Ahlâkın Kökeni ve Nitelikleri*

111979-300x150 Ahlâkın Kökeni ve Nitelikleri*

İbnü’l-Arabî

 

çev. Ercan Alkan

İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240) tasavvuf geleneğinin üretken yazarlarından biri ol­masının yanı sıra teorik konularda genel kabullere yönelik yaklaşım ve temel- lendirmelerindeki farklılıkla dikkat çeken sıra dışı bir isimdir. İbnü’l-Arabî’nin hem yazarlık tecrübesini hem de düşünür kimliğini yansıtan en kapsayıcı metni el-Fütûhâtül-Mekkiyye olup, eserdeki hâkim üsluba bağlı olarak temel sorunlar farklı bağlamlarda ve düzeylerde kendisine yer bulmuş; ahlâka ilişkin sorulara ve cevaplara da seyrüsülûk, haller-makamlar, İlâhî isimler vb. konularla ilişkili bağlamlarda değinilmiştir. İbnü’l-Arabî’ye göre ahlâk, üzerine ancak peygamber­liğin imkânından hareketle konuşulabilecek bir meseledir. Akim bu bağlamda vereceği hükmün sınırlı olduğunu kabul eden İbnü’l-Arabî, ahlâkî eylemlerimize uygun konumların tümüyle peygamber tarafindan bildirileceğini ve ahlâkın içe­riğine ilişkin bildirimlerin peygamberlik görevi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini vurgular. Nitekim ona göre dinlerin varlık amacı ahlâkî normların kö­kenine ve niteliklerine ilişkin bilgiyi insanlara göstermektir. Bu bağlamda “Güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim” hadisine odaklanan İbnü’l-Arabî, söz ko­nusu “güzel ahlâkinı yalnızca peygamberlerin getirdiği şeriatlarda açığa çıktığı düşüncesinden hareket eder; bununla birlikte en kuşatıcı şeriat olması dolayısıyla ahlâkî anlamda evrensel değerler Hz. Muhammed’in söz ve uygulamalarında karşılık bulur. “Güzel ahlâkın tamamlanması” huyların bayağılıktan arındırılması demektir. Îbnü’l-Arabî’ye göre ahlâkın iki türünden söz edilebilir: Birincisi kişinin doğuştan getirdiği, İkincisi ise sonradan kazanılan ahlâktır. Sonradan kazanılan ahlâk, tasavvuf literatüründe kullanıldığı şekliyle ahlâklarıma (tahalluk) sürecini ifade eder. Bu sürece bağlı olarak insanın isim ve sıfatlan bakımından Tanrı’ya benzemek (teşebbüh) suretiyle ahlaka anlamda dönüşerek yetkinleşmesi mümkün hale gelir. Ahlâk konusunun -ayrıntıları aşağıda seçilen pasajlarda görüleceği üzere- seyrüsülûk ve hal-makam konularıyla ilişkilendiği bağlam da burasıdır. Böylece Ibnü’l-Arabî tarafindan ahlâk, insanlar arası ilişki biçimlerinin ötesine taşınarak Tanrı ile insan arasındaki ilişkinin düzenlendiği bir metafizik çerçeveye dönüştürülür.

[Ahlâk-Akıl İlişkisi]

Aklın [Allah’a] yaklaştıran davranışları [iyi huyları ve salih amelleri] belirleme yetkisi yoktur. İnsan örfte bilinen ve doğası gereğince sevilen iyi huylara sahip olabilir (mekârimü’l-ahlâk), akıl da bunlan idrak edebilir. Ancak bunlar hakkın­da Allah’ın hükmü de [benim idrak ettiğim gibidir] diye kesin bir kanaate sahip olamaz.

[Ahlâk ve Hükümleri]

Karşılığında bulunması gereken mahal değişince ahlâk hükümleri de değişir; bu yüzden ahlâk sahibi ahlâkın mahallini bilmeye ihtiyaç duyar. Bu bilgi sayesin­de o, ahlâkın mahalline uygun ve Allah’m emrine yaraşır bir şekilde davranır; böylelikle Allah’a yaklaşmış (kurbet) olur. Bu yüzden şeriatlar, insanın üzerinde yaratıldığı ahlâk hükümlerinin mahallini insanlara göstermek maksadıyla in­miştir. Buna örnek sadedinde Allah Teâlâ “O ikisine öf bile deme!” (îsrâ 17:23) buyurdu. Çünkü yarattıklarında “öf deme” [huyu] mevcuttur. Dolayısıyla Allah ahlâka ait hükmün açığa vurulmaması gereken mahalli bildirdi. Ardından bu ahlâka ait hükmün açığa vurulması gereken mahalli de bildirdi: “Öf! Size ve Allah’tan başka taptıklarınıza” (Enbiyâ 21:67). Yine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Onlardan korkmayınız” (Âl-i İmrân 3:175). Burada korkma huyunun (huluh) açığa vurulmaması gereken mahalli bildirdi. Sonra kullarına söyle dedi- ”Benden korkunuz” (Al-ı lmran 3:175). Burada ise onlara bu niteliğin hükmünim açığa vurulacağı mahalli bildirdi. Benzer durum, haset ve hırs [huyları] için de geçerlidir. (…) Nitekim Hz. Peygamber bu hususta şöyle buyurdu: “Yalnız şu iki kişiye haset [gıpta] edilir”1 ve “Allah senin [cemaatle namaza iştirak etme arzu ve] hırsını artırsın; fakat bir daha [bunu] yapma.”2

[Ahlâk Türleri]

Şeriat [bize] ahlâkın iki türü olduğunu bildirdi: Birincisi insanın yaratılışında bulunan [doğuştan gelen] ahlâktır. Nitekim Hz. Peygamber, Abdülkays [kabile­sine mensup] Eşecc’e şöyle buyurmuştur: “Sende Allah ve Rasulünün sevdiği iki haslet vardır: Hilim ve teenni.” İmam Müslim’in dışında biri, hadisi başka bir lafizla da aktarmıştır: “Bunun üzerine Eşec [el-Abdî] Hz. Peygamber’e “Ben bu hasletler üzerinde mi yaratıldım?’ diye sormuş, Hz. Peygamber de Evet karşılı­ğım vermiştir. Ardından o ‘Beni bu iki haslet üzere yaratan Allah’a hamdolsun demiştir.”3 İkincisi ise sonradan kazanılmış ahlâktır. Kazanılmış (mükteseb) ah lâk, ahlâklanma (tahalluk) diye ifade edilir. Ahlâklanma, yaratılışının temelin­de kendisinde yüce huylar bulunan kişiye benzemektir (teşebbüh).

[İlâhî İsimlerle Ahlâklanma]

Bilmelisin ki Allah Teâlâ, âlem [içinde var olan şeyleri] birbirine bağlamak mak­sadıyla varlıklar (eşya) arasında münasebetler yarattı. Hal böyle olmasaydı alem [içinde var olan şeyler birbiriyle] kaynaşmaz ve asla onlar için bir varlık [ durumu] ortaya çıkmazdı. Bunun aslı, bizim ile Hak Teâlâ arasındaki münasebettir, bu münasebet olmasa idi bizler var olmazdık ve İlâhî isimler ile ahlâklanmayı(tahalluk) da kabul etmezdik. Hakk’a özgü herhangi bir mertebe (hazret) olma­sın ki bizim de orada bir kademimiz ve o mertebeye yönelen doğru bir yolumuz bulunmasın!

Sefer, Allah’ın dışında her şey için, daha doğru bir ifadeyle varlık ile nitelenen herkes için İlâhî hakikatlerde zorunlu bir haldir. O, velîlerin büyüklerinin seferi­dir ki Allah Teâlâ’nın “Göklerde ve yerde bulunanlar O’ndan isterler, O her gün bir şe’n[4] üzeredir” (Rahmân 55:29) âyetiyle ahlâklanmaktır. (…) Velîlerin büyük­lerinin seferi ilim ve tahakkuk iledir; İlâhî isimlerde sefer tahalluk iledir. Bu sefe­rin hali ise birinci halden [mertebece] daha aşağıdadır. Üçüncü sefer ise varlıkta (ekvân) itibar iledir ve bu her iki halden [tahalluk ve tahakkuktan] daha aşağı bir haldir. [Dördüncü] sefer, hallerinde bütün seferleri kuşatan seferdir; bu, varlıkta­ki seferlerin en büyüğü iken ilk sefer, seferlerin en büyüğü ve en yücesidir.

[Güzel Ahlâkın Anlamı]

Hz. Peygamber “Güzel ahlâkı (mekârimü’l-ahlâk) tamamlamak üzere gönderil­dim”[5] buyurdu. Hadisin anlamı şudur: Ahlâk güzel ve bayağı olarak iki kısma ayrılınca, güzel ahlâk tümüyle nebiler ve rasûllerin şeriatlarında açığa çıktı, bayağı ahlâk da hepsinin nezdinde güzel ahlâktan ayrıştı. Aklî delil, keşif ve marifete göre âlemde yalnızca Allah’ın ahlâkı vardır ve onların tamamı güzeldir; dolayısıyla bayağı ahlâk yoktur. Hz. Peygamber kuşatıcı kelime ile insanların tamamına gönderildi ve kendisine ‘cevâmiu-l-kelimn’verildi.[6] Ondan önce gelen her nebî ise hususî [yalnızca kendi ümmetleri ve dönemleriyle sınırlı] bir şeriat üzere gönderilmişti.

Hz. Peygamber “güzel ahlâkı tamamlamak üzere” gönderildiğini bildirdi; çünkü güzel ahlâk, Allah m ahlâkıdır. Böylece Hz. Peygamber bayağı ahlâk de­nilen şeyleri, güzel ahlâkın içine aldı; dolayısıyla bütün her şey güzel ahlâka dönüştü. Hz. Peygamber, şeriatın maksadını bilenler için âlemde bayağı ahlâkı tamamen ihmal etmedi. Bayağı ahlâk olarak isimlendirilen hırs, haset, açgöz­lülük, cimrilik, korkaklık ve yerilmiş tüm niteliklerin sarf edilecekleri yerleri bize açıkladı. Bize bu huyların sarf edilecekleri yerleri verdi; onları bu yerlerde kullandığımız zaman onlar güzel ahlâka dönüşür, onların üzerinden “yerilme” niteliği kalkar ve “övülen” birer nitelik haline gelirler.

* * *

Güzel ahlâkın tamamlanması, [huyların] kendilerine nispet edilen bayağı­lıktan arındırılmasıdır. Çünkü bayağı ahlâk, [kişiye sonradan ilişen anlamında] arızı bir durum, güzel ahlâk ise zâtî bir durumdur: Zira bayağı ahlâkın ilahı bir dayanağı yoktur; arazî bir nispetir, temeli ise nefsanî isteklerdir. Güzel ahlâkın İlahî bir dayanağı vardır; o İlâhî bir ahlâktır. Hz. Peygamberin güzel ahlâkı tamamlaması, o niteliklerin sarf edilecekleri yerleri açıklamasında ortaya çıkmistir. Hz. Peygamber sarf edilecekleri yerleri belirlemek suretiyle onların güzel ahlâk olmalarına ve bayağı ahlâk kisvesinden arınmalarına imkân vermiştir. Dolayısıyla varlıkta şeriat dışında bir şey yoktur.

* * *

Hz. Peygamber [bir duasında] şöyle buyurmuştur: [Allah’ım!] Beni ahlakın en güzeline ulaştır; ahlâkın en güzeline senden başka kimse beni ulaştıramaz. ”7 Bu, Hz. Peygamberin şu duasındaki ifadeleriyle aynı düzeydedir: “[Allah’ım!] Hatalarımı su, kar ve dolu ile yıka!”8 Yani beni bu makamda, güzel ahlakı kul­lanmaya muvaffak eyle! Şöyle ki, seninle muameleme yaraşır tarzda münaca- tında edeple davranmaya; senden bir bilgi almada, sözünde bana bildirdiklerini anlamaya; senin sözünle sana münacat ederken o sözleri kavramaya beni mu­vaffak eyle. -Bütünüyle bunlar ahlâkın en güzelidir – Ayrıca fiillerimde -benim için şer’i olarak vaz ettiğin gibi— zâhir ve bâtında, huzurunda duruş şeklimde güzel ahlâkı kullanmaya muvaffak eyle!

“Ahlâkın en güzeline senden başka kimse ulaştıramaz.” Yani buna muvaffa- kiyet sağlayan sensin! Benim buna erişmeye gücüm yoktur. [Huyların] belirlenmesi, senin kudretin ve tarifin sayesinde mümkündür. Zira buna çalışıp  çabalama («içtihad) ile erişilmez aksine bu, senin yasayla belirlemen ve açıklamana bağlıdır. Kudretin meçhul, celâline yaraşan ise bilinemez, seninle muamelemiz, kölenin efendisiyle birlikte olan muamelesine kıyaslanamaz. Çünkü sen, “Senin bir benzerin yoktur”[9] buyurdun. Şu halde senin ile muamelede bize bahşettiğin edebi, senden başkası bize bildiremez.

İnceleyin:  Bir Ruhum Var, Bak !

* * *

Hz. Peygamber “Güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim” buyurmuş­tur. Çünkü ahlâkça eksik olma, bayağı [ahlâk] şeklinde isimlendirilmiştir. Pey­gamber huyların sarf edilecekleri yeri belirledi, böylece bayağı [ahlâk], güzel ah­lâka dönüştü. Belirli makamlarda kul, o huylar ile nitelendiği vakit, kula utanç verici bir durum ilişmez ve o “rezillik” ile nitelenmez. İlâhî emre ve nebevî-za- manî sınıra/tanıma muhalif nefsanî isteklerin hükmü ortadan kalkınca, huylar bütünüyle değerli olur.

[Ahlâk ve Seyrüsülûk]

Bil ki, Allah’a giden yol (tarik), yani yaratılış gayeleri dışındaki şeylerle nefs- lerini meşgul eden sıradan insanlardan (avam) ziyade kurtuluşa talip seçkin mü’minlerin (havas) tuttukları yol dört kısımdır: Sebepler (bevâ’is), güdüler (devaî), huylar (ahlâk), hakikatler (hakâik). Seçkinleri güdüler, sebepler, huy­lar ve hakikatleri yerine getirmeye teşvik eden şey ise üzerlerine farz kılman üç haktır: Allah’ın hakkı, nefslerinin hakkı ve yaratılmışların hakkı.

1.Allah Teâlâ’nın onlar üzerindeki hakkı, seçkin mü’minlerin Hakk’a kulluk etmeleri ve hiçbir şeyi ona ortak koşmamalarıdır. [2] Yaratılmışların onlar üze­rindeki hakkı, şeriat bir cezanın uygulanmasını emretmedikçe onlara hiçbir şe­kilde eziyet etmemeleri; şeriat nehyetmedikçe de onlara imkân el verdiği ölçüde (istitâ‘at) ve diğerkâmlık (îsâr) üzere, iyilik ile davranmalarıdır. Zira maksada erişmeye şeriat lisanı [şer‘î bildirim] dışında başka bir yol yoktur. [3] Nefslerinin onlar üzerindeki hakkı ise, onların kendisinde mutluluk (sa’âdet) ve kurtuluşun (necât) bulunduğu yol dışında nefislerini başka bir yola sevk etmemeleridir -her ne kadar nefs ya cehalet veya kötü tabiat sebebiyle bu yoldan yüz çevirecek olsa bile-. Zira [mutluluk ve kurtuluş yolundan yüz çeviren] kibirli nefsi, erdemli huylan elde etmeye iten şey, aslında din ve mürüvvettir. Cehalet dinin zıddıdır, çünkü din ilimdir. Kötü tabiat ise mürüvvetin zıddıdır.

Dört kısım yola tekrar dönecek olursak şöyle deriz: Güdüler beştir: Bir sebebe bağlı olan [nefs kaynaklı iç ses veya dürtü anlamında] hâcis -nakrul-hâtır diye de isimlendirilir-, irade azim himmet ve niyet. Bu güdülere yol açan sebepler (bevâ ıs) ise uçtur: istek (rağbet), korku (rehbet) ve yüceltme (ta’zîm). İstek iki tür­lüdür: Mücâvere [Hakk’a yakın olma, komşuluk] ve mu’âyenede [Hakk’ı apaçık görme] istemek, yani O’nun katında olanı ve O’nda olanı istemek. Korku da iki türlüdür: Azaptan ve hicaptan [kişiyi Hak’tan uzaklaştıran perde] korkmak. Yü­celtme ise Hakk’m senden ayrı olması (ifrâd) ve senin Hak ile bir (cem*) olmandır.

Huylar üç türdür: Geçişli (müte’addı) [sonuçlan ilgili fiilin öznesinin dışı­na taşan] huylar, geçişli olmayan [sonuçlan ilgili fiilin öznesiyle sınırlı kalan] huylar ve müşterek huylar. Geçişli huylar iki kısma ayrılır: [1] Cömertlik ve futüvvet örneğindeki gibi bir faydanın [başkasına] ulaşması; [2] Af ve hoş görme, karşılık vermeye gücü olduğu halde eziyetlere tahammül etme örneğindeki gibi bir zararın [başkasından] kaldırılması. Geçişli olmayan huylar, vera‘,[10] zühd ve tevekkül gibi huylardır. Müşterek huylar ise yaratılmışların eziyetlerine karşı sabretme, güler yüzlü olma vb. huylardır.

Hakikatler dört kısımdır: Mukaddes zâta dönen hakikatler, münezzeh sıfat­lara dönen hakikatler —bunlar nispetlerdir—, fiillere dönen hakikatler —bunlar “ol” (kün)11 fiili ve kardeşleridir—, mef’ûllere dönen hakikatler —bunlar varlıklar (ekvân) ve var edilenlerdir (mükevvenât)—. Oluşa ait (kevnî) bu hakikatler üç mertebe üzeredir: Ulvî mertebe akledilirler (makûlât)’, süfli mertebe duyulurlar (mahsusât); berzahı mertebe tahayyül edilirlerdir (mütehayyelât).

Zâta ait hakikatler, Hakk’IN seni kendisinde ikamet ettirdiği, benzetme (teş bih) ve nitelik belirtmeden (tekyîf) uzak, ibarenin onu kuşatamadığı, işaretin de yeteri düzeyde onu gösteremediği her meşheddir [müşâhede mahallidir].

Sıfatlara ait hakikatler, Hakk’ın seni kendisinde ikamet ettirdiği, O’nun âlim, kâdir, mürîd, hayy vb. birbirinden farklı, benzer veya karşıt isim ve sıfat­lara sahip oluşu hakkında bilgi edindiğin her meşheddir.

Oluşa ait hakikatler, Hakk’ın seni kendisinde ikamet ettirdiği ruhlar, basit ve bileşikler, cisimler, bitişme ve ayrışma hakkında bilgi edindiğin her meşheddir.

Fiile ait hakikatler, Hakk’ın seni kendisinde ikamet ettirdiği, ol (kün) emri­nin marifeti hakkında bilgi edindiğin her meşheddir. Ayrıca bu mahalde kudre­tin kudret yetirilen şeye (makdûr) özel bir şekilde iliştiğini de öğrenirsin. Zira kulun bir fiili olmadığı gibi kendisinin nitelendiği sonradan yaratılmış (hadis) kudretinin de bir tesiri yoktur.

Zikrettiklerimizin tamamı haller ve makamlar olarak isimlendirilir. Makam, kendisinde derinleşilmesi zorunlu, intikalin mümkün olmadığı her bir niteliktir. Buna örnek olarak tevbe verilebilir. Hal ise sekr,[12] mahv,[13 gaybet[14]  ve rıza gibi belirli bir vakitte olan ya da belaya sabretme veya nimete şükretme gibi varlığı bir şarta bağlı olan ve şartın yokluğunda kendisi de yok olan her bir niteliktir.

Bu işler (umâr) iki kısma ayrılır: Bir kısmı, tevbe ve vera‘ gibi kemali insanın zâhirinde ve bâtınında bulunanlardır. Diğer bir kısmı ise zühd ve tevekkül gibi kemali insanın bâtınında bulunanlardır -ardından zâhir bâtına tâbi olursa bun­da bir mahzur yoktur-. Allah yolunda, bâtın dışında zâhirde bir makam yoktur.

Bu makamlardan müşâhede, celâl, cemâl, üns, heybet ve bast gibi bazısıyla insan dünyada ve âhirette vasıflanır. Havf, kabz,[15] hüzün ve recâ gibi bir kısmıy­la ise kul ölüm vaktine, kıyamete ve cennete ilk ayak bastığı âna dek vasıflanır; sonra ondan zâil olur. Zühd, tevbe, vera‘, mücâhede, riyâzet, kötü huylardan arınma, iyi huylarla bezenme gibi bazı makamlarla kul, Hakk’a yaklaşma yo­lunda ölünceye kadar vasıflanır. Sabır, şükür, vera‘ gibi bazı makamlar şartı yok olduğunda yok olur, şartı geri döndüğünde ise tekrar döner.

[Ahlâk ve Haller-Makamlar Konusu]

Sûfîler topluluğuna göre hal, herhangi bir çaba ve zorlama olmaksızın kalbe varit olan şeydir; böylece [hal] sahibinin nitelikleri, ondan dolayı değişir. Halin devam­lılığı konusunda görüş ayrılığına düşülmüştür: Sûfîlerin bir kısmı halin devamlı olduğunu, bir kısmı da devamlılığının mümkün olmadığını öne sürdü. Nitekim halin var olduğu zaman dışında bir bekâsı [devamlılığı] yoktur; bu anlamda hal, kelâmcılardaki araza benzer; her hali bir benzeri takip eder, bu nedenle de onun -gerçekte öyle olmadığı halde- devamlı olduğu zannedilir. Bu [bir bakımdan] doğrudur, fakat kendisinden çıkan benzerleri arada bir boşluk olmaksızın peş peşe gelir. Halin “hulûl” [yerleşme] kelimesinden türediğini iddia edenler, halin devamlılığı ve asla yok olmayan bir nitelik olduğu düşüncesindedirler. Çünkü yok olduğunda, hal olmaz. Bu, halin devamlılığı görüşünü savunanların görüşü­dür. Süfilerden biri şöyle demiştir: ‘Allah kırk yıldan beri beni hiçbir halde ikamet ettirmememiştir ki ben o halden hoşnut olmuş olmayayım.”İmam [Abdulkerim el-Kuşeyri] şöyle demiştir: ‘Bununla (Ebü Osman) rızanın devamlı olduğuna işaret etmiştir, çünkü rıza haller cümlesindendir.” Her ne kadar îmam’ın söylediği ihtimal dâhilinde ise de Allah yolunda bu uzak bir ihtimaldir.

Bu Efendinin. [yani Ebû Osman el-Hîrî’nin] sözü hakkında söylenmesi en uy­gun olan husus şudur: Allah onu kırk yıldan beri —bâtınında değil— zâhirinde şer‘an yerilmiş bir halde ikamet ettirmemiştir. Aksine onun vakitleri yok olmaz, ibadet ve Allah’ı razı edecek ameller ile korunur. Bâyezîd-i Bistâmî’nin meşrebi üzere olan, doğru sözlü, hal ehli, dahası işinde mütemekkin, edep içinde cilve sahibi bir kimseyle karşılaşmış idim. Bir gün bana şöyle dedi: “Elli seneden beri­dir, nefsime şeriatın kerih gördüğü hiçbir kötü hatır [düşünce] gelmemiştir.” işte bu, İlâhî bir korumadır (ismet). Efendinin [Ebû Osman el-Hîrî] hale dair sözleri bu kabildendir. [Buna göre] haller, sonradan kazanılmış (kesbı) değil İlâhî bir bağıştır {uehbî).

Bil ki, hal -Allah’ın fiilleri ve kâinata teveccüh etmesi bakımından- İlâhî bir niteliktir (na‘t); hakikati bakımından tek olup, ona ilave bir şey düşünülemez. Allah Teâlâ zâtı hakkında şöyle buyurmuştur: “O her gün (yevm) bir şe’n üzere­dir” (Rahmân 55:29) Günün en küçük birimi, bölünmeyi kabul etmeyen zaman parçasıdır [an]. Hak Teâlâ o zaman diliminde, varlıkta, her bir cüz’ü bu şartla bölünmez olan âlemin cüzleri sayısınca şe’ndedir. Dolayısıyla Hak, bölünmeyi kabul etmeyen zaman parçasında (jez-zamânü’l-ferd) kendi nefsiyle kâim olan sonradan var ettikleri dışında, onu baki kılacak şeyler de yaratmak suretiyle âlemin her bir cüz’ü ile beraber bir şe’ndedir. Bu şe reler yaratılmışların halle­ridir ve onlar bu şe’nlerin varlığı için bir mahaldir. Hak daima onlarda bu şe Ti­leri yaratır. Dolayısıyla halin iki zamanda bekâsi mümkün değildir. Şayet iki zamanda bâki olsaydı, halin kendisinde bâki olduğu kimsede Hakk’ın yaratıcı olması (hallâk) mümkün olmazdı ve o kimse Hakk’a muhtaç olmazdı. Hal kendi­sinde bâki olan kimse, Allah’tan müstağni olmak ile nitelenirdi. Bu ise muhaldir ve muhale götüren şey de muhaldir.

İnceleyin:  İnsanın Kainat İçindeki Diğer Bir Özelliği

Bu ”Araz iki zamanda bâki kalmaz” görüşünde olan kelâmcıların düşün­cesiyle benzerdir ve bu [yargı] doğrudur. Haller Allah’tan yaratılmışlara ilişen arazlardır; Allah anlan, yaratılmışlarda var etmiştir. Hallere şe’n denilmiştir öyle ki Hak dünya ve âhirette bu şe’ndedir. Bu ise hallerin aslıdır; ilahiyat bah­amda buna döneceğiz. Allah hali yarattı zaman onun bir mahalli yoktur, onun tek mahalli kendisinde yarattığıdır. Onun varlığı müddetince, o mahalle yerle­şir. Bu yüzden “hal” kelimesinin bir mahalle yerleşme ve orada bulunma anla­mındaki “hulül”den türediğini kabul edenler, meseleyi böyle yorumlamıştır.

İki zamanda bâki kalması, onun hakikatinden değildir. Zira ikinci zamanda, zâtı gereği var olduğu an yok olması gerekir; yokluğun etkili olduğu bir failin fiiliyle yok olmaz, çünkü yokluk edilgen olamaz. Haddizatında yokluk, vücudî [varlığa ait] bir şey değildir. Şartının yok olmasıyla veya zıddıyla yok olmaz. Zira bunlar tamamen muhal durumlardır. Onun zâtı gereği yok olması gerekir. Yani ikinci zamanda var olduğu an yokluk, hal için zorunlu bir hükümdür. [Halin kendisinde var olduğu] mahallin, hal, benzeri veya zıddı olmaksızın bir bekâsı yoktur. Dolayısıyla mahal, her an bekâsında Rabbine muhtaçtır. Böylece Rabbi onun için [yok olan] halin benzerlerini veya zıtlannı var eder. Hak benzerleri var ettiğinde, bir öncekinin aslı üzere bâki kaldığı zannedilir, ancak durum böyle değildir. Hak her an bir şe’ndedir ve her şe’n de bir İlâhî teveccühten kaynakla­nır. Hak bize zâtım, suretlerde halden hale bürünür olarak tanıtmıştır. Her bir şe’n için İlâhî bir suret yaratır. Bundan dolayı, âlem Hakk’ın sureti üzere zuhûra geldi. Buradan hareketle şöyle deriz: Hak zâtını bildi ve [ardından] âlemi bildi. Bu, hal kelimesinin “tehavvül” [değişme] ve “istihale” [dönüşme] kelimesinden türediğini öne süren kimsenin yorumudur. Dolayısıyla o halin sürekli olamaya­cağı kanaatindedir.

Âlem, Allah’ın onun yarattığı andan âhirete dek yok olmaz. Varlık ise hal­lerde peş peşe gelir. Allah iradesinin teveccühüyle hallerin sürekli yaratıcısıdır; “kün” kelimesi onlara eşlik eder, irade onlara ilişmeye devam eder. Bu, teveccü­htür. “Kün” de “tekvin” [yaratma] de zeval bulmaz. Hak ve halk [âlem] olarak, meselenin kendiliğindeki durumu budur.

Hal, sûfîler tarafından bazen, kulun tekvinde [yaratma] Hakk’ın sıfatıyla zuhûra gelişi ve O’nun himmetinden eserlerin var oluşu için kullanılır. Bu, isim­lerle ahlaklanma diye ifade edilen Allah’a benzemedir. Zamanımızda sûfî ulemâ­nın “hal” ile kastettikleri şey budur.

♦ * *

Bil ki, makamlar kesbîdir; yani şeriat tarafından belirlenen yasaları tam ola­rak yerine getirmekle elde edilir. Kul, yükümlü olduğu, Şâri‘ tarafından yapıl­ması emredilen, nitelikleri ve zamanları, sıhhati için gerekli tamlık ve kemal şartlan belirlenen muâmeleler, mücâhede ve riyâzet türleri ile vakitlerinin [ge­reğini] yerine getirdiği zaman makam sahibi olur. (…) Ehlullah, hal hakkında görüş ayrılığına düştükleri gibi makamın yok olmayıp sabit olduğu konusunda görüş ayrılığına düşmemişlerdir.

Bize göre durum mutlak anlamda onların söyledikleri gibi değildir; bilakis meseleyi açıklamaya ihtiyaç duyarız. Bunun nedeni ise makamların hakikatleri­nin farklılığıdır; çünkü makamlar tek bir hakikat üzere değildir. Makamlardan bir kısmı bir şart ile kayıtlanmıştır; şart yok olduğu vakit makam da yok olur. Vera‘böyledir, o mahzurlu veya kuşkulu durumlarda olur; bu ikisinden biri veya her ikisi olmadığı vakit vera’ da olmaz. Havf, recâ, tecrîd de böyledir. –Tecrîd sebeplerin ortadan kalkmasıdır, avâma göre tevekkülün zahiridir.—

Makamların bir kısmı da ölüme kadar sabittir ve [ölümle birlikte] ortadan kalkar. Örnek olarak tevbe ve şeri yükümlülüklere riayet etmektir. Makamla­rın bir kısmı ise kula, âhirette cennete ilk girişe kadar eşlik eder. Havf ve recâ gibi şarta bağlı makamlar böyledir. Bazı makamlar da kul cennete girdiğinde onunla birliktedir. Üns, bast ve cemâl sıfatlarıyla zuhûr makamı böyledir. Ma­kam kul için kendisinde yerleşme (ikâmet) ve kararlılığın bulunduğu şeydir; on­dan ayrılmaz. Bir şarta bağlı ve şartı yerine gelmiş ise şartının varlığı sebebiyle, o vakitte onu ortaya çıkartır. Şart onun yanında hazırlanmıştır. Bu yüzden ma­kamın —her bir vakitte kullanılır değil de- sabit olduğu söylenmiştir.

 

Editör:RahimAcar,Hümeyra Özturan – Din Felsefesinin Ana Konuları,c.1,syf:315-325

Dipnotlar:

1.Kaynak metin: İbnü’l-Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, nşr. Abdülazîz Sultân el-Mansûb, Kahire: el-Meclisü’l-a’lâ li’s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 [298. bab]; c. I, s. 459-460 [12. bab]; c. V, s. 392 [149. bab]; c. X, s. 413 [466. bab]; c. III, s. 37 [69. bab]; c. VI, s. 70-71 [179. bab]; c. VI, s. 634-635 [262. bab]; c. II, s. 507-508 [69. bab]; c. X, s. 182 [412. bab]; c. I, s. 153-155 [Mukaddime]; c. VI, s. 124-127 [192. bab]; c. VI, s. 128-129 [193. bab]. Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken aynca Ekrem Demirli’nin Fütuhat çevirisi göz önünde bulundurulmuştur. İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü’l-Arabî, Fütuhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. x, s. 319; c. I, s. 425; c. VII, s. 390; c. XV, s. 265; c. IV, s. 48; c. VIII, s. 293; c. IX, s. 421; c. III, s. 322; c. XV, s. 22; c. I, s. 79-82; c. VIII, s. 347-349; c. VIII, s. 351-352.

2.İbnü’l-Arabî’nin bir kısmını iktibas ettiği rivayetin tamamı şu şekildedir: Ebû Bekre şöyle anlatıyor: Ben mescide girdiğimde Allah Rasûlü rükûya <gitmişti.Ben de onlara yetişebilmek için safa girmeden rükûya gittim. Bunun üzerine Allah Rasûlü bana şöyle buyurdu:”Allah senin  [cemaatle namaza iştirak etme arzu ve] hırsını artırsın ;fakat bir daha (bunu) yapma”bkz.Buhârî, “Ezân”, 113; Ebû Dâvûd, “Salât”, 100.

3.Müslim, “îmân”, 25-26; Ebû Dâvûd “Edeb,149;Tirmizi,Birr,66

[4] Şe’n (ç. şuûn), iş, fiil, keyfiyet, durum ve hal anlamına gelir. İbnü’l-Arabî’de genel olarak şe’n kelimesi İlâhî fiiller karşılığında kullanılır ve tecelli kavramına yakın bir anlama sahiptir; buna göre Hakk’m şe’ni her an mümkünlerin suretlerinde tecelli etmektir. Kavramın tam bir Türkçe karşılığını vermek zor olduğundan, metinde şen olarak bırakılmıştır.

[5] Mâlik, Muvatta’, “Hüsnü’l-huluk”, 8.

[6] İbnü’l-Arabî, Hz. Peygamber’in “Bana cevâmiu’l-kelim verildi” (Müslim, “Mesâcid”, 5,7-8) hadi­sine göndermede bulunmaktadır. Genel kabule göre hadiste, Hz. Peygamber’in veciz konuşma özelliğine sahip oluşu ifade edilmiştir. Ancak Îbnü’l-Arabî hadisi, varlık ve bilgiye ilişen bütün hakikatlerin toplayıcısı olma özelliği anlamında kavramsallaştırmıştır. Peygamberlerin birer kelime olduğu bu anlatımda, bütün kelimeleri yani peygamberlerin hakikatlerini kendinde top­layan, Hz. Peygamber’in kelimesi/hakikatidir. Bunun sonucu olarak Hz. Peygamber’in şeriatı diğer bütün peygamberlerin şeriatım kuşattığı gibi, ahlâkî anlamda güzellik ve yetkinliğin de kaynağı Hz. Peygamber’in hakikati olmaktadır.

7 Müslim, “Müsâfirîn”, 201; Timizi, “Da’avât” 32

[8] Buhârf, “Ezân”, 89; Müslim, “Cenâiz” 85        ’

[9] Burada “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir” (Şûrâ 42:11) âyetine atıf yapıl­maktadır.

[10] Vera\ helal ya da haramlığı konusunda acıkça hüküm bulunmayan şüpheli şeylerden kaçınmak anlamına gelen bir tasavvuf terimidir.

11.İbnü’l Arabi ”Bir şeyi dilediğinde ona sadece ‘Ol'(kün) der,o da hemen oluverir.((Bakara 2:117) ayetine atıfta bulunmaktadır.”Kün”Ol mutlak anlamda Allah’ın yaratma gücünü belirten ve varlığa ilişen bir emir kipidir.

[12] Sarhoşluk anlamındaki sekr, seyrüsülûk esnasında sûfîye gelen feyzin etkisiyle kendisinden geçme durumunu ifade eder.

[13] Yok etme/olma anlamındaki mahv, ahlâkî düzeyde kötü huyların yok olması demektir. Bir di­ğer anlamda ise kulun fiillerini kendinden görmeme durumuna karşılık gelir.

[14] Kaybolma ya da kendini kaybetme anlamındaki gaybet, sûfinin kendisine gelen feyzin etkisiyle dış dünyaya ilişkin şuurunu kaybetme sürecini ifade eder.

[15 Yaratılmışlarda (eşya) Allah’ın zuhûr ve tecellilerini görme ve idrak etme anlamında kullanılır.

[16] Kabz (gönül darlığı) ile bast (ferahlık) biri diğerini takip eden iki niteliktir. Sûfinin kalbine gelen varit etkisiyle hissedilen gönül darlığı ya da ferahlığı anlamındadır.

17.İbnü’l Arabi isim vermeksizin ‘sufilerden biri’ şeklinde kendisini andığı kişi Ebu Osman el-Hıri’dir.

Muhammed Ali

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir