı başında her insanın karının tamamen yiyecek ve içecekle doldurmaması gerekir.

Sayfa 179

———————————————————-
İşaret
Sıvışıp kaçan, sığınıp korunan, “makam yok’u lezzet edinen, putları paramparça eden, ince ince çiseleyip sağanak halinde yağan kimse (Bizleri buna bidayet eden Allah’a hamd olsun.) demelidir.
Bu işaretin şerhi
(Sıvışıp kaçan), yani nefsinden gizlice sıyrılıp çıkan, fakat bunu avam içinde de havas içinde de hissettirmeyen, sağ elinin verdiğini sol elin bilmemesi gibi sadece Allah Teâlâ ile lezzet bulan. (Sığınıp korunan), yani Allah isminin câmiliği itibariyle Allah’ı, kendisine sığınılacak sığınak edinen. Hazreti Peygamber aleyhisselâmın “Senden sana sığınırım.” ifadesi de buna örnektir, çünkü Hakk’ın karşısında Hak’tan başka bir şey görememiştir. (Makam yok’”u lezzet edinen), yani Muhammedi mirası lezzet edinen. (Putları paramparça eden) yani kendisine “Ben Allahım.” diyen herkese “Sen Allah ile varsın.” diyen. (İnce ince çiseleyip sağanak halinde yağan), yani ilim türlerini kastetmekte ve bunları talebelerin kalplerine her birinin gücüne göre vermeyi ifade etmektedir. Çise az yağmurdur, sağanak ise illetli, hasta kimsenin kalbine gelen ve onu o illetten kurtarıp iyileştiren şeydir. Bu âdeta şüpheleri izâle etmeye mahsus ilimdir. Nitekim buradaki sağanak (vâbil) kelimesi ile aynı kökten olmak üzere “bel le el-meridu (hasta iyileşti)” denir. Belle fili ebelle ve istebelle kalıplarında da aynı mânada kullanılır.
Sayfa 192
———————————————————-

Bil ki bize göre felek, insanın yönlerde hareket etmesi gibi hareket eder; çünkü o da akleder, mükelleftir ve emirlere muhataptır. Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâm devesinin emir kulu olduğunu ifade buyurmuş, güneşin doğmak için izin istediğini söylemiştir. Dolayısıyla felek de bir irade ile hareket etmektedir ve bu hareketi ile göğünde bulunan ve varlıkları belli rükünler içerisinde meydana getiren ilâhi emri verir ki bunu da Allah Teâlâ’nın kendisine tevdi etmiş olduğu akl, ruh ve ilim ile yapar. Böylece söz konusu hareket, maden, bitki, canlı, insan, cin veya amelden veya tespih,zikir ve tilavet yapan nefesten yaratılmış melek gibi türeyenlerin bireylerine tam olarak ne verdiklerini bilir. Bunun nedeni feleğin Allah’ın kendisine bıraktığı şeyi bilmiş olmasıdır. Bu durum “Her göğe emrini vahyetti,” (Fussilet, 41/12) âyetinde dile getirilir.

Keşfi olmayan insan, bütün bunların feleklerin seyrinden oluştuğunu ve feleklerin onları meydana getirmek üzere hareketlerinde âmâde olduklarını zanneder. Bu durum, var etmek istediği bir sureti var etmek üzere bir sanatçının alet kullanmasına benzer.

Sayfa 197

———————————————————-

Adam, nefsini Nûh’un gemisi kılan kimsedir.

———————————————————-

Allah’ın kullarına yönelik rahmeti, vâcip rahmet ve fazl-u ihsan rahmeti olmak üzere ikiye ayrılır. Fazl-u ihsan rahmeti ile âlem zuhur eder, bedbahtların sonu bu rahmet sayesinde, mamur kılacakları âhiret diyarında nimete döner. Rahmeti gerektiren amelleri yapmakla vâcip rahmet hâsıl olur, bu ise Allah Teâlâ’nın bir ihsan olarak peygamberine “Allah’ın rahmeti sayesindedir ki onlara yumuşak davrandın” (Âl-i İmrân, 3/159) ve “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ, 217/107) âyetlerinde işaret ettiği rahmettir. Fazl-u ihsan rahmeti ile bütün âleme rızık verilir ve bu rızık kuşatıcı olur. Vâcip rahmetin hususi olarak taalluku söz konusudur ki bu da Allah’ın kitabında özellikleri ile zikredilmiştir. Bu itibarla Hak Teâlâ | Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.) buyurmuştur.

Sayfa 231

———————————————————-

“Allah” ismi O’nun zât ve hakikatini ifade eder. Allah Teâlâ her şeyi kuşatmış olan rahmetinin umumiliği itibariyle er-Rahmân’dır.’Tevbe eden kulları için kendisine rahmeti farz kılmış olmasından dolayı er-Rahim’dir. Allah, kulları için maslahatları var etmesi itibariyle er-Rab’tir. O göklerin ve yerin mülküne sahip olması itibariyle el Melik’tir, çünkü O her şeyin rabbi ve melikidir. Allah “Teâlâ “Onlar Allah’ı hakkıyla takdir edemediler.” (Zümer, 39/67) âyetinde ifade buyurduğu husus itibariyle ve onun kendisine atfedilen her nitelikten münezzeh olması açısından el-Kuddüs’tur. Onun kendisine nispet edilen ve kulların nispet etmesini hoş karşılamadığı her şeyden salim oluşu açısından es-Selâm’dır. Allah, kullarının tasdik ettiği şeye inanması, onlar ahitlerine vefa gösterdiği zaman kendilerine vermiş olduğu eman açısından el-Müm’in’dir. O, kullarının içinde bulunduğu lehlerine ve aleyhlerine olacak bütün hallerde onlara hâkim oluşu itibariyie el-Müheymin’dir. Allah Teâlâ kendisine galip gelmeye çalışanlara galip gelmesi açısından el-Aziz’dir. Zira O’na galip gelinemez.

Sayfa 249

———————————————————-

(Size hayat verecek şeye çağırdığı zaman): Allah ve resülü bizi sadece bize hayat verecek olan şeylere çağırır. Her iki hâlde de bizi çağıran Allah’ın resülü Hazreti Muhammed aleyhisselâmdır. Bizi Kur’ân ile çağırdığı zaman tebliğci ve mütercimdir, davet Allah’ın davetidir, o zaman icâbetimiz Allah’a, kulak vermemiz Hazreti Peygamber aleyhisselâm olur. Ama bizi Kur’ân olmaksızın kendi sözleri ile çağırdığı zaman da davet onun davetidir ve icâbetimiz ona olmalıdır. İcabet etmemiz açısından bu iki davet arasında herhangi bir fark söz konusu değildir. Her ne kadar bu iki davet, davet sahibi açısından farklılık arz ediyor olsa da icâbet açısından fark eden bir durum yoktur. Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “İçinizden birinin koltuğuna yaslanıp da bana kendisinden bir haber geldiği zaman, ‘Bana Kur’ân oku.’ dediğini duymamayım. Allah’a yemin olsun ki o da (benden gelen haber de) Kur’ân gibidir ya da ondan daha fazlasıdır.”

Sayfa 285

———————————————————-

Bil ki Hakk’ın katından sana ait bir beyyine ve delil olarak bildirdiği şey, Haktan senin kalbine gelen bir yolcu ve elçidir. Bu elçi, gaybın gizliliğinden ve ilâhi hitap mertebesinden sana tahsis edilmiştir ve Hak onun “kendi katından” olduğunu bildirmiştir. Her kim rabbinden bir kanıt üzere ise o artık mesuttur ve onun için işkâl ortadan kalkmıştır.

———————————————————-

Bil ki Hakk’ın katından sana ait bir beyyine ve delil olarak bildirdiği şey, Haktan senin kalbine gelen bir yolcu ve elçidir. Bu elçi, gaybın gizliliğinden ve ilâhi hitap mertebesinden sana tahsis edilmiştir ve Hak onun “kendi katından” olduğunu bildirmiştir. Her kim rabbinden bir kanıt üzere ise o artık mesuttur ve onun için işkâl ortadan kalkmıştır.(s.421)

———————————————————-

Bil ki karanlık bir gecede kandilsiz ve ışıksız bir yolda yürümek büyük tehlikelere yol açar. Böyle bir yolda çukurlar vardır, korkutucu tehlikeler, gedikler ve eziyet verecek haşereler vardır. İnsan tüm bunlardan ancak bir ışık vasıtasıyla yürüdüğünde sakınabilir ve bu sayede ayağını nereye koyacağını, düşeceği çukur veya karşılaşacağı tehlike veya kendisini sokacak yılan gibi sakınılası şeylerden nasıl korunacağını bilebilir. Yoldaki tek ışık Allah Teâlâ’nın, “kendisiyle kullarımızdan dilediklerimizi hidayete ulaştırdığımız bir nur” (Şüra, 42/52 ) dediği şeriat nuru ve ışığıdır. Başka bir âyette ise “Allah’ın kendisine nur vermediği kimsenin nuru yoktur.” (Nür, 24/40) ve “Nur üstüne nur.” (Nür, 24/35) buyurmaktadır. Şeriat nuru ile hidayet ve muvaffakiyet nuru bir araya geldiğinde ise yol iki nurla geçilir. Bir nur olsaydı insana ışık olmazdı. Gerçi şeriat nuru tıpkı güneş ışığı gibi apaçıktır, fakat kör olan yine de onu göremez. İşte Allah’ın gözünü kararttığı kimse de onu göremez ve ona iman edemez.

Basiret gözünün nuru bulunsa, fakat insanın yolu görmesini sağlamak üzere kendisiyle birleşeceği şeriat nuru olmasaydı basiret nuru olan kimse nasıl yürüyeceğini bilemezdi. Çünkü o bilinmez bir yoldadır ve yolda neyin bulunduğunu ve herhangi bir delil veya durak olmaksızın yolun kendisini nereye götüreceğini bilemez. Yolda yürüyen insan kandilini rüzgârlardan korumalıdır. Rüzgârlar eserse kandili söndürür. Bu rüzgârlar, insanın imanına ve tevhidine etki eden bütün esintilerdir. Yumuşak bir rüzgâr eserse bu kez kandilin fitili sallanır, ışığın etkisini azaltır. Böyle bir rüzgâr, şeriatın fer’i hükümlerinde arzuya uymaya benzer. Bunlar, insanın helâl saymadığı günahlardır, insanın imanına ve tevhidine zarar vermez. Kuşkusuz ki biz büyük bir amaç için yaratıldık.
Sayfa 438

———————————————————-

Bilinmelidir ki namaz, mukaddes samedâni makamdan neşet etmiştir, bu sebeple onu bir ganimet bil, o gizli düşünceler gibidir. Nur makamı ona nazar etmiş ve sırlarını hibe etmiş, Kayyumiyet makamı ona bunları feyz etmiştir. Bu namazlar rabbani münacata mahsustur, çünkü ilâhi münacat ile hitap edilir ve semâvât ehlinin ruhaniyetine mahsus bütün makamları ihtiva eder. Kıraat esnasında insanın doğrusal hareketlerinden tamamı namazda yapılır; rükü esnasında, canlıların tâzim maksatlı zikirlerdeki hareketlerinin tamamı ufuk itibariyle ihtiva edilir, secde halinde bitkilerin yakınlaşmak üzere eğilme hareketlerinin tamamı bulunur. Namazlar insan terkibinin aslı olan su, toprak, ateş, hava ve ruha mutabık olsun diye beş adet olmuştur. Çünkü bütün sayılar içerisinde hem kendisini hem başka sayıları muhafaza eden tek sayı beştir. Bu itibarla onun kadrini bil, hayrının şükrünü eda et.

Sayfa 454

———————————————————-

Bil ki farz olan namazların tamamı ya güneşten ya da eserlerinden dolayı nehâridir (gündüz namazıdır). Bunun tek istisnası yatsı namazıdır, onun nurlan gece ile gündüz arasında müşterektir ki bu da çok garib bir sırdan ve acaip bir mânadan dolayı böyledir. Çünkü namaz mükellefiyettir, onda zorluk ve sertlik vardır. Bu ikisi hem akıl hem de his itibariyle, gecenin değil, gündüzün özellikleridir. Allah gündüzü geçim kazanma zamanı, geceyi ise örtü kılmıştır, elbise yapmıştır. Bak da bu târifin teklif hikmeti açısından ne kadar dengeli olduğunu gör!

Sonra bil ki berzaha ait olan namaz akşam namazıdır. Allah Teâlâ onu çıftteki seslilik (cehr) ile tekteki sır arasında kılmıştır. Bu da akılda böyledir, çünkü namazda berzah, kul ile Rab arasında, belli bir ölçü üzere akledilir bir durumdur, zira kul gece ile kuşatılmıştır, Rab ise Allah’ın güneşi ile irtibatlıdır. Histe ise bu namaz deşf ve sefr arasındadır. Gündüz namazları da çift ve tek arasındadır. Çift mahlükat içindir. Sır ise Vitr (Allah) içindir. Mahlukât zuhur ettiğinde, Hak perdelenir, örtünür; bu nedenle zuhr ve ‘asr (öğlen ve ikindi) namazları çifter rekâtlıdır ama kıraatleri gizlidir. Sabah namazında ise güneşin doğuşunun yaklaşması nedeniyle sesli okunur.

Sayfa 455

———————————————————-

Hak Teâlâ (Bütün işler O’na döndürülür. | buyurmuştur. Bu yüzden kulun kendisine ait olduğunu iddia ettiği her şeyi ondan almıştır, bunun tek istisnası ibadettir, ibadeti (kulluğu) ondan almamıştır; çünkü bu, Hakk’a ait bir sıfat değildir. Hak Teâlâ (Bütün işler O’na döndürülür. Öyleyse O’na kulluk et.) buyurmuştur ki ibadet, kulun yaratılış sebebi olan aslıdır. Hak Teâlâ, “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) buyurmuştur. İbadet (kulluk), kulun hakiki ismidir; bu onun zâtı, yeri, hâki, aynı, nefsi, hakikati ve vechidir. Burada Hak Teâlâ kendi ismini zamir ile ifade buyurmuş ve (O’na kulluk et.) demiştir, çünkü eğer sen ona kendi bildiğin şekilde ibadet edersen, aslında kendi nefsine ibadet etmiş olursun,ama onu senin bilmediğin şekilde ibadet eder ve onu ilâhi mertebeye nispet edersen, o zaman mertebeye ibadet etmiş olursun. Eğer onu herhangi bir mazhar, zâhir ya da zuhur olmaksızın salt bir ayn olarak tasavvur eder ve ona göre ibadet edersen ki O, O’dur, sen değilsin. Sen ise sensin, O değilsin. İşte bu da (O’na kulluk et.) ifadesinin anlamıdır işte o zaman O’na ibadet etmiş olursun, Bu, ötesinde daha üstünü olmayan bir bilgidir. Bu, konusu müşahede edilemeyen bilgidir.

Sayfa 459

———————————————————-

(Allah sizinle beraberdir ve amellerinizi boşa çıkaracak değildir. ): Görüleceği üzere Hak Teâlâ ameli sana izafe etmiş, kendisini ise asla gafil kalmayan ve unutmayan bir gözetleyici ve şahit olarak ifade etmiştir. Böylece senin de mükellef olduğun amellerde onu örnek almanı ve unutup gafil kalmamanı istemiştir, çünkü sen O’na muhtaçsın, O’nun ise sana bir ihtiyacı yoktur, dolayısıyla unutmamak ve gafil kalmamak asıl sana yaraşır. O hâlde işi O’na teslim et ve selamete er, böylece işin özüne, nefsü’l-emirdeki haline de muvafakat etmiş olur, açılış ve kapanış arasındaki bütün iddiaların yoruculuğundan kurtulup rahata erersin. Bunu öğrendiğine göre, şimdi artık O’na mecburi olarak değil, kendi seçiminle rücu et, Çünkü öyle ya da böyle her hâlükârda O’na rücu edeceksin, istesen de istemesen de O’nun karşısına çıkacaksın. O da senin niteliğine göre karşına çıkacaktır. O hâlde ey dost, nefsine bir bak.

Sayfa 460

———————————————————-

Lezzetler tatlarda, tatlar meyvelerde, meyve daldadır. Dal kökten dallanır. Kök tektir. Yer olmasaydı kök sabit olmazdı. Kök sabit olmasaydı dallar da sabit olmazdı. Dallar olmasa meyve olmaz, meyve olmasa yeme söz konusu olmazdı. Yeme olmasaydı lezzet alınamazdı. Dolayısıyla hepsi yer (toprak) ile irtibatlıdır; toprak suya, su buluta, bulut rüzgâra muhtaçtır. Rüzgâr ilâhi emre âmâdedir. Emir, rabbani makamdan sudur eder. İşte bundan dolayı kalbini incelt, nazar et, Allah’ı tenzih et ve diline hâkim ol.

———————————————————-

(Onlar inanmışlar, kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşmuştur.): Nitekim Allah Teâlâ kalplerin Allah’ın zikri ile mutmain olacağını zikretmiştir. Eğer kalp iman etmiş ise, nefes alıp verdikçe onunla döner ve ondan sükün bulur, tek bir hâl üzere sebatın doğru olmadığını bilir. Zira O, nerede olursa olsun her gün bir iştedir. İş, en başından beri bir hâlden diğerine geçiş şeklindedir. Kalbin de gören gözü vardır. Bir şeyi gören kimse onu bilir, bildiği zaman da onda sükün bulur. Daima dönüp durmayı görür, onunla mutmain olur ve sükün bulur. Her nefeste rabbinin kalbindeki eserlerine nazar eder, orada ikame ettiklerine, oradan çıkardıklarına, ona verdiklerine ve onun orada ikame ettiklerine bakar. Bu makamın sahibi olan kimse her nefeste daima yeni bir ilim içredir.

Sayfa 521

———————————————————-

Sanatkâr sanatını nasıl sevmez ki?! Bizler hiç şüphe yok ki, Allah Teâlâ’nın sanatının eserleriyiz, çünkü o hem bizim hem rızıklarımızın hem de maslahatlarımızın yaratıcısıdır. Sanat bir mazhardır, sanatçının zâtı, kudreti, cemali, azamet ve kibriyası onunla bilinir. Eğer böyle bilinmeyecekse daha başka nasıl ve kiminle bilinecek ki?! Bu yüzden bizim var olmamız, O’nun bizi sevmesi kaçınılmazdır. Yani O bizimle, biz de O’nunlayız. Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâm rabbine övgüde bulunurken “Bizler O’nunla ve O’nun içiniz.” buyurmuştur. Bu itibarla Hak Teâlâ ezelden beri sevendir, ezelden beri Vedüddur, O daima bizim hakkımızda var edicidir, her gün bir iştedir. Vedüd’un bundan başka mânası yoktur. Bizler lisanı hâl ile ve dilimizle daima “şunu yap”, “bunu yap” deriz, O da daima yapar. Bizdeki fiilinden dolayı bizler “yap” deriz. Pekiyi, şimdi sen O’nun bu fiilini, zorlanarak iş yapan kimsenin fiili olarak mı görüyorsun, oysa Allah’ı zorlayacak, ikrah edecek hiçbir güç yoktur. Allah böyle bir şeyden münezzehtir. Aksine bu, O’nun el-Vedüd isminin hükmüdür.

Sayfa 548


568685_342bf_1573092563-200x300 Muhyiddin İbn Arabi – Rahmetün Mine’r-Rahman – Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri cild:1-2-3-4-5 (Notlarım)

Mâlum olduğu üzere Allah Teâlâ varlıkları yaratır, onları yokluktan varlığa çıkarır, bu izafet O’nun varlıkları hazinelerden kendi katına çıkarıyor olmasını gurektirir. Dolayısıyla O, varlıkları kendilerinin idrak etmediği bir varlıktan idrak edeceği bir varlığa çıkarır. Yani varlıklar hiçbir zaman salt yoklukta olmamışlardır, aksine işin zâhiri şudur ki onların yokluğu izâfi yokluktur. Çünkü varlıklar yokluk hallerinde de a’yânıyla birbirinden ayırt edilecek şekilde müşahede edilirler, birbirlerinden ayırt edilebilirler. Allah katında onlar bir bütün halinde değildir, onların hazineleri varlıkların hazinelerindedir ve bu hazineler varlıkların imkânından başka bir şey değildir.

Sayfa 11

———————————————————————
Bil ki Allah Teâlâ’nın nezdindeki hazineler iki türlüdür. Bunlardan ilki mümkünlerin sübüt hazineleridir, ikincisiyse mevcut varlıkların varlık hazineleridir. Örneğin Zeyd’in elinde bulunan bir cariye, köle, at, elbise, ev ya da herhangi bir şey bu türdendir. Zeyd bu tür şeylerin hazinesidir. Bunlar ise hazinede olan şeylerdir, ama hem Zeyd hem bunlar Allah katındadır, çünkü bütün her şey Allah’ın elindedir. Dolayısıyla Zeyd’in elindeki şeylerden herhangi birini ele geçirmek isteyen Amr bu konuda Allaha muhtaçtır. Böyle bir durumda Allah Zeyd’in kalbine o şeyi Amr’a satmasını ya da o eşyadan gönlünün soğuyup, onu sevmemesini ve onu Âmr’a vermesini ilkâ eder. Allah Teâlâ’nın katında olan hak hazineleri de işte böyledir.
Sayfa 12
———————————————————————

Hicr 27. Cinleri de, daha önce, dumansız ateşten yarattık.

Allah Teâlâ cinleri Âdem aleyhisselamdan önce yaratmıştır. Cinler rükünlerden yaratılmışlardır. Ancak onlarda en galip olan parça ateştir. Benzer şekilde Âdem’de en galip olan parça ise topraktır. Bu nedenle İblis kendisini üstün görmüştür, çünkü onun aslı ateşin alevidir. Ateşin alevi yükseğe doğru çıkmak ister, bu nedenle kibirlenir. Ateş alevlenip, ve ona vukarıdan hava gelince alevin başı mecburi bir şekilde aşağı doğru döner, işte bu şekilde İblis de yaratılışını bahane ederek Âdem aleyhisselâma karşı gösterdiği kibrinden kaynaklanan hevâsına mağlup olduğu zaman hevâsı onu yere yöneltmiş ve aşağı düşmesini sağlamıştır. Hatta aşağıların en aşağısına düşmesine sebep olmuştur.

Sayfa 14

———————————————————————

Bil ki Allah Teâlâ insanı, yarattığı bütün mahlükat içerisinde yaratınca onun imam olarak yaratmış ve kendisine isimlerini vermiş, melekleri ona secde ettirmiş ve meleklere bilmedikleri şeyi öğretmeyi ona nasip etmiştir. İnsan ezelden beri yaratıcısının müşahedesi altındadır. Hiçbir zaman izzet sahibi olmamıştır, aksine asıl hali üzere olduğu gibi zillet ve muhtaçlık içerisindedir. Emaneti yüklendiği ve olanlar olduğu zaman Âdem aleyhisselâm ve eşi “Rabbimiz biz kendimize zulmettik.” (A’râf, 7/23) demişlerdir.

Böyle demelerinin sebebi yüklenmiş oldukları emanettir. Daha sonra Âdem aleyhisselâmın evlatları babalarının Allah tarafından seçilmiş bir konumda olmalarına bakarak izzet sahibi olmuşlar ve onlardan kimileri babalarının yolundan giderek hidayet üzere yaşamıştır. Daha sonra Allah Teâlâ Âdem aleyhisselâma başlangıçta kendisine muamele ettiği nitelik ile muamele etmeye dönmüş yani onu mahlükatı içerisinde halife kılmaya sebep olan itina ve yakınlığı göstermiş, böylece Âdem aleyhisselâm bununla kemal bulmuş ve onda da âlemin varlığı kemal bulmuş, böylece iki suret hâsıl olmuştur. Bu suretlerden biri Allah Teâlâ’nın hakkın suretinde yarattığı suretidir. Diğeri ise âlemin suretlerini kendisinde toplayan surettir. Böylece Âdem aleyhisselâm iki konuma sahip olmuştur. Bunların biri kendisine secde ile gerçekleşen izzet konumu, diğeri ise nefsini bilmesi ile sahip olduğu zillet konumudur.

———————————————————————

Herkesin mâlum bir makamı vardır, melekler ihtiyaç sahibi olmak suretiyle temizliklerinden kaybettikleri şeyi telafi etmek için secde ile imtihan edilmişlerdir, bu iddiaları ise Bakara süresinde ifade edilen “Orada kan dökecek ve fesat çıkaracak birini mi yaratacaksın?” (Bakara, 2/30) şeklindeki sözleridir. Bu söz melekler için tıpkı namazda namaz kılan kimsenin yanılmasına benzer bir hatadır. Namazda hata yapan kişiye sehiv secdesi yapması emredilir, aynı şekilde meleklere de bu iddialarından dolayı secde yapmaları emredilmiştir. Çünkü iddia melekler için hatadır. Böylece bu secde meleklere değil hataya karşı bir davranıştır.

Sayfa 20

———————————————————————

Bil ki Allah Teâlâ el-Latif, el-Habir, el-Aliyy, el-Kadir, el-Hakim ve el-Alim’dir, hiçbir şey O’nun benzeri değildir, O işitendir, görendir. Allah Teâlâ varlıkları yarattığı ve hem yaratmanın hem emrin kendisine ait olduğunu bildirdiği vakit (âlemlerin rabbi olan Allah yücedir) sebepleri koymuş ve onları birer perde kılmıştır. Bu sebepler, onların perde olduğunu bilen kimseleri Hakk’a ulaştırır, ama onları rab edinen kimseleri de Hak’tan alıkoyar. Sebepler, verdikleri haberlerde, kendilerinin ardında Allah Teâlâ’nın bulunduğunu bildirir. Yine bu sebeplerin yaratıcısı ile bitişik olmadığını da bildirir. Çünkü sanat, sanarkârı bilmez. Ayrıca bu sebepler kendilerini rızıklandırandan ayrı da değildir, çünkü zarar ve faydalarını ondan alırlar. Böylece Allah Teâlâ ruhları ve melekleri yaratmış, gökleri kubbe üzerine kubbe olacak şekilde yükseltmiş, felekleri çevirmiş, yeryüzünü düzlemiş ve böylece yüksek ve alçak yerleri birbirinden ayırt etmiş, dünyayı âhiret için bir yol olarak tayin etmiş, bunu bildirmek üzere elçilerini ardı ardına göndermiştir.

Sayfa 45

———————————————————————
Bil ki sebeplerin sonuçlar üzerinde birtakım hükümleri vardır, örneğin usta (zanaatkâr/sanatçı) için âlet böyledir. Sanat eseri olarak yapılan ürün de o ürünün yapılması (sanat) da, âlete değil, sanatçıya izafe edilir, bunun sebebi ise âletin, sanatçının zihninde ne yapacağına dair hangi tasarının olduğunu bilmemesidir. Aksine alet, kendisinin alet olduğunu bilir ve sanatçı da işini ancak onunla yapar. Bu durumda âletin işi yapması zâtidir, sanatçıdan yana ondan bir irade söz konusu değildir. İşte Hak Teâlâ’nın “Bizim bir şeyi murad ettiğimizde ona sözümüz “Ol!” demektir, o da olur.” şeklindeki ifadesi budur. 
Sayfa 64
———————————————————————

Altı, sayılar içerisinde en kâmil olanıdır, açısı olan şek’llere benzerleri eklendiğinde ulaşılan şekillerde boşluksuz olanı altı(gendir). Bu nedenle Allah arıya vahyederek, (dağlardan ve ağaçlardan evler edin| demiştir Allah arıya amelinin niteliğini vahyetıniş, o da peteğini altıgen yapmıştır. Altı sayıların en kâmil olanıdır, çünkü onda boşluk yoktur, köşeleri bariz olmasına rağmen daireye de yakındır. Çokluk içermesine rağmen boşluk içermez. Daire ise böyle değildir. Ona boşluk içermeme konusunda en benzer olar kare olsa da, kare de daireden oldukça uzaktır. Daire şekli kemal ile nitelenir, çünkü onun yarısında, üçte birinde ve altıda birinde hep daireler çıkar, böylece parçalarından da bütünü zuhur eder. Eğer arı Allah’ın kendisine vahyettiği şeyi anlamış olmasaydı ondan bunlar sadır olmazdı. İşte bu, cansızlarda, bitkilerde ve hayvanlarda geçerli olan nübüvvettir.

———————————————————————

(İçlerinden çeşitli renklerde bir içecek çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır(Nahl,69)): Bal arısı evini baldan yapar. Allah Teâlâ balın herhangi bir zararından söz etmemiştir. Bazı kimseler için balı kullanmak zararlıdır, ancak bundan söz etmemiştir, yani bundan maksat, varlığı ile şifadır, tıpkı yağmurdan maksadın rızkı icad etmek olması gibi. Her ne kadar bazen yağmur bir yaşlı adamın evini yıksa ve o özel durum açısından onun için rahmet olmasa da yağmurun yağdırılmasındaki asli maksat bu değildir. Evin yıkılması ise, yapının zayıflığı ve yıkılabilirliğinden kaynaklanmaktadır. Benzer şekilde bünyelerinin istidadındaki uyumsuzluk nedeniyle balın zarar verdiği kimseler açısından da bu durum umumi maksat değildir; yani bal, o insanlara zarar versin diye yaratılmamıştır.

Adamın biri Hazreti Peygamber aleyhisselâmın yanına gelir ve “Kardeşim ishal oldu.” der. Hazreti Peygamber aleyhisselâm da “Ona bal içir.” der. Adam gidip kardeşine bal içirir, fakat kardeşinin ishali iyice artar. Gelip bu durumu Hazreti Peygamber aleyhisselâma anlatır, o da yine, “Ona bal içir.” buyurur. Adam yine içirir ve kardeşinin ishali iyice artar. Adam Hazreti Peygamber aleyhisselâmın bildiği şeyi bilmemektedir. Çünkü kardeşinin midesinde zararlı artıklar vardır ve onların çıkarılması da ancak bal içmesi ile mümkün olacaktır, bu artıklar dışarı çıktığında peşine afiyet ve şifa gelecektir. Adam geri döndüğünde “Ey Allah’ın peygamberi! Kardeşime bal içirdim, ama ishali iyice arttı.” der. Hazreti Peygamber aleyhisselâm ise, “Allah doğru söylemiştir, senin kardeşinin karnı ise yalan söylemektedir, ona üçüncü kez de bal içir.” buyurur. Adam üçüncü kez balı içirir ve sonra kardeşi iyileşir”4, çünkü artık verilen bal, zararlı artıkları çıkarmaya yetecek miktara ulaşmıştır.
Sayfa 73

———————————————————————

Bil ki bir şeye ortak kılınan şey onun misli değildir, o ancak onun ortak kılındığı açıdan mislidir, başka açılardan ondan ayrılır ve o açılardan onun başka misilleri vardır. Dolayısıyla tek bir misli olan bir varlık yoktur, geriye misaller ve benzerler kalır. Bu yüzden Allah misaller verir, fakat bizim kendisi için misal vermemizi yasaklar, sebep olarak da, (Çünkü Allah bilir, siz ise bilmezsiniz. | buyurmuştur.

Sayfa 76

———————————————————————

Güzel hayat ancak dostlarla olur ve buna da ancak Allah’ın salih kulları nail olur. Her ne kadar görünürde Allah dostları acı veren birtakım hadiseler yaşasalar da nefisleri daima güzel, hoşnut bir hayat sürer, çünkü nefislerin mahalli his değil, akıldır. Onların çektikleri acılar ise nefsani değil, sadece hissidir. Onları gören kimse bela ve sıkıntı çektiklerini zanneder, oysa onlar bu durumda değildir. Suret bela ve imtihan suretidir, ama mâna nimet ve afiyettir. Aynı şekilde salih amel değişime de sebep olur, Allah Teâlâ kötülükleri iyililere tebdil edip değiştirir.

Sayfa 86

———————————————————————

Bütün âlem Allah’ı hamd ile tesbih etme ve öncelikli olarak O’na kulluk etme fıtratı üzere yaratılmıştır. Bizim eşyadan faydalanmamız, tabiilikten dolayıdır, zira âlemde yaratıcısını tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, çünki Hak Teâlâ âlemi kendi zâtı için yaratmıştır. Bu yüzden de her bir varlık sadece O’nunla meşguldür. Hayatı kendisi ya da Allah’tan başkası için çabalamakla geçirmeye istidatlı olarak yarattığı varlıkları uyarmak ve onları salt kendisine kulluk ettiklerini hatırlatmak üzere de “Ben insanlar ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 51/56) buyurmuştur.

Sayfa 142

———————————————————————

Allah’tan başka bütün varlıklar canlıdır ve O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Tesbih de ancak canlı olan ve tesbih ettiği varlığı bilen bir varlığın fiili olabilir. Eğer Allah’ı tesbih etmeyen hiçbir varlık yoksa ve onu da ancak canlı (ölü ya da diri) varlık tesbih edebilirse, o zaman O’nu tesbih eden her varlık canlıdır. Çünkü varlıklarda hayat, Hak Teâlâ’dan onlara feyz eder, bu yüzden onlar sabit kaldıkça hayat sahibidirler. Eğer hayat sahibi olmasalardı o zaman Allah Teâlâ’nın celâline layık vech ile buyurduğu kün (ol) fermanını da işitmez ve olmazlardı.

Sayfa 143

———————————————————————

Mahlükat Allah’a bizzat (zâtları/varlıkları gereği) ibadet ederler, sadece bazı ârızi durumlar onların bu ibadet hallerine tesir eder ki bu ârızi haller hususen insanda söz konusu olur. Hatta bunlar sadece insanda söz konusu olur, onun dışındaki varlıklar asılları üzere daima yaratıcısını ortaktan tenzih ederler.
Sayfa 144

———————————————————————

Zâti hayat her cevherde vardır ve ondan hiç yok olmaz. Bu zâti hayatı Allah Teâlâ bazı kimselerin gözünden alır. Bu zâti hayat ile kıyamet günü deriler, diller, eller ve ayaklar insanlar aleyhine şahitlik edecektir. Bu zâti hayat ile ahir zamanda bir adamın baldırı konuşacak ve ona sahibinin neler yaptığını bildirecektir. Bu zâti hayat ile ahir zamanda müslümanlar yahudilerin peşinde düşüp onları katletmek istediklerinde, arkasına yahudinin gizlendiği her bir ağaç bunu haber verecektir. Bu hayat şeylerde zâtidir, çünkü bütün mevcudattaki ilâhi tecelliden neşet eder.

Zira Allah Teâlâ bütün varlığı, kendisini bilsin ve kulluk etsin diye yaratmıştır. Tecellinin devamlılığı ise onlara bu zâti hayatın devamlılığını verir. Bu hayat ile her şey tesbih eder. Dolayısıyla bütün âlem (yani Allah’tan başka her şey) hayvan-ı nâtıktır (konuşan canlıdır), ancak cisimleri, beslenmeleri ve hisleri ile farklılık arz ederler. Neticede bu varlıklar hayvani suret ile zâhirdir, bâtında ise zâti hayat sahibidir. Hak Teâlâ bütün âlemi, hakikatinin gereği kendisine nispet edilecek fasih bir lisan ile kendisini hamd ile tesbih edecek şekilde konuşturur.

Sayfa 151

———————————————————————

Mâlumdur ki Allah Teâlâ sonsuz şeyi bilir, ama onun ilmi birdir. Dolayısıyla ilmin tek bir şey olması gerekir, çünkü bir şey vücud buluncaya kadar ilim ona taalluk etmez. Zira ilim, haller gibi varlık ya da yoklukla nitelendirilemeyecek olan bir nispertir. Allah Teâlâ ilmi azlıkla nitelememiştir, ancak kullarına vermiş olduğu ilmi, (Size ancak az bir bilgi verilmiştir.) diyerek böyle nitelemiş, Hızır kulu hakkında “Ona katımızdan ilim verdik.” (Kehf, 18/65) buyurmuş, bir başka yerde “Kur’ânı öğretti.” (Rahmân, 359/2) buyurmuştur. Bütün bunlar ilmin tek bir nispet olduğuna delâlet etmektedir, çünkü tek olan şey zâtı itibariyle azlık ya da çoklukla nitelenmez, zira bölünmez. Eğer ilim bir nispet ise, o zaman ona azlık ya da çokluk şeklinde konulan kayıtlar, hakiki kayıtlardır, zira nispetler sonsuzdur, çünkü bilinenler de sonsuzdur.

Sayfa 182

———————————————————————

İncelik

Şeyh Ebü Medyen (Size ancak az bir bilgi verilmiştir. âyetini okuyan birini duyduğu zaman derdi ki, “Az olanı ona vermiştir, o bizim değildir, aksine bizden ödünçtür, bize O’ndan bir inayet olarak bahşedilmiştir, çok olan ise O’ndan bize ulaşmış değildir, bizler daima cahilleriz, bu yüzden de iddia edeceğimiz hiçbir şey yoktur.”

Sayfa 183

———————————————————————

İsra 94, İnsanlara hidayet geldiği zaman, inanmalarına engel olan, sadece:

“Allah peygamber olarak bir insan mı gönderdi?” demiş olmalarıdır.

Bil ki Allah Teâlâ peygamberleri boş yere göndermiş değildir. Eğer akıllar saadetleri ile ilgili işleri tek başlarına idrak edebilecek olsaydı o zaman peygamberlere ihtiyaç kalmazdı ve peygamberlerin varlığı abes olurdu. Ancak bizim istinat ettiğimiz varlık bize benzemez ve biz onu bir şeye benzetmeyiz, benzetecek olsaydık o zaman bizim ona istinat etmemiz onun bize istinat etmesinden daha öncelikli olmazdı.

Bu yüzden kati olarak ve hiçbir şüpheye yer olmaksızın biliyoruz ki O bizim gibi değildir ve bizimle O’nu birleştiren tek bir hakikat söz konusu değildir. Bundan dolayı insan kendi sonu ve nereye intikal edeceği konusunda, mesut olacaksa saadetinin sebeplerinin neler olduğu, bedbaht olacaksa bedbahtlığının sebeplerinin neler olduğu hususunda kaçınılmaz olarak cahildir, çünkü insan Allah’ın kendisi hakkındaki ilmini, O’nun kendisi ile ilgili olarak neyi murad ettiğini, kendisini niçin yarattığını bilmez.

İnceleyin:  İbn Arabi - Futuhat-ı Mekkiye,cild:7 'Notlarım'

Bu yüzden de bütün bunların kendisine ilâhi olarak bildirilmesine zorunlu bir şekilde ihtiyaç duyar. Eğer Allah Teâlâ dileseydi her bir şahsa saadetinin sebeplerini öğretir, onunla gitmesi gereken yolu beyan ederdi, ancak o böyle yapmayı değil, her bir toplumda, başka bir cinsten değil de tam da onların kendi cinslerinden bir elçi göndermeyi murad etmiş ve o elçiyi o toplumun önüne geçirmiş, topluma ona itaat etmelerini, tâbi olmalarını emretmiştir ki bunun sebebi de onları imtihan etmek, haklarındaki ezeli bilgisi uyarınca kendilerine delilleri tastamam ortaya koymaktır. Sonra Allah Teâlâ bu elçilerini, risaletlerinin doğruluguna delil olacak mücizelerle desteklemiş, böylece hüccetin tam olmasını sağlamıştır…
Sayfa 185

———————————————————————

23. Hiçbir şey hakkında da “Ben bunu yarın muhakkak yaparım.” deme! 24. Ancak “Allah dilerse yapacağım.” de! Ve unuttuğun vakit Allah’ı an ve “Umarım Rabbim beni, doğruya daha yakın olana eriştirir.” de!

Bu âyet Tevrat’ta İbranca olarak da yer alır. Allah Teâlâ burada istisnayı (inşallah ifadesini) ertelemiştir (şunu şöyle yapacağım şeklindeki kesin ifadenin ardından kullanmayı meşru kılmıştır), bu sebeple Hazreti Muhammed aleyhisselâma iman eden kimse de bunu tehir eder. Zira Allah Teâlâ Hazreti Muhammed aleyhisselâma bunu emretmiştir. Allah Teâlâ, söz verirken sözünü ilâhi meşiete bağlamamış (inşallah dememiş) olan ve söylediği şeyi yapmayan kimseye öfke duyar. Ama kişi söylediği sözü “inşallah” kaydına bağlayarak söylemiş ve söylediği şeyi yerine getirmemiş, yapmamış ise, bu durum Allah Teâlâ’yı öfkelendirmez. Kişi, kulların elinde tezahür eden bütün fiillerin yaratma açısından Allah Teâlâ’ya ait olduğunu, (her ne kadar yaratılmışların bu ameller üzerinde hükümleri bulunsa da) yaratılmış hiçbir varlığın bu amelleri yaratma noktasında hiçbir tesirinin söz konusu olmadığını fark edemez. Hak Teâlâ işte bu durumun kulların hali olduğunu ve onların böyle konuşacaklarını bildiği için onların ilâhi öfkeye mâzur kalmaması maksadıyla, istisnada bulunmayı, yani “inşallah” demeyi meşru kılmıştır. Bu nedenle kişi gelecek zamanda yapacağı bir işe dair söz verir ve bu sözünü inşallah kaydına bağlarsa, o fiili yapmadığı zaman yeminini bozmuş sayılmaz, çünkü inşallah kaydı koymak suretiyle fiili kendisine değil, Allah Teâlâ’ya izafe etmiş olur.

Sayfa 206
———————————————————————

İnsan bütün hayvanların mertebe itibariyle kendisinin altında olduğunu bilir. Bu durumda bir hayvan, hatta bir tesbih böceği dile gelip konuşsa ve “Ben Allah’ın sizlere göndermiş olduğu elçiyim, şunları yapmaktan sakının.” diyecek olsa kalabalık kitlelerin ona inanmaları, itaat etmeleri, onu tâzim etmeleri ve kralların ona boyun eğmesi için yeterli şartlar sağlanmış olur ve ondan söylediklerinin doğruluğuna delil olacak bir mücize istemezler, sadece konuşmuş olmasını yeterli bir mücize sayarlar. Oysa gerçekte bu hayvanın konuşması bir mücize değildir. Bu durumda yüce mertebeyi bir başka cinsten biri elde etmiş olduğu için ona karşı bir haset oluşmaz. Dolayısıyla Allah Teâlâ’nın insanlara yönelik ilk imtihanı, onlara gönderdiği elçileri kendi hemcinsleri arasında seçmiş olmasıdır ki o elçilerin doğruluğuna delâlet eden onca deliller var etmiş olduğu ve insanlar bu delillerin gücüne yakinen inanmış oldukları halde yine de hasedin gücü onları bile bile, zalimce ve aşırılıkla bu elçileri inkât etmeye sevk etmiştir.

Sayfa 186

———————————————————————

“İhsan, sanki Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir, çünkü sen O’nu görmüyor olsan da O seni görüyor.”* buyurmuştur. İşte bu şekilde Allah Teâlâ’nın huzurunda bulunmak söz konusu amelin hayatıdır, ibadete ibadet ismini veren budur. İbadette ihsan, suretteki ruh gibidir ki surete hayat veren o ruhtur. İhsan ibadete hayat verdiği zaman o ibadet sahibine daima istiğfar eder, daima bâki kalır. Böylece ihsan ile ibadet etmiş olan kimse daima kendisi için istiğfar edilen biri olur. Zira Allah Teâlâ doğru sözlüdür, ihsan ile amel edenlerin ecrini kayba uğratmayacağını haber vermiştir.

Sayfa 213

———————————————————————
Bil ki ilim ve kötü ahlâk, muvaffak olmuş bir kimsede bir araya gelmez. İlim sahibi olan her varlık geniş rahmet ve bağışlayıcılık sahibidir. Kötü ahlâk darlık ve sıkıntıdandır, bunun sebebi ise kötü ahlâk sahibi olan kimsenin cehaletidir.
Sayfa 227
———————————————————————

Hak Teâlâ bize er-Rahmân ismi ile nimet ihsan etmiş, daha işin başında bize rahmetini bahşetmiştir. Böyle olduğu için de bizleri şer olan yokluktan hayır olan varlığa çıkarmıştır. Bu nedenle bize varlık nimetini ihsan etmiş ve (İnsan hatırlamaz mı ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır?| buyurmuştur. Yani senin şey halinde iken, tıpkı bir şey dahi olmadığın dönemde O’nunla olduğu gibi, yine O’nunla olmanı istemektedir. Dolayısıyla Allah’tan başka bütün varlıklardan istenen şey, Allah’a kulluk etmesidir. İnsan bunu inkâr ederek (ne yani, ben öldüğüm zaman tekrar diri olarak çıkarılacak mıyım?)| dediği zaman Allah ona ilk yaratılışını hatırlatmış ve kendisine (İnsan hatırlamaz mı ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır?| buyurmuştur.

Sayfa 285

———————————————————————
İnsanın mevcut bir varlık olarak her daim bildiği her şey aslında unutmuş olduğunun hatırlanmasından ibarettir. Bilginin sonsuza taalluk etmesi imkânsız değildir; imkânsız olan, sonsuzun bilinmesi değil, sonsuzun varlığa girmesidir. Allah Teâlâ nasıl yaratılmış varlıklara, kendilerinden rubübiyet konusunda elest bezminde almış olduğu misakı unutturmuş ise aynı şekilde bu ilmi de onlara unutturmuştur. Biz bunu ilâhi bildirim neticesinde biliriz. Dolayısıyla insanın bilgisi daima hatırlamadır. İçimizden bazıları bir bilgiyi hatırladığı zaman bu bilgiyi daha önce biliyor olduğunu fakat unuttuğunu da hatırlar, kimisi ise buna inanmakla, yani elest bezminde Allah’ın rabliği konusunda şehadet etmiş olduğuna iman etınekle beraber bunu hatırlamaz. Böylece bu ilâhi bildirim onun için başlangıçta olan bir bilginin hatırlanması değil, yeni bir bilgi gibi olur. Haddizatında insanda bu bilgi bulunuyor olmasaydı, kendisine iletildiği zaman bunu kabul etmezdi. Ancak bunun farkında değildir. Bunu ancak basireti Allah Teâlâ tarafından nurlandırılmış olan kimseler bilir.

Sayfa 284

———————————————————————

Allah Teâlâ âlemi ister yaratmış olsun ister yaratmamış olsun, her halükârda ilâhtır. Bu yüzden biz deriz ki Allah Teâlâ bütün âleme rahmet edecek olsa, bu gerçekleşir. Buna karşılık bütün âleme azap edecek olsa bu da gerçekleşir. Âlemin bir kısmına rahmet edip diğer bir kısmına azap edecek olsa bu da gerçekleşir. Âleme belli bir süreye kadar rahmet edecek olsa bu da gerçekleşir. Çünkü varlığı zorunlu olan (vacibul vucüd) varlık için, varlığı mümkün olan şeylerin hiçbiri imkânsız değildir. Yarattıkları üzerinde neyi gerçekleştireceği konusunda onu zorlayacak bir güç de yoktur. Aksine o dilediğini yapandır.

Sayfa 305

———————————————————————

43. Firavun’a gidin, çünkü o pek azdı. 44. Varın da ona yumuşak söz söyleyin; olur ki, hatırlar yahut korkar.

(Ona yumuşak söz söyleyin.|: Bu, karşı tarafı idare etmektir, çünkü bu emir, kendisine elçi gönderilen kimsenin gönderilen elçiden daha güçlü ve kudretli olması durumunda verilmiştir. Nitekim zor ve sertlikle gerçekleşmeyen şeyler yumuşaklıkla gerçekleşir, buna karşılık yumuşaklıkla gerçekleşmeyen şeyler de zor ve sertlikle gerçekleşir. Zorluk ve sertlik, zorluğa maruz kalan kimsenin kalbinde rahmet ve sevgi oluşturmaz, ama yumuşaklıkla istenilen elde edilir, üstelik yumuşaklığa muhatap olan kimsenin kalbinde sevgi oluşur, yumuşakça verileni alıp kabul eder. Yumuşak davranana karşı konulamaz, çünkü yumuşaklığın hükmüne karşı konulamaz. Hak Teâlâ ceberrüt ve kibriya izhar eden kimselerin kalplerini mühürlemiş olduğunu ve bu kimselerin aslında en zelil kimseler olduklarını bildiği için Müsâ ve Hârün aleyhimasselâm, Firavun’a rahmet ve yumuşaklık ile muamele etmelerini emretmiştir. Böylece yumuşaklık ve rahmet hem onun içine (bâtınına) uygun düşecek hem de zâhirinde görünen ceberrüt ve kibriyayı indirecektir.

Sayfa 319

———————————————————————

Her şeye yaratılışını verdi.(Taha,50.ayet meali)

Bu âyet, her bir şeyin, Allah Teâlâ’nın bütün varlıklara sirayet etmiş olan hikmetinin gerektirdiği bir istikamet üzere olduğuna delâlet etmektedir. Buna göre bitkinin istikameti hareketinin kıvrımlı olmasıdır, hayvanın istikameti hareketinin yatay olmasıdır. Eğer hareketleri böyle olmasaydı hiçbirinden bir fayda sağlanamazdı. Çünkü bitkilerin hareketi eğer baş aşağı ve kıvrımlı olmasaydı o zaman kökleri ile su içemez ve hiçbir fayda sağlamazlardı. Hayvanların durumu da böyledir. Eğer onların hareketleri de mesela dikey yönlü olsaydı ve hayvan dik bir şekilde iki ayağı üzerinde ayağa kalkmış olsaydı ne üzerine binilebilirdi ne de yük taşıyabilirdi. Bu durumda ondan bir fayda sağlanamazdı. Demek ki onun istikameti, yaratılış amacına uygun hareket etmesidir; bu da, ondan fayda sağlamaya yarayan harekettir.

Sayfa 326

———————————————————————

Her şeye uygun yaratılışını veren|: Bil ki vermek Allah Teâlâ’dan bir vâcip ve nimettir. Hakk’ın âleme varlığını vermesi bir nimet ve lütuftur, âlemdeki her bir varlığa yaratılışını vermesi ise vâciptir. Zira hakların eda edilmesi ilâhi bir sıfat olup bütün kâinattan bu husus talep edilmiştir. Hak Teâlâ bu meyanda (her şeye uygun yaratılışını veren) buyurmuştur. Bu, herhangi bir şeyin zâtı itibariyle Allah katında sahip olduğu hakkın kendisine verilmesidir. Bu yüzden bu zâti bir haktır. (Her şeye uygun yaratılışını veren), yani nefsü’l-emirde hakkı olan şeyi verdi. Bu itibarla her şeyin yaratılması onun hakkıdır, yani kemalidir. Bu, o şeyin de kemalidir, fakat o şeye kemalini vermek Hak Teâlâ’dan herhangi bir şeyi noksanlaştırmaz, çünkü kâmil olandan bir şey ancak kendisine yaraşır bir kemal üzere sadır olur. Bu sebeple âlemde asla bir nakısa söz konusu değildir. Demek ki eşyada kemal zâti bir niteliktir ve bu kemal, varlıkların güzelliğidir.

Sayfa 325

———————————————————————

İlmin tanımı ve mutlak hakikati, bir şeyi olduğu gibi bilmektir (Ma’rifetü’ş-şey’i “alâ mâ hüve “aleyhi). Faydası, onunla amel etmektir. Sana ebedi saadeti verecek olan budur. Bu yüzden ilim konusunda asla muhalif olma. Çünkü o, Allah Teâlâ’nın kullarından dilediğinin kalbine ilka ettiği nurlarından bir nurdur. Kulun nefsi ile kaim bir mânadır ve kulun eşyanın hakikatine vâkıf olmasını sağlar. Göz için güneş ışığı neyse basiret için de ilim odur. Hatta ondan daha tam ve şereflidir. Amel sahibi olmaksızın ilim sahibi olduğunu iddia eden herkesin iddiası, eğer iddia ettiği ilim amele taalluk ediyorsa yalandır. Bu nedenle Allah Teâlâ, peygamberi Hazreti Muhammed aleyhisselâma, bir başka şeyin degil, sahip olduğu ilmin artırılması için dua etmesini emretmiştir; çünkü ilim sıfatların en şereflisi, özelliklerin en değerlisidir.

Sayfa 357
———————————————————————

Hak Teâlâ’nın el-Hayy ismi tecelli ettiği zaman varlıklar hayat bulur, el-Kayyüm ismi tecelli ettiği zaman da yer, gökler ve bunlarda olan bekâ ve dönüşüm âlemleri ikame olur. Sonuçta onun hayatı karşısında bütün yüzler boyun büker, kayyumluğu karşısında bütün alınlar secdeye kapanır, azameti karşısında bütün başlar eğilir, zikri ile bütün dudaklar hareket eder.

Sayfa 355

———————————————————————

(Rabbinin rızkı): O’nun sana vermiş olduğu, senin içinde bulunduğun vakit ve haldendir. Sana vermemiş olduğu ise muhakkak verilecektir ve sana muhakkak ulaşacaktır. Onun sana ulaşmasını geciktiren şey, O’na ait olan zamansal vakittir. Sana ait olmayan şey asla sana ulaşmaz. Eğer tamah edilmeyecek olana tamah edersen boşuna kendini yorarsın.

Sayfa 370
———————————————————————

(Dünya hayatının süsü olarak verdiğimiz şeylere) Allah Teâlâ kadınları, oldukları halleri ile süs kılmıştır. Onlar dünyada iken dünya hayatının süsüdürler. Onlar her nerede iseler kendilerinden nimetlenmek hâsıl olur. Mekânların hükümleri birbirinden farklıdır. Kadınlar her ne kadar dünyada kendilerinden nimetlenmek için yaratılmış olsalar da aynı zamanda birer fitne (imtihan vesilesi) dirler. Hak Teâlâ /sizi onunla imtihan edelim diye) buyurmuştur. Kadınlar vasıtasıyla Hak Teâlâ bize gizlemiş olduğu ve kendisinin gayet iyi bildiği, fakat bizim bilmediğimiz, nefsimize ait bazı hususları ortaya çıkarır ve onlar bizim lehimize ya da aleyhimize hüccet kılar. Dolayısıyla Hak Teâlâ kullarını ancak kendileri için “dünya hayatının süsü” olarak isimlendirdiği şeyler ile imtihana tâbi tutar.

Sayfa 370

———————————————————————

(İnsan, aceleci yaratılmıştır.): Bu mânada Hak Teâlâ bir başka âyette “İnsan pek acelecidir!” (İsrâ, 17/11) buyurmuştur. Eğer insan aceleden başkasına yeltenseydi başarılı olmazdı, çünkü onun tabiatında hareket ve intikal bulunmaktadır. Zira onun aslı budur. Onun yokluktan varlığa (ademden vücuda) çıkışı bir intikaldir. Velhasıl insan, varlığının ve yaratılışının aslında, hareketlidir.

Sayfa 393

———————————————————————

Hazreti Peygamber aleyhisselâm bir güneş gibidir, ışıkları yeryüzüne saçılır, ama kim gizli bir yere, bir gölgeliğe saklanarak onun ışınlarından kendisini korursa üzerine ışığın gelmesine engel olmuş olur, fakat bu durum güneşin kusuru sayılmaz.
Sayfa 415
———————————————————————
Kim başına gelen bir dert ve zarar durumunda şikâyetini Allah’a arz etmekten ve bu belanın defedilmesini niyaz etmekten nefsini alıkoyuyor ve bu şekilde bir sabırla sabrediyorsa ilâhi kahra karşı mukavemet etmiş demektir, oysa böyle bir durumda kişinin halini Allah’a arz edip şikâyette bulunması daha yüce ve kâmil bir haldir. Bu nedenle biz duanın sabra halel getirmeyeceğini ve nizayı gerektirmeyeceğini, aksine ubudet noktasında dua etmenin etmemekten daha sabit ve yüce bir hal olduğunu söyledik. Rıza ve teslimiyet ise gizli nizadır ki bunu ancak ehlullahtan olanlar fark eder, bu nedenle Eyyüb aleyhisselâm halini bir başkasına değil, sadece Allah’a arz edip şikâyetini O’na sunmuştur.

Sayfa 404

———————————————————————

Allah Teâlâ insanı yarattığı zaman onu âhirete yönelmiş olarak, (geleceği âhiret olacak şekilde) yaratmıştır, geleceğinde kıyamet vardır, bu yüzden kıyamete saat denmiştir, çünkü insan ona doğru koşar.

———————————————————————

Allah şeyleri sırf o şeyler için yaratmış değildir, aksine onları, mümkün varlıklardan her cins kendisine uygun olan salât ve tesbih ile kendisini tesbih etsinler diye yaratmıştır ki böylece Allah Teâlâ’nın azameti bütün kâinata, mümkün varlıkların cinslerine, türlerine ve şahıslarına sirayet edecektir. Çünkü her şey Allah Teâlâ’nın mülküdür, bu nedenle deriz ki: Allah Teâlâ şeyleri bizim için değil, kendisi için yaratmıştır ve her şeye yaratılışını vermiştir.

Sayfa 527
———————————————————————
Adet gereği idrakin göz ile olduğu ifade edilir, oysa işin aslında idrak her şey ile olur, sadece göze mahsus değildir. Her şey kendi zâtı itibariyle idrak eder. Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâmın ön taraftan gördüğü gibi arka taraftan da gördüğünü ifade eden rivayeti bilmez misin? Başındaki damarların, kemiklerin, beynin ve diğer uzuvların kesifliği onun arkadan görüp idrak etmesine mâni olmamıştır. Bu Allah Teâlâ’nın ona ve başka bazı kullara vermiş olduğu ilâhi bir kuvvetten kaynaklanan harikulade (âdeti delen, âdetin dışına çıkan, sıra dışı) bir durumdur.

Buradan öğrenmekteyiz ki tabii cisimlerin yaratılışının aslı nurdandır, bu nedenle insan karanlık ve kesif cisimlerin nasıl arıtılıp saflaştırılacağını öğrendiği zaman onları asıl hallerindeki nurani şeffaflığa kavuşturur. Örneğin bir cam, üzerindeki kum ya da benzeri şeylerin bulanıklığı giderildiği zaman şeffaflaşır. Allah’ın yarattığı fakat yaratılışındaki aslı üzere müstakim (dümdüz) olarak kalmaya devam eden hiçbir varlık bulamazsın. Her varlık daima döngü içindedir (bir tarafa meyleder). Cansız (cemad), hayvan, gök, yer, dağ, yaprak, taş hep böyledir. Bunun sebebi ise bu varlıkların hepsinin aslına, yani nura (ışığa) olan meylidir.

Sayfa 508


 

rahmetun-miner-rahman-kuran-i-kerim-tefsiri-4-insan-yayinlari-muhyiddin-ibn-kcm26619592-1-b1f888cc65f347beb603581985289dc8-273x300 Muhyiddin İbn Arabi – Rahmetün Mine’r-Rahman – Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri cild:1-2-3-4-5 (Notlarım)

 

Sebepler (ilaçlar) kullanıldığı zaman ortaya çıkan şifa aslında Allah’ın şifasıdır, çünkü âlemden ilâhi bir âdet olarak sebepleri kaldırmak mümkün değildir. Nitekim bir hadiste “Allah Teâlâ’nın devasız hiçbir dert yaratmadığı” ifade edilmiştir.?* Burada edebin en yüksek seviyesi olan nübüvvet edebine dikkatle bak! İbrâhim Halil aleyhisselâm , “Hastalandığım zaman” demekte, fakat “Allah beni hasta ettiği zaman” dememektedir. Bu edebin nihai noktasıdır. Örfteki anlamı gereği hastalık bir kusur ve ayıp olarak telakki edildiği için İbrâhim aleyhisselâm bunu Allah Teâlâ’ya değil, kendisine atfetmiştir. Yine bu hastalığın ilâhi bir hükmün ismi olduğunu da hastalığı tarif ederken (açıkça değil, fakat) zımnen ve icmalen (detay vermeksizin, ana hatları ile) ifade etmiştir. Şifa örf tarafından güzel kabul edildiği için ise onu Allah Teâlâ’ya atfetmiş ve (bana şifa verendir) demiştir.

———————————————————————
Şuara,195. Apaçık Arapça bir dil ile.
İşaret
Kur’ân’a, Araplara inen bir şey olarak değil, Hazreti Muhammed aleyhisselâma indirilen bir şey olarak bak; onu bu şekilde düşün, aksi takdirde onun mânalarını idrak etme konusunda hayal kırıklığına uğrarsın. Çünkü o, apaçık bir Arapça dil olan Hazreti Muhammed aleyhisselâmın dili ile indirilmiştir. Eğer dilinden dökülen Kur’ân tam da Hazreti Muhammed aleyhisselâmın mübarek dilinden dökülen Kur’ân ise o zaman sanki onu doğrudan Hazreti Peygamber aleyhisselâmın mübarek ağzından dinleyenler gibi anlarsın. Çünkü hitap ancak işitenin durumuna göredir, konuşanın durumuna göre değildir. Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâmın Kur’ân’ı işitmesi ve anlaması, ümmetinden birinin onu okuduğu zaman söz konusu olan işitme ve anlamanın aynı değildir.
Sayfa 28
———————————————————————
Yaratılmış her varlık sürekli olarak darda kalma hâli ile başbaşadır, çünkü onun hakikati budur. Ama darda kalmış olmasına rağmen yine de mükellef kılınmıştır. Bu durumda onun yapması gereken şey, mükellefiyetinin sınırları içerisinde durmasıdır. Çünkü mutlak mânada darda kalmışlık hâli hiçbir zaman üzerinden kalkacak bir hâl değildir. Üzerinden belirli bir süreliğine kalkacak olan şey sadece hususi darda kalmışlık hâlidir. Hakikat itibariyle bakacak olursak kâinatın bütün hareketleri darda kalmışlıktır, zorunluluktur, mecburidir. Her ne kadar kâinatta bir ‘irade, ihtiyar var olsa ve biz bunu itiraf etsek de bir başka şeyi daha biliriz ki o da, seçim sahibi olanın bu seçiminde bile mecbur olduğudur.
Sayfa 54
———————————————————————
Kasas,68:Rabbin dilediğini yaratır ve (Ve seçer): Hak Teâlâ bütün varlıklara bunu yapar, her şeyde, her cinste bir şeyi seçer, tıpkı esma-i hüsra içerisinden “Allah” ismini, insanlar arasında resülleri, kullar arasından melekleri, felekler arasından arşı, rükünler arasından suyu, aylar arasından ramazanı, ibadetler arasından orucu, asırlar arasından Hazreti Muhammed aleyhisselâmın asrını, haftanın günleri arasından cuma gününü, cennetteki saadet hâlleri arasından ruyetullahı, hâller arasından rızayı, zikirler arasından “Lâ ilâhe illellah”ı, sözler arasından Kur’ân’ı, Kur’ân süreleri arasından Yâ-Sin süresini, Kur’ân âyetleri arasından Âyetü”l-kursi’yi, kısa ve mufassal süreler arasından “Kul huvelleahu ehad” (İhlâs) süresini, belirli zamanlardan yapılan dualar arasından Arafat duasını, bineklerden Burak’ı, meleklerden Rüh’u (Cebrâil aleyhisselâmı), renklerden beyaz rengi, durumlardan birlik hâlinde olay , insan uzuvlarından kalbi, taşlardan hacerü’l-esved taşını, evlerden Beyt-i ma’mür’u, ağaçlardan Sidre-i müntehâ’yı, hanımlardan Hazreti Meryem ve Âsiye’yi, erkeklerden Hazreti Muhammed Mustafa aleyhisselâmı, yıldızlardan güneşi, hareketlerden doğrusal hareketi, kanunlardan ilâhi şeriatları, kanıtlardan varoluşsal kanıtları, suretlerden Âdem suretini -ki bu yüzden onu ilâhi suret şeklinde ortaya çıkarmıştır- nurlardan kendisi ile nazarın olduu nuru, iki zıddan ispat olanı, gazaba karşı rahmeti, namaz fiillerinden secdeyi, namazda söylenenlerden Allah’ıbzikretmeyi, irade türlerinden niyeti seçmesi bunlara örnektir. Meselenin tahkiki şudur ki Allah Teâlâ dilediğini seçer ve yaratır, seçilmiş olan Mustafâ’dır.
Sayfa 78
———————————————————————

Kur’ân’ın bizzat kendisinin içerisinde dahi bazı süre ve âyetler diğerlerine üstündür, oysa Kur’ân’ın tamamı hiç kuşkusuz ki Allah Teâlâ’nın kelâmıdır. Mesela Âyetü’lkursi Kur’ân’ın efendisidir, ama o da Kur’ân’dır. Böylece burada öğreniyoruz ki akli nazarın gerektirdiği hikmet, doğru değildir, Allah Teâlâ’nın işlerde câri olan hikmeti sahih olan hikmettir ve bu hikmet akli değildir, akledilmez. Haddizatında bu hikmet bilinmiyor ise bile, meçhul de değildir, fakat yine de salt fikir ve nazar ile tespit ve tayin edilemez.

İmdi bizler âlemde seçim ve üstünlüğün mevcut olduğunu, hatta bizler için şeriatta belirlenmiş olan zikir ve dualarda bile bir üstünlüğün söz konusu olduğunu gördüğümüz zaman anlarız ki burada varlıkların kendilerinin ötesir de makul bir durum söz konusudur ve bu durum iradenin ta kendisidir, tek bir şeydeki ve eşit şeylerdeki üstünlük işte orada zuhur eder. Oysa bir olan üstünlük ile nitelenmez, eşit olan da nitelenmez. Bu durumda öğrenmiş oluruz ki Allah Teâlâ’nın sırrı meçhuldür, onu kendisinden başkası bilemez.

Sayfa 82

———————————————————————

Yüce olan, Allah tarafından konumu yüce kılınandır. Yücelik zâti yüceliğe sahip olan Allah Teâlâ’dan olduğu için kendilerine yücelik makamı vermiş olduğu kimseleri muhafaza buyurur, zorba ve mütekebbir olup da büyüklük taslayanları ise yerle yeksan eder, kendi zâtında bulunan kibriyâ nedeniyle bunları cezalandırır. Bu nedenle (Sonuç, Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır) buyurmuştur. Yani yeryüzünde büyüklük isteyenlerin istedikleri büyüklüğün akıbeti Allah’a karşı gelmekten sakınanlar lehine olacaktır. Yani Allah Teâlâ onlara dünyada ve âhirette yücelik dereceleri verecektir. Âhirette vereceği yücelik derecesi zaten muhakkaktır, çünkü Allah Teâlâ’nın vaadi haktır, haberi mutlak doğrudur. Âhiret diyarı ise mertebelerin birbirinden ayırt edilmesinin ve mahlükatın Allah katındaki değerlerinin, O’na göre konumlarının belirlenmesinin diyarıdır. Bu yüzden de kıyamet gününde muhakkak, Allah’tan sakınan takva sahiplerinin yücelik mertebesi olacaktır.

Sayfa 87

———————————————————————

Mümin, Allah’ın varlığına, birliğine, O’ndan başka ilâh olmadığına, O’nun zâtından gayrı her şeyin yok olup zeval bulacağına, işin eninde sonunda Allah’a ait olduğuna iman ettiğini iddia ettiği ve dili ile iddia ettiği bu imanına gönülden de inandığını, kalben bağlandığını öne sürdüğü ve onun bu iddiasında doğru olması muhtemel olduğu gibi yalancı olması da muhtemel olduğu için Allah Teâlâ onu imtihan eder; böylece bu mükellefiyeti konusunda lehinde ya da aleyhinde delillerin ortaya konulmasını diler. Tabii kulun bu durumda delillendirmek durumunda olduğu kulluğu, ulühiyetin bütün âleme sirayet etmiş olmasından kaynaklanan kulluk değil, insanlara mahsusu olan iradi kulluktur.

Bu itibarla Hak Teâlâ insanın gözlerinin önüne sebepleri yerleştirmiş, iman iddiasında bulunan kimsenin ihtiyaçlarını tam da bu sebeplere bağlamış, ona verdiği her şeyi işte bu sebepler üzerinden ve onlar aracılığı ile takdir buyurmuştur. Eğer bu durumda Allah Teâlâ o kimseye bu sebeplerin örtüsünü delip hakikati keşfedeceği bir nur bahşeder de kul bu nur sayesinde bütün sebeplerin ardındaki hakiki sebep olarak Allah Teâlâ’yı görür ya da ıhtiyaç duyduğu bütün şeylerin yaratıcısı veya var edici olduğunu kavrar ise işte bu kimse Allah’tan bir nur ve beyyine üzere “mümin” kimsedir; davasında sadık, doğru sözlü olandır; iddia ettiği makamın hakkını veren kimsedir ki bunu da Allah Teâlâ’nın kendisine bahşetmiş olduğu inayet sayesinde başarmıştır.

Sayfa 95

———————————————————————

Allah seni teyit etsin, bi ki âlim zâhiri ve bâtını bilen olduğu kadar her ikisini kendisinde birleştirmeyen kimse ise seçkin âlim olmadığı gibi seçilmiş âlim de değildir. Çünkü bilgin hakikati gereği sahibini bilgisine aykırı davranmaktan alıkoyar. Eğer insan bilgili olduğunu iddia eder fakat akla ve şeriata göre yapması zorunlu bir işin aksine davranırsa, bilgili olmadığı gibi bilen suretinde de ortaya çıkmamıştır. O hâlde sakın kendini kandırma, çünkü böyle bir suçun vebali başkasına değil, sadece sana döner. Eğer, “Bilgili olduğu hâlde bilgisine göre davranmayan insanları görürüz. Bazen insanda bilgi bulunur, fakat amel olmaz.” diyecek olursan buna karşılık şöyle deriz: Böyle söz, o sözü söyleyenden sadır olmuş bir hatadır. Çünkü bilginin bilgiye olduğu kadar bilgi olmayan şeye de verilen bir isim olduğunu bilmelisin. Bildiğini iddia ettiği bilgiye bağlı ameli yapmayan bir kimse gördüğümüzde muhakkak o kimsenin içinde bir ihtimal bulunur.

İçinde (bildiği şeyin doğruluğuna ilişkin) herhangi bir ihtimal bulunan kimse ise o şeyi biliyor sayılmaz, aynı zamanda bu kimse verdiği habere de bilgi olmasını gerektirecek ölçüde inanmaz. Âma yine de sen ona soracak olsan sana, “bu bilgiyi getiren kimsenin (yani Hazreti Peygamber aleyhisselâmın) getirdiği şey doğrudur, ben de ona inanıyorum” der. Ne var ki söz sadece bazı insanlar nezd nde, o sözü söylediği zaman doğru kabul edilir, bunun dışında doğru kabul edilmez. Haddizatında bu kimse kendi başına kaldığı zamanı aklındaki ihtimal ortaya çıkar. Dolayısıyla onda ortaya çıkan ve bilgi gibi görünen bu şey aslında kendisine ârız olan bir durumdan ibarettir. Çünkü ilim , ince bir perdenin ardından insana ameli getirir.
Sayfa 107

———————————————————————
Bil ki ahşap ağacın belli bir suretidir, onda sen her zaman sadece ağaçlık olmak anlamındaki mâkül ve toplayıcı hakikati gör, ona o olarak bak, işte o zaman onun eksik olmadığını, bölünmediğini, aksine her kürsüde, her minberde onun eksiksiz ve fazlasız bir şekilde tam olarak bulunduğunu görürsün. Her ne kadar ondan yapılmış kürsüde ve minberde ondan neşet eden ağaçlık, köşegen olma, nicelik ve benzeri pek çok hakikat bulunsa da bu böyledir. İşte bu üçüncü şey bütün bu hakikatlerin tamamının kemalidir.
———————————————————————

(Namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar(Ankebut,45)), yani sureti ile böyle yapar, nitekim iftitah tekbiri namazın başlangıcı, ona namaz dışındaki şeyleri haram kılıcı, selâm ise sonudur, ona bunları helâl kılıcıdır. Böylelikle namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah Teâlâ, içerdiği ihram (haram kılma, kutsallaştırma, yasaklama) nedeniyle bize bu hakikatten haber vermek üzere bu âyette bize bunu bildirmiştir. O hayâsızlık ve kötülükten alıkoyar, bunun sebebi ise iftitah tekbiridir. Çünkü bu tekbir, namaza başlayan için namazda olduğu sürece başka bir işle meşgul olmayı haram hâle getirir. Bu ihram (iftitah tekbiri) sayesinde onu hayâsızlık ve kötülükten alıkoyar. İhram kelimesi, kişiyi namazda oluşuna aykırı olacak bir tasarruftan alıkoymaktır. Böylelikle namaz kılan kimse bu tür tasarruflara son verir, böylece Allah’ın emri ile ona ibadet eden kimsenin sevabını aldığı gibi aynı namaz içerisinde —her ne kadar doğrudan buna niyet etmemiş olsa da-Allah’ın haram kılmış olduğu şeyleri terketmenin sevabını alır. Namazın ne kadar üstün bir ibadet olduğunu bir düşün!
Sayfa 109

———————————————————————

İşaret

Allah Teâlâ senin beden arazini yarattığı zaman orada bir de Kâbe var etmiştir. Bu Kâbe senin kalbindir. Bu beyti mümin için en şerefli ev yapmış ve göklerde bir beyt-i ma’mur’un, yerde Kâbe’nin bulunduğunu, fakat bu beytlerin kendisini içine alamayacağını, buna karşılık mümin yaradılışlı bu kulunun kalbinin kendisini alacağını ifade buyurmuştur. Tabii, burada kalbin Allah’ı kuşatıp içine almasından maksat, O’nu bilmesidir. Bu da sana göstermektedir ki âyetteki arz kelimesinden kastedilen, senin kulluk arzın olan bedenindir, sen bu arzda sanki O’nu gözünle görüyormuşçasına O’na kulluk edersin.

Sayfa 121

———————————————————————

Bil ki Allah Teâlâ (Hepiniz çobansınız ve sürünüzden mesulsünüz) hadisi şerifinde ifade edildiği üzere seni yarattıkları üzerinde mâlik kılıp hak ve bâtıl arasında hükmetme makamına ikame ederken bunu kendi âcizliğinden, yarattıklarının işlerini çekip çevirme konusundaki kusurundan, mülkünü ve egemenliğini ızhar etme konusundaki eksikliğinden dolayı yapmış değildir. Aksine bu şekilde yapmakla sana seni bu fena âlemi konusunda bir misal olarak göstermiştir ki sen bu misalden yola çıkarak beka âleminde ilâhi mülkün nasıl bir tertip üzere olduğunu anlayabilesin. Bu nedenle Allah Teâlâ bu dünyayı geçici bir gölgelik, fani bir araz kılmış, seni bu geçici dünyada yolcu yapmıştır. Bu dünya helâk denizi üzerine kurulmuş bir köprüdür, helâk edilen nicelerinin düştüğü bir meydandır.

Sayfa 135


Eşler arasında var edilen sevgi, üremeyi ortaya çıkaran nikâh ilişkisini sürdürmektir. Eşler arasında yaratılmış sevgi, eşlerden her birinin digerine karşı duyduğu sevgi, şefkat ve onda bulduğu sükündur. Kadın açısından bu, parçanın bütüne, fer’in asla, garibin vatanına duydugu özlem ve iştiyaktır, erkek açısından ise bütünün parçasına duyduğu özlem ve iştiyaktır, -çünkü bütün ismi onunla gerçekleşir, onun olmaması hâlinde bu isim müsemmasız kalır , aslın fer’e duydugu özlem ve iştiyaktır, çünkü kadın ondan yaratılmıştır. Sevgi ve rahmet ile bütün parçayı ister, parça da bütünü ister, böylece birleşirler ve bu birleşmeden evlatların ayanları ortaya çıkar.

Sayfa 138

———————————————————————

Âhiretteki fiziksel diriliş bu dünyadaki yaratılışa benzemeyecektir. Çünkü bu ikisi birbirinin aynı değildir, aksine âhirette yeniden yaratılan insan farklı bir terkip ve mizaçta yaratılır. Nitekim âhiret diyarındaki yaratılışın mizacı hakkında şeriat ve nebevi tarifler mevcuttur. Her ne kadar her iki cihanda cevherler aynı olsa da terkip ve mizaç farklı olur. Dünyadaki terkip kabirde dağılır, yayılır, ancak âhirette sadece âhirete yaraşır olan, fakat dünyaya uygun olmayan yeni bir terkipte yaratılma söz konusu olur. Her ne kadar göz, kulak, ağır, iki el, iki ayak şeklinde suret kâmil bir şekilde iki cihanda aynı olsa da arada fark vardır. Bu farkın bazı vönleri hissedilir, bazı yönleri hissedilmez. Âhiretteki yaratılışın sureti (göz, kulak, ağır, iki el, iki ayak, vb. bakımından) bu dünyadaki suretin aynısı olduğu için bizim işaret ettiğimiz farklılık fark edilmeyebilir. Ama her iki yaratılışın hükmü farklı olduğu için arada mizaç farklılığı olduğunu anlarız.

Sayfa 140

———————————————————————

Nasihat

Yaratılmışlarla beraber rahat yoktur, o hâlde sen Hakk’a dön, çünkü sana evla olan O’dur. Eğer yaratılmışlar nasılsalar sen onlarla o şekilde irtibat kuracak olursan o zaman Hak’tan uzaklaşırsın, çünkü onlar Hakk’ın razı olmadığı bir hâl üzeredirler. Eğer onlarla bu şekilde ilişki kurmazsan sana musallat olurlar. Dolayısıyla rahat yoktur.
Sayfa 189
———————————————————————
Demek ki dünya imar edilecek bir yer değil, geçip gidilecek | (tâbir edilecek) bir köprüdür. Aynı şekilde insanın uykuda gördüğü rüya da gerçek ömür değildir, tâbir edilecek suretlerdir, uyandığı zaman rüyada gördüğü şekleri karşısında bulamaz. Rüyada hayır, şer, evler, yolculuklar, diyarlar, iyi ve kötü hâller görebilir, ama tâbir ilmini bilen kimsenin bunları tâbir etmesi gerekir ki bu tâbir sonucunda o kişi, “senin rüyan şuna, şuna delâlet ediyor” der. İşte dünya hayatı da böyle bir uyku hâlidir. İnsan ölümle âhiret hayatına intikal ettiği zaman dünyada ona ait olan, elinin altında ya da duyu idraklerinin kapsamında olan ev, aile, mal gibi şeylerin hiçbiri onunla birlikte âhirete intikal edemez. Aynı durum uykusundan uyanan kimsenin uykusunda gördüğü, dokunduğu şeylerin hiçbirini uyandığında görememesi, onlara dokunamaması gibidir. Bu yüzden Allah Teâlâ bizim gecede ve gündüzde uykuda olduğumuzu ifade etmiştir. Uyanma âhirette olacaktır. Orada rüya tâbir edilecektir.

Sayfa 142

———————————————————————

Yaratılmışlar içerisinde kendisine zulmetmekle nitelenen tek varlık insandır. Bu itibarla göklerin ve yerin yaratılışı, konum olarak insanın yaratılışından daha büyüktür, çünkü onlar emanetin değerini insandan daha iyi bilmişlerdir. Yine onlar bu sayede ilim bakımından da insanlardan daha büyük olmuşlardır, çünkü onlar insan gibi cehaletle nitelendirilmemişlerdir. Zira insan, Allah kendisine emaneti teklif ettiği zaman onu kabul etmiştir ve tam o esnada asıl hükmü itibariyle çok zalim ve çok cahildir. Zira kendisine bu emaneti yüklenmesi emredilmemiş, aksine sadece teklif edilmiştir. Eğer kendisine bu emanet zorla yüklenmiş olsaydı, bu durum onun için daha kolay olurdu. (Çünkü Allah insanı insanın kendisini tanıdığından daha iyi tanır ve ona gücüne münasip bir yük yükler.) Bu nedenle insan kendisine karşı çok zalim ve emanetin değeri konusunda çok cahildir. Emanet, taşınması itibariyle kolay olsa da mâna itibariyle çok ağırdır.

Sayfa 245

———————————————————————

Her zaman ilim ve amel sahibi ol. Şeriatın seni yönlendirip davet ettiği ve senden yapmanı istediği şey de odur. Sen de kendi kurtuluşun için ve kendilerini şeriata uygun apaçık yolda yürüterek halkının kurtuluşu için çalış. Çünkü Allah Teâlâ kıyamet günü adalet ve güzel kişilik, karakter ve davranışlarında onları senin lehine şahit kılar. Şayet onları muhalif ve yasak yollara yönlendirirsen durum tersine döner ve Hak Teâlâ kötü karakter ve davranışlarında kıyamet günü onları senin aleyhine şahit kılar. Vücut organları, kıyamet günü lehine ya da aleyhine şahitlik edilecek kimse için güvenilir bir şahittir. Çünkü kendisinden meydana geldiği bedenin işlerini yönettiği sürece nefs-i nâtıkanın, vücut organlarını ancak Şâri’ diliyle Allahın belirlediği yer ve hâllerde ona itaat için hareket ettirmesi bedenin hakkıdır.

Sayfa 321

 


 

Şüphesiz Allah Teâlâ insanların mutlak surette ona muhtaç olduklarını, fakirliğin ise onlardan meydana geldiğini haber vermiştir. Biz biliriz ki Hak Teâlâ kendisine muhtaç olunan her şeyin suretinde ortaya çıkar. Fakir ise hikmete uygun olarak belirlenen yerlerdeki sebeplere sarılan, onları dışlamayan kimsedir. O her şeye muhtaç olan ama hiçbir şeyin kendisine muhtaç olmadığı kimsedir. İşte o kimse muhakkik âlimlere göre hâlis kuldur. Çünkü Allah Teâlâ hakkın duyduğu kıskançlık nevinden (Ey insanlar!) buyurmuş, hitabı mümin ya da başkasına mahsus kılmamııştır. Allah Teâlâ bu âyette (Siz Allah’a muhtaçşsınız) sözüyle muhtaç olunan her şeyi kendisine künye olarak vermiştir. Yani, sizin muhtaç olduğunuz şeyler bize aittir ve isteğimize bağlıdır. Bize ait olan da ancak bizden talep edilebilir. Öyleyse muhtaçlık da bizedir, eşyaya değil.

Sayfa 291

———————————————————————

İnsan doğduğu zaman karanlığı içinde kalır ve böylece zâhiri nur iken bâtını karanlık olur. İnsan içinin karanlığında her zaman bilgi kandiliyle yürüyebilir. Bu kandile sahip olmazsa, o karanlıklarda doğru yolu bulamaz.

———————————————————————

Allah Teâlâ peygamberi Hazreti Muhammed aleyhisselâma ilim dışında hiçbir şeyden ziyade verilmesi konusunda dua etmesini emretmemiştir. Burada ilimle Allah’ı ve âhiret diyarını bilmeyi, dünyanın hak ettiği şeyi, ne için yaratılıp hangi amaçla ortaya konulduğunu bilmeyi kastediyorum, başka bir ilmi değil. İnsan bu ilmi bilince nerede olursa olsun, işi basiret üzere olur ve ne nefsi ne de hareketleri adına hiçbir şeyden gafil ve cahil kalmaz. İlim, ilâhi ve kuşatıcı bir sıfattır. Allah’ın lütfunun en hayırlısıdır ve saadettir. Allah Teâlâ bir kulun bedbahtlığını murad ederse ondan ilmi izale eder. Çünkü ilim insanın zâti niteliği değil, sonradan kazanılmış niteliğidir. Sonradan kazanılmış olanın izalesi mümkündür. İşte böyle kimseden Allah ilim sıfatını izale edince, kendisine cehalet elbisesini giydirir. Zaten ilmin izale edilmesinin kendisi, doğrudan cehaleti ortaya çıkarır. Artık o kimsede, kendisinden ilmin izale edildiğini bilmek dışında hiçbir ilim kalmamış olur.

Sayfa 411
———————————————————————
Mümin insan, korkusu ve ümidi eşit olan, biri diğerine baskın çıkmayan kişidir. Çünkü mümin her şeyi kendi mahalline koyar. İnsanın ilk yaratılışı zayıftır, zayıflığından dolayı da nefsinde korku önceliklidir. Sonra bu zayıflığın ardından kuvvet kazanır, böylece kuvveti ile birlikte ümit gelir. Çünkü ilimlerde ve yorumlarda nazarı, düşüncesi kuvvetlenir, Hak Teâlâ’dan yana ümidi büyür. Ancak akıl sahibi insan ümidi, yerinden taşacak şekilde aşırıya vardırmaz.

Akıl sahibi ve ârif insanda korkuyu işe koşmayı gerektiren bir durumda ümidin kuvveti akla gelecek olsa, o kimse ümidi tek başına hüküm verme makamından azleder, onun yanına korkuyu da ortak kılar. İşte mümin budur, o her daim böyle kalmaya devam eder, ta ki zâtı Allah dostu velilerin, teşri ve risâlet kapısının kapanmış olduğu ve sadece ilâhi ilimlere ve sırlara sahip olmada seçkinlik kapısının açık kaldığı şu Muhammedi zamanda nübüvvet mirasında ulaştıkları kemal derecesine ulaşana kadar bu böyle sürer.

Sayfa 411

———————————————————————
Bil ki ilim Allah’ın nurlarından bir nur olup onu kullarından dilediğinin kalbine atar. Hak Teâlâ şöyle buyurur: “Yoksa ölü olup da kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içerisinde kendisi ile yürüyeceği bir nuru ona verdiğimiz kimse” (En’âm, 6/122) Buradaki “nur”dan maksat ilimdir, o da kulun nefsinde bulunan bir özelliktir ve bu özellik onu eşyanın hakikatine muttali kılar. Göz için güneş ışığı ne ise bu da basiret için odur, hatta ondan daha kâmil ve üstündür.
Sayfa 414
———————————————————————

Hazreti Peygamber aleyhisselâm “Âdem daha toprak ve su arasında iken ben nebi idim.”5 buyurmuştur. Bu sözü ile kastettiği, Âdem henüz toprak ve su arasında iken onun kendi peygamberliğine dair ilmin hasıl olduğudur. Nitekim kendisi her hâlinde Allah’ı zikrederdi. Kendisi hakkında -ki kendisi mutlak olarak doğru sözlüdür- şöyle buyurmuştur: “Benim gözüm uyur, ancak kalbim uyumaz.” Bu sözü ile o fiziksel olarak gözleri uyuduğu zaman dahi kalbinin uyumadığını bildirmiştir. Onun ölümü de böyledir, nasıl ki sadece fiziksel olarak uyuyordu ise, aynı şekilde ölümü de sadece fiziksel ölümdür. Zira Allah onun için “Sen öleceksin.” buyurmuştur. Kalbi nasıl uyumuyorsa, ölmemiştir de. Allah’ın kendisini yarattığı günden beri hayattadır. Hayatı ise kesintisiz bir şekilde yaratıcısını müşahede etmesidir. İşte bu, fiziksel olarak ölmüş olsa bile mânevi olarak asla ölümsüz olan bir hayattır.

Sayfa 423

———————————————————————

Cehennemliklerin tamamı hesaba çekilir. Cennetlikler cennete girip oraya yerleşince ve orada rablerini görmeyi dileyince sadece rüyetullah için uygun olan bir surette haşredilirler. Allah’ı görüp geri döndükten sonra bu sefer sadece cennette kalmaya uygun bir surette tekrar haşredilirler. Her bir suret öncekini unutturur. İnsan cennete girip oradaki suretleri görünce hangisini diler ve beğenirse o surete girer. Böylece cennette daimi olarak bir suretten diğerine intikal edip durur ve bu durum sonsuza kadar böylece devam eder. Bu da insana ilâhi genişliğin ne kadar sonsuz olduğunu öğretmek içindir. Eğer bunu iyiden iyiye düşünür ve anlarsan, senin şu anda da bu durumda olduğunu kavrarsın. Zira sen her nefeste bir suretten bir diğerine geçmektesin. Fakat alışılmış görüntün bu durumun senden perdelenmesine neden olur. Her hâlinde bir değişim yaşadığını hissetsen bile bunun bir suretten diğerine intikal olduğunu bilmezsin.

Sayfa 440

———————————————————————

Âlemdeki her şey bir diğerine ya üstündür ya da ondan aşağıdadır. Her varlığın üstünde olan da vardır altında olan da. Onlara bu üstünlüğü veren Hak Teâlâ, bunu Allah dışındaki bütün varlıkların muhtaçlık ve noksanlık özelliğini izhar etme hikmeti ile vermiştir. Bu nedenle insan işte bu hakkı kuşatma özelliği ile göklere ve yere üstün geldiği vakit hemen (Göklerin ve yerin yaratılışı insanın yaratılışından daha büyüktür| âyeti geliverir. Gökler ve yer insan üstün geldiği vakit ise hemen “Beni ne göklerim kuşattı ne yerim, sadece kulumun kalbi kuşattı”? hadis-i kudsisi gelir ve her ikisinden de (yani hem insandan hem de gök ve yerden) bu övünme ve üstünlük özelliğini izale eder, böylece hepsi rablerine muhtaç olurlar, nefisleri ve üstünlükleri perdelenir.

Sayfa 469
———————————————————————

Bil ki ruhların hayatları zâtidır, asla ölmezler. Bedenlerin hayatları ise arazidir, ölüm ve yok oluş başlarına gelebilir. Bedenin ruhun hayatından dolayı görünür olan hayatı, yere vuran gineş ışığının ışığı gibidir. Güneşin kendisi ortadan kalkınca ışığı da gider ve yer karanlık kalır. Ruh da böyledir, bedenden ayrılıp geldiği rabbine, “âlimine” gittiği zaman ondan bedene yayılan hayat da kendisini takip eder. Böylece beden cansız bir varlık suretinde kalır. Bu durumda “Falanca öldü.” derler. Oysa biz hakikati itibariyle “Falanca aslına döndü.” deriz.

Sayfa 440

———————————————————————

Kalbin Allah’tan başkası ile meşgul olması onun yüzeyinde bir pas gibidir, çünkü Hakk’ın o kalbe tecelli etmesine engel olur. Zira ilâhi makam devamlı surette tecelli eder, onun bizden perdelenmesi tasavvur edilemez. İşte bu kalp başka şeyleri kabul ettiği için, ilâhi tecelliyi övgüye değer şer’i hitap tarafından kabul etmemiş, bu yüzden de bu kalbin ilâhi tecelli dışındaki şeyleri kabul ediyor olması Hazreti Peygamber aleyhisselâm tarafından “paslanmak”, Kur’ân tarafından da örtülmek, kılıflanmak, körelmek gibi sıfatlarla ifade edilmiştir. Yoksa Hak sana ilmin kalpte olduğu bilgisini verir, ancak bu durumda kalp Allah’tan başkasının bilgisi ile doludur. Oysa Allah’ı bilen zâtlarda kalp Allah iledir. Demek ki kalpler yaratılışları itibariyle sap ve parlaktırlar ve ebediyen öyle kalırlar.

Sayfa 483
———————————————————————
İnsan dua eder, Hak da ona icabet buyurur. Eğer icabetin gecikmesi maslahat gereği ise o zaman Hak icabeti geciktirir. Bu noktada mümin, işin Hakk’a kalan kısmı ile ilgilenmez. Eğer maslahat icabetin süratli olmasını gerektiriyorsa icabet süratli olur. Eğer kulun duasında istediği şeyin birebir verilmesi maslahata uygun ise Hak onu verir, kâh derhâl verir kâh bir süre sonra verir. Eğer maslahat kulun istediği şeyi birebir vermek değil, bir başka şey ise, o zaman Hak kula, maslahatına uygun olanı verir. Hak Teâlâ mümin kuluna, ancak onun için hayırlı olanı verir. O hâlde sakın ola sen bu işin Hakk’a kalan kısmı ile ilgilenip de cahillerden olmayasın.

Sayfa 471

———————————————————————

Bedenin tamamı, tabiatı gereği, Allah’a itaatkardır, O’ndan korkar. Bedendeki uzuvların hangisi olursa olsun, kul onu zorla ilâhi bir emre muhalif bir iş için harekete geçirdiği zaman muhakkak ona “Yapma, beni göndermen haram kılınmış olan işe gönderme, yoksa senin aleyhine şahitlik yaparım, sakın şehvetine uyma” diye seslenir ve o kötülüğü işlemekten Allah’a sığınır: Bütün kuvvet ve uzuvlar bu konumdadır. Onlar kendilerini çekip çeviren nefsin zorlaması altındadırlar, onun emrine âmâdedirler.

Sayfa 501
———————————————————————
(Ve orada rızıklarını takdir etti(Fussilet,10): Allah Teâlâ bu yeryüzünde, oranın rızıklarını takdir etmiş, bunları ölçülü kılmıştır. Dolayısıyla hiçbir canlı, kendisine takdir edilmiş olan rızkı tamamlamadan ölmez. Rızıkların takdir edilmesi iki türlü anlaşılabilir. İlkine göre bundan kasıt rızıkların miktarlarını takdiri, ikincisine göre ise vakitlerinin takdiridir. Buna göre Allah Teâlâ rızıkların vakitlerinin ve ölçülerinin takdirini vermiştir. Zira rızık, varlıktaki bekası ancak rızık ile kaim olan bütün varlıklara takdir edilmiştir. Bu rızıklardan biri de gökteki vahyin kendisidir. Yerdeki rızık gökteki emr gibidir. Yerde rızkın takdiri, gökteki vahiy gibidir ki bu onun aynıdır, ondan başka bir şey değildir. Allah Teâlâ her bir göğe emrini vahyetmiştir ki bu emri, her göğün rızkının takdiridir. Yerde de yerin rızkını takdir etmiştir. Yerdeki rızık, cisimlerin kendisi ile kaim olduğu şey, gökteki rızık ise ruhların kendisi ile kaim olduğu şeydir. Nitekim “Gökte rızkınız vardır” (Zâriyât, 91/22) âyeti bunu ifade eder. Bütün bunlar rızıktır ve amaç, yaratılmış her varlıkta muhtaçlığın oluşması, ihtiyaçsızlık (müstağnilik) sıfatının sadece Allah Teâlâ’ya mahsus kalmasıdır.

Sayfa 487

———————————————————————

Her şeyin konuşkan ve rabbine nazar eder olduğunu bilen kimse, insanlar arasında iken olduğu gibi yalnız başına kaldığı zaman da kesinlikle utanma duygusuna sahip olur. Çünkü nerede olursa olsun, üzerini örten bir gök, altında bulunan bir yer vardır. Bu bilgiye sahip olan kimse herhangi bir mekânda olmasa bile kendi uzuvlarından, beden memleketinin reâyâsından utanır, çünkü her ne yapacaksa o uzuvlarla yapacaktır. Onlar onun aletleridir ve ister istemez onun fiillerine şahitlik etmek üzere çağrılacaklar ve kendilerinden istenen şahitliği yapacaklardır. Allah ancak adalet sahibi tanıkları şahitlik için çağırır.

Sayfa 501

———————————————————————

Eğer nefsini bilecek olursan rabbini bilirsin. Nasıl ki rabbin sana ilim vermişse âleme de kendisi ile ilgili bilgi vermiştir. Sen onun (âlemin) suretisin, dolayısıyla de bu ilimde muhakkak âlemin paydaşı olmahı, onu bizzat kendi nefsine dair ilminle bilmelisin. Zira başlangıçta Hakk’ın âlemi bilmesi, O’nun zâtını (nefsini) bilmesi idi. Allah’ın insana olan rahmetindendir ki ona öncelikle kendi nefsini şahit tutmuştur. Böylece insan kendi nefsinde ancak ilâh olan bir varlığa ait olması gereken kuvvetler bulmuştur.


wi_500-205x300 Muhyiddin İbn Arabi – Rahmetün Mine’r-Rahman – Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri cild:1-2-3-4-5 (Notlarım)
(Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur) açılması onunladır (Dilediğine rızkı bol verir, dilediğinden de kısar) bu iş O’nun elindedir, O’nun elinde olan da O’nun elinden çıkmaz. Dolayısıyla veren de O’dur, alan da O’dur.
Sayfa 32
———————————————————————
Kul tövbe ederek Allah Teâlâ’ya döndüğü zaman Allah Teâlâ da ona kabul ile döner, çünkü Allah Teâlâ kullarının günahlarını değil, onların tövbe ve itaatlerini (ibadetlerini) kabul buyurur ki bu da O’nun kullarına yönelik rahmetindendir. Nitekim eğer Allah Teâlâ günahları kabul edecek olsaydı o zaman tıpkı ibadetler gibi günahlar da müşahede makamında onun huzurunda yer alırlardı, oysa Hak Teâlâ kullarından sadece kabul ettiklerini müşahede eder ve sadece itaatleri kabul eder. Kullarından sadece kendi katında sevilen ve güzel olanları görür, kötülüklerden ise yüz çevirir ve onları kabul etmez.
Sayfa 42
———————————————————————

Şura 37. Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar; kızdıkları zaman da kusurları bağışlarlar. 38. Yine onlar, rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar.

Müşavere/danışma karşılıklı diyalogdur. Bu, her ne kadar insanın tek başına kaldığı zaman bakışının sağlam, iyi olmadığına delâlet etse de, müşaverenin bizzat kendisi bakışın/nazarın sağlamlığının bir parçasıdır. Bu her ne kadar insanın tek başına kaldığı zaman re’yinin (görüşünün) zayıf olduğuna delâlet etse de, müşaverenin bizzat kendisi re’yin sağlamlığının bir parçasıdır. İnsanın yapmak istediği bir işi başkalarının görüşlerine arzetmesi onun aklının tam olduğuna delâlet eder, çünkü bu durumda insan o konudaki görüş farklılıkları hakkında bilgi sahibi olur, kendisi görüşünde yalnız kalacak olsa bile, o görüşü kendisinden başkasının savunmadığını öğrenmiş olur, bunun yanı sıra pek çok başka görüşü de elde etmiş olur. Hakk’ın birliğine mahlükatın müşaveresinden daha güçlü bir delil var mıdır? Akılların mertebelerini sadece meşveret yapan kimseler bilir, özellikle de geceleyin meşveret yapanlar, çünkü gece vakti yapılan meşveret insanların daha iyi toplanmasına (zihinlerini konuya daha iyi yoğunlaştırmalarına) ve daha dikkatli konuşmaya sebep olur, düşünce dağınıklıklarına daha çok engel olur.Sayfa 47

———————————————————————

Allah Teâlâ kötülüğe misliyle karşılık vermektense affetmeye teşvik etmiş ki böyle yapan kimse kendisini kötülükten tenzih etmiş, kötülüğün mahalli olmaktan kendisini temizlemiş olacaktır. Bu meyanda bu cezayı vermeyen kimse hakkında (Kim bağışlar ve ıslah sağlarsa, onun mükâfatı Allah’a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez) buyurmuştur. Böylece kötülüğe karşılık vermeyi terk etmenin ahlâki erdemlerden biri olduğuna dikkat çekmiştir.

Sayfa 48

———————————————————————

Hazreti Ali (radiyallâhu anh) şöyle buyurmuştur: “Eğer aradan perde kalkacak olsaydı bile, yakinim (kesin imanım) şimdikinden daha da artmazdı.”

———————————————————————

Namaz beş vakittir, bunlardan kiminde kıraat sesli olur kiminde sessiz. İslam beş esas üzere bina edilmiştir, maksat karışıklığı izale etmektir. Tevhid imamdır, bu yüzden en baştadır, öncedir. Namaz nurdur, sabır ışıktır, sadaka burhandır; hac değerli ibadetlerin bildirilmesi, duyurulması, helal ve haramlara hürmettir.
Sayfa 97

———————————————————————

Allah’ın zâtının hakikatini bilmek imkânsızdır. Onun zâtı herhangi bir delille veya akli burhanla bilinemediği gibi tanım da kabul etmez. O, bir şeye benzetilemediği gibi herhangi bir şey de ona benzetilemez. Bu durumda şeylere benzeyen insan, hiçbir şeye benzemeyen ve benzetilemeyeni nasıl bilebilir? Senin onun hakkındaki bilgin (ma’rifet) ancak onun hiçbir denginin olmadığıdır. “Allah sizi kendisinden sakındırmıştır.” (Âl-i İmrân, 3/10)

Sayfa 122

———————————————————————

İnsanlardan kimi “O, cisimdir.”, kimi “Cisim değildir.”, kimi “Cevherdir.”, kimi “Cevher değildir.”, kimi “O bir cihettedir.”, kimi “Bir cihette değildir.” demiştir. Ancak Allah Teâlâ yarattığı kimseye, olumlayana da olumsuzlayana da bununla ilgilenmelerini emretmemiştir. Akıllı bir kimseye âlemdeki tek zâtın bilgisinin tahkiki sorulsa o, kendisine gerekli olan çıkarım ile meşgul olur ve bunu aşamaz. Nitekim süre ilerlemekte, nefesler azalmakta, giden nefes geri dönmemektedir.

Sayfa 127

———————————————————————

İnsanlar Hazreti Peygamber aleyhisselâmın “Peygamber yanında tartışmamak gerekir.” sözüne karşı kördürler. Hâlbuki onun hadisinin huzurunda bulunmak, onun huzurunda bulunmakla aynı şeydir. Hadis okunduğunda tartışılmaması ve dinleyenin sesini yükseltmemesi gerekir. Bu sebeple Allah Teâlâ (Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin) buyurmuştur. Peygamberin sesi ile onun sözünün aktarılması arasında fark yoktur. Bize düşen, okunan hadis ister bir soruya cevap olsun ister sözün başlangıcında söylenmiş olsun, tartışmaya girmeden muhaddisin peygamberden aktardığını kabul etmeye hazırlanmaktır. Bir meselede veya konuda Peygamberin sözü karşısında durmak vâciptir. Ne zaman “Allah veya Resülullah dedi ki.” denilse, dinleyenin bu sözü kabul etmesi, saygı göstermesi ve sesini muhaddisin sesinin üzerine çıkarmaması gerekir.

Sayfa 156
———————————————————————
Mâlum olan bir şey, duyular için de var olmadığı sürece insanın o şeyi idraki, zâtının kemaliyle tamamlanmış olmaz. İlmen idrak ettiği şeyi, varlığından sonra bir de duyu ile idrak ederse insanın o şeye karşı idraki zâtı itibariyle tam olur. İnsanın var olmasını istediği şeye muhtaç olmasının sebebi, mâna ve duyudan mürekkep olmasıdır. Kendisini tercih edene ihtiyaç duymasının sebebi de onun mümkün bir varlık olmasıdır. Hak Teâlâ ise mürekkep değil tektir. Onun şeyleri idraki, varlık ve yokluk hâllerinde hakikatleri ne ise o üzere, tek bir idraktir. Bu sebeple kullarda olduğu gibi şeyleri ihtiyaç dolayısıyla yaratmamıştır. Bu sebeple Fâtır süresi 15. âyette “siz ise fakirsiniz” buyurulmuştur.

Sayfa 136

———————————————————————

Kula hükmü gerektiren şeye değil hükme rıza göstermek emredilmiştir. Bu sebeple Allah Teâlâ onu buna memur kılarak (Rabbinin hükmüne sabret) buyurmuştur. Bu, belâ veya afiyet içeren ilâhi bir hüküm nüfuz ettiğinde Allah’a karşı sebat etmektir. İnsan doğası gereği darlıktan rahatlığa, genişliğe ve güneşin doğuşuna çıkmak ister. Doğanın karanlığını gördüğünde ve bu onu sıktığında sabırlı davranamaz. Bu sebeple ona şöyle denilir: Rabbinin hükmüne karşı sabit ol. İster üzsün ister sevindirsin onun sendeki hükmünün nüfuzundan uzak değilsin. Bu hüküm seni üzerse, bunu kaldırması için bize gelirsin. Bu hüküm seni sevindirirse de onun kalıcı olması için ve şükretmek için bize gelirsin. Sen bunları fazlalaştırdıkça biz de senin sevincini artırırız. Sevincin azalmaz ve sen her hâlde karlı çıkarsın. Biz sana sabrı ancak zorunlu bir ibadet olarak emrediyoruz. Şen de böylece vâcip olanı yerine getiren kimsenin karşılığını alırsın.

Sayfa 219

———————————————————————

Ey gece herkes uykuya daldığında bana samimi olanım Ve onların arasında gündüz bana konuşanım!

———————————————————————
Bilmelisin ki, zenginliğin ilk derecesi kanaat ve var olanla yetinmektir. Zenginlik yalnızca gönül zenginliğidir. Allah’ın gönül zenginliği verdiği kimseden başka zengin yoktur. Zenginlik düşündüğün gibi mal çokluğu değildir. Malın rabbinden, malın artmasının istense de insana hakim olan şey fakirliktir.
Sayfa 244
———————————————————————

İnsan, varlıktaki maksattır. O, hikmetlerin toplamıdır. Cennet, cehennem, dünya, âhiret, tüm hâller ve nitelikler onun için yaratılmıştır. İlâhi isimlerin toplamı ve eserleri onun üzerinde zuhur etmiştir. O, nimetlendirilen, azap edilen, rahmet edilen ve cezalandırılandır. Azap, nimet, rahmet ve ceza onun içindir. O, seçim yapan sorumlu kişidir. O, seçmeye mecburdur. Hak hükümler, kaza ve ayırma yoluyla onda tecelli etmiştir. Tüm âlem onun etrafında dönmektedir. Kıyamet de onun içindir. Cinler de onunla hesaba çekileceklerdir. Göklerdeki ve yerdeki her şey onun emrine âmâdedir. Ulvi ve süfli tüm âlem dünyada ve âhirette o ihtiyaç duyduğu için hareket etmektedir.

Allah insan türünü farklı derecelerde yaratmış, bir kısmını diğerinin emrine vermiş, bazısını faydasının kendisine dönmesi için âlemin bir kısmının emrine vermiştir. Onu ancak kendi hizmetine almıştır. Bundan diğerleri de dolaylı olarak faydalanmaktadır. İnsan türü dışında Allah’ın yarattıklarından hiçbirisi hilafetle özel kılınmamıştır. İnsan ise verme ve engelleme gücüne sahip kılınmıştır. Said (iyi, mutlu) kimseler halife ve vekildirler. Saidlerin dışındaki kimseler ise halife değil yalnızca vekildirler. Allah’ın isimlerinin hükmünün etkileri âlemde, onların ellerinde ortaya çıktığından onlar, Allah’ın isimlerine vekalet ederler.

Sayfa 259
———————————————————————

Alemin yaratılışının suretini, zuhurunu, ilahi buyruğun nüfuz hızını, gözlerin ve basiretlerin Alemde idrak ettiği şeyleri bilmek isteyen kimse, ateşi elinde oynatarak havada hareket ettiren kimsenin hızlı hareketi sebebiyle yapabildiklerine bir baksın. Bu kişi hareketi uzatır veya istediği başka bir şekilde yaparsa ateşi çevirdiğinde ona bakan kimsenin gözünde daire veya uzun bir çizgi oluşur. Artık sen hem bir ateş dairesi gördüğünden hem de orada bir daire bulunmadığından şüphe duymazsın. Senin bu şekilde görmene sebep olan şey, hareketin hızıdır. Daire, gözün idrak edebilmesi için Allah’ın “Ol” (kün) sözü ile ortaya çıkan mahlükların suretleri gibidir. Sen bakışına, basiretin ve düşüncenle şekillenen görüşüne göre onun yaratılmış olduğuna hükmedersin. İlmin ve keşfinle ise onun kendisiyle yaratıldığı Hak olduğuna hükmedersin.

Sayfa 253

———————————————————————

Bilmelisin ki, sen, benzeri bulunmayan bir yakutla ölçülen demir madenisin. Demir madeni, miktar açısından demirle eşit olsa da kıymet, zit ve özellik açısından asla bir olamaz. Allah bundan yücedir. Öyleyse sen kulluğuna ve kıymetine sarıl!
Sayfa 267

———————————————————————

Allah Teala hikmetli düzenin gerektirdiğ biçimde alemin işlerinde bulunmaktadır. Onun yarın olan işi ancak yarın, bugünün işi ancak bugün, dünün işi de ancak dün gerçekleşir. Allah Teala açısından tüm işler bu şekildedir. Ancak işler açısından, eğer Hak isrerse bir işin vakti dışında gerçekleşmesi mümkündür. Onun meşietinde (dilemesinde) mecburiyet veya tereddüt yoktur. Allah bundan yücedir. Onun dilemesi başkasına değil ancak tek şeye bağlıdır.

Sayfa 280
———————————————————————

Alem dünyada da Ahirette de, zahiren ve bitınen sürekli olarak sonsuza kadar halden hale dönüşmektedir. Ancak gizli ve görünür hareketler vardır. Haller gidip gelir ve kendilerini kabul eden hakikatlere giderler. Hareketler Alemde farklı etkiler gösterirler. Hareket olmasa zamanlar bitmez, sayıların bir anlamı kalmaz, şeyler belli bir vakte kadar seyretmez ve bir yurttan diğerine geçiş gerçekleşmezdi.
Sayfa 278

———————————————————————

İnsanın ahlâkı ile herkesi kuşatıcı olması ve onunla tüm âlemi razı etmesi imkânsızdır. Alemin kendinde bir muhalefet ve düşmanlık bulunur. Zeyd razı edildiğinde onun düşmanı olan Amr kızdırılmış olur. Dolayısıyla kişi ahlâkı ile tüm âlemi kuşatamaz, tüm âlemi razı etmenin mümkün olmadığını gördüğünde de ahlâkını Allah’a yönlendirir. Bu nedenle Allah’ı razı edecek şeylere bakıp onları yapar, onu kızdıracak şeylere bakıp onlardan çekinir. Bu fiillerin âleme uyup uymaması ile ilgilenmez. Kur’ân’ı bu gözle okuyan kimse âleme, Hakk’ın rahmeti ile muamele ettiği gibi muamele eder. Nasıl ki Hak rızkını dosta, düşmana, nefret edilene veya sevilene veriyorsa o da bu şekilde davranır.

Sayfa 302

———————————————————————

Allah Teala, kendisini bildirmedikçe, zuhuru ile kendisini tanıtmadıkça hiç kimsenin Allah’ı bilmesi mümkün değildir. Allah bir kimseye kendisini bildirip tanıttığı zaman o kimse kalbi ile onu ayne’l-yakin mertebesinde yakin nuru ile görür. Hazreti Peygamber aleyhisselam Allah’tan haber naklederek şöyle buyurur: “Beni yaratınış olduğun yer ve gök kuşatamadı da mümin kulumun kalbi kuşattı.”90
Sayfa 314

———————————————————————

Münacat

İlâhi! Seni nasıl birleyeyim ki, zira birlik aynında benim varlığım yok? Tevhid kulluğun sırrı iken seni nasıl birlemeyeyim ki? Sen yüceler yücesi, münezzeh olansın, senden gayrı ilâh yoktur. Kimse seni birleyemez, çünkü sen ezelde ve ebedde ne ise O’sun. Tahkik icabında, seni senden gayrısı birleyemez. İcmali olarak seni senden başkası bilemez. el-Bâtın olur, ez-Zâbir olursun, ancak zâtından bâtın olmazsın, zâtından başkasına da zâhir olmazsın.

Sayfa 317
———————————————————————
Hak Teâlâ (O Zâhir’dir, Bâtın’dır) buyurur ki bundan kastı şudur: Senin bârında aradığın şey zâhirdir, boşuna kendini yorma! Mârifetullah rayihasından bir kez koklayan kişi “Allah neden şunu şöyle yaptı da bunu yapmadı?” demez. Allah” bilen kul, “Allah neden şunu şöyle yaptı?” demez, çünkü bilir ki bütün zuhur edenin ve etmekte olanın, önde olanın ve arkada kalanın gerektirdiği her şeyin sebebi odur. Zâtı için tertip ettiği ise sebebin kendisidir. O, kendisinden başka bir illetle var ya da yok olmaz. O, zalimlerin söylediklerinden, yakıştırdıklarından münezzehtir, büyüktür, yüceler yücesidir.

Sayfa 316

———————————————————————

Her nerede olursak olalım, Hak bizimle beraberdir, varlık olarak bizimledir, münezzehtir, kendi şanına yaraşır şekilde bizimledir. İşte nerede olsanız O sizinle beraberdir] Ayet-i kerimesi bunu ifade eder ki bu da Hazreti Peygamber aleyhisselamın duasındaki “Allah’ım! Seferde yoldaş sensin.”91 şeklindeki ifadesini tasdikdir.
Sayfa 318

———————————————————————

Aslına ölüm bir buluşma değil, her daim yanı başımızda olan ve o ana kadar gözlerimiz perdeli olduğu için göremedigimiz refikimizi görme anıdır. Hazreti Peygamber aleyhisselim “Kim Allah ile buluşmayı isterse Allah da onunla buluşmayı ister.”9] buyurmuştur. Perdeli olan kimse O’nun kendisine refik olduğunu bilmez, ancak karşılaştığı zaman bunu anlar, öğrenir.
Sayfa 319

———————————————————————

Bütün alem, bir anlamı olan bir harftir, anlamı da Allah’tır. Böylece Alemde Allah’ın hükümleri zuhur eder. Zira Alem özü itibariyle ilahi hükümlerin zuhur mahalli değildir, bu nedenle mana daima harf ile irtibatlıdır, Allah da daima alem ile irtibat halindedir. Bu da Hak Teala’nın [Her nerede olursanız olun O sizinle beraberdir] ayetinde ifade edilen husustur.
Sayfa 320

———————————————————————

Şüphesiz hayat, sayılı nefeslerden, sınırlı ve belirli sürelerden ibarettir. Orada yazgı, belirlenen süreye ulaşır ve her emel sahibi emelini görür.

———————————————————————

Kalplerin kabulü çeşit çeşittir. İşte bu, insanların kalplerinde bulacakları duygu ve düşüncelerdir (havatır). İnsanlar bunlarla çalışır, bunlarla arzular ve bunlarla hareket ederler. Bu hareket ister itaat, ister isyan, ister mübah olsun durum böyledir. O halde maden, bitki, hayvan, insan, yeryüzü veya gökyüzü meleğinin kısaca alemin hareketlerin tamamı, yeryüzüne inen bu ilahi emirden oluşan söz konusu tecelliden meydana gelir. İnsanların kalplerinde buldukları ve aslını bilmedikleri duygu ve düşüncelerin (hatır) aslı işte budur. İndiği alemde bulunanların tamamına yönelik elçileri, feleklerin hareketlerinin ve yıldızların güçlerinden kendisiyle yani ilahi emirle beraber inenlerdir. İşte bunlar, alemde bulunanların hakikatlerine yönelik söz konusu ilahi emrin elçileridir. Bu nedenle gelişen durumlar onunla gelişir; işler onunla hayat bulur ve onunla geçerliğini yitirir.

Sayfa 421
———————————————————————
“Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğiniz için harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”. Canlılardaki cimrilik, tabiatlarının bir neticesidir. En fazla da insanda bulunur. Çünkü Allah Teala insanı akıl bolluğu içeren ve yerleşik rühani ve hissi güçleri olan bir yapıda terkip etmiştir. Kuşkusuz A.llah Teala, her şeyin kendisine ait olma ve kendi hükmü altında bulunma hırsı ve tamihkarlığını da insanın fıtratına yerleştirmiştir. Öyleyse icizlik ve cimrilik, insanın fıtratında vardır. Allah Teala şöyle buyurur: “Ona bir hayır dokunduğunda da eli sıkıdır (cimrilik eder).” (Mearic, 70121,) Bu gerçeği dikkate alan kimse, nefsini temize çıkarır ve iddiada bulunmaktan artırır. “İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

Sayfa 411

———————————————————————

Âhir zamanda insanın baldırı konuşacak ve sahibine yaptıklarını haber verecektir. Yine âhir zamanda öldürmek üzere Müslümanlar Yahudileri ararken arkasına Yahudiler gizlendiğinde ağaç konuşacaktır. Nitekim o, Yahudi’yi ararken gördüğünde Müslümana “Ey Müslüman, işte arkamdaki Yahudi’dir; onu öldür.” diyecektir. Eşyadaki bu hayat zâtidir. Çünkü o bütün varlıklara yönelik ilâhi bir tecelliden kaynaklanır. Zira Allah Teâlâ kendisini tanısınlar ve ona ibadet etsinler diye onları yaratmıştır. Allah Tcâlâ kendisine tecelli edip de kendisini tanıtmadan yarattıklarından hiçbiri onu tanıyamaz. Çünkü yaratıcısını bilmek yaratılmışın gücü dâhilinde değildir. Tecelli ebediyen devam eder ve zâhirde melekler, insan ve cin dışındaki varlıkların tamamına görünür. Kuşkusuz onlar için devamlı tecelli, ancak diğer donuk varlıklar ve bitkiler gibi zâhirde bir konuşması bulunmayan şeylerde geçerlidir.

Sayfa 439
———————————————————————
Allah Teala, yarattıklarını en iyi bilen ve yaratmayı dilediği şeyi yaratmaya kadir olandır. Bununla birlikte o, anne-baba arasında kendini gösteren çocuk gibi emrini yer ile gök arasında inip duran kılmıştır. Allah Teala anlayışla rızıklandırdığı kimse nezdinde her şeyi ilmiyle kuşatmıştır. Bu nedenle her şeyi kuşatıcılık ancak bir mana bulunduğunda umumiyet ifade eder. Bir şeyi tüm vecihleriyle Allah azze ve celle’den başkası bilemez.

Sayfa 422

———————————————————————

Hayretim yağmur yüklü suya değildir; ancak kayanın kuru yerinden akan suya hayret ettim Musa’nın asa ile taşa vurması gibi

O taş ki insanların içinde arasından su fışkırdı

———————————————————————

Alemdeki ilk öğretmen, ilk akıldır. İlk ögrenci ise yaratılmış bir öğretmen olan Levh-i Mahfuz’dan ders almıştır. Gerçekte ise öğretmen Allah Teala’dır. Bütün Alem ondan öğrenir ve ihtiyaç sahibi fakir bir talebedir. Bu onun kemalidir.
Sayfa 451

———————————————————————

Allah’ın yücelttiği her şeyi yüceltmek her mümine gereklidir. Allah Teala resülünü sallallahu aleyhi ve sellem [Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin] sözüyle nitelemiştir. Böylece mümin kimse Kur’an’ı inceler, orada Allah Teala’nın ve kullarından bir grubun onu övdüğü her niteliği, hakkın övdüğü bir nitelik olarak bilir ve bu niteliklerle nitelenmek için çabalar. Allah Teala
Kur’an’da kullarından bir grubun yerdiği bir özelliği zikrettiğinde ise bunlardan uzak durması gerekir. O böylelikle Kur’an’ı kendisine inmiş gibi kabul eder. Sanki Hak Teala ondan başkasına hitap etmemiş gibi düşünür. İşte boyle yaptığında onun ahlakı Kur’an olur. Hak Teala onu yüceltir. Böylelikle yücelmenin fayda verdiği yerde yücelir. Güzel ahlak akıl, şeriat ve örf bakımından bilinir. Güzel ahlaka uygun hareket etmek ise şeriatta bilinir.

Sayfa 454

———————————————————————

Allah Teâlâ ne yüce kitabında ne de nebisinin dilindeki hadisinde -söz konusu övgü amellerinden birine dair olmadıkça- kullarından kimseyi övmemiştir. Kullarını ancak amellerine bağlı olarak övmüştür. İşte kerem ve cömertliğin zirvesi budur. Sana verip bahşetmesi sonra da sana ait olmayan şeylerle seni övmesi böyledir. Kuşkusuz Hak Teâlâ senin perçeminden tutan ve sende ve senin elinle meydana getirmeyi murad ettiği her fiile seni yöneltendir. Sen ise gaflet içerisindesindir, hissetmezsin. Her kim fiillerinde Hak Teâlâ’nın velâyetini hissederse işte o, Allah Teâlâ’nın haklarında (Onlar, namazlarına devam eden kimselerdir) dediği kimselerdendir. Çünkü onlar, fâili müşahede ve ona münacat içerisindedirler. Bu şuura sahip olmayan kimse ise Allah Teâlâ’nın haklarında “Onlar namazlarını ciddiye almazlar.” (Mâ’ün, 107/5) dediği kimselerdendir.

Sayfa 462

———————————————————————

Zamanların doğal cisimler üzerindeki etkisi hakkında bilginlerden biri şöyle der: İlkbahar havasına rağbet gösterin! Çünkü ilkbahar havası ağaçlarınızda gösterdiği etkiyi bedenlerinizde de gösterir. Sonbahar havasından ise sakının. Çünkü sonbahar havası da ağaçlarınızda gösterdiği etkiyi bedenlerinizde gösterir. Allah Teâlâ hep birlikte bizim yeryüzünün bitkisi olduğumuzu belirtmiş ve (Allah, sizi yerden bitki bitirir gibi bitirdi) buyurmuştur. O bununla sizin bir bitki gibi bittiğinizi kastetmiştir.

s.489

———————————————————————

Allah Teala merhametini gazap ve intikamında gizlemiştir. Hastalıktan çeken hastaya onun günahlarını silmek suretiyle merhamet etmesi buna örnektir. Had uygulayarak kendisinden intikam aldığı kimsenin durumu da böyledir. Ahiret yurdunda o kimseden mesuliyet kaldırılır. Benzer şekilde Allah Teala intikamını nimetinde gizlemiştir. Bu durumdaki kimse -azabaıığrama Ahiret yurdunda saklı olduğundan- şuan azap göreceği şeylerle nimetlenmektedir. Rahmetini azabında, azabını ise rahmetinde gizleyen, yine nimetini intikamında, intikamını ise nimetinde gizleyen Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir

Sayfa 512

———————————————————————

Ey yakın dost! Bakışlarını gönlüne yerleşen bilgilere çevir, gelip geçici şeylere bakma! Kuşkusuz (gönlüne) yerleşecek bilgilere göre hesaba çekilirsin. İman gönlüne yerleşirse artık sen müminsindir. Gönlüne imanın gereklerinden uzaklaşarak hükmün zahirinin gerektirmediği şeylere yönelmek yerleştiyse buna göre hesaba çekilir ve hakkındaki nihai karar buna göre verilir.
Sayfa 535

———————————————————————

Cenab-ı Hak gündüzü geçimi temin zamanı kıldığı gibi amelleri de kaftan kılmıştır. O halde sana gereken amellerin en güzeliyle meşgul olmak, süslenmektir. Dünyanın süsünden ve şeytandan sakın!
Sayfa 564
———————————————————————
[Uykunuzu bir dinlenme (sebebi) kıldık] yani uyku insanlar için doğal bir rahatlık olduğu gibi biz onu gece ehli için ilahi bir rahatlık kıldık demektir. Nitekim insanlar uyduğunda bu kimseler rableriyle rahatlık bulurlar ve duyu-mana aleminde onunla yanız kalırlar. Zira o uykuyu denetçilerin gözlerinde kılmıştır. Böylelikle onlar rablerinden tövbeleri kabul etmesini, dualarına icabet etmesini ve günahlarını bağışlamasını isterler. Binaenaleyh insanların uykusu onlar için bir rahatlıktır. Çünkü Allah Teala geceleyin dünya semasına onların yanlna iner. Böylece onlarla kendisi arasında feleğe ilişkin bir perde kalmaz. Cenab-ı Hakk’ın onlara inişi onlara rahmeti demektir.

Sayfa 556

———————————————————————

Heva gerçekte nefsin kölesidir. Çünkü o nefsin nitelikleri cümlesindendir. Heva ancak nefsin varlığı sayesinde bir hakikate sahiptir. Zira nefis hevanın malikidir. Nefis hevasına tabi olduğunda ise bu sefer heva nefse malik oluverir. Hevanın ne aklı ne de imanı vardır. Bundan dolayı nefsi tehlikeli durumlara sokarak yok eder.
Sayfa 577

———————————————————————

Kahrolası (inkarcı) insan! Ne nankördür o!

Kainatta bulunan her şey insanın emrine amadedir. Bununla birlikte insan nankördür. Varlığından ibret almaktan yüz çeviren ve onlı küçümseyenlerin vay haline! Gerçekte küçüklük ona aittir. Ne zelil ve küçüktür o! Keşke nankörliik ettiği gibi şükretseydi de. Bu nedenle onlar salih amele diğer kötü amelleri karıştıran kimselerden oluverdiler. Neticede onlar ebedi Ahiret yurduna bırakılan umuda katı]dılar.

Sayfa 586

———————————————————————

Onun yarattıklarına uyguladığı şeyler onun için zorunlu değildir. Bilakis O, dilediğini yapandır. O, fiillerinde mutlak olandır. Sen ise mukayyedsin. Allah Teala dilediğini yapandır. O ilminin takdir eniği şeyleri ister. İlim ise maluma tabidir. Varlıkta ancak malumolan şeyler açığa çıkar. Güçlü delil Allah’a aittir. Olan ancak Allah’ın ilmiyle olur. Allah da ancak malum olanı bilir. İşte anlayan bir kimse için kaderin sırrı budur

Sayfa 627
———————————————————————
el-Vedud, muhabbeti sabit olan demektir. O bizi devamlı olarak sevmektedir. Böylece o, daima el-Vedud’dur. Zaten sanatkar sanatınr nasıl sevmesin? Şüphesiz biz O’nun sanatıyız. O da bizim yaratıcımızdır, Allah rızıklarımızın ve maslahatımızın yaratıcısıdır. O bizim için daima var edendir. O her gün bir iştedir. el-Vedud’ın anlamı ancak budur. O, gayb mertebesinde muhabbeti sabit olandır. Allah (azze ve celle) bizi görür. Bizi görünce sevdiklerini görmüş olacağından bu onun için büyük bir sevinçtir. Alemin tamamı bir insandır ki o, sevilendir. Alemdeki şahıslar bu insanın azalarını oluştururlar. Sevilen, sevenin muhabbet duymasıyla nitelenmemiş, yalnızca sevilen kılınmıştır.

Sayfa 625

———————————————————————

Allah yoksulun zayıflığını artırmıştır. Zira bu kişinin iki zayıflığı vardır. Biri aslından, diğeri fakirligindendir. O, kaderin cereyanı altında gece gündüz Allah’ın hükmünün geleceği şeylere bakan, Allah’ın kendisi ile ve kendisine vereceği şeylerle huzur bulandır. O, bir tek Allah’a sığınilacağını ve Allah’ın dilediğini yapan olduğunu bilir. O, Allah’tan gelen taksimin, içinde bulunduğu hal olduğunu bilir. Allah onun yarasını “Ben kalbi kırık olanlarla birlikteyim.” sözüyle sarmıştır.

Sayfa 648

———————————————————————

Nitekim Allah her şeyi çift yaratmış, bu çiftlerin idraki için de iki göz var etmiştir. İnsan bir gözüyle yarattclsı Vacibu’l-Vücüd’a şahit olurken, diğer gözüyle kendi imkan haline şahit olmaktadır. Öyleyse Hakk’a, seni imkan hAlinden alıkoyacak şekilde bakma. Böyle olursa cehalete düşer ve Hak olduğunu iddia edersin. Kendi imkan haline de seni Hak’tan alıkoyacak şekilde bakma. Bu seni sağır bırakır, sen de niçin yaratıldığını bilemezsin. Öyleyse bazen bir bakışla, bazen diğer bakışla bak.

Sayfa 654

———————————————————————

Dil kalbin kalemidir. Kudret eli onunla iradenin söylediği bilgileri, oluşun zahirindeki kağıtlara yazar. Kaynağı açısından söz bir ameldir. Melekler bu ameli yazarlar. Nitekim Allah Teali şöyle buyurmuştur: “O hiçbir söz söylemez ki yanında çok dikkatli bir gözetleyici olmasın!” (Ka( 50/18)
Sayfa 655

———————————————————————

Rasülullah ashabının arasında iken yanına bir adam gelmiş ve “Ey Allah’ın Resülü, cennet ehlinin kıyafetini soracağım. O dokunmuş bir kıyafet midir yoksa yaratılmış bir kıyafet midir?” demişti. Oradakiler adamın bu sorusuna güldüler. Rasülullah buna kızarak buyurdu ki: “Cahil kimsenin bilene sormasına mt gülüyorsunuz? Ey adam, cennet ehlinin giysileri cennet meyvelerinden çıkar.”l? Allah resülü bu cevabıyla soru soran kişiyi memnun etmiş ve ashabına soru karşısında gösterilmesi gereken edebi öğretmiştir. Bunu yaparak soru soran kişinin utancını gidermiştir. Adam da mutlu ve cevabını almış şekilde geri dönmüştür.

Sayfa 676

———————————————————————

Bir kişi bilmediği bir konuyu öğrenmek üzere soru sormak için bir Alimin yanına geldiğinde, bu husus eğer soru soran kişiye ağır gelecekse Alim bu kişiye “Seni ilgilendirmeyen şeyi sorma. Bu senin seviyene uygun değil. Bu sorunun cevabını anlayamazsın.” der. Halbuki iş sandıkları gibi değildir. Nefsü’l-emir’de de böyle değildir. Eksiklik kendisine soru sorulan kişidedir. Çünkü o, soru soran kişiye göre meselenin muhtemel olduğu açıklamanın ne olduğunu bilememiş,bu konuda ona fayda sağlayacak bir şey öğretememiş ve soru soran kişinin aklı alamayacağından ve anlayışı ona erişemeyeceğinden söz konusu meseleyi ondan gizlemiştir. Böyle yapmasa soruyu soran kimse alimin cevabı ile sevinir ve bu sahih açıklama üzerinden meseleyi öğrenirdi.

———————————————————————

Hatalı soruya gelince ona cevap verilmesi gerekmez. Vehim içinde soru soran biri “Alemin varlığı Hakk’ın varlığından ne zaman çıktı?” dese, ona “Ne zaman kalıbı zaman sorusudur. Zaman ise nispetler Alemindendir.Zaman Allah Teala’nın yarattıklarından biridir. Çünkü nispetler ilemi var etme değil takdir etme yaratılışına sahiptir. Dolayısıyla böyle bir soru sorulamaz. Nasıl sorduğuna bir bak!” deriz. Allah peygamberine bilgi isteyen kimseyi azarlamamasını öğretmiş ve ona azarı yasaklamrş, “İsteyeni sakın boş çevirme” buyurmuştur.

Sayfa 677

———————————————————————

Allah sanatını insanın eliyle sağlamlaştırmış, inayetiyle onun boyasını güzelleştirmiştir. Böylece insanın ilahi isimlere benzerliği yaratılışından ileri gelmektedir. Ulvi ve süfli varlıklara benzerliği de onun yaratılışındandır. Bu şekilde insan, düzgün yaratılışı itibariyle diğer mahlükattan ayrışmıştır. Allah Subhanehü onun sırrını sırlar makamında örnek olarak ortaya koymuş, onun nurunu diğer nurlardan ayırmtştır. Onun için iki makam arasına inayet kürsisi kurmuştur.

Sayfa 687

———————————————————————
İnsanın dua etmek için başını ve ellerini kaldırdığında ayakta kıyam etmesi onun yukarıda olmasını gerektirdiği gibi, secdeye varmasl da başını eğmesi ile onun aşağıda olmasını gerektirir. Allah secdeyi kendisine karşı bir yakınlık hali kılmıştır. Üst alttan veya alt üstten Allah Subhanehü’yu kayıtlayamaz. Üstü de altı da yaratan O’dur. Allah kuluna secde etmesini emretmiş, secdeyi onun için bir yakınlık vesilesi kılmıştır. Kul belki de Hakk’ın tenzihini, altta olma nispetinden tenzih olarak düşünür. Yüz, Rabbini görebilmek için secde etmek ister. Zira yüz gözün; göz de görmenin mekanıdır. Kul secde ettiğinde hakikati itibariyle O’nu görebilmek için secde etmek ister. Altta olmak kula ait bir haldir. Çünkü kul aşağı indirilmiştir. Düşme hadisi ile buna dikkat çekilmiştir.
Sayfa 694
———————————————————————

Allah insanın kalbini gayb, yüzünü şehadet Aleminden var etmiştir. Allah yüzün Allahın evi ve kıblesine secde edeceği bir yön tayin etmiştir. Bir diğer ifadeyle Allah insana namaz kılarken yüzünü döneceği bir yön belirlemiş ve ona yönelmeyi ibadet saymıştır. Secdeyi namazdaki en faziletli fiil, Kur’in ile Allah’ı zikretmeyi namazdaki en fazıletli söz kılmıştır. Allah kalp için ise bizzat kendini belirlemiştir. Böylece kalp O’nun dışında bir şeye yönelmez. Allah kalbe kendisine secde etmesini emretmiştir. Kalp eğer keşfen secde ederse, başı dünya ihiret asla secdeden kalkmaz. Keşif olmaksızın secde ederse başını kaldırabilir. Onun başını kaldırmasının sebebi Allah’ı unutması ve Allah’tan gafil olmasıdır. Kalp secdesinde başını kaldırmayan kişi, her şeyde sürekli olarak Hakk’ı müşahede eden kişidir. Bu kimse bir şeyi görmeden önce ancak Allahı görür. Bu Ebü Bekir es-Sıddik’in hilidir.

Sayfa 696

———————————————————————

Ey secde eden, sabırsızlık edip hüzne kapılma! Sen müşahede edilen dairenin merkezindeki uyluksun. O hakiki gaybtır, yaratıcı Allahtır. Öyleyse avuçlarını toprağa sağlam koy. Çünkü sen yakınlık mahallindesin. İşaret ettiğimiz şeyi anla.
Sayfa 697

———————————————————————

Baki olmayan bu yurt seni kandırmasın.
Ey ayık kimse! Bu yurda temkinli şekilde ait olmalısın
Eğer sarsıntı olursa bu bileşim hareketlenip ayrılır.
Biri ebediyete, diğeri cehenneme yol alır.
Bu dünyayı bırak, hiçbir şeyi seni aldatmasın. Yalnızca bir yolculuk için dünyadasın.
Sayfa 711

———————————————————————

Nefis ayrılık vaktine vardığında ona “Çare bulan yok mudur? denir.” (Kıyame, 75l27), “Bacaklar birbirine dolaşır.” (Kıyame 75l29) Beden yeri o dehşetli sarsıntısıyla sarsılır. Nefis için lehine ve aleyhine olan şeyler görünür olur. Ayaklar kayar. O vakit pişman olur ancak pişmanlık fayda vermez.

———————————————————————

İnsan nasihati kendinden değil, başkalarından alır. Mümin, kardeşinin aynasıdır. Çünkü nefis kendi ayıbına kör kesilirken başkasının ayıbını çok iyi görür. Bu sebeple mümiır, nefsinin afetlerinin açığa çıkması için kardeşlere ihtiyaç duyar. Kardeşlik akdi konusunda her kardeşin lisan-ı hali şunu söyler: Her birimiz kendi ayıplarına karşı ama olduğu ve üzerinde bir perde olduğu için kardeşimizin ayıbını görürüz. Gerçek kardeşin seni tasdik eden değil doğruyu söyleyendir; seni öven değil yaralayandır. Hazreti Peygamber’in şu hadisi de buna işaret etmektedir: “Kim Allah’ı kızdırmak pahasına insanları tazı ederse o, insanlar arasında övülse de gerçekte yerilmiştir. Kim de insanları kızdırmak pahasına Allah’ı razı ederse, Allah insanları ondan razı eder ve ona doğru bakan bir göz ihsan eder.”

Sayfa 728

Muhammed Ali

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir