Savaş Ş.Barkçin – Tevhid Medeniyeti -Alıntılar

01-tevhid-medeniyeti_min-300x300 Savaş Ş.Barkçin - Tevhid Medeniyeti -Alıntılar

 

Akıl iman ile bağlanmayınca, imanın onun üzerindeki hükmü kuvvetlendirilmedikçe elden çıkar. Yabana kaçar. Dışımızdaki, Mevlâ’dan bigâne, gafil, ayrık, uzak şeyleri gerçek sanır. Elden yitip gerçeğin dışındaki bâtıllara, Allah dışındaki varlıklara, ölçü dışındaki aşırılıklara bağlanır. Kısacası akıl insanı insanlıkta, imanda, yolda tutan en büyük nimettir. İmanın bağıdır. Kıymetsiz değildir, çok kıymetlidir.(s.29)

————————————————————

Bir anlamı yanlış bir kavramla anlatmak; kavramayı, kuşatmayı, isabet kaydetmeyi, muhakemeyi, düşünmeyi, dolayısıyla düşünceyi işe çevirmeyi olumsuz anlamda etkiler. Mesela “ahlâk” anlamını kastederken “etik” dersek, “ahlâk” kavramının değil “etik” kavramının kuşattığı anlam dünyasını ifade etmiş oluruz. Yani Hakk’ı değil halkı esas alan bir doğruluğu savunmuş oluruz. O zaman kastettiğimiz ile ifade ettiğimiz arasında büyük bir fark ortaya çıkar. Bu da dinimizin gereği olan ahlâk yerine giderek seküler bir kavram olan etiği hayatımızda benimsememize yol açar.(s.57)

————————————————————
Kavramlar boş şeyler değil, her kavram bir anlam, aynı zamanda bir kurum… “Din” yerine “diyanet”, “âlim” yerine “din adamı”, “ulüm-i şer’iyye” yerine “ilâhiyat” denince sadece dil değil din de allak bullak oluyor. Bu şaşkınlığın başı yine Tanzimat’tır. Yani kendimiz olmaktan çıkmaya başladığımız dönem… O dönemde başlayan asli kavramlarımızı Batılı kavramlar ile eş görme kompleksi Cumhuriyet döneminde teslimiyete döndü. Tek parti sadece devleti tasfiye etmedi. Sadece vakıflar, medrese ve tekke gibi toplumun ilim, ihlâs ve ahlakını inşa eden kurumları yıkmadı. Azm ü cezm ü kasd ile asli kavramlara saldırdı ve onları devre dışı bıraktı. Israrla mmet’in yerine “milleti, “bediiyyât”ın yerine “estetik”i, “ahlakın yerine “etik”i, “tasavvuf”un yerine “mistisizm”i, “fıkıh ın yerine “hukuk”u ikame etmeye çalıştı. Tek parti döneminde dile yapılan saldırının altında sadece Türkçe’yi öztürkleştirmek garabeti yoktu. Temelinde tevhid diline karşı açılan savaş vardı. O yüzden rejim tevhid dilini de yasakladı. Yani kavramları kurumlar ile beraber hayattan çıkarmaya çalıştı.(s.58)
————————————————————
Kâfir dediğimiz aslında Allah’tan tam olarak habersiz olana veya Allah’ı hiç umursamayana denir. O yüzden Rabbimiz’in varlığına, dinine, yoluna, emirlerine ve nehiylerine sırtını döner. Zira “küfür”, kök anlamında “inkâr etmek” değil “örtmek” anlamındadır. Kâfir yok sayamaz çünkü Allah vardır. O yüzden gözünü yumar, hâşâ O yokmuş gibi yaşar. Allah’ı yok sayan kendi nefsini var sayar. O kişi nefsini tanrılaştırmıştır. Kâfirin tanrısı kendi nefsidir. O yüzden onlarda yukarıdaki vasıflar, erdemler ya hiç bulunmaz ya da çok azı, çok az miktarda görülür. Bu “iyi” yönler olsa bile iyiliğin kökü ve menzili olan Rabbimiz ile bağlan olmadığı için yaptıkları iyilikler de bir işe yaramaz.(s.50)
————————————————————

Geleneğin ehil ellerde bugünkü ve gelecekteki nesillere taşınması, anlamlandırılması ve “gelen”in üzerine “ekler” inşa edilmesi için önemli adımların atılması gereklidir. Bunun esası medeniyetimizin özünün tevhid olduğunu bilmektir. Kitabımızın başında da ifade ettiğimiz gibi mümin olan tevhid ehli olur. Kunduracısından mimarına kadar niyeti, gayreti, düşüncesi ve işi tevhid ile şekillenir. Sanatı, tefekkürü, eylemi tevhid rengini taşır. Medeniyetimizin farkı da değeri de tevhidi merkez almasındandır.

Medeniyetimizde bayatın bütün alanlarına tevhid yansır. Müziğimizin, mimarimizin, şiirimizin diğer kültürlerden temel farkı, muhafazakârların tekrarladıkları gibi “Türk, Osmanlı, Doğu, Şark” medeniyeti olmamız değildir. Temel farkımız tevhide bağlanmamız, ilmimizde, amelimizde, irfanımızda tevhide yaslanmamızdır. Tevhid özünü hatırladıktan sonra bilincimiz bilgimiz, algımız, olgumuz bambaşka bir renk alacaktır. Batılı seküler ve yıkıcı anlayışların, kavramların ve modellerin esaretinden ancak böyle kurtulabiliriz. Pergel gibi sabit ayağı tevhide sabitlenmiş, fakat diğer ayağı güzeli, doğruyu ve iyiyi almak için bütün âlemi gezen bir anlayışı kendimize, neslimize ve geleceğe aşılamalıyız.(s.326)

————————————————————

Son zamanlarda, “Bir tek Batı medeniyeti yok, bizim de bir medeniyetimiz var” demeye başladık. Ama bu kez de başka bir yanlışa doğru devriliyoruz. “Medeniyet” kavramının abartıldığını, camilere, okullara, festivallere “medeniyet” ismi takıldığını görüyoruz. Bu bahsettiğimiz “kabuk medeniyetçiliği” yüzünden yeni ve tehlikeli bir kişilik yamulması daha oluşuyor. O da “medeniyet”i kendi başına bir gaye, kimlik ve etiket haline getirme tehlikesidir. Ecdatla alakası olmayan bir ecdatçılık, medeniyet ile ilgisi olmayan bir medeniyetçilik… Bu körlükle medeniyeti kulluğun, imanın, tevhidin önüne alma tehlikesi büyük.(s.103)

————————————————————

Bugün tarih, dini ilimler, sanat, ticaret, siyaset hangi alana bakarsak bakalım, binbir sorun gibi gördüğümüz şeylerin kökünde aslında tek bir sorun olduğu açıktır. O da kendilik sorunudur. Bizim “kendilik” dediğimiz ile bir eski Yunan filozofonun veya modern Batılı yazarın dediği arasında elbette büyük bir fark vardır. Çünkü bizim her şeyimizi olduğu gibi “kendimiz” dediğimizi de şekillendiren, yönlendiren, yöneten Allah’a imandır. Biz “kendimiz” derken Allah’a kulluğu kastediyoruz.(s.101)

————————————————————

Biz bugün okullara bir sürü bilginin çocukların kafalarına boca edileceği yerler olarak bakiyoruz. O yüzden insan inşasından çok bina inşaatıyla uğraşıyoruz. Bugün öğretmen-talebe ilişkisini esas alan müfredat, yöntem, okul ve araç gereç tasarlamalıyız. Tabii insana önem veriyorsak ve eğitimi de insan inşası olarak anlıyorsak… Gerçek öğrenci odaklı eğitim budur.Yoksa toplu eğitim en kaliteli eğitim demek değildir. Aksine kitlesel eğitim; aynen kitlesel üretim, tüketim, iletişim gibi insanın biricikliğini, kişiliğini, özelliklerini hiçe sayan fabrika mantığıyla çalışan bir sistemdir. Zaten sonuçları ortada…(s.119)

İnceleyin:  Allah İnsanın Şah Damarından Daha Yakındır

————————————————————

Asıl nisbet Allah’a bağlanmaktır. O’na bağlanmak O’nun resülüne, O’nun resülüne bağlanmak ise O’nun vârislerine, yani âlimlere bağlanmak demektir. Bu silsile bir nisbet, yani ilgi ve bağ zinciridir. Bu nisbet kurmaya “intisab” denir. O yüzden her şeyimizi o nisbete göre yaparız. Nisbet, münasebet oluşturur. Yani bağ aynı zamanda ilişki demektir. Kulun Allah ile olan bağı onun diger bütün varlıklar ve insanlar ile olan bağlarını da belirler. Kul, Allah’ın bildirdiği, sevdiği, emrettiği şekilde bağ kurar. O halde bizim müminlerle, kâfirlerle, okuduğumuz kitaplarla, gittiğimiz okullarla, iştigal ettiğimiz meslekle, yaptığımız ticaretle, çiçekle, bir kavramla, bilimle, masa ve sandalye ile olan ilişkimiz de Allah ile olan bağımıza göre şekillenir. Bu bağ muhabbet, hürmet, hukuk ve sorumluluk getirir. Kulun işleri kâfirden farklı ise bu farkın temeli işte bu bağ farkıdır.(s.35)

————————————————————

Müslümanlar olarak son iki asırdır Batı kompleksiyle aklı tek bir anlama indirgedik. Batılılar aklı nasıl anlıyor ve kullanıyorsa biz de öyle anlayıp kullanmaya çalıştık. “Mâkul” kelimesi ile “rasyonel” kelimesinin aynı şey olduğunu sandık. “Aki”ın “rasyonalite” kavramı gibi kalpsiz, merhametsiz, şefkatsiz, yıkıcı, hesapçı, menfaatçi bir şey olduğunu sandık. Halbuki kâfirlerin usta oldukları yalan-dolan, ikiyüzlülük, sömürgecilik, kölecilik, talancılık, zulüm hep rasyonel işlerdir ama gerçek, nurani, insanı insan yapan aklın işleri değildir.(s.32)

————————————————————
Bir şey olmak ile her şey olmak arasındaki farkı sık sık unutuyoruz. Evet, Batı’nın bilimi ve teknolojisinin değeri vardır ama o kadar da değildir. Çünkü mümine göre bir şeyin asıl değeri, Allah katındaki değeridir. Kişinin yaptığı bir şeyin değeri, o kişinin niyet, yöntem ve hedefiyle birebir ilişkilidir. Batı’nın ne niyeti, ne yöntemi ne de hedefinde hak yoktur, çıkar vardır. Bu yüzden doğruya değil yanlışa, barışa değil yıkıma, adalete değil soyguna çalışır. Bunu diğer kitaplarımızda uzun uzadıya anlattık.(s.96)
————————————————————
Bir mümin sırf içinde yaşadığı halkın çoğu bir şeyi hoş ve gerekli görüyorlar diye o şeyi meşru kabul etmez. Müminler toplumları, insanları, işleri, uygulamaları, kanunları, sistemleri, kurumları, âdetleri değerlendirirken tevhide dayanan ölçüler ve ölçütler kullanır. O yüzden İslâm toplumlarında istisnai zamanlar hariç eksiklerin, yanlışların, kötülüklerin meşrulaştırıldığı, kural gibi görüldüğü zamanlar nisbeten istisnaidir. İşin esası tevhid olunca yanlış bir iş, söz veya âdet beyaz bir sayfada siyah bir lekenin göründüğü gibi hemen göze çarpar.(s.52)
————————————————————
Müslümanların iki asırdır giderek derinleşen kimlik krizinin asıl sebebinin gücünü ve devletini kaybetmek değil kendini kaybetmek olduğunu söylüyoruz. Aslında her meseleyi getirip devlete, güce, kuvvete yaslamak yanlış bir teşhistir. Teşhis yanlış olunca tedavi de eksik ve hatalı oluyor. Hatta bizim ümmet olarak yaşadığımız gibi daha da büyük hastalıklara yol açıyor. Hep siyasetten, devletten, güçten dem vurmak örnek vermek bizi kulluk bilincinden uzaklaştırıyor. Çünkü güç odaklı bakış maalesef sadece bizleri güç esiri haline getirmekle kalmıyor, aynı zamanda imanımızı ve ihlâsımızı da ifsat ediyor. Zira gücü elde etmek için yapılan yalanı-dolan, haramları ve çirkinlikleri mubah görmemize yol açıyor. Gücü elde ederken elden ahlâk ve giderek iman gidiyor.(s.48)
————————————————————
Fakat bir de geleneği çarpıtarak aktaranlar vardır. İşte bunlara çok dikkat etmek gerekir. Bunlardan en meşhurları Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Bu ikisi, Cumhuriyet döneminde özellikle muhafazakârların tevhidden uzak gelenek ve medeniyet anlayışının şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Yahya Kemal ölene kadar nimetini yediği tek parti döneminin yıkıcılığına hiç toz kondurmadan ve onun gazap şimşeklerini üzerine çekmeden ince bir strateji takip eder. Mesela Aziz İstanbul adlı eserinde şöyle der: “Milliyetimizin en büyük âbidesi olan Süleymaniye’de kaderin her cihetten mehib ve güzel tecellisini görmemek muhaldir.” Bir kere Süleymaniye ve medeniyetimiz, “milliyet”in eseri değildir. Her ırktan, her milliyetten, her kökenden müminlerin eseridir. Yahya Kemal böyle söyleyerek tevhidi referans olmaktan çıkarır. Tek partinin propagandasına uygun olarak “milliyet”i dinin önüne geçirir. İkinci olarak “kaderin tecellisi” der ama kadir-i mutlak olan Allah’ı zikretmez. Bu iki ismin de eserlerinde tevhid rengi yoktur. Dinden, imandan, kulluktan bahsederler ama ne düşüncelerinde, ne yorumlarında, ne sanatlarında ne de kişisel hayatlarında tevhidin bir kokusu vardır. Dayanakları çoğunlukla Fransız ve Alman yazarları, şairleri ve filozoflarıdır. Lamartine Osmanh’da iyi ve güzel şeyler olduğunu söyledi diye onlar da kendi yaşadıkları toplum olan Osmanlı’ya sempatiyle bakarlar. Kemalizm’in öldürdüklerine, “Niye öldürdün?” diye sormazlar, “Öldüler ama fena değillerdi” gözüyle bakarlar. “Medeniyet eserlerimiz iman, tevhid, kulluk eseridir” demezler, bir oryantalist gibi onlara kabuk olarak bakarlar. Bunlara edebiyat, tasavvuf ve tarih alanında yanlış ve çarpık aktarımlar ve degerlendirmeler yapan Fuad Köprülü ve Abdülbaki Gölpınarlı gibilerini de eklemek gerekir.(s.340)
————————————————————
Osmanlı’nın bildiği, bizim bilmediğimiz gerçek şu: Bir guzellık her yerde güzel durmayabilir. Çünkü güzelin bir anlam içeriği vardır. O anlam da, zamana, zemine, yere, işleve, kultüre göre çeşitlilik arzeder. Güzelin anlamına erişmeyince o güzelin değerini düşüren klişeleşme ortaya çıkar. Bugün “medeniyet mirasımızı yaşatıyoruz” bakışıyla yanlış yaptığımız şey çoğu kere bu kolaycılıktır. Sanatın anlamını bilmeyenler mesela müzikte de aynı anlamsız klişeciliğe düşerler. Hangi makamın hangi mekânda, hangi vakitlerde nasıl kullanılacağını bilmezler. Mimaride de klişecilik güzel olanı sulandırır. Bugünlerde Mimar Sinan’ın Süleymaniye Camii planını alıp, ekleyip çıkararak, oraya buraya kopyalarını konduruyoruz. Oysa Sinan her eserinde yeniyi, daha iyiyi, daha güzeli, özgün olanı keşfetmeye çalıştı. Basmakalıp, yeknesak, kopyacı bir anlayıştan kesinlikle uzaktı. Burada yine tevhidin “her an yeni, her an bir şanda olmak” ilkesini görüyoruz. Biz de kendimiz öyle olmalıyız.(s.236)
————————————————————
Bugün yaşadığımız kafa ve kalp karışıklığının temel sebebi Resülullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin ahlâkını ve örnekliğini bir yana bırakmamız, bilmememiz, hatta merak bile etmememizdir. Onun yerine kökü, mesnedi olmayan, hatta imanı bile olmayan kişilerin saçma sapan kişisel gelişim kitaplarını, hangi işi nasıl yapmamız gerektiğini anlatan kitaplarını okuyoruz, videolarını seyrediyoruz. Halbuki edep sadece toplum içindeki davranış güzelliğini değil, tevhide ve imana yaslanan düşünme, akletme, iş yapma, eser verme faaliyetlerinin hepsini kapsar. Bunlarda da örneğimiz Resülullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem olduğuna göre, sünneti öğrenmeliyiz ki biz de o resüle layık ümmet olalım.(s.125)
————————————————————
Bir medrese mezunu gençten dinlemiştim. Doğu’daki medreselerden birinde okumuş. Onun okuduğu medrese bir köyde genişçe bir evmiş. Akşam namazından sonra hocaları kendi evine dönüyormuş. Talebeler de yatsıdan sonra bir süre sohbet ettikten sonra yatıyorlarmış. Bu arkadaş pencere kenarında bir yatakta yatıyormuş. Gece herkes uyurken dışarıda bir tıkırtı duymuş. Perdeyi aralayıp dışarıya bakmış. Bir de ne görsün? Hocaları kapının eşigine gelmiş, orada talebelerin ayakkabılarına sakalını sürüp, ağlayarak dua ediyormuş: “Yâ Rabbi! Bu ilim taliplerinin yüzü suyu hürmetine beni affet!” diyerek… Benzeri bir olayı başka bir kişiden, meşhur bir mürşid için dinlemiştim. Çünkü bizim sık sık unuttuğumuz bir şey var: Hakk’a, hak ilme, hak yola talip olan kişi her zaman değerlidir.(s.121)
————————————————————
Hüküm, bilene aittir. Kişi bütün âyetleri ve hadisleri bilse bile bu onu “fakih” yapmaz. Çünkü sadece bu bilgilerle dinin özünü kavramış sayılmaz. Ayrıca insanın bilmediği, kuşatamadığı bir sahada hüküm vermesi çok yanlıştır. Zira âlimlerin bu gibi konularda birbirinden farklı görüşleri olabilir. O zaman hangisini, hangi kritere göre tercih edecek? Gördüğünüz gibi her ilim gibi fıkıh da usule, usul de Hakk’a ve O’nun resülüne takva derecesinde bağlanmaya dayanıyor. Bu açıdan bakarsak fetva, hukuku oluşturan bir unsurdur ama ondan çok ötededir. İnsanın Allah ile olan irtibatını gösteren bir şeydir.(s.156)
————————————————————
Haklar ve özgürlükler Batılı ülkelerin milyonlarca insanın hak ve özgürlüklerine tecavüz ederken ve etmek için ortaya attıkları ikiyüzlü kavramlardır. “Hak” kelimesinin karşılığı İngilizce’de “right”, Fransızca’da “droit”, Almanca’da “recht” kelimeleridir. Her üç kelime de “sağ taraf, sağ yön” anlamına gelir. Bu da bir hikmettir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de mahşerde hesabını verip cennete gidenlere “sağ tarafa mensup olanlar” anlamında “ashâbü’l-yemin”, hesabını veremeyip cehenneme gidenler içinse “sol yana mensup olanlar” anlamında “ashâbü’ş-şimâl” denir. “Şimâl” Arapça’da “sol yan” anlamına geldiği gibi “kuzey” anlamına da gelir. Neden? Çünkü Hicaz’daki Araplar güneşin doğduğu yani doğu yönüne baktıklarında, sol yanda kalan bölgeye “şimâl” kelimesinden gelen “Şam”, sağ yanda kalan bölgeye de “yemin” kelimesinden gelen “Yemen” demişler. Bu ülke isimleri buradan gelir.(s.146)
————————————————————
Tevhid ehlinin âdetlerinin bir kısmı sünnete dayanır. Ama haberimiz yok. Mesela misafire ikram, büyüğe hürmet, çocukları sevindirmek… Allah zikri de günlük dilimizin içine sinmiştir. Mesela “hay hay” deriz. “Hayy”, Allah Teâlâ’nın “diri” anlamına gelen ismidir. “Yâ Hü” deriz, gitgide onu “yav”a çevirdik. Bu da “Ey Allah!” demektir. Yine “eyvallah” deriz ki “iyi vallahi” demektir.(s.189) Kızdığımıza bile, “Allah aşkına” deriz.
————————————————————
İcâzet ile diploma arasındaki en önemli fark ahlâk konusundadır. Eğitim tek başına kâfi değildir. “Bu adam biliyor, çok eğitimli, filanca okulları bitirmiş” demek bir insanın degerini tek başına göstermez. Her şeyden önce ahlâk gerekir. Zaten son iki asırdan beri çektiğimiz sıkıntıların en önemli sebeplerinden biri, biliyor dediklerimizin ahlâk konusunda, şahsiyet konusunda zayıf olmasıdır. Bugün sık sık birileri hakkında “okumuş ama adam olamamış”, “diplomalı cahil”, “eğitimli ama edepsiz” veya “ilmi var ama irfanı yok” gibi sözleri kullanıyorsak bu bilginin tek başına yeterli olmadığını bize gösterir.(s.133)

Muhammed Ali

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir