Allah Teâlâ’nın Kelime-i Tevhidi Benzettiği Şeyler

kelimeyi_sahadet_getirmenin_fazileti2-702x336-1-300x144 Allah Teâlâ'nın Kelime-i Tevhidi Benzettiği Şeyler

Birincisi:

Allah Teâlâ imanı ateşe benzeterek şöyle buyurdu: “Onların (münâfıkların) durumu (karanlıkta) bir ateş yakan kimsenin misâli gi­bidir.” (Bakara, 2/17) Başka bir âyette de şöyle buyurdu: “…Bir ziynet ve­ya (diğer) bir değerli mal yapmak isteyerek ateşte erittikleri şeylerden de buna benzer köpük olur…” (Ra’d; 2/17) Bu âyetlerde iki işaret vardır.

1.Nasıl ki, saf olmayan altın, ateşe konduğunda ateş saf altın dışın­daki bütün madenleri yakar ve sadece saf altın kalır; aynı şekilde kıyâmet gününde günahkâr kul ateşe atıldığı zaman ateş, kulun günah ve isyanı­nı yakar, geriye sadece sağlam olarak imanı kalır.

2.Ateş her şeyi yakar; imanın nûru kuvvetli olursa aynı şekilde iman da kalpteki Allah sevgisinin hâricindeki her şeyi yakar. Şu âyette buyrul- duğu gibi: “Rasûlüm, sen Allah de, sonra onları daldıkları bataklıkta bırak oynaya dursunlar.” (En’âm, 6/91)

İkincisi:

İmanın benzetildiği şeylerin İkincisi nûrdur. Allah Teâlâ “O’nun nûrunun misâli…” (Nûr, 24/35) diye devam eden âyette nûru ve mârifeti zamir ile kendi nefsine izafe etme sebebinin birkaç vechi vardır:

1. Allah Teâlâ’nın, marifeti ve nûru kendi nefsine izafe etmesinin nedeni; şeytanın bu nûr ve marifeti kullardan uzaklaştırma beklentisi­ni ortadan kaldırmak içindir. Çünkü bu marifet, kıymetli bir cevher olup yüksek bir değere sahiptir. Bu değere sahip olan pek çok insan bundan gafildir. Şeytan ise buna karşı son derece hilebazlık ve sinsi planlar peşindedir. Evet, şeytanın maksadı, marifeti ariften gidermektir. Böylece o, arif ile marifet arasında bir engel olmak istemektedir. Bu nedenle Allah Teâlâ, rahmetiyle bu marifeti himayesine aldı. Tâ ki şeytanın, insanları marifetten uzaklaştırma ümidi kesilsin.

Bu meselenin hakikati şöyledir: Allah Teâlâ bir âyette “Doğrusu be­nim sâlih kullarımın üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur.” (Hicr, 15/42) buyurarak, sâlih kullarının himayesini kendi üzerine almak sûretiyle iblisin, onlarla ilgili ümit ve beklentisini kesmiştir. Bir âyette şeytan şöyle dedi: “Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben de onların hep­sini mutlaka azdıracağım. Ancak içlerinden ihlas ile seçilmiş has kul­ların hâriç.” (Sad 38/82-83) Burada Allah Teâlâ “O’nun nûrunun misâli” …”âyetiyle imanı kendine izâfe ettiğinden, şüphesiz şeytanın ümidi ondan kopmuş olur.

2.Kullara ait olduğu sanılan her şey aslında Allâh’ındır. Çünkü ku­lun elinde bulunan her şey, Allâh’ın yaratması ve icadıyla olmuştur. Kul bu hâlete şehâdette bulunacak dereceye geldiğinde kulun hâli kemale ula­şır. İşte o zaman kula denilir ki: Kula ait olan her şey bizim, bizim olan her şey de kulundur. Kulun mârifeti de bizimdir. Öyleyse Allah Teâlâ “O’nun nûrunun misâli…” (Nûr, 24/35) âyetiyle nûru kendine izâfe etme­sinde bir mahzur yoktur.

3.Bir şeyin Allâh’a izâfe edilerek O’na has kılınması o şeyin şeref­li olduğunun bir göstergesidir. Aşağıdaki âyetlerde belirtilen hususların Allâh’a izâfe edilmesiyle ortaya çıkan şeref böyledir: “(Ey İbrahim, kullarımın beni anmaları için) Evimi temizle.” (Hac 22/26) “Bu Allâh’ın devesi­dir…” (A raf, 7/73), “Ve hal böyle iken Allâh’ın kulu, kalktığı zaman…” (Cin 72/19) Aynı şekilde burada da mârifetin Allah Teâlâ’ya izafe edilmesi,söz konusu marifetin yaratılmışların ve şerefli kılınanların en şereflisi ol­duğuna delâlet eder.

Ayrıca burada birkaç sual vardır, bunlardan;

Birincisi: Allah Teâlâ şu âyette “O’nun nurunun misâli, içinde lam­ba bulunan bir kandillik gibidir.” (Nûr, 24/35) Nûrunu lambanın nûruna benzetmesindeki hikmet nedir?

1.Bir evde, bir ışık yanıyorsa hırsız utanılacak duruma düşmekten korktuğu için o eve girmeye cesaret edemez. Aynı şekilde kalpte mârifet nûru bulunduğunda, şeytan utanılacak duruma düşme korkusuyla o kal­be girmeye cesaret edemez.

2.Bir evde ışık bulunduğu vakit, ev sahibi eşyaları görebildiği için ih­tiyaçlarını rahatlıkla giderir. Aynı şekilde kalpde mârifet nûru bulunduğun­da o kalbin sahibi meşru olan itaât ve ibadete kolaylıkla ulaşır.

3.Bir evde bir lamba yanıyorsa, hiçbir eksilme olmaksızın evde bulu­nan herkes o lambanın ışığından istifade eder. Aynı şekilde içinde mârifet nûru bulunan kalbin nûrundan, hiç eksilme olmaksızın diğer insanlar da istifade eder.

4.Lamba bir evde bulunduğu vakit, kapalı bir pencerede ve cam şi­şenin içinde ise, o lamba evin içini de dışını da aydınlatır. Aynı şekilde mârifet nûru, kalbin içini de dışını da aydınlatır. Hayatta o kalbin nûru, kulakta, gözde ve dilde de açığa çıkar. Böylece taâtın zineti bu âzâlarda da açığa çıkar. Peygamberin şu sözü buna işarettir. “Allâh’ım! Kalbime nûr ver, kulaklarıma nûr ver, gözlerime nûr ver, kemiklerime ve bey­nime de nûr ver. ”[41]

5.Bir evin içinde lamba yanıyorsa, ev sahibi sabırlı ve neşeli olur. Lamba söndüğünde ise kendini yalnız hisseder. Aynı şekilde kalbin için­de mârifet nûru bulundukça, sahibi sabırlı ve neşeli olur. O nûr, kalpten ayrıldığında sahibi hüzünlü ve kederli olur. Böyle bir duruma düşmekten Allah’a sığınırız! Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyrur: “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslam’a açar, kimi de saptırmak is­terse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır.” (En’âm, 6/125)

6.Lambanın cismi küçüktür, ama ışığı her tarafa yayılır. Aynı şekilde marifet nûru da kalpten her tarafa yayılır. Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi “Doğu da batı da Allah’ındır. Nereye yönelirseniz Allah’ın zâtı ora­dadır.” (Bakara, 2/115) Özellikle bu yücelik açısındandır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ancak O’na güzel söz yükselir.” (Fâtır, 35/10)

İkinci suâl: Dünyanın lambası olan güneş ile mârifet ışığı arasında fark nedir?

Cevap: Fark bir kaç vecihledir. Bunlardan:

1.Güneşin ışığını bulut örtüp engelleyebilir. Fakat mârifet nûrunu ye­di gök bile örtüp engelleyemez.

2.Güneş, akşam olunca batar. Mârifet ise ne gece ne de gündüz ba­tıp kaybolur. Belki mârifet geceleyin daha kuvvetlidir. Allah Teâlâ aşağı daki âyetlerde şöyle buyuruyor: “Şüphesiz, gece kalkışı hem daha te­sirli, hem okuyuşça daha elverişlidir.” (Müzzemmil, 73/6), “Bir gece ken­disine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübârek kıldığı Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir.” (isra, 17/1) ve “Kadir gecesi, bin ay­dan daha hayırlıdır.” (Kadir 97/3)

3.Muhakkak güneş yok olacaktır. Allah Teâlâ bu hususta şöyle bu­yurdu: “Güneş katlanıp dürüldüğü vakit.” (Tekvir81/ı) Mârifet ise yok ol­maz; bunu da Allah Teâlâ şöyle bildirmektedir: “Onun zâtından başka her şey yok alacaktır.” (Kasas, 28/88) Yani O’nun mârifetiyle gerçekleşen şeyler hâriçtir, onlar yok olmazlar.

4.Güneş tutulması ile ışığı engellenebilir, mârifet ise hiçbir şekilde engellenemez.

5.Güneş eşyayı siyahlaştırır, mârifet ise beyazlaştırır.

6.Güneş yakar, mârifet ise yakmaktan kurtarır.

7.Güneş bazen zarar, bazen de fayda verir. Mârifet ise zarar değil, kesinlikle sadece fayda verir.

8.Güneşin faydası dünyadadır. Mârifetin ise hem dünya, hem de âhirettedir.

9.Göklerde olan güneş, yeryüzündekiler için bir süstür. Mârifet ise, göklerdekiler için de bir süstür.

10.Güneş yukarılarda bulunup alttakilere ışık saçar. Mârifet ise mü’minin kalbindedir. O, altta bulunmasına rağmen yukarıdakileri de nûrlandırır.

11.Güneş ile mahlûkât keşfolunur. Fakat mârifet ile Yaratanın var­lığı keşfolunur. Buna delil de Hz. Ali’ye “Rabbini gördün mü? diye sor- duklarında, onlara cevâben “Görmediğim Rabbe ibadet etmem, sö­züdür.

12.Güneş dosta da düşmana da fayda verir. Fakat mârifet sadece dosta fayda verir.

13.Güneşin dostluğu sadece dünyadadır; âhirette değil. Fakat mârifet, dünyada sahibi için bir başlangıç, âhirette ise dostluk sahibidir.

Aynı şekilde yıldızlar mahlûkâtın lambalarıdır. Mârifet ise hak­kın lambasıdır. Yıldızlar gezegenlerin hâzinesinden çıkar, mârifet ise Melik olan Allah Teâlâ’nın hâzinesinden çıkar. Yıldızlar alâmet, mârifet ise kerâmettir. Yıldızlar yaratılmışların seyir yerleri, mârifet ise Allah Teâlâ’nın nazâr yeridir. Hz. Peygamber (s.a.v.) de bu hususta şöyle bu­yurur: Şüphesiz ki Allah sizin yüzlerinize ve mallarınıza bakmaz, lâkin kalplerinize ve amellerinize bakar. ”42

Üçüncü Sual: Işık veren lamba ile marifet arasındaki fark nedir?

Bunun cevâbı birkaç vecihledir:

1.Dünyanın ışığına karanlık da karışabiliyor. O karanlık ışığın üzeri­ne yükselen dumandır. Marifet nûrunun ışığı ise saftır. Ona karanlık bu­laşmaz.

2.Dünya ışığı başkalarının yararlanması için kendi kendini yakar. Marifet ışığı ise günahı yakar, insandaki sırrı rahatlatır, göğsü ve kalbi de nûrlandırır.

3.Dünyanın ışığı, güneşin kaybolmasıyla kaybolur. Mârifet ve tevhid ışığına gelince; güneş ışığı bunların ışığında kaybolur.

4.Dünya ateşi ve ışığında vefa yoktur. Çünkü onu yakanı ve o ate­şe fitil uzatanı da yakabilir. Aynı şekilde yakma ve fitil uzatma ile ilgisi ol­mayanı da yakabilir. Mârifet ışığı ise vefalıdır, kesinlikle sahibini yakmaz, hatta onu yanmaktan korur. Bu iki ışık birbirinden ne kadar da farklı?!

Dördüncü Suâl: Mârifetin ışık saçan lambaya benzetilmesindeki hik­met nedir?

Bunun cevâbı birkaç vecihledir:

1.Çıra veya lambaya, rüzgâr zarar verebilir, marifete ise vesvese ve şüphe zarar verir.

2.Çıra veya lambanın, yağı ve enerjisi takviye edilmezse yanması de­vam etmez. Mârifet ise tevfik olmadan devam edemez.

3.Çıra ve lamba, koruyucuya ve gözetleyiciye muhtaçtır. Mârifet lambası da bir koruyucu ve gözetleyiciye muhtaçtır. O da Allah Teâlâ’nın fazlı ve rahmetidir.

Beşinci Suâl: Mârifetin cama benzetilmesindeki hikmet nedir?

İnceleyin:  Meşru Savaş ve Kutsal Savaş

Bunun cevâbı birkaç vecihledir:

1.Altın ve gümüş ne kadar kıymetli ve değerli olsalar da kesiftirler ve onların arkasındakini gözün görmesine engeldirler. Cam ise kıy­meti az olmasına rağmen latif ve saftır. Gözün görmesine engel ol­maz. Çünkü camın içinden dışı, dışından da içi görünür. Allah Teâlâ bu misâli, bir engel koymak için değil; engel ve perdeyi kaldırmak için zikretmiştir.

2.Hâl böyle iken cam kabın kıymeti yoktur; kıymet, ancak o cam kabın içinde olanadır. Aynı şekilde senin kalbinin pek bir önemi yoktur. Önem ve kıymet ancak içindeki imanadır.

3.Cam kırıldığı vakit, ateşe konulup eritilmedikçe sağlam hâle geti­rilemez. Aynı şekilde kalp de bozulduğunda ateşe konulup eritilmedikçe düzelmez. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İçinizden oraya uğ­ramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, Rabbin için kesinleşmiş bir hü­kümdür. Sonra biz Allah’tan korkanları kurtarırız.” (Meryem,19/71 -72)

4.Altın ve gümüş sahibi bunların kırılmasıyla değerlerinin düşmeye­ceğini bildiğinden kırılmasından korkmaz. Cam sahibi ise, camın kırılma- sıyla kıymetinin kalmayacağını bildiğinden endişe ve korku üzeredir. Ay­nı şekilde mü’minin de cam sahibi gibi endişe ve korku üzere olması ge­rekir. Altın ve gümüş sahibi gibi emniyet üzere değil.

5.Allah Teâlâ, kalbi cam şişeye benzetmiş, çünkü cam şişeden çı­kan ışık, altın ve gümüşten yapılan bir âletin içinden daha fazla ve daha güzel ışık saçar. Cam şişenin kıymetinin az olması, kırılmaya ve kıymeti­ni kaybetmeye her an müsait olmasından dolayı içinden çıkacak ışık da­ha güzel olmuş olur. Bu da şu hadîs-i kudsîdeki söze işarettir. “Ben kalp­leri kırılan kullarımla beraberim.”43

Altıncı Suâl: Cam şişenin inci gibi olan yıldıza benzetilmesindeki hik­met nedir? Cevâbı birkaç vecihledir:

1.İnci gibi parlayan yıldızın insanlara yol gösterme maksadı var­dır. Allah Teâlâ’nın şu âyette buyurduğu gibi: “…ve işaretler kıldık. Ve yıldızla onlar yollarını bulurlar.” (Nahl, 16/16) Şu âyette buyruldu- ğu gibi, yıldızlar aynı zamanda gökyüzü ehli için birer süstürler: “Ger­çekten biz dünya göğünü yıldızlarla süsledik.” (Saffat, 37/6) Aynen bu­nun gibi mü’minin kalbi, sahibinin hayırlara ulaşabilmesi için bir sebep­tir. Mü’minin kalbi, aynı şekilde göktekiler için bir süstür. Rivâyet olunur ki, inci gibi olan yıldızlar, yerdekiler için ışık saçtığı gibi âriflerin mârifeti, göktekilere aydınlık saçar.

2.Şeytanların yıldızlara tasallut gücü yoktur. Belki şu âyette ifade buyrulduğu gibi, yıldızlar şeytanları yakar: “And olsun ki biz, Dünya gö­ğünü yıldızlarla donattık ve onları şeytanlar için taşlayacak şeyler kıl­dık.” (Mülk, 67/5) Mü’minin kalbi de böyledir. Şeytanlar onda hâkimiyet ku­ramazlar. Belki mü’min kalbin nûru ve imanı şeytanları yakar. Bu konu­da Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kullarımın üzerinde senin aslâ bir hük­mün yoktur.” (Hicr, 15/42), “Ki o, insanların sinesine vesvese verendir.” (Nas 114/5) Allah Teâlâ bu âyette şeytan “insanların kalplerine vesvese sokar” dememiştir. (İnsanların sinesine vesvese sokar demiştir.) Bir baş­ka âyette de şöyle buyurmuştur: “Allah’tan korkanlar, kendilerine şey­tandan bir vesvese iliştiği zaman durup düşünürler de derhal kendi basiretleriyle gerçeği görürler.” (A’raf, 7/201) Ayette geçen düşünme ve hatırlama, imanın nûrunun zuhûrudur. Yine âyette geçen gerçeği görür­ler sözü de şeytan vesveselerinin yanıp yok olacağına işarettir.

Yedinci Suâl: Allah Teâlâ’nın, kalbi, güneşe ve aya değil de yıldıza benzetmesinin hikmeti nedir?

Cevâbı birkaç vecihledir:

1.Şüphesiz yıldızlar, gündüzleyin gizlenip, geceleyin ortaya çıkar­lar. Ârif olan kişi de gündüz gizlenip karanlık basınca hizmet ve yakarış için ortaya çıkar.

2.Yıldızlar gökyüzünün, kalp de ârifin süsüdür.

3.Şu âyette belirtildiği üzere yıldızlar gökyüzünün lambalarıdır: “And olsun ki biz o dünya göğünü kandillerle süsledik.” (Mülk, 67/5) Yine şu âyetle bildirdiği gibi Allah Teâlâ kalbi, arifin lambası kılmıştır. “Onun nûrunun misâli içinde çıra bulunan kandillik gibidir.” (Nûr, 24/35)

Sekizinci Sual: İmanın lambaya benzetilmesi, acaba iman ehli için bir müjde midir?

Cevâbı birkaç vecihledir:

1.Güneş bir lambadır. Allah Teâlâ onu söndürmek üzere yakmıştır. Güneş ışığını söndürmeye O’ndan başkasının gücü yetmez. Mârifet de bir lambadır. Allah onu devamlı olarak ışık saçsın diye yakmıştır. Bu nûru söndürmeye İblis’in gücü nasıl yetebilir?!

2.Allah Teâlâ, güneş lambasını gökte yakmasına rağmen senin evin­deki karanlığı gideriyor. Sana çok yakın olarak, kalbinde mârifet güneşini yaktığına göre sendeki günah karanlıklarını neden gidermesin?

3.Kim bir lamba veya bir ışık yakmışsa, korumak ve devam ettir­mek onun görevidir. Hal böyle olunca mârifet lambasını Allah yakmıştır. Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurur: “İşte Allah onların kalbine iman yazmış ve katında bir ruh ile onları desteklemiştir.” Mücâdele, 58/22) Bu­na göre Allah Teâlâ’nın rahmeti gereği, bu imanı kollaması, gözetleme­si ve güzel bir şekilde korumaya almasında herhangi bir engel veya zarar yoktur. Şu âyette buyurduğu gibi: “Şüphesiz bu Kur’ân’ı biz indir­dik ve onu koruyacak olan da biziz.” (Hicr, 15/9)

4.Hırsız bir evde lambanın yandığını görürse o eve hırsızlık yapma­ya cesaret edemez. Allah Teâlâ, mârifet ışığını senin kalbinde yakmıştır. Hırsız şeytan sana nasıl yaklaşabilir?!

5.Mecûsîler yaktıkları bir ateşi hiçbir zaman söndürmek istemezler. Çok münezzeh olan padişah ise senin kalbinde marifetle muhabbet ate- şını ya ıştır. Bu ateşi söndürmeye ve iptal etmeye nasıl razı olursun?!

6.Bir lamba yakmak isteyen, yedi şeye ihtiyaç duyar. Bunlar maşa, taş, kav, kibrit, lamba, fitil ve yağdır. Bir kul da marifet çırasını yakmak istediğinde bazı şeylere ihtiyaç duyar. Bunların ilki gayret maşasıdır: “Bi­zim uğrumuzda cihat edenlere gelince elbette biz onları kendi yolla­rımıza eriştireceğiz.” (Ankebût, 29/69) İkincisi yakarma taşıdır: “Rabbinize yalvararak ve gizlice duâ edin.” (A’raf, 7/55) Üçüncüsü, şehvetleri engel­lemek için nefsi yakmaktır: “Her kim de Rabbinin makamından kork­muş ve nefsini kötü şeylerden alıkoymuşsa…” (Nâziât, 79/40) Dördüncü­sü tevbe ederek Allah’a dönüş kibritidir: “…Ve tevbe ederek Rabbini­ze dönünüz.” (Zümer, 39/54) Beşincisi sabır feneridir: “Sabrediniz muhak­kak ki Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal, 8/46) Altıncısı şükür fitili­dir: “Üzerinizde olan Allah’ın nimetlerine şükredin.” (Nahl, 16/114) Ye- dincisi, Rabbinin kazasına razı olma yağıdır: “Rabbinin hükmü üzerine sabret.” (insan, 76/24) Peygamber Efendimiz de bu hususta şöyle buyurdu: “Kazaya rızâ göstermek Allâh’ın büyük kapısıdır. ”44

Bu tutuşma, aşk ve kulluk sözünü yerine getirme işi, senin vazifendir. Sen kulluk vazifesine yönelik sözünü yerine getirirsen, Allah Teâlâ, Rabhk vazifesi olarak verdiği sözü daha evlâ yerine getirir. Şu âyette bu­yurduğu gibi: “Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size olan ahdimi yerine getireyim.” (Bakara, 2/40) Mârifeti kalbinde, zikri de dilinde muhâfaza et ve bunları, kabirde, karanlıklarda ve kıyâmette daima yanın­da olacak şekilde kendine bir nûr kıl.

Üçüncüsü:

Allah Teâlâ’nın Kelime-i Tevhidi benzettiği şeylerin üçüncüsü top­raktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Toprağı verimli olan beldenin bit­kisi Rabbinin izniyle çıkar.” (A’raf, 7/58) Benzetmenin yönleri şunlardır:

1.Toprak, emanete sahip çıkma vasfına sahiptir. Kim toprağa ema­net olarak bir şey bırakırsa, toprak o kişiye emanetini kat kat fazlasıylan iâde eder. Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurur: “Her bir başakta yüz dâne vardır.” (Bakara, 2/261) Mümin kişi de böyledir. Salih amel işlediğin­de kıyamet gününde amelinin karşılığı olarak kat kat fazlası verilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: Ve sadece sabredenlerin mükâfatları hesapsız verilecektir.” (Zümer, 39/10)

2.Yerin özelliklerinden biri de üzerine her türlü kötü ve çirkin şeyler atılmasına rağmen yine de ondan nice güzelliklerin çıkması ve yeşerme­sidir. İmanın yeri, yani toprağı da böyledir. İman toprağının üzerine kü­für ve günah kötülüklerinin atılmasına rağmen o iman toprağından bağış­lanma, rahmet ve nza meyvesi çıkar. Allah Teâlâ bir âyete şöyle buyurur: “Allah onların günahlarını iyiliklere çevirir.” (Furkan, 25/70)

3.Yerin özelliklerinden biri de onun seni kucaklayan anne gibi olma­sıdır. Bu şekliyle yer beşik gibidir. Âyette de “Biz yeryüzünü bir beşik kılmadık mı?” (Nebe, 78/6) Hem yer senin için bir hazinedir, âyette “Yer­de ne varsa hepsini sizin için yarattı.” (Bakara, 2/29) Hem yer senin üze­rine titreyen son derece şefkatli bir anne gibidir. Âyette şöyle buyruldu: “Sizi ondan yarattık, yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha si­zi ondan çıkaracağız.” (Tâhâ, 20/55) îman da böyledir. Dünya ve âhiretteki bütün güzellikler ve menfaâtlar ondan hâsıl olur.

Dördüncüsü:

Allah Teâlâ’nın imanı ve Kur’ân’ı benzettiği şeylerin dördüncüsü su­dur. Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurur: “Gökten bir su indirdi de va­diler kendi miktarlarınca sel olup aktılar. Sele de suyun yüzüne çı­kan bir köpük yüklendi. Bir zinet veya değerli mal yapmak için ateş­te üzerini kürekledikleri madenlerden de onun gibi bir köpük mey­dana gelir. İşte Allah hak ile bâtılı böyle anlatır. Fakat köpük atılır gider, insanlara faydası olan ise yerde kalır. Allah işte böyle misâller verir.” (Ra’d, 13/17) Yani iman ve küfre böyle misâller verir. Âyette geçen köpükten maksat küfür, sudan maksat da imandır. Buradaki benzetme yönünün ispatı için birkaç vecih vardır.

1.Su, elbisedeki necaseti giderir. Şu âyetler de buna delildir: “Gök­ten tertemiz su indirdik.” (Furkan, 48), “Ve elbiseni temizle.” (Müddes- sir, 74/4) Aynen bunun gibi iman da kalpten küfür ve günah pisliklerini giderir. Peygamberimiz (s.a.v.) bu hususta şöyle buyurdu: “İslam ken­dinden önceki küfür hayatındaki tüm küfür ve kötülükleri keser yok eder. ”45

2.Allah Teâlâ, gökten indirmiş olduğu suya rahmet adını vererek şöyle buyurdu: “Ve o şüphesiz mü’minler için bir hidayet rehberi ve bir rahmettir.” (Nemi, 27/77) Diğer bir âyette “Âyetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: «Selâm size, Rabbiniz size rahmet et­meyi vaadetti.»” (En’âm, 6/54) Bu nedenle imanı ve Kur’ân’ı suya benzet­mede bir mahsur yoktur.

İnceleyin:  Günah Örtmenin Manası

3.Allah Teâlâ, Kur’ân’a mübarek ismini vererek şöyle buyurdu: “İşte bu Kur’ân da öyle mübarek bir zikirdir ki onu da biz indir­dik.” (Enbiyâ, 21/50) Kur’ân’ın ve imanın, her ikisi çok mübarek olduklarından Allah Teâlâ’nın onları suya benzetmesinde elbette bir kusur yoktur.

4.Su, canlılar için bir şifâdır. Kur’ân da kalpler için bir şifâdır. Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurur: “Biz Kur’ân’da mü’minler için bir şi­fa ve rahmet kaynağı olan âyetleri peyderpey indirmekteyiz.” (İsra, 17/82) Buna göre Kur’ân, mü’minlerin kalplerine şifâ, günahlarının ba­ğışlanması için de bir rahmettir.

5.Aynı zamana Allah Teâlâ, gökten su/yağmur indirmektedir. O’ndan başka kimsenin buna gücü yetmez.

6.Nasıl ki, Allah Teâlâ, gökten yağmur yağdırmak istediği zaman onu engellemeye kimsenin gücü yetmiyorsa, aynen bunun gibi Allah Teâlâ, gökten Kur’ân indirdiğinde de buna engel olmaya ve Kur’ân’da olmayanı Kur’ân’a dâhil etmeye kimsenin gücü yetmez. Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurur: “Halbuki Kur’ân benzeri olmayan, aziz bir ki­taptır. Ne önünden ne de ardından ona bâtıl yanaşamaz. O, hikmet sahibi ve daima hamde layık olan Allah tarafından indirilmiş­tir.” (Fussilet, 41/4142)

7.Nasıl ki, bir kimse yağmur damlalarını saymaya güç yetiremezse; aynı şekilde Kur’ân’ın bütün sırlarının ve hakikatlerinin inceliklerini ku­şatmaya da kimse güç yetiremez.

8.Nasıl ki, yağmur, gökyüzünden damla damla inip sonra yeryüzün­de akarak nehirleri ve denizleri oluşturuyorsa, Kur’ân da bunun gibi gök­yüzünden âyet âyet, bölüm bölüm inerek tamamı nehirler ve denizler gi­bi olmuştur. Hadîste de şöyle rivâyet olunmuştur: “Muhakkak ki Kur’ân derin bir denizdir. Onun derinliği ve dibi idrak edilemez.”46

9.Şâyet yağmur, gökyüzünden bir defada inmiş olsaydı, ağaçları kökten söker, evleri yıkar ve zararı faydasından çok olurdu. Bunun gibi Kur’ân da bir defada inmiş olsaydı akıllar hataya düşer, düşünceler yo­lunu şaşırırdı. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “(Ey Rasûlüm) Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirmiş olsaydık, sen onu Allah korkusundan başını eğmiş, parça parça olmuş görürdün.” (Haşr, 59/21)

10.Nasıl ki Allah Teâlâ kupkuru, ölü gibi olan toprağı yağmurla diril­tip yemyeşil hâle getiriyorsa, aynen bunun gibi mânen ölmüş olan kalp­leri de Kur’ân ile diriltmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Hiç, ölü iken kendisine hidayetle dirilttiğimiz ve ona insanlar arasında yü­rürken önünü aydınlatan bir iman nûru verdiğimiz kimse, karanlık­lar içinde kalmış olan ve ondan bir türlü çıkamayan kimse gibi mi­dir?” (En’âm, 6/122)

11.Nasıl ki yeryüzüne sadece yağmurun düşmesiyle yerin bir kıs­mında gül ve reyhan çiçekleri, diğer bir kısmında diken ve zehir çıkıyor­sa Kur’ân da böyledir. Kur’ân itaâtkar mü’minin kalbine düşerek ondan, kulluk gülü ve reyhan itaâtı çıkar. Yine Kur’ân kâfirin kalbine düşmekle ondan küfür zehri ve günah dikenleri çıkar. Allah Teâlâ bu hususta şöy­le buyurur: “Allah onunla birçok kişiyi saptırır, birçok kişiyi de hidayete erdirir.” (Bakara, 2/26)

12.Nasıl ki gökten inen su, yeryüzünde bulunan diğer bütün sulardan müstağni olup onlara ihtiyaç duymuyorsa, aynı şekilde Kur’ân da bütün kitap ve ilimlerden müstağni olup hiçbirine muhtaç değildir.

13.Nasıl ki derin olan suya yüzme bilmeyen kişi daldığında boğuluyorsa-, aynı şekilde ilmi olmadığı halde Kur’ân’ın âyetlerini kendince yo­rumlayan kişi de helâka gider. Peygamber Efendimiz bu hususta şöyle buyurdu: “Her kim kendi fikriyle Kur’ân’ı tefsir etmeye çalışırsşa ce­hennemdeki yerine hazırlansın.”(47)

14.Nasıl ki ihtiyaçtan fazla su içmek fayda değil zarar veriyorsa? ay­nı şekilde Kur’ân’la ilgili olarak kişilerin anlama ve zekâ kapasitelerinin üzerinde konuşmak da onlara faydadan çok zarar verir. Bu hususta Peygamberimiz şöyle buyurdu: “İnsanlara zekâ seciyelerine göre hitap et­mekle emrolundum, ”(48)

15.Yağmur yağdığında kıtlık tehlikesi kalmaz, bitkiler yeşerir, gıda- ( lar ve meyveler yetişir. Aynen bunun gibi Kur an nazil olmadan önce ger­çek din kıtlığı vardı. Kur’ân nâzil olunca bu kıtlık ortadân kalkmış oldu ve ruhlar için çeşit çeşit gıdalar ve meyveler ortaya’çıktı. Bu durum tevhid, nübüvvet ve dînî hükümlerin açıklanmasıyla oldu.

16.Suyun ateşi söndürdüğü gibi hem iman hem de Kur’ân, onları ta­şıyan mü’min kişilere gelebilecek cehennem ateşini söndürür.

Beşincisi:

Allah Teâlâ’nın imanı benzettiği şeylerin beşincisi; sağlam iptir. Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurur: “Hep birlikte Allâh’ın ipine sımsıkı sarı­lınız…” (Âi-i İmrân, 3/103) İmanın ipe benzeme yönü birkaç vecihledir.

1.Her kim aşağıdan yukarıya çıkmak isterse, kaymaktan ve yere düşmekten korkar. Sağlam bir ipe tutunduğu zaman o korkudan kurtulur ve kendini güvende hisseder. Kul da insanlığın en düşük mertebesin­den güzel ve yüce âleme yükselmek istediğinde, kaymaktan ve düşmek­ten korktuğunda önce aklını kullanıp Kur’ân’a sarılsa o korkudan kurtu­lur ve güvende olur.

2.Kör olan biri, bir yere gitmek istediğinde, eğer kendisinin bulun­duğu yer ile gideceği yer arasında bir ip gerilmiş ise, kör olan kişi o ipe tutunarak giderse, hiçbir şeyden korkmadan varacağı yere ulaşır. Beşer aklı da aynen bunun gibi, tevhid ve marifet yolunda yürümekte kör bir kişi gibidir. Beşer aklı, bu yolda Kur’ân’a tutunursa her türlü korkudan emin olur.

3.Kuyuya düşen birinin kurtuluş yolu, ona bir ip uzatılıp o ipe tutu­narak yükseğe çıkmasıyla mümkün olur. Böylece başına gelebilecek teh­likelerden kurtulabilir. Beşer ruhları madde âleminin en derinliklerine düş­müş, çok merhametli olan padişah ise o ruhlara Kur’ân ipini göndermiş­tir. Ona tutunup da yükselen kişi kurtulur. Ona tutunmayan ise karanlık­lar kuyusuna düşüp helâka gidenlerden olur.

Altıncısı:

Allah Teâlâ’nın, imanı benzetmiş olduğu şeylerin akıncısı, zeytin ağa­cıdır. Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurur: “Bir de, aslı Tûr-i Sînâ’dan çıkan bir ağaç ki, o ağaçtan hem yağ çıkar, hem de onun meyvesini yiyenlere bir katık olur.” (Mü’minûn 23/20) Bu âyetin teşbih yönü hakkında âlimler iki durum zikretmişlerdir:

1.Allah Teâlâ’nın, imanı bu ağaca benzetmesinin nedeni; bu ağa­cın çoğu durumlarda sadece temiz yerlerde yetişmesindendir. Aynen bu­nun gibi mârifet de her kalpte karâr kılmaz, ancak temiz kalplerde karâr kılar ve oraya yerleşir.

2.Zeytin ağacının meyvesinden, gayet temiz ve saf olan yağ oluşur Aynen bunun gibi, mü’minin kalbinden de iman ve mârifet oluşur. Bu ikisi de nûrların en saf ve en şerefli olanıdır

Bilesiniz ki, Allah Teâlâ, mü’minlere çok kıymetli on şey vaat etmiş­tir:

Birincisi mağfirettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “(Ey Muhammedi) İnkâr edenlere söyle, eğer (iman edip düşmanlık ve savaştan) vazge­çerlerse Allah geçmiş günahlarını bağışlar…” (Enfal, 8/38) Bunun anlamı ‘imanı kabul edip küfrü terk ederlerse’ demektir.

İkincisi emniyettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İman eden ve iman­larına şirkin zulmünü karıştırmayanlar var ya! İşte korkudan emin olmak onların hakkıdır. Ve hidayete erenler de onlardır.” (En am, 6/82)

Üçüncüsü hidâyettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İman edip sâlih amel işleyenlere gelince; imanları sebebiyle Rableri onları hidayete erdirir.” (Yûnus, 10/9)

Dördüncüsü, yaptıkları iyiliğin kat kat fazlası vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İyilik yapanlara iyilik ve fazlası vardır.” (Yûnus, 10/26)

Beşincisi kurtuluştur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Muhakkak ki mü’minler kurtuluşa ermişlerdir.” (Mü’mînûn 23/1).

Altıncısı doğruluk üzere sâbit kılmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyu­rur: “Allah iman edenleri, hem dünyada hem âhirette değişmez söz (Kelime-i Tevhid) ile sâbit kılar.” (İbrahim, 14/27)

Yedincisi şefâattır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “O gün Rahman, olan Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden baş­kasının şefâati fayda vermez.” (Tâhâ, 20/109) Yani hoşnut olduğu söz, Lâ ilâhe İllallâh sözüdür.

Sekizincisi âmellerin ıslahıdır. Allah Teâlâ: “Ey iman edenler! Allah’tan sakınınız ki…” (Ahzab, 33/70) Bu âyetin devamı olan “Sizin iş­lerinizi düzeltsin.” (Ahzâb, 33/71) buyurmaktadır.

Dokuzuncusu müjdedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “…size (dünyada iken) va’d olunan cennet ile sevininiz.” (Fussilet, 41/30)

Onuncusu, Allah Teâlâ’nın onlarla konuşması ve onların Allah Teâlâ’yı görme şerefidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Onlara Rahim olan Rablerinden doğrudan doğruya söylenen bir selâm vardır. (Yâsîn, 58), “Nice yüzler, o gün ışıldayarak Rabbine bakmaktadır.” (Kıyamet 75/22-23)

 

Fahreddin er-Razi – Kelime-i Tevhidin Sırları (Esrarut -Tenzil ve Envaru’t -Te’vil)-syf:91,107

Dipnotlar:

[41] Buhârî, Daavât 10; Müslim, Salatu’l-Misafirîn, 181.

(42) Müslim, el Birru ve Sılatı ve’l Adab 33,34

(43) Acluni, Keşful Hafa, 1/203,Hadis no:614

(44) Hadisin kaynağına ulaşılamadı.

(45) Acluni, Keşful Hafa, 1/127, Hadis No:363

(46) Hadisin kaynağına ulaşılamadı.

[47]   Rauzatu’l-Muhaddisîn X/455. (Şamile).

[48]   Hadisin kaynağına ulaşılamadı.

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir