Medeniyet Tasavvurumuz ve Ahlak

banutarih1-300x208 Medeniyet Tasavvurumuz ve Ahlak

Mehmet Tayfun AMMAN*

Bilim kavramlar ve kavramların tanımlarıyla başlar. Fakat sosyal bi­limlerde kavramlar etrafındaki tartışmalar da hiç bir zaman kolay kolay bitmez. Bu durum medeniyet ve onunla doğrudan bağlantılı kültür kav­ramı için de geçerlidir. Kavramsal tartışmalara girersek asıl konumuz olan “medeniyet tasavvurumuz ve ahlâk”a yeterince vakit ayıramayız. Bu nedenle söz konusu iki kavramın kabul görecek birer tanımını yap­makla yetinelim: Kültürü, ‘insanın insana özgü niteliklerinin ürettiği her şey’ olarak tanımlayabiliriz. Kısaca ‘insanoğlunun beşerî birikimi’ de di­yebiliriz. O hâlde kültür, maddî ve maddî olmayan beşerî her şeyi kap­sayan bir kavramdır. İnançlar, değerler, tutumlar, davranışlar ve bunlar tarafından üretilen sanat, hukuk, ahlâk, ideoloji, kullandığımız her türlü alet… insana dair ne varsa kültürün içindedir. Medeniyet ise ‘kültürün tarihte iz bırakacak boyutlar kazanması’ olarak tanımlanabilir. O hâlde ‘her toplumun kültürü vardır, ama her toplumun medeniyeti yoktur’ di­yebiliriz. Örneğin Afrika’da Pigmelerden konuşurken “pigme kültürü” deriz, fakat “Pigme medeniyeti” demeyiz. Hindistan söz konusu oldu­ğunda hem “Hint kültürü” hem de “Hint medeniyeti” ifadelerini kulla­nırız. Demek ki Pigmelerden farklı olarak Hintliler kültürlerini tarihte iz bırakacak ölçüde geliştirme başarısı göstermişler.

Toplumlar ancak uygun koşullar bulurlarsa kültürlerini medeniyet düzeyine yükseltebilirler. Fransız tarihçi Femand Braudel bu koşulların coğrafya, ekonomi, pazar ve farklı kültürleri bir arada uzun zaman yaşa­tabilecek güçlü siyasi irade, yani imparatorluk olduğunu söyler. Demek ki kültürler arasında yaygın ve yoğun bir alışveriş olmadan medeniyet­ler gelişmiyor. O hâlde bizim bir medeniyetimiz var mı? Çok açık bir biçimde evet… Adeta dünyanın merkezi denilebilecek bir coğrafyada bin yıldan uzun bir süre, üstelik güçlü ve uzun ömürlü devletler kuran, sayısız kültürü bir arada yüzlerce yıl yaşatma başarısını gösteren bir mil­let, özgün bir medeniyet demektir.

Bu medeniyetin adı nedir? Burada isim değil, müsemma önemlidir. Bulunduğumuz coğrafya itibarıyla Akdeniz medeniyetlerinden birisi, kurduğumuz imparatorluklar esas alınırsa “Selçuklu medeniyeti” ve “Osmanlı medeniyeti”, bu imparatorlukların kurucu kavmi ve ana un­suru esas alınarak “Türk medeniyeti” diyebiliriz. Ve tabii olarak bu me­deniyeti inşa eden ruh esas alınacak olursa medeniyetimizin adı “İslâm medeniyeti” dir. Braudel, Uygarlıkların Grameri kitabında medeniyetleri inşa eden ana damarın daima dinler olduğunu söyler. Niçin? Çünkü me­deniyeti inşa eden şey nihayetinde bizim davranışlarımızdır. Örneğin şu taşı, bu demiri, çimentoyu nasıl birleştirecek ve nasıl binalar yapacağız? Bize özgü üretimleri nasıl ortaya çıkaracağız? Bunun için davranışlarımı­zın gerisinde nasıl bir zihin var, buna bakmak gerekiyor. Kognitif psiko­loglar davranışlarımız arka planında tutumlarımızın olduğunu, tutum­ların gerisinde değerlerin, değerlerin de gerisinde inançların olduğunu söylüyorlar. Buradan bakılınca Braudel’in tespiti daha iyi anlaşılıyor.

Ancak İslâm medeniyetinin çok büyük bir çatı olduğunu da unutma­mak gerekir. Türkler kadar, Arap, Fars, Hint gibi kültürlerin de çok kat­kıları olan bir medeniyet. Bu nedenle kavim ekseninde konuştuğumuz zaman “Türk-îslâm medeniyeti” ya da “Hint-İslâm medeniyeti” gibi ifa­deleri de kullanıyoruz.

Burada “din” ile “medeniyet” arasındaki farklılığı da belirtmeliyiz. Bir dini kabul eden bir topluluk, o dine inanarak yüzlerce yıl yaşayabilir. Ancak yukarıda Braudel’e dayanarak ifade ettiğimiz medeniyetin geliş­mesini sağlayan maddî koşullar oluşmazsa Müslüman bir kültür olarak, ama medeniyet düzeyine gelmeden varlığını sürdürebilir. Bir örnek ver­mek gerekirse, bugün kutuplarda yaşayan Eskimolara Müslümanlar gi­dip İslâmiyet’i öğretse, onlar da kabul etseler, yüzlerce yıldır yaşadıkları gibi yaşamayı -Müslüman Eskimolar olarak- sürdürebilirler, ama öyle bir coğrafyada medeniyet inşa etmeleri imkânsız gibidir. Tekrar etmek gerekirse medeniyetin olması için başka kültürlerle uzun süreli temas, kentleşme, pazar, hatta imparatorluk gerekmektedir. Medeniyetleri im­paratorluklar geliştiriyorlar; çünkü farklı inançları, farklı kültürleri, fark­lı kavimleri bir arada yaşatma tecrübesini imparatorluklar sağlıyorlar.

Buradan çıkan bir başka sonuç “îslâm medeniyeti” ifadesindeki “İslâm” kelimesinin mecaz olduğudur. Çünkü medeniyet dinin zorunlu bir unsuru değildir. Üstelik seküler bir kavramdır. Örneğin “İslâm aka­idi”, “İslâm ahlâkı”, “İslâm fıkhı” ifadelerindeki İslâm kelimesi gerçek anlamıyladır. Çünkü İslâm dininin içinde akaid, ahlâk ve fıkıh zorunlu olarak vardır. O hâlde biz “İslâm medeniyeti” dediğimiz zaman, belli tarihsel koşullar altında Müslümanlar tarafından inşa edilmiş bir mede­niyeti kast ediyoruz. Başka bir ifadeyle -mecazı kaldırarak söylemek ge­rekirse- “Müslümanların medeniyeti” dememiz gerekir. Nitekim Fran­sızca “dvilisation musulmane” ifadesi tam olarak bunu karşılamaktadır.

İslâm medeniyeti birinci parlak devrini 8 ilâ 12. yüzyıllar arasında yaşamıştır. Bağdat merkezli Abbasi imparatorluğu… İkinci büyük atılımını ise 15 ilâ 18. yüzyıllar arasında gerçekleştirmiştir. İstanbul merkezli Osmanlı imparatorluğu… Fakat Batılı tarihçiler İslâm Medeniyeti nin bu ikinci büyük hamlesini bilinçli olarak görmezlikten gelmektedirler. Ör­neğin yine Braudel’e atıfta bulunacağım. “Çoğu zaman bilinçli bir şekilde görmezlikten gelinmiş bir medeniyet” olduğunu söylüyor Osmanlı’nın. “Şimdi arşiv belgeleri açıldıkça daha yakından tanıdığımız erken bir mo­dernlik ile karşı karşıyayız” diyor.

Peki, bu 1400 yıllık tarihsel süreçte ne oldu? Müslümanlar üç büyük meydan okuma ile karşılaştılar. Yani yedinci yüzyılın ortalarında, doğu­şundan kısa bir zaman sonra Arabistan sınırları dışına çıkan Müslüman­lar Doğu Akdeniz havzasında Antik Yunan medeniyetiyle karşılaştılar. Buna birinci meydan okuma diyebiliriz. Medeniyet birikimi oradaydı, ama siyasi ve askeri üstünlük Müslümanlardaydı. Abbasiler döneminde Antik Yunan medeniyet birikimi Arapça’ya tercüme edildi. Müslüman bilginler bu birikimi devralarak yeni bir okumaya tâbi tuttular ve ona kendi damgalarını vurarak felsefe, bilim ve sanatlarını ürettiler. İkinci büyük meydan okuma 12. Yüzyılda Moğol istilası ile gerçekleşti. Bu se­fer siyasi, askeri üstünlük Moğollarda, fakat medeniyet birikimi ve üstünlüğü Müslümanlardaydı. Dolaysıyla bu ikinci büyük karşılaşma da belli bir sarsıntı yaşandıktan sonra, Moğolların Müslüman coğrafyasında asımıle olmasıyla aşıldı. İşte Anadolu Selçukluları ve Osmanlının yükse­lişi bundan sonra gelecektir. Üçüncü büyük karşılaşma ise 19. Yüzyılda oldu: Batı dünyasının meydan okuması. Bu sefer durum önceki ikisin­den farklıydı. Batı, hem siyasi ve askeri üstünlüğü hem de felsefe, bilim ve teknoloji üstünlüğüyle İslâm dünyasına yüklendi. Yenildik. Osmanlı imparatorluğu parçalandı. İslâm coğrafyasının önemli bir kısmı sömür­geleştirildi.

Biz Osmanlı mirası üzerinde Anadolu ve Trakya coğrafyasın­da istiklâlimizi koruyabildik ve modem bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduk. Ancak modem zamanlara geçişimiz “medeni­yet kırılması” diyebileceğimiz büyük bir kırılmayla gerçekleşti. Tarih, kültür, dil, din ve devlet kırılmalarını içeren bu büyük kırılma ülkemi­zin seçkinlerini zihinsel kaçışlara yöneltti. Bu noktada kültürün o kül­türe mensup herkesin yaşama ve yeniden üretmesiyle sonraki nesillere taşındığını, ancak medeniyetin üretimini o kültüre mensup seçkinlerin yaptığını, tam da bu nedenle medeniyetlerin seçkin zümreleriyle birbir­lerinden farklılaştıklarını hatırlayalım. Bu yüzden seçkinlerin zihinsel yönelimleri medeniyet eksenli bir incelemede önemlidir. Türkiye’de bu yönelim kendi medeniyet birikimi üzerine yükselmediği, aksine başka kültür ve medeniyetlerden medet umma aşırılığına dönüştüğü için ka­çışlardan söz ediyorum. Ülkemiz son otuz kırk yıldır yüzyıllık bu beş kırılmanın izlerini silmeye çalışmakta, fakat özellikle dildeki kaymanın boyutları özgün medeniyet birikimimizden yeterince yararlanmamıza mâni olmaktadır.

Bütün bu nedenlerle medeniyetimizin tarihsel gelişiminin dayanak noktalan üzerinde biraz durmalı, inşa edilen değerlerin kaynağını ve ahlâkı konuşmalıyız.

Bilindiği üzere İslamiyet 1400 yıl önce Arabistan coğrafyasında tarih sahnesine çıktı. Başlangıçta yalnızca bir şahıs, Hazret-i Muhammed… Hepinizin bildiği tarihi bilgileri geçiyorum… Özellikle Medine’ye hicret ettikten sonraki on yıl içinde tebliğ ettiği din hızla yayıldı. Biz Müslümanlar 1400 yıldır ona inanır, onu saygıyla anar ve yapabildiğimiz ka­darıyla onu model olarak alır, en azından ona bakarak eksikliklerimizi, kusurlarımızı görürüz. Ama onun üstün şahsiyeti ve ahlâkı, yalnızca Müslümanlar tarafından değil, biraz araştırıp tanıyabilen Napolyon’dan Tolstoy’a, Goethe’den Braudel’e kadar herkes tarafından saygıyla anıl­maktadır. Onun getirdiği dine inanmayanlar bile, yani bugün Mekke’nin müşrikleri olarak andığımız kişiler bile, onun yüksek şahsiyetine laf söy­leyememişlerdi. Ona “Muhammedü’l-emin” derlerdi. Son derece güve­nilir, asla yalan söylemez, emanete sadık ve güzel ahlak sahibi olduğunu inkâr etmezlerdi. O’na selam olsun!

İnceleyin:  Hakikat Doğrultusunda

Şimdi bu büyük insana bir an için Müslüman olarak değil, dışarıdan bir bakışla bakalım. İki hususiyet hemen dikkati çekiyor: Birincisi tarihte gelmiş geçmiş bütün büyük şahsiyetler, bütün filozoflar, bütün devlet adamları, hatta daha önce gelmiş peygamberler de dâhil olmak üzere hayatının her safhası tüm detaylarıyla kayıt altına alınmış tek insan ol­duğunu görüyoruz. Yani siz Aristo’yu tanımak isteyin, Napolyon’u ta­nımak isteyin, Atatürk’ü tanımak isteyin fark etmez. Filozofları, devlet adamlarını, daha önce gelmiş peygamberleri, örneğin Musa aleyhisse- lamı, İsa aleyhisselamı tanımak isteyin fark etmez. Hayatının tümü de­taylarıyla kayıt altına alınmış başka bir şahsiyet göremezsiniz. İkincisi, kayıt altına alman bu detaylı hayat incelendiğinde dini, inancı, kültürü, ideolojisi ne olursa olsun herkesin karşısında saygıyla eğileceği bir ha­yatla karşılaşırsınız. Şimdi bir an olsun düşünelim: Acaba tüm hayatı detaylı bir şekilde kayıt altına alınsa utanılacak şeyi olmayan kaç insan vardır yeryüzünde?

İsterseniz, bir deney yapalım: İnternet çağında yaşıyoruz. Önce Pey­gamber efendimizin hayatını siyer kitaplarını açıp inceleyelim. Kişiliğini, ilkelerini, düşmanlan dâhil diğer insanlara karşı davranışlarını, ahlâkını maddeler hâlinde yazalım. Sonra Hazret-i Muhammed adını silip “X isimli şahıs” diyelim. Farklı ülkelerde değişik kültür ve dinlere mensup insanlara internet üzerinden yazarak “X isimli bir şahıs var. Ahlâkî nite­likleri şunlar şunlar… Sizin kültürünüzde, sizin toplumunuzda böyle bir insana nasıl bakılır” diye soralım. Göreceğiz ki “kültürel evrensel” (cul- turel universal) bir ahlâkla karşı karşıyayız. Yani Peygamber efendimiz dünyanın hangi kültürüne, hangi dinine giderseniz gidin, herkesin saygı duyacağı üstün bir ahlâkı şahsında müşahhas kılmıştır. Zaten kendileri de “ben ahlakı yüceltmek ve güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderil­dim” buyurmuşlardı.

İslâm tarihi, Hazret-i Muhammed aleyhisselam’m, kendisine melek aracılığıyla vahyedilen İlâhî kelâmı tebliğ etmesi, sözleri ve davranış- larıyla açıklaması ve onu, hayatın her alanında müşahhas bir biçimde yaşanır kılması, kendisine inananlarla birlikte “asr-ı saadet” olarak anı- lacak ideal bir İslâm toplumunu inşa etmesiyle başlamıştır. Onun üç büyük vazifesinin İslâm’ı öğretmek, ahkâmını icra etmek ve bu ikisini gerçekleştirmek üzere gönüllere girmek, kalpleri cezbetmek olduğu bilinmektedir. ‘Raşit halifeler’ kabul edilen ilk dört halifeden sonra bu üç vazife İslâm ümmetinin seçkinleri arasında bölünmüş, ilkini âlimler, İkincisini emirler (devlet adamları), üçüncüsünü ise veliler/mutasavvıf- lar üstlenmişlerdir. Sanatın her alanında çalışan kimseleri de üçüncü zümreyle birlikte anmak gerekir. Zira gönül dünyası zengin olmayan sanatkâr olamaz.

İslâm medeniyetiyle ilgili olumlu ya da olumsuz birçok tarihsel du­rumun bu üç zümrenin birbirleriyle ilişkilerine nispetle ortaya çıktığı­nı söylemek yanlış olmaz. Velilerden uzaklaşan âlimler dini, dünyevî amaçların aracı hâline getirirken, âlimlerden uzaklaşan tasavvuf erbabı bâtıl/sapık yollara yönelmişlerdir. Devlet adamları ise âlimlere ve velile­re yakınlıkları nispetinde doğru, uzaklıkları nispetinde yanlış işler yap­mışlardır.

Burada dikkat etmemiz gereken şey, kültür ve medeniyet gibi seküler beşeri birikimi ifade eden hususların eleştirilemez olmadığıdır. İslam medeniyeti şayet daha önce söylediğimiz gibi Müslümanların tarih içeri­sinde belli koşullar altında inşa ettikleri bir şeyse, bu medeniyetin içinde de eleştirilecek hususlar olabilir. Ama bu eleştiriler nerede ve ne zaman karşımıza çıkarsa çıksın, bu üç seçkin zümre arasındaki ilişkilerin olma­sı gerektiği gibi olmamasından kaynaklanmıştır. Örneğin âlimlere saygı duyan ve velilere gönülden bağlı olan devlet adamlarının daima adaletle icraat yapan kişiler olduğu görülür. Aksine, âlimleri hor gören, velilere düşman olan devlet adamları ise çeşit çeşit yanlış işler yapmışlardır. Gö­nül dünyasından nasibi olmayan ilim insanlarının da aziz olan ilmi süflî şeylere alet ettikleri, ilmin haysiyetine yakışmayan davranışlar sergile­dikleri pek çok defa görülmüştür.

Ya tasavvufa yönelenler? Tasavvufa yönelenlerin ilmin objektif ışığından uzaklaştıklarında ne kadar yanlış ve zararlı işlere girdiklerini tasavvuf tarihini incelediğiniz zaman görü­yoruz. Sosyolojik bakış bize, tarihsel toplumsal durumların asla siyahlar­dan ve beyazlardan ibaret olmadığını, daima grinin tonlarından söz et­mek gerektiğini söylüyor. O hâlde derece derece olumlu ya da olumsuz her durumu bu zümrelerin aralarındaki ilişkilerin mahiyeti üzerinden değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Örneğin bir Fatih Sultan Mehmet’e baktığımız zaman gönül dünyasında ona rehberlik eden bir Akşemset- tin kadar, ilimle yol gösteren Molla Gürani’ler, Molla Hüsrev’ler gibi âlimlerin de olduğunu görürüz. Hiç kimse tek başına büyük olamaz. Everest tepesi çok yüksektir. Ama etrafında her biri ona yakın nice dağ­lar görürüz. Birlikte Himalayalar’ı oluştururlar. Kısacası medeniyetler bir iki kişinin çabasıyla değil, seçkin zümrelerin birbirini tamamlayan emekleri üzerine yükselir.

‘Medeniyet denilince akla ilk gelen -en kolay görülen olduğu için- ge­nellikle mimari başarılardır. Mesela Osmanlı medeniyeti hemen Sultan Ahmet Cami’ni ya da Süleymaniye’yi hatırlatır. Ama bu eserleri inşa eden ruhu hemen düşünemeyiz. Süleymaniye Cami’ne baktığınız za­man o caminin temellerinin dokuz yüz yıl önce Medine’de çatısı hurma yapraklarıyla örtülmüş olan bir mescitte atıldığını göremezsek, o mabe­de bakışımız bir turistin bakışından farklı olmaz. Medeniyet demek ki bir ruh üzerine inşa edilen bir şey…

O hâlde medeniyetimizi inşa eden ruhu tanımalıyız. Bu ruh neye dayanıyor? Öncelikle Tevhit inancına… O hâlde bizim medeniyetimizin ilk özelliği “Tevhit medeniyeti” olmasıdır. Müslümanlık Tevhit ile, yanı Allah’ı birlemek, O’na eş koşmamak, O’ndan başkasına kul olmamakla başlar. Biz Müslümanlar her zaman yapamasak bile iyi ve güzel olan her işe besmeleyle başlamak isteriz. Kuran-Kerim’in sureleri de besmeleyle başlar. Besmelede “lafz-ı celâl” denilen Allah isminden sonra Allah’ın -rahmeti, merhameti çok anlamında- “Rahman” ve “Rahim” isimleri zik­redilir. Müslümanlar Tevhitten hemen sonra Allah’ın bu iki esması ile işe başlarlar. İnsanlar gönülden Allah’a bağlandıkları zaman Allah’m bu iki isminin tecellileri onların üzerinde görünmeye başlar. Bu yüzden mede­niyetimizin ilk özelliği “Tevhit medeniyeti” ise ikinci özelliği “Rahmet medeniyeti” olmasıdır. Nitekim Braudel Uygarlıkların Grameri’nde İslâm medeniyetini anlatırken Müslümanların yabancıları, Batıkların asla bile­meyeceği bir hoş görüyle kabul ettiklerini belirtir. Biz bu hoşgörünün o Rahmet’in tecellisi olduğunu biliyoruz.

Bu rahmet ve merhamet muhatabının zayıflığı, güçsüzlüğü nispetin­de öncelik ve Önem kazanır. Bu yüzden İslam medeniyetinin içinde “kul hakları” diye anlatılan haklara baktığınız zaman Müslümanın hakkı mı, zımmî denilen Gayrimüslim vatandaşın hakkı mı öncelikle gözetilir? Gayrimüslimlerin haklan… Demek ki bir Müslüman, Müslümanlardan önce Müslüman olmayanların hakkına riayet etmekle mükellef tutul­muştur. Kadının hakkı mı, erkeğin hakkı mı? Kadının hakkı… Yetişkinin hakkı mı, çocuğun hakkı mı? Çocuğun hakkı… Şimdi dikkat ediniz: İn­san hakkı mı, hayvan hakkı mı? Hayvanın hakkı… Çünkü hayvan insan karşısında daha acizdir. Ayrıca insanla konuşur, anlaşır, helalleşebilirsi- niz, ama hayvanla bunu yapamazsınız. O hâlde kurdun kuşun hakkını gözeten bir medeniyetin sahibiyiz. Diyeceksiniz ki gerçekten öyle miyiz? Eğer bugün içimizde kim bu merhametten ne kadar uzaksa bu mede­niyetten o kadar nasipsiz demektir. Bir medeniyet dairesinde yaşayan herkesin o medeniyetin değerlerinden aynı oranda nasiplenmesi hiçbir zaman söz konusu olamaz.

Medeniyet eğer kültürel bir birikim ise -ki öyledir- sürekliliğini neye borçludur? O birikimi sahiplenen, yaşayarak yaşatan insanlara… Demek ki anne ve babalarımız benimsedikleri değerleri sosyalleştirme sürecin­de çocuklarına aktarıyorlar. Onlar da sonraki kuşaklara… Bu nedenle yaşanmayan değerlerin yaşatılamayacağmı da unutmamalıyız.

İnceleyin:  İslam Medeniyeti ve Ortadoğu

Müslümanların rahmet ve merhameti bu medeniyetin üçüncü bir özelliğini toplum sahnesine çıkarmaktadır: Vakıflar… Özellikle Osmanlı dönemine baktığımızda hayır hizmetlerine yönelmiş küçüklü büyüklü binlerce vakıf karşımıza çıkar. Hastaları, yolcuları, yoksulları, talebeleri, kuşları, yolların temizliğini… üstlenen, saymakla bitmeyecek çeşitlilikte hizmetler için kurulmuş vakıflar… O kadar çok ki bu yüzden “vakıf me­deniyeti” olarak nitelendirilmeyi hak etmektedir.

Medeniyetimiz aynı zamanda “irfan medeniyeti”dir. Bugün gençle­rin önemli bir kısmı maalesef “irfan” kelimesini bilmiyorlar. İrfan, has­sas bir şuur üzerine yükselen ahlâktır. Ahlakın ne olduğunu biliyorsu­nuz. Jürgen Habermas “iletişimsel eylem içinde olan insanın kendine özgü kırılganlığını en aza indirmeye çalışan şey” olarak tanımlar ahlâkı. İrfan ise çok hassas, çok ince, çok yüksek olan bir şeydir, ahlâka göre. Örneğin yolda bir arkadaşınızla karşılaşıyorsunuz. Selâmlaşırsınız. Hâl hatır sorarsınız. Ama nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun diye soru­yorsanız irfandan söz edemeyiz. Çünkü irfan sahibi olan bir insan bir tanıdığıyla karşılaştığında nereden gelip nereye gittiğini sormaz. Niçin? O kişi belki de söylemek istemediği bir yere gidiyor ya da oradan geliyor olabilir. Onu yalan söylemek mecburiyetinde bırakmamak düşüncesiyle sormaz. Bizim medeniyetimizi inşa eden ahlâk kitaplarında böyle şeyler anlatılır. İnce ve yüksek bir ahlak… Bu nedenle medeniyetimiz “irfan medeniyeti” dir diyoruz.

Şimdi felsefî olarak bu ahlâk tasavvurunun nasıl kurulduğuna baka­lım. İnsan olarak hepimizde bir şeyleri elde etme gücü vardır değil mi? Nefsimizin arzu ettiği şeyleri elde etme gücüne ahlâk literatüründe “şeh­vet” adı verilir. Günümüzde şehvet kavramı daha çok cinsellikle ilgili şeyleri çağrıştırıyor. Hâlbuki şehvet onu da içeren çok daha kapsandı bir kelimedir. Arzu edilen her şey şehvete dâhildir. Yine biz insanlarda arzu etmediğimiz şeyleri kendimizden uzaklaştırma gücü vardır. En zayıf olduğumuz zamanda ağlayarak, gücenerek, yüzümüzü buruşturarak, iterek ya da kızarak, bağırarak her neyse onun olmaması için çalışırız. Bu gücün adı “gazap”tır. Şehvet ve gazap insan nefsinin iki esas gücü olarak kabul edilir.

Yine insanoğlunda bir şeyleri sevme, gönül verme, isteme, bağlanma gücü vardır. Bunun adı “kâlp”tir. Ayrıca insanda düşünme, idrak etme, önünü ardını ölçme, bir şeyin getirisini, götürüşünü hesaplama gücü vardır. Bunun adı “akıl” dır. Akıl ile kâlp insan ruhunun iki gücü ola­rak kabul edilir. Hoca Ahmet Yesevî’nin hocası Yusuf Hemedânî, kâlbin hükmedici, akim idare edici olduğunu söyler. Yani kâlp bir şeylere bağlanır, akıl da onu elde etmek için düşünüp planlar yapmaya başlar. Gazali de “kâlp padişahtır, akıl vezirdir” derken bunu kast etmektedir.

İşte İslâm ahlâkı nefsin (şehvet ve gazap) ve ruhun (kâlp ve akıl) güç­lerinin ölçülü ilişkileri üzerine kurulmuştur. İtidâl, yanı her şeyin ölçü­lü olması esastır. Her türlü aşırılık kötüdür. Bir şey olması gerekenden çok olmamalı (ifrat), olması gerekenden de az (tefrit) olmamalıdır. Aklın itidâline “hikmet”, şehvetin itidâline “iffet”, gazabın itidâline “şecaat” denir. Hikmet, iffet ve şecaatin birlikteliğinden “adalet” zuhur eder. Bu dördü birlikte ahlâkın, yani güzel ahlâkın temellerini oluşturur. Aklın, şehvetin ve gazabın iki yönlü aşırılıkları, yani azlık ve çoklukları ise ah­maklık, ukalalık, utangaçlık, utanmazlık, korkaklık ve gözükaralığı or­taya çıkarır. Ancak adaletin azlığı veya çokluğu yoktur, yalnızca zıddı vardır. Adalet hassas bir şeydir, ya vardır ya yoktur. Varsa ismi adalettir, yoksa ismi zulüm ve eziyettir. Sonuç olarak güzel ahlâk dört ana esas üzerine yükselirken, kötü ahlâk yedi ana esastan ortaya çıkar.

Müslüman düşünürler Antik Yunan filozoflarının erdem esasına da­yanan bu ahlâk tasavvurunu alarak geliştirmişlerdir. Burada kritik olan nokta ruhun (kâlp ve akıl) nefsin (şehvet ve gazap) emrine girip girme­diğidir. Gazalî bunu süvari ve at ilişkisine benzetir. Süvari mi atı yönet­mektedir, yoksa at gemi azıya almış ve süvariyi kendi istediği yere mi götürmektedir? Başka bir ifade ile ruh mu nefsi yönetmekte, yoksa nefs mi ruhu istediği yere sürüklemektedir? Bunu belirleyebilmek için akla yol gösteren bir üst bilgi kaynağına ihtiyaç vardır ki o da “vahiy”dir. Din bunun için nazil olmuştur. Kâlp vahye (İlâhî kelâm) iman etmekle, yani ona inanıp, bağlanmakla yükümlü tutulmuştur. Akıl da kâlbin em­rindedir. Böylece süvari (insan) imanla bakan aklın ışığında atını (nefs) kontrol altında tutabilir, onu istediği yere götürebilir, onun istediği yere sürüklenmekten kendini kurtarabilir.

Bu insana özgü bir mücadeledir. Başka bir ifade ile insan olma mü­cadelesidir. Nitekim “iman” ve “ahlâk” insana özgü vasıflardır. İmansız tavuktan, ahlâksız kediden söz edilir mi? İnsana özgü bu mücadelede ör­nek alınacak model şahsiyetler ise peygamberlerdir. Özellikle tüm haya­ta kayıt altına alınmış ve böylece sonraki kuşaklara örnek olabilmesi sağ­lanmış yegâne peygamber olarak son elçi olan Hazret-i Muhammed… Daha önce O’nun ahlâkının kültürel evrensel olduğunu söylemiştim. O’nu model alabilen Müslümanın dünyanın neresine giderse gitsin, han­gi dinden, hangi kültürden insanlarla beraber olursa olsun, saygı duyu­lacak bir şahıs olacağım ifade etmiştik. O hâlde bizim bugünkü sorunu­muz O’nu tanımamak, O’nu anlayamamak ve O’nu model alamamaktır. Acaba O’nu model almayanlar rol model olarak kimlerin peşinde gidi­yorlar? Bu rol modeller ne ölçüde saygıyı hak eden kimseler? Açıkça id­dia edebiliriz ki, O’nu model alabilirsek -hiç kuşkunuz olmasın- sadece Müslümanların değil, Müslüman olmasalar bile bütün insanların saygı duyacağı kişiler olabilir ve saygı duyulan bir toplum inşa edebiliriz.

Burada hepinizin bildiği Hazret-i Ömer örneğini hatırlayalım. Ca- hiliye döneminde kızım diri diri toprağa gömmüştü. Asabi mizaçlı bir insandı. Müslüman olduktan soma tevhit inana, Rahmet ve Rahim isim­lerinin tecellisi, Hazret-i Muhammed örneği, onu bir adalet ve merha­met âbidesine dönüştürdü. Halife olduğu dönemde, yani hızlı fetihlerle büyük bir imparatorluğa dönüşen İslâm devletinin başkanıyken, Meh­met Akif in Safahat’ ında ifadesiyle “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu / Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu” diyecek kadar hassas ve âdil bir devlet başkam oldu. Hazret-i Ömer diyor ki: “Biz zelil bir kavimdik. Allah bizi İslâm ile aziz kıldı. Kim izzeti Allah’ın onu aziz kıldığı şeyden başka bir şeyde ararsa Allah onu öncekinden daha zelil hâle getirir.”

İslâm medeniyetinin ikinci büyük rönesansını bizim ecdadımız ba­şarmıştır. Haçlı seferlerinden ve Moğol istilasından sonra ve 20. yüz­yıla kadar İslam dünyasında kurulmuş olan neredeyse tüm devletler Türk devletleridir. Farklı isimlerle anılmaları yanıltmasın. Memlûklar, Selçuklular, Osmanlılar, Akkoyunlular, Karakoyunlular vs. Medeniyet için güçlü devletlerin olması gerektiğini ifade etmiştik. Son bin yıl içinde İslâm dünyasının güçlü devletlerini Türkler kurmuştur. Örneğin dün­yada “Türk asrı” olarak anılan 16. yüzyıla bakalım. Batıda Osmanlı’lar, doğuda Hindistan’da Babür Oğullan. İkisi de büyük Türk devletleridir. Özellikle bizim devletimiz olan Osmanlı’yı incelediğimiz zaman görü­rüz ki inşa ettiği medeniyet ruhunu tevhit inancından almıştır. Tevhit nuruyla ışıyan zihinlerin taşı işlemesiyle mimarimiz, söze yönelmesiy­le şiirimiz, sese yönelmesiyle musikimiz ortaya çıkmıştır. İnsan/toplum üzerindeki tezahürü ise adaletin en saygın örnekleri olmuştur. Adalet olmadan yetmiş iki millet üç yüz, beş yüz yıl birlikte yaşatılamaz.

Bizim medeniyet ve ahlâk tasavvurumuzu kısaca da olsa, özüne vur­gu yaparak konuşmuş olduk. Şahsi kanaatim odur ki, şayet medeniye­tinizin yeni bir yükselişi olacaksa bu özün idrâki üzerinden olacaktır.

*Sakarya Ünv. SASGEM Konferansları kapsamında Ekim 2014 tarihli konuşma metnidir. Prof. Dr., Sakarya Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi

Sosyal Bilimlerle Çağı Yorumlamak -1,syf:47-57

Editörler:Prof.Dr.Muzaffer Elmas –

Prof.Dr.Mahmut Bilen –

Prof.Dr.Mustafa Kemal Şan

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir