Bilgi ve Zihinsel Altyapısı

bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1-300x237 Bilgi ve Zihinsel Altyapısı

Bilgi ve bilginin zihinsel altyapısı soyut bir konu olmasına rağmen konuyu mümkün olduğu kadar somutlaştırarak ele almaya çalışacağız. Konumuz aslında felsefenin bir alt dalı olan epistemolojiyi veya bilgi felsefesi diyebileceğimiz alanı ilgilendirmektedir. Burada kullanılan iki kavram var; birisi bilgi diğeri de zihinsel altyapıdır. Bunların ne olduğu­nu ilk önce anlatmamız gerekiyor. Hepimizin bilgi sahibi olarak birin­ci kavram olan “bilgi” hakkında açık olamasa da belli bir malumatımız vardır. Onun için bilgiden ne anladığımız sorulsa edindiğimiz intibaları belirtmek kabilinden de olsa hepimiz bilgi hakkında bir şeyler söyleye­biliriz. Ancak bilgi nedir diye sorulduğunda cevaplamakta biraz zorla­nabiliriz. Felsefe tarihinde de bize ulaşan yazılı kaynaklara dayanarak yaklaşık 3000 yıl önce bu soruya düzenli ve mantıklı bir cevap arayışı olduğunu en azından Sokrates gibi bir düşünürün buna cevap vermeye çalıştığını söyleyebiliriz.

Filozoflar ve bilim adamları bilginin mahiyetini araştırmayı hedefleyen bilgi nedir sorusuna devamlı bir cevap aramışlar ve bunun için çözüm önermişlerdir. Bilindiği gibi bizim içinde yaşadı­ğımız medeniyetimiz olan İslam medeniyetinde de düşünürlerimiz ve bilim adamlarımız bu soruya çeşitli cevaplar vermişlerdir. Bu konuda meşhur müsteşrik Franz Rosenthal bir araştırma yapmış ve topladığı bir­çok elyazma eserlerden de derlediği 380 civarında bilgi tanımının İslam medeniyetinde düşünce tarihine sunulduğunu göstermiştir.[I] Rosenthal buradan İslam medeniyetinin bilgi üzerine kurulmuş bir medeniyet ol­duğu sonucuna ulaşıyor.

Rosenthal’ın sonucu bize başka bir konuda da ışık tutmaktadır: Bil­ginin ne olduğunu bu kadar derinlemesine araştırmamızın sebebi nedir? Bu soruya verilecek cevab birçok felsefi konuya ışık tutması yanında, bir medeniyetin hangi soyut kavramlar üzerine kurulduğunu da göster­mektedir. Demek ki, bilginin mahiyetini araştırmak önemli bir konu ol­malıdır. Aksi hâlde biz de burada neden onu tekrar ele alalım ki? Fakat bu tanımlar arasında insan şaşırıp kalabilir. Çünkü öncelikle aklımıza şu soru gelecektir: Neden bilginin ne olduğu sorusuna bu kadar deği­şik cevaplar verilmiştir? Öyle ya, hakikat birdir ve bir olan hakikatin de bir cevabı olacaktır. İşte bu sorun bizi bilginin ne olduğuna cevap arar­ken bakış açımızı temsil eden zihniyetimizin alt yapışma götürecektir. Demek ki belli bir zihniyetle konuya yaklaşınca insan değişik sonuçla­ra ulaşabilir. Felsefenin de aslında aman bu zihinsel altyapıları incele­mektir. Bir bakıma burada onun için bilgiye bakış açımızı temsil eden altyapıyı sorgulamak için konuyu ele almak istiyoruz. Herhâlde bunu anladığımız takdirde bilgi ve zihinsel altyapısını anlamamız biraz daha kolay olacaktır diye düşünüyorum. Buna göre biz de evvel emirde bilgi­nin tanımını vermeye çalışacağız. Bunu nasıl yapabiliriz?

Birçok filozof sürekli bilginin tanımını vermeye çalıştıklarına göre herkesin kabullendiği bir bilgi tanımına ulaşılamamıştır. Bunun diğer bir nedeni de biz umumiyetle bir şeyi tanımlarken bazı ölçütleri esas ala­rak tanım yaparız. Yani belli bir şeye göre kavramların tanımını yaparız. Onun için filozoflar değişik açılardan bilgiyi tanımlamaya çalışmışlardır. Bu tanımlardan en önemlisi “özsel tanım” olarak adlandırılan bir şeyin bizzat özüne, yani aslına ait olan özellikleri ile tanımlanmasıdır. Bir şeyin özü, onun mahiyetidir; yani onun ne olduğunu açık bir şekilde ortaya koyan özelliklerinin toplamıdır. Biz de o şeyin ne olduğunu sorduğumu­za göre cevap olarak o şeyin özünün yani mahiyetinin verilmesi gerekir. Zihnimiz bir şeyin mahiyetinin verilmesi ile o şeyi açık bir şekilde algı­lar ve ne olduğunu bilir.

Aristoteles mantığına göre bu şekilde verilmiş olan bir tanım bilimseldir. Zira bilimler nesnelerin mahiyetini araştırır ve buna göre nesneler arasındaki ilişkileri, reaksiyonları açıklamaya çalışır. Mesela, insan nedir diye sorduğumuzda cevap olarak insanın mahiye­tinin verilmesi gerekir. Bir şeyin mahiyetini, o şeyin ait olduğu en geniş kavramla, o kavramı sadece o şeye hasreden bir özellikle belirleriz. Buna göre insana ait olan en geniş kavram, hayvandır; diğer bir tabirle, Aristo­teles mantığında insanın ait olduğu cins, hayvandır. Bu kavram altında insanı diğer bütün varlıklardan ayıran özellik ise, düşüncedir. O hâlde insanın özsel tanımı da ” düşünen hayvan” olur. Bu tanıma çeşitli itiraz­lar getirilebilir. Ancak buradaki tanım, mahiyet ve türler açısından yapıl­dığından yanlış bir tanımdır diyemeyiz. Biz insanı diğer bütün hayvan­lardan ayıran başka özellikleri ile de tanımlayabiliriz. Aynı durum bilgi için de geçerlidir. O hâlde burada işleyeceğimiz konuda kullanılmak için bir bilgi tanımı yapmaya çalışırsak nasıl yapabiliriz?

Biz bilgiyi ait olduğu yere göre tanımlamayı tercih ediyoruz. Onun için bilginin yeri neresi, bilgi nerede bulunur diye soracak olursak hepi­mizin şüphesiz hiç tereddüt etmeden doğrudan vereceği cevap “bilgi bi­zim tabii ki kafamızdadır” olacaktır. Biz bunun gibi verilecek olan avamı cevapları bilimsel tabirler kullanarak vermeliyiz. Öyle ya, bulunduğumuz yer üniversite, bilimsel bir kuruluş olduğuna göre yaklaşımımız da bilimsel olmalı. Bu durumda “bilginin yeri zihnimizdir” diyeceğiz. Zihin kelimesini burada kullanıyoruz. Onun için zihin kelimesi ile felsefede bi­limsel olarak ne kast edildiğini açıklamamız gerekecektir. Çünkü malum biz günlük hayatta birçok kelimeyi çok değişik farklı anlamlarda bazen eş anlamda kullanabiliriz. Onun için her hangi bir yanlış anlamaya yol açmamak için zihin kavramını açmamız gerekiyor. Normalde aslında biz günlük hayatta da “bilgi aklımızdadır” deriz.

Zihin kelimesini çok fazla kullanmayız. Yani bilginin yeri neresi desek akıl deriz. Fakat tabiki bilgi felsefesinde bütün bu kavramlar ayrıştırılmıştır. Her biri tanımlanmış ve belirlenmiştir. Biz aklı normalde felsefede, bilgi felsefesinde özellikle, bir düşünce yetisi olarak yani yeteneği olarak görüyoruz. Biz buna felsefe­de “kuvve” diyoruz. Akıl için felsefede “düşünce yeteneği”, “düşünce yetisi”, daha bilimsel adıyla “düşünme kuvvesi” denmektedir. Zihin ise düşünce yetisini yani aklı da içeren daha kapsamlı bir yetenektir. Biraz daha açacak olursak diyebiliriz ki, zihin; bilgi üreten ve kavramsal bilgi­ye bizi götüren bütün yeteneklerimizin topluca yer aldığı kuvvemizdir. Buna göre zihnimizde hayal de var, irade de var, hafıza ve sezgi de var. Bütün bunların bulunduğu toplu bir isim, yani zihin kavramı çok daha umumi bir bilgi kuvvesidir; akıl gibi değil. Çünkü akıl sadece düşünceyi gerçekleştirdiğimiz bir yetenektir. Zihin ise bilgi elde ederken kavram­sal süreçleri bütün bu işleri yaptığımız yerin umumi adı olmuş oluyor. Dolayısıyla tabiki bilgi çok işlemlerden geçtiği için bu işlemlerin tama­mı zihnimizde gerçekleştirilmektedir. Bu yüzden bütün bu işlemlerin hepsine topluca işaret edebilmek için aklı değil zihin kelimesini tercih ediyoruz.

O hâlde burada şöyle diyebiliriz. Bilgi insan zihninde bulunan kav­ramsal manalardır. Şimdi mana kelimesi biraz farklı, anlam diye söyle­yebiliriz. Türkçede kullanırız ama “mana” anlamdan biraz daha geniş kapsamlıdır. Yani soyut olan bütün zihnimizdeki varlıklara verilmiş isim oluyor “mana” kelimesi. Dolayısıyla zihnimizde bir mana, kavram­sal yönü olmayan bazı şeylerde olabilir. Ne gibi? Mesela gördüğümüz cisimlerin resimleri gibi. Malum biz bir şeyi gördüğümüzde hayal gü­cümüz onun resmini çeker. O resimle pasif olarak zihnimizde bulunur. Biz normalde bunu bilgi olarak kabul etmiyoruz. Ama bilgiye atılan ilk adım olarak kabul ediyoruz. Dolayısıyla bilginin başlangıç yeri olmuş oluyor bu. O açıdan mana kelimesini kullanarak onu ifade etmiş oluyo­ruz. Bilgiyi tanımlarken yani isterseniz şöyle söyleyeyim; çok fazla ayrım yapmayalım derseniz, “bilgi zihinsel içeriklerdir” diyebiliriz.

Bilgi ola­rak bizim gördüğümüz şey zihinde bulunduğuna göre, bilgiyi zihnimi­zin muhtevası olarak görebiliriz. Zannedersem bilgi hakkında genel bir bilgi vermiş olduk. Bilginin mahiyeti için bu kısacık tanım tabii ki yeterli değil. Ama en azından bugünkü konuşmamızda bu tanımımızı kullana­biliriz. Böylece “altyapı” dediğimiz kısmı açıklamak için de işimizi ko­laylaştırmış oluruz. Bilginin altyapısı derken neyi kastediyoruz? Zaten malum, adından da belli bir şeyin altında bulunan yapılara “altyapı” di­yoruz. Demek ki, burada konumuz bilgi olduğuna göre bilginin altında yatan temel yapılan kast ediyoruz. Yani bilgiye destek olan altyapılar. Bunlar zihnimizde olduğu için zihinsel altyapılar diyoruz.

Demek ki bil­gi de aynen bizim günlük hayatta kurduğumuz mimarideki binalarda olduğu gibi belli altyapılara temel de diyebileceğimiz yapılara ihtiyaç duymaktadır. Öyle pat diye birden hiçbir şeye dayanmadan zihnimizde bilgi oluşmuyor. Öyleyse zihinsel altyapıyı bizim bir şey yaparken onun temel olan zihnimizdeki bütün bilgilerin toplamı olarak görebiliriz. Ba­kın dikkat ederseniz burada sadece bilgiye değil davranışlara da aynı zamanda atıfta bulundum. Bence bu daha da önemlidir. Çünkü bizim günlük hayatta yapıp ettiklerimizin hepsinin dayandığı zihinsel bir alt­yapı bulunmaktadır. Onları oluşturanlar da bilgilerdir. Çünkü az önce söyledik, zihnimizde olanlar sadece bilgilerdir. Ve hepsinin bir temeli vardır. O temel bizim görüş rotamızı belirliyor. Biz nesneleri oradan görüyoruz. Oradan her şeye ve etrafımızda olup bitenlere bakıyoruz. Tabi günlük hayatta biz bunun farkında değiliz.

Şimdi bir örnek vereceğim, O örneği daha iyi anlaşılır olması için daha sonra da kullanacağız. Dediğim gibi konuyu somutlaştırarak an­latmaya çalışacağım ki belli olsun. Günlük hayatta biz zihnimizdeki bu anlatmaya çalıştığım işlemleri kullanırız. Biz bunun farkında değiliz. Zihnimiz adeta, tabi ki bu iyi bir tabir değil ama konuya açıklık getirmesi için kullanacağım, robot gibi bizim yapıp ettiklerimizin programlarını ta­şır. İnsan bir robot olmasa da zihnimizdeki bilgilerle adeta programlan­mış gibidir. İşte bilgi insan zihninde kendiliğinden işlevini görür. Şunun gibi: malum bizim bir sindirim sistemimiz var. Sindirim sistemimizi biz hergün kullanırız. Ama farkında değiliz.

Kimse mesela bir şeyi yedik­ten sonra şöyle düşünmez. Demez ki “ha şimdi midemi ayarlayacağım; 0,25 miligram sülfürik asit salgılaması lazım, şu enzimi vermesi lazım; bu enzim çok oldu, şunun dengelemesi lazım” gibi bir şey düşünmeyiz. Midemiz adeta otomatik olarak çalışır. Bir nebze robot gibi. Biz sadece yemek yiyoruz o kadar. Bizdeki bilgi sistemi de böyle işlemektedir. Biz farkında değiliz. Ama nasılkı bir tıp doktoru anatomi çalışınca midenin nasıl çalıştığını biliyor ise felsefede de biz zihin çalıştığımız için zihnin nasıl işlediğini bulup ortaya koymaya çalışıyoruz. Günümüze kadar ya­pılan çalışmalar zihnin birçok işlemlerini ortaya koymuştur.

Özellikle kullandığımız, mesela mantık diye bir bilim var. Mantıkta yine zihnimiz, çalışırken ne tür bilgiler kullandığı ve bunlar kullanılırken nasıl işlemler gerçekleştirildiği İncelenmektedir. Ancak biz tıpkı yemek yedikten sonra sindirim sisteminde neler olup bittiğini incelemediğimiz için midemizde ne tür işlemler yapıldığının farkında olmadığımız gibi bilgi elde ederken de zihinsel işlemlerin farkında değiliz. Ama farkına varırsak daha iyi olur. Mesela biz sindirim sisteminin nasıl çalıştığını bilirsek daha sağlıklı yiyecekler yiyebiliriz. Sağlığımızı daha iyi koruyabiliriz. Diğer taraftan bir sindirim bozukluğu olduğunda nasıl tedavi edileceğini bilebiliriz. Tabi ki düşüncede bir bozukluk olursa durum çok daha vahim olur. Zih­nimizin nasıl çalıştığını bilirsek öğrenmemiz daha çok kolaylaşır Öğrenme işimiz kolaylaşır. Demek kı zihnin nasıl işlediğinin bilinmesinde çok daha fazla katkı sağlanmaktadır. Şimdi mümkün olduğu ka­dar bunları değişik bir biçimde, biraz daha felsefede ele alındığı şekilde açıklamaya çalışacağım.

Hatırlarsanız dedik ki bilgilerimiz var. O bilgiler havada asılı değil. Onlarında üzerinde durduğu temel bilgiler var. Onlarda havada asılı de­ğil. Onlarında üzerinde durduğu daha temel bilgiler var. Fakat en altta tamamen temel diyebileceğimiz mantıkta “mantık ilkeleri” dediğimiz zihnin kendi içyapısında olan özellikler var. Ondan sonra başka bişey yok. Bunlar tabiki zihnimize aynen midemiz gibi, midemize hazmetme kapasitesi verildiği gibi, zihnimize de bilgi üretme kapasitesi verilmiştir. O kapasite tüm bilgilerin temelini teşkil ediyor. Ne öğrenirseniz öğrenin her şey onun üzerine kurulur ve böylece bilgimiz yavaş yavaş genişler. Her genişlediğinde mevcut olan başka bilgi yapılarını da zihnimiz kul­lanmaya başlar. Bu şekilde bilgiler üretir. Neden üretir peki? Günlük ha­yatta kullanmak için. O zaman bu şu demektir.

Biz günlük hayatta yapıp ettiklerimizin hepsini zihnimizde oluşan bu bilgilere göre yapıp ediyo­ruz. Bu çok önemli tabiki. O zaman rahatlıkla şöyle diyebiliriz: bizim her bir davranışımızın dayandığı bir zihinsel altyapı vardır veya altyapılar vardır. Sadece bir tane olmayabilir. Yani bilgilerden oluşmuş yapılar var. Bu yapılar üzerinden biz bütün faaliyetlerimizi yürütürüz. Tabiki insan çok yönlü bir varlıktır. Çok değişik türlü davranışlarımız var. Bir kısım davranışlarımız herhangi bir zihinsel altyapıya bağlı olmayabilir. Tama­men biyolojik olabilir. Mesela uyurken biz düşünmeyiz. Nasıl hareket ettiğimizin nasıl davrandığımızın farkında değiliz. Bu tür davranışlar biyolojik davranışlardır. Mesela refleksler de aynı şekildedir. Fakat dav­ranış biçimi biyolojiden hiç bir zaman kopuk olmaz.

Biyolojiden uzak­laşmaya başladıkça ne olur? Bu soru önemli: o davranışın kaynaklandığı temel bedensel yapının ötesinde, yani artık biyolojik yapıdan biraz uzak­laşarak zihinsel yapıya kaymaya başlar. Tamamen o bilgiye yönelik olur. Biz burada bilgiyle ilgilendiğimiz için biyolojik yapıya daha bağımlı olan davranışlarla ilgilenmiyoruz; bilgiye bağımlı olan davranış ve faaliyet­lerle ilgileniyoruz. Önemli olan budur zaten. O tür davranışlardır. Böyle yaptığımız zaman şöyle bir ayrım yapabiliriz. Tahlilimizi iki ayn yön­den yapmak durumunda kalabiliriz. Bunlardan birincisine ben “umum”veya yabana dildeki karşılığı de “genel” diyorum; İkincisine de “özel” diyorum.

Tabi bu genel kavramını Osmanlıca tabir kullanarak ifade edecek olursak daha doğru olur. Aslında “yaygın herkesin kullandığı, herke­se ait olan bir özellik” anlamında “külli” demek gerekir. Özel ise, zaten adından belli herkes için olmayan demektir. Belli insanlar, gruplar, kül­türler, toplumlar için geçerli olanları ifade etmektedir. Şimdi deminki örneğimizi burada kullanabiliriz. Mesela sindirim sistemi külli olan bir görev, herkes için geçerli olan yönü nedir? Anatomidir. Çünkü sindi­rim anatomisi toplumlara göre değişmez. Herkes için geçerlidir. Eğer böyle bir durum olmasa o zaman bir Türk rahatsızlandığı zaman yani bir sindirim rahatsızlığı çekerse bir Rus doktora gidemezdi. Demek ki gidebildiğine göre o sindirimin genel olan yani herkes için geçerli olan yönüdür ki buna “külli” dedik.

İnceleyin:  Çağımızın Istırabı ve Yaradıcıyı Araması

Diğer bir tabirle sindirim sistemi külli­dir, özel değildir. Ama özel yönü de bulunmaktadır. Neden çünkü hiçbir kültürün ya da milletin yemek kültürü diğerini tutmaz. Yemek kültürleri aynı değildir. Demek ki insan olmamız cihetiyle hepimizin ortak yönleri var. Ama ayrı yönleri de var, insan olduğumuz için robot olmadığımız için biz de biyolojik olarak fıtratımıza verilenlere katkıda bulunuyoruz. Kullanmamız açısından, psikolojimiz açısından, oluşturduğumuz kültür açısından, medeniyet açısından bakış açımız değişiyor. Yanı fıtratımız özelleşiyor orada.

Tabi ki bu bilgi için de geçerlidir. Bilgide de külli olan yönler olduğu gibi özel olan yönler de var. Eğer öyle olmasaydı bütün medeniyetler bir olurdu. Tek bir medeniyet olurdu; tek bir kültür olur­du. Çünkü kültürün dayandığı en temel yapı yine bilgidir. Bilgi oldu­ğuna göre demek ki bilgiden değişik bilgi gelenekleri olabilir. Bilgiye değişik yaklaşımlar olabilir. Değişik bakış açıları olabilir. Bunların kültür ve topluma yansıma biçim ve şekilleri olabilir. Tabiiki biz burada bir üni­versitede olduğumuza göre bunun bilime yansıyış biçiminde de farklı olabilir. Bu bilimi de etkileyebilir. Etkisi altına alabilir. O açıdan bu biraz daha uç noktalara girmek istemiyorum ama yine de bunu gündeme ge­tirmemiz gerekiyor.

Medeniyetlerde değişik bilim gelenekleri vardır. Bütün bilim gele­nekleri aynı değildir. İncelediğiniz zaman bunu çok açık bir şekilde gö­rebilirsiniz. Bugün zaten o yüzden bu farklılığın farkına varınca sosyo­loglar bilim sosyolojisini çıkardılar. Bilim sosyolojisi ile bunu inceleme­ye çalışıyorlar. Öğrenmeye çalışıyorlar. Bu bilim gelenekleri özellikleri neden vardır nasıl gelişiyor nasıl oluşuyor gibi sorulan cevaplamaya ça­lışıyorlar. Tabi değişik yaklaşımlar da var. Bazı aşırılıklara kaçanlar da var. Mesela pozitivist diye malum bir felsefe akımı var. Bilim toplumdan topluma göre değişmez diyorlar. Gelenek görenek topluma ait şeylerdir, bilime ait değildir diyorlar. Bilim geleneği diye bir şeyi kabul etmeyen Pozitivist akım gibi aşırı uçlar da var. Ama bilimi tamamen geleneğe dö­nüştürürseniz bu da diğer bir aşın uç olur. Bilim aynı zamanda metodo­lojisi olan, yöntemi olan bütün kültürler için geçerli olan bir faaliyettir. Onun için aşırıya kaçmamak lazım. Bunu dile getirmek istiyorum.

Buradan hareket ettiğimiz zaman zihinsel altyapıyı nasıl gösterebili­riz? Her insan faaliyeti bizim yapıp ettiğimiz her şey duyularla algılanıp gözlenebilen veya gözlenemeyen bir temelden çıkmaktadır. Bunu rahat­lıkla görebiliriz. Burada altyapı yerine “temel” kelimesini daha kapsam­lı olması açısından kullanıyorum. Temel derken bir davranışın altında yatan nedenlerle faili yani o davranışı yapan kişinin iç hâli ve davranışı için verilebilecek gerekçelerin tamamını kastediyoruz. O hâlde bir fiilin temeli o fiil ile ilgili ya o fiili işlerken ya da işlemeden önce işleyen kişi­nin yani failin zihninde bedeninde ve de etrafında olması farzedilen du­yularla gözlenebilen ve gözlenemeyen olguların tümüdür. Demek ki bir fiilin temeli olarak o fiilin yapılmasında kişinin kullandığı bütün bilgisel veya bedensel olsun çevresi olsun kültürü olsun hepsini saymamız ge­rekir.

Daha basit bir dille söyleyecek olursak bütün bunları alıp o davra­nışın temeline koymamız lazım. Bunu bir örnekle açıklamaya çalışalım. Sindirim sistemini daha önce örnek olarak verdiğimiz için oradan devam edelim. Şimdi size adını hiçbir şekilde duymadığınız herhangi bir yemek adı söylesem, size hadi bunu pişirin de yiyelim desem, yapabilir misiniz? Güzel bir örnek olarak mesela “nasigoreng” (Malezya’da bir yemek adı) yapın desem yapabilir misiniz? Tahmin ediyorum bunu birçok kimse hiç duymadı. Bilmiyorum burada Malezya’dan olan kimse var mı? Malezya­lı bir öğrencimiz de olabilir. Bu Malaycada bir yemek adıdır. Pişiremezsiniz çünkü bizim yemek kültürümüzün temelinde yatan şeyler altyapıda böyle bir yemek yoktur. Ama açıklarsam tarifini verirsem yapabilirsiniz. İçinde kullanılan bazı malzemeler Türkiye’de olmayabilir. Çünkü biz­de olan bazı yemek malzemeleri orada yok. Bu malzemeleri biz kendi mutfak kültürümüzde geliştirmişiz.

Tabi çevresel şartlar da var bunun içerisinde. Demek ki kültürü o temel yapıya aldığımız gibi aynı zaman­da zihnimizde geçen bilgileri de almamız gerekiyor. Bütün bunlar bizim davranışımızın temelini teşkil ediyor. Temeli derken malum o davranı­şımız onun üzerine kurulu. O temel olmazsa o davranış da mümkün de­ğildir. Sadece kültür de yeterli değil. Çevre de yeterli değil. Bütün bunla­ra ek olarak zihnimizde de bilgi birikimi olması lazım. Fakat dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, davranışın temelini ikiye ayırdım ben burada. Bu önemli: gözlemlenebilen ve gözlemlenemeyen temel dedim. Demek ki davranışların bazı temel altyapıları, duyularla algılanamaz, gözlerimizle göremeyiz onları. Ne gibi? Vermeye çalıştığım örnekteki gibi, yemeğin yapılış bilgisi zihnimizde olan birikim. Gözle görmek onu mümkün de­ğil. Gözlemlemekte mümkün değil. Ancak yine zihnimizle tahlil ederek bilginin altyapısını çıkarabiliriz.

Aklımızla düşünerek, tahlil ederek çıka­rabiliriz. Mesela siz, şurada birisini görseniz, kalktı yürüdü bir bardağı aldı eline. Normalde bizim düşüncemiz nedir? “Susadı heralde, su içecek veya çay içecek” diye düşünürüz normalde. Şaşılacak bir olay değil bu. Ama bunun bilgisel altyapısı sizde olduğu için bunu çıkarabiliyorsunuz. Zihninizde bu tür şeyler var diye geçiyor diye düşünürsünüz öyle değil mi? Fakat bazı altyapılar böyle değildir. Mesela şurada iki kişi arasında kavga var; araya girdiniz, ayırmaya çalıştınız. Size sorunlarım anlattılar, dertlerini anlattılar. Şimdi hangisi haklı hangisi haksız? Zihinsel altyapı­larla her ikisinin yaklaşımını tamamen tahlil etmeniz gerekiyor. Çünkü birinin başka bakış açısı var, diğerinin de başka bakış açısı var. O bakış açılarını nereden çıkarabiliriz? Bize bakış açışını kazandıran zihnimizde olan bazı bilgi birikimleri vardır. Bunu oradan çıkarmamız gerekiyor. Bunları tabi ki çıkarmaya çalışırken bazı olayları tahlil etmek durumun­dayız.

Aslına bakarsanız zihnimizde yer alan davranışlarımızın temelini teşkil eden, o bilgisel yapılar çok çok önemli. Gözle gördüğümüz temel yapılardan çok daha önemli. Kültürden de çok daha önemlidir. Çünkü bizim davranışlarımızı tamamiyle yönlendiren onlardır. Yardımlaşan kimselerin davranışlarına baktığımızda umumiyetle herkesin ortak görüş söyleyeceği bir davranışın temsil ettiği hareketler oluyor aslında.Yardımlaşma dedik. Mesela ağır bir yükü kaldırmaya çalışırken uzanan ellerde yardımlaşma ile ilgili bişey var mı? Kavramsal olarak, davranış var. Ama yardımlaşma bizim zihnimizde var. Dışarda yok. Dışarıda gidip o ağır yükü kaldırma hareketleri ve girişimleri var, ihtiyacı ne ise onu görme var. Ama davranışın altında yatan çok çok şeyler var. Biraz eştiği­miz zaman zihinsel olarak deseniz ki, neden o adama koştu onu yerden kaldırdı? Cevap olarak çok şeyler söyleyebilir. Yardıma ihtiyacı vardı diye. Neden yardıma ihtiyacı olana yardım ediyorsun?

Yardım eden çok sevap kazanır, diğer insanlara yardımcı olmakta bu tür çok faziletler var, erdemli bir davranıştır. Ona yardım edelim ki toplumumuz gelişsin. Bu gerekçeleri artırabilirsiniz. Toplum düzeni, devlet düzeni, siyasi düzen o kadar çok genişletebilirsiniz ki, toplumun temel yapısını bile yardım­laşma üzerinden çıkarabilirsiniz. Ama aynen midemizin çalışması gibi, midemizde çok karmaşık sistem var. Ben 0,25 miligram dedim ama çok daha az miktarda salgılanan enzimler asitler dengeli bir şekilde onların çalışması gibi zihnimizde bütün bunlar o kadar çoktur ki, biz bunun far­kında değiliz. Biz sadece davranışı yaparız. Siz zannedersiniz ki bunu ben yaptım. Ama zihninizde size verilmiş bir eğitim var. Onun bilgi bi­rikimi var. O altyapı var. Sizi yönlendiren tamamen o altyapıdır.

Ve siz bunun umumiyetle farkında değilsiniz. Fakat insan farkında olabilir de; her zaman farkında olmaz demiyorum. Mesela yardıma koşacağın za­man ben ona yardım edersem bir kazancım olur mu? Veya birisi bana birşey söyler mi? Bakın aklınızda bazı şeyler beliriyor. O zaman bilgisel birikimi sorgulama söz konusudur. “Sen ona yardım edersen sana dayak atarım” dese biri mesela ve sizi tehdit etse “öldürürüm” dese. O zaman ne yaparsınız? İkilem içerisinde kaldınız bakın. Bütün bu aygıtlar zihni­mizde harekete geçer. Ne yapsam acaba, onu nasıl oradan uzaklaştırsam acaba? Bazı kimseler vardır, “bana ne ya” derler çekip giderler. Zihnin­deki altyapının gereği o. Ona yenik düştü. Ancak altyapı bazılarında çok güçlüdür. Bazılarında mutlaka ona yardım edecek, canını feda etme de­recesinde. Fedakârlık meselesi bu değil mi? Bunları saydığımız zaman bilgide zihinsel altyapının önemi ortaya çıkıyor. Tabiki bu davranışlara yansıyan kısmı.

Şimdi bunun bilgiye yansıyan kısmını ele almaya çalışacağız. Bu davranışları tahlil ettiğimiz zaman, bunların işleniş şekillerini ayrıştır­dığımızda üç unsura dönüştürebiliriz. Konuyu kolaylaştırmak için üç diyelim. Belki daha fazla şeylerde sayılabilir. Ama tahlil açısından kolay olsun diye biz bütün bunları üçe indirebiliriz:

1.Biraz önce anlatmaya çalıştığım davranışın yapılmasından önce o davranışın tasavvur edildiği zihnimizdeki birikim. Zihnimizdeki bütün birikimler. Tabiki bu eğitimle veriliyor. Öğretiliyor bize. Çevremizden topluyoruz bunu, kültürümüzden alıyoruz. Ama en önemlisi sistemli olan eğitimle verilmesidir tabiki. En önemlisi mümkün olduğu kadar tabiki ahlaki şeyler edindiğimizde daha küçük yaşlarda verilmesidir.

2.Bizi o davranışa sevk eden belirli fizyolojik ve çevresel şartlar var. Biraz önceki olaylarda gördüğünüz gibi.

3.Davranışın bizzat gerçekleştirilmesi, davranışın yapılması ve sergi­lenmesidir.

Şimdi burada 2. ve 3. unsuru dikkate alırsanız göreceksiniz ki, bunlar gözlemlenebilen olgulardır. Gözümüzle görebiliriz bunları. Sayabiliriz de. Belki bunların bir kısmı doğrudan; bir kısmı da doğrudan değil do­laylı bir şekilde sayılabilir. Fakat birincisi öyle değildir. Çünkü davranıştan önce zihnimizde olan bir birikim var. Bunu gözümüzle göremiyoruz biz. Tahlil ederek çıkarıyoruz biz bunu. Onun için davranıştan çok önce bunun mutlaka elde edilmiş olması gerektiği sonucuna ulaşabiliyoruz.Gözlemlenemediği için çoğu zaman davranış nedenlerinde bunlar ih­mal edilirler. Zaten sosyal bilimlerin bir özelliği bu; gözlemlenemeyen olgularla ilgilenmesidir. Şanssız bir özelliği diyebiliriz. O yüzden sosyal bilimler diğer fen bilimleri kadar kolay değildir. Yani incelemek üzere önümüzde olan olaylar somut şeyler olmadığı için çok yüksek düzey­de düşünceyi gerektiriyor. Soyut düşünceyi gerektirdiği için biraz daha zor gelişiyor. Ve bazen malesef insanlarda düşünme tembelliği olunca iş daha da zorlaşıyor.

Örneğimizde görüldüğü gibi bireyin hayatında gözlenebilen ve gözlenemeyen bu temellerin farklı şekillerde fakat birbiriyle ilişki içerisinde gerçekleşmiş olmaları gerekir. O saydığımız üç unsur birbirleriyle kopuk değiller. İlişkili bir şekilde hayatımızda yavaş yavaş gelişirler. Mesela iş­lediğimiz her hangi bir davranışı bir anda icra etmemize rağmen zihni­mizdeki çerçeve, birikimler öyle birden gelişmez. Hatta çevresel ve fizyo­lojik şartlar da bir anda gelişebilir. Ancak bu davranışın işlenmesi belli bir zihinsel çerçeve açısından olur. Gerçekte zihinsel çerçeve bireyin hayatı boyunca geliştirdiği zihinsel tutum ve kavramların hepsi birdendir. Böyle olunca o zaman zihninizde temel olarak oluşan bu bilgisel birikime biz normalde dünya görüşü diyoruz. Öyle ki dünya görüşü dediğimiz şey, zihnimizde bizim kabullendiğimiz bilgilerin tamamen bir birikimidir. O birikim bize bir bakış açısı verir. Herşeye o açıdan bakıp oradan görme­ye çalışırız.

Her ilgili kavram ve olay davranışın işlenmesi için alınacak karardan önce belirli bir dünya görüşü İçinde değerlendirildiğinden her­hangi bir davranışın en başta gelen zihinsel altyapısı dünya görüşüdür. Demek ki bütün altyapıları dünya görüşümüze indirgeyebiliriz. Böyle- ce dünya görüşümüzü indirgeyebileceğimiz başka bir zihinsel alt yapı olamaz. Onun için zihnimizde diğer bütün yapıları içinde barındıran tek bir zihinsel temel vardır ki bu da dünya görüşümüzdür. Buradan şöyle bir genel sonuç çıkarabiliriz: Bir dünya görüşü, bilimsel teknolojik faali­yetleri de içine alan bütün insan davranışlarının duyularla gözleneme- yen temelidir. Dünya görüşünü herhangi bir davranışın en başta gelen temeli olarak kabul ettiğimizde her insan davranışının nihai noktada onu dünya görüşüne götürebileceği ve böyle olmak hasebiyle de nihai nok­tada bir dünya görüşüne indirgenebileceği sonucuna varabiliriz. Demek ki bütün davranışların son tahlilde, yani nihai tahlilde ayrıştıra ayrıştıra ulaştığımız noktası bizim dünya görüşümüzdür. Demek ki asıl altyapı budur. Dünya görüşü zihninizde rastgele oluşmaz. Çünkü zihnin az önce belirttiğim gibi çalışma biçimini felsefenin alt dalı olan bilgi felsefesi ince­lemektedir.

Bu bilimde mantık kullanarak biz bunları tahlil etmekle ayrış- tırabiliyoruz. Bu ayrıştırma neticesinde görüyoruz. Biz doğduktan sonra, dünyaya geldikten sonra zihnimizde belli yapılar kendiliğinden oluşma­ya başlıyor. Biz tabiki bunun farkında değiliz. Aynen demin sindirim sis­teminde verdiğim örnekteki gibi; ağız, mide, bağırsaklar, kan dolaşımı ve gıdanın yayılması gibi bir sistem içerisinde sindirim gerçekleştirilmektedir; ancak biz bu işlemlerin farkında olmayız. İnsan bedeninde ayrıca bir bilgi sistemi mevcuttur ve bu sistem kendiliğinden işler. Biz bu sis-temin nasıl işlediğini düşünmüyoruz. Şöyle demiyoruz biz; “ben aklımı yönlendireyim, şöyle çalışsın, böyle mantık kuralları yürütsün” diyerek bilgi sistemimizi düşünerek yönetmiyoruz. Yine mesela “bugün toplum­la ilgili bilgiler elde ettim. Toplum insanla ilgili bir kavramdır; o bilgileri zihnimde insan kavramının yanına yerleştireyim. Diğer ilişkili kavramları da mantık ilişkisine göre dizeyim” diyerek bilgi sistemimizi biz çalış­tırmıyoruz. Bedenimizdeki bütün diğer sistemler gibi bilgi sistemimiz de kendi içine yerleştirilen fıtri kurallar çerçevesinde kendiliğinden çalışır.

Şüphesiz ki, kabul etmediğimiz fikirleri de biz öğreniriz. Ancak ka­bul etmediğimiz fikirleri dünya görüşümüz içerisine almayız. Ama zih­nimizde onları bilgi olarak tutarız. Biz her türlü bilgiyi çalışırız. Ama kabullenmeyiz. Kabullendiğimiz bilgilerin zihnimizde yerleştirildiği yer ayrıdır. Davranışlara bizi yönelten de genellikle onlardır. O da bizim dünya görüşümüzü oluşturur.

Dünya görüşleri belli kavramsal yapılardan oluşur. Dünya görüşü­nün en temel yapısı bizim hayata bakış açımızdır. Onu da dünya yapısı olarak adlandırıyorum ben. Bu dünya yapısı içerisinde bizim kimliğimiz var. Ben kimim? insan olarak benim mahiyetim ne? Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Hayattaki amacım nedir? Varlığın amacı nedir? Toplum nedir? Bilgi nedir? Hepsi burada yer aldığı için dünya yapısı, bilgimizin temelidir. Dolayısıyla dünya yapısı dünya görüşünün de en temel yapısı olmuş oluyor. Bu açıdan bilginin de en temel zihinsel altya­pısı olmuş oluyor. Bunun üzerine diğer kavramlar bina ediliyor. Mesela bilgi kavramı gibi; bilgi kavramı üzerine bilim ve teknoloji anlayışları bina edilir. Bütün o faaliyetlerimizi sürdüren yapı burada bulunuyor. Bu bizim umumi tahlille ulaştığımız yapıdır. İnsandan insana değişmeyen bütün insanlarda bulunan ama içi farklı olan, bu yapıya dünya yapısı di­yoruz. Elbette ki, ben neyim sorusuna her insan aynı cevabı vermez.

İnceleyin:  Nefs Hakkında

Her kültürde aynı cevap verilmez. Hayata anlamı nedir sorusuna İslam me­deniyeti İslam kültürü içerisinde verilen cevapla, bir Hıristiyan kültürü içerisinde verilen cevap aynı olmaz. Benzeşebilir; yemek kültüründeki gibi. Tesadüfen iki yemek aynı olabilir iki kültürde. Veya birbirlerini et­kilemiş olabilirler. Etkileşim de olabilir, etkileşim yoluyla da alabiliriz bu tür kavramları. Ama hiçbir zaman bu yapılar tamamen aynı olmaz. Bu mümkün değildir. Bilgi sistemimiz aynı olmasına rağmen oluşturulan bilgiler aynı olamaz. Bütün dünya görüşlerinde bilgi yapısı var, dünya yapısı var, insan yapısı var, toplum yapısı var. Bizde de var; hepsi bu ba­kımdan aynı ama bilgi yapısında ve toplum yapısında içlerinde bulunan kavramlar bilgiler aynı değildir. Aynı olan kavramlar olabilir; benzeşen­ler de olabilir ama ayrışımlar çok daha fazladır. Onun için biz kendi dün­ya görüşümüzle davranışlarımızı yönlendiririz, eşyaya bakarız, varlığı anlamlandırırız; bilim yaparız. Şüphesiz ki, kendi dünya görüşümüze göre bilim yaparız. Başkalarının dünya görüşüne göre bilim yapamayız. Bu mümkün değil zaten. O zaman dünya görüşü nedir? Bizim bakış açı- mızdır. Dünya görüşlerinin temel zihinsel altyapıyı teşkil eden yapıları­nı aşağıdaki tabloda gösterebiliriz.

Demek ki bilgiye bakış açımızı belirleyen budur. Bu külli yapıdır. Külli dediğimiz bu nokta tek değişmeyen hakikattir. Bir de özel demiş­tim eğer hatırlarsanız. Özele geçtiğimizde o medeniyetin adı neyse dün­ya görüşü o medeniyetin adını alır. Burada istersek Batı medeniyetinden, Batı dünya görüşünü esas alıp anlatmaya çalışabiliriz. Bu bizim için çok zorda olabilir. Çünkü içinde bulunduğumuz toplumun dünya görüşünü kendimiz yaşayarak hissettiğimiz için tahlili daha kolaydır. İçinde bulun­duğumuz toplumun dünya görüşü de İslam medeniyetinden geldiğine göre elbette ki İslam dünya görüşü olacaktır.20191215_225351-300x278 Bilgi ve Zihinsel Altyapısı

Tahlil ettiğimizde baktığı­mızda göreceğiz: Ne var İslam dünya görüşünün dünya yapısında? Yani temelini teşkil eden, özünü ortaya koyan nedir? Örnek olması açısından tevhid, nübüvvet, haşir, ilim, bilgi ve adalet gibi kavramların İslam dün­ya görüşünün temel dünya yapışım oluşturduğunu söyleyebiliriz. Ama bu temel kavramları örnek olarak saydım, bunlara benzer daha birçok kavram sayılabilir. Sadece kavram değil, bu kavramların oluşturduğu fikir ve bakış açısı da İslam dünya görüşünü beliler.

Mesela tevhid, yani bir Allah inana olmadan elbette ki İslam dünya görüşü olmaz. Ancak tevhid ve bunun gibi daha nice kavramlar İslam dünya görüşünün teme­lini teşkil etmektedir. Müslümanın hayatına anlam kazandıran bu kav­ramlardır. Bu bakış açısından baktığımız zaman îslami bakış açısı olur. Başka türlü özel dünya görüşleri de vardır elbette ki. Bu sadece örnek olarak baktığımızda ortaya çıkan tek bir şeydir. İslam dünya görüşünde bilgi yapısını temsil eden ilim kavramıdır. Yabancısı olmadığımız kav­ramlardır bunlar. Bunun dışında dünya görüşlerinde değer yapısı var­dır. Ahlak ve iyi iş yapma amel dediğimiz iman-amel bunlar iç içe kav­ramlardır; inanmak ve yapmak. Sadece inanmayla kalmamak ve aynı za­manda inancını gerçekleştirmek için çaba sarf etmek dünya görüşünün bir parçasıdır. Onun için İslam dünya görüşünde amel kavramı değerleri temsil ediyor. Tabi bunlar çok geniş konular. O konulara biz girmiyoruz. İslam dünya görüşü içerisinde aynı zamanda bu değerlere dayalı olarak geliştirilmiş zengin bir hukuk sistemi vardır. Hukuk İslami açıdan ah­lak sistemine dayanır. Bunların dışında İslam dünya görüşünde diğer dünya görüşlerinde olduğu gibi toplum anlayışını; siyaset anlayışını ve insanın mahiyetini barındıran bir insan yapısı vardır.

Şimdi biz bilgiyi esas aldığımız için bilgiyi örnek verebiliriz bura­da. Bu dünya görüşü açısından baktığımız zaman nasıl bir bilgi geleneği oluşur. O bilgi geleneğinde neler çıkabilir? Bazı örnekleri burda sayabi­liriz. Tabi ki İslam dünya görüşü neticesinde ortaya çıkan bilgi gelene­ğine “İslam bilgi geleneği” denir. Tabii olarak her gelenek kendi dünya görüşünün adını alır. O zaman bu bilgi geleneğinin kendi dünya görü­şünün zihinsel altyapısına bağlı olduğu için, oradan açığa çıkıp topluma yansıdığında getirdiği değerler vardır. Bilgi değerleri vardır. O değerleri bulup tahlil ederek çıkarmamız lazım. Altyapı kendi değerlerini üst ya­pılara veriyor. Örneğin bir binanın temeli güçlüyse bina da güçlü oluyor. Zayıfsa zayıf olur. Ortaysa orta güçte olur. Dolayısıyla o temelin zih­nimizdeki kavramlara ve fikirlere verdiği renkler var. O renkler nedir?

Burada elbette ki “renk” kavramını bir teşbih olarak kullanıyoruz. Onun için o renkler bilgi geleneğinin tek tek özetidir. Örnek olsun diye burada sadece bir kısmını saymakla yetineceğim ki bilginin zihinsel alt yapısı anlaşılabilsin. Şimdi dünya görüşü açısından bakıldığı zaman bilginin bir amacı olmalıdır. Nedir o amaç? Hakikati yakalamak, hakikati bul­mak. Şüphesiz ki, bu amaç sadece İslam medeniyetine hastır diyemeyiz. Diğer medeniyetlerde de bilginin amacı “hakikat” olarak belirlenmiştir. Ama biz burada örnek olarak İslam medeniyetini aldığımız için bunları çıkarmaya çalışıyoruz. Diğer taraftan bazı özellikler sadece İslam mede­niyetine hastır. Aynı şekilde sadece Bata medeniyetinin bilgi geleneğine has olan özellikler vardır. Bu husus bütün medeniyetler için geçerlidir. Örnek olarak bilgi geleneklerine ait bazı özellikleri İslam medeniyetini esas alarak saymaya çalışalım.

Batı medeniyeti çok yönlü bir medeniyettir. İslam medeniyeti gibi değildir. Homojen bir yapıya sahip olmadığı için esas alınarak değişik geleneklerin özelliklerini saymak zordur. Zaman zaman Batı dünya gö­rüşünde zihinsel altyapısı önemli değişiklikler arz ettiğinden bilgi gele­neğinin özelliklerinde de değişiklikler vardır. Mesela modernliğin ortaya çıkmasıyla özellikle Thomas Hobbes gibi filozofların tanımlarında bilgi­nin amacının elbette doğruyu yakalamak yani hakikat olduğunu söyle­yebiliriz. Ancak Batı medeniyetine has olan bir husus ile karşılaşıyoruz burada: bilgi güçtür. İslam medeniyetinde bilginin güç olduğunu kabul etmeyen hiçbir düşünür yoktur. En güçlü şeydir hatta bilgi. Fakat İslam medeniyeti buna vurgu yapmadığı için bilgiyi güç olarak kullanamaz­sınız. İslam medeniyetinin dünya görüşü buna müsade etmiyor. Onun için İslam bilgi geleneğinde “güç” bilginin bir özelliği olarak algılanmaz ve dolayısıyla davranışlara da bu şekilde yansımaz. Tam aksine İslam medeniyetinde sadece “adalet” güç olarak belirlenmiştir. Nitekim Müs­lüman âlimler “güç haktadır” derler; yani kim haklı ise o güçlüdür ve onun hakkı verilir. Onun için İslam’da güç adalettedir, bilgide değildir.

Bilgiyi kötüye kullanan onu güç olarak kullanır, böylece bilginin amacı bilimsel çalışmalarda hakikat olarak belirlenmiş olsa dahi toplum­da ve medeniyet sahasında bilginin amacı güce yönelik uygulamalarla gündeme gelecektir. Demek ki, İslam dünya görüşü içerisinde ortaya çı­kan bilgi geleneği anlayışında yararlı bilgi, zararlı bilgi bulunmaktadır. Bilgi güç olarak kullanılırsa zararlı olabilir. İnsanlığın faydasına kulla­nılırsa “güç” adaleti bozmadan güzeldir; belki bu şekilde kullanılabilir. İslam medeniyetinde buna müsaade vardır. Dolayısıyla dikkat edilirse bu tür şeyler dünya görüşünün tamamen ona kazandırmış olduğu renk­lerdir.

Medeniyetlerde bilgi türlerine göre belli yöntemler vardır. Siz her bilgiyi aynı şekilde inceleyemezsiniz. Her bilgi türünün elde edebilmek için belli yöntemler geliştirilmiştir. Özellikle mesela dini bilgilere geldi­ğimiz zaman değişik bir yaklaşımla incelenmesi gerekir. Fen bilimlerine gelindiği zaman değişik bir yöntem kullanılması gerekin. Uygulamalı bilimlere geçtiğimizde yöntemi değişebilir. Her bilgi türüne has yöntem geliştirilmiştir. Bu da bizim medeniyetimize ait olan önemli bir özellik olarak dünya görüşünden kaynaklanıyor. Bunu yine bir tablo ile açık­lamaya çalışalım. Aşağıdaki tablo İslam dünya görüşünün bilgiye nasıl zihinsel altyapı hazırladığını göstermektedir.20191215_225432-300x284 Bilgi ve Zihinsel Altyapısı

Bilginin tanımı da çok önemlidir. Bunun ihmal edilmesinin nelere yol açtığını görebiliriz. Mesela bilgi rahmettir diyor İslam dünya görüşü. İnsanlık için rahmet, merhamet fayda getirir. Fakat merhamet değildir. Aynı kökten gelmesine rağmen neden? Bir öğrenci “hocam ben öğren­dim artık bana acımıyor musun beni bu dersten geçir” dediği zaman bil- gide merhamet olmadığım tam olarak anlamadığı anlaşılır. Bilgide ac­ıma olmaz. Ona merhamet etmezsin. O öğrenci hayatı boyunca felaket­lere dahi düşse bilgide taviz verilmez. Bilim adamları İslam dünyasında tarih boyunca buna hiç taviz vermemiştir. Onun için bu çok önemli, bil­gide acıma yoktur. Ama bilgi rahmettir. Bu demektir ki biz o öğrenciye acımazsak bilgiyi çalışarak elde edecek ve topluma çok yararlı bir insan olacaktır. Böylece bilgi toplumda rahmet olarak tezahür etmiştir. Ancak biz o öğrenciye acısaydık ve dersten geçirseydik o öğrenci öğrenmeden mezun olup gidecekti ve cahil bir memur veya idareci olup toplumu bil­gi ile yönetemeyecekti ve böylece bilgi de rahmet olarak toplumda teza­hür etmiş olmayacaktı.

Bilginin bu özelliğini kaldırdığınız zaman bilgiyi tahrip edersiniz. Bilmediği hâlde birisini yönlendirmeye çalışan bir kimse onu kötü bir şekilde yönlendirebilir. Böylece onu felakete de sürükleyebilir. Daha büyük bir felaket ise toplumda cahillerin iş başına geçmesidir. Onun için İslam medeniyetinde bilginin toplumdan çekilmesiyle cahillerin toplumun başına geçeceği söylenmiştir. Onları felaketlere sürüklerler. Aslında bu çok önemli bir hadis Peygamber Efendimiz (a.s.v.) dile ge­tirmiştir.

İslam medeniyetinde bilgi geleneğinin diğer bir özelliği de şöyle ifade edilmektedir: Bilgi berekettir. Yani bilgili olan bir kimsenin ister­se çok çalışmasa dahi onun rızkı bereket olarak gelir. Fakat bilgi para kazanmak için kullanılamaz. Para kazanmak için bilgiyi kullanırsanız o zaman bilgiyi çok kötü bir şey için kullanmış olursunuz. Tabi bugün günümüzde çok şartlar değişmiş ama biraz daha kitlesel öğrenme yolu­na gidildiği için bilgide malesef masraflar arttığından dolayı biz devlet­ten maaş alıyoruz. Ama İslam dünya görüşü buna müsaade etmiyor. O müsade etmeyiş o kadar iyi anlaşılmıştır ki, Türkiye’de mesela harçları kaldırdılar. Müslüman o zihniyete sahip olursa biliyor ki bu harçların kaldırılması lazım. Nitekim sizlerde görüyorsunuzdur. Mesela biz okur­ken böyle büyüklerimiz geldiği zaman gizliden cebimize para koyarlar­dı. “Öğrencidir, bunun ihtiyacı olur verelim” diye bilgi peşinde koşmak için talebelere destek olunurdu. Bu davranışlar İslam bilgi geleneğinin bereket özelliğinden bir zihniyet olarak kaynaklanıyor.

Yine İslam dünya görüşü bilgide birliği esas alır. Yani mümkün ol­duğu kadar bütünlük olması açısından bilgide birliği hedefler. Çünkü hakikat birdir. Fakat bilgide birlik olması çokluğa engel değildir. Çokluk engellenirse bilgide ilerleme olmaz. Çünkü bilim adamları doğru zanne­derek yanlış bir bilgide birlik oluşturmuş olabilirler. Onun için bilgide birlik esastır fakat her fikir eleştiriye açık olduğundan çokluk ihmal edil­mez. Yani mutlaka ve mutlaka aykırı görüşler olacaktır. Olmazsa bilgi ilerlemez.

İslam medeniyetinde bilgi geleneğinin diğer bir özelliği de bilginin “saygınlığıdır”. Yani bilgi saygı duyulacak bir şeydir. Saygıya en layık olan bilgidir, ilimdir. Çünkü bilgi çok kıymetli çok değerlidir. Ancak bir bilim adamının ileri sürdüğü bir fikir, görüş veya teoriyi eleştirmek bilgi ve saygısızlık değildir, itiraz saygısızlık değildir. Onun için bir bilim adamı veya bilgin bir kimse kendisi eleştirildiği zaman veya bir görü­cüne itiraz edildiği zaman bunu saygısızlık olarak algılamaması gere­kir. Çünkü öğrenci itirazla öğrenir. İtiraz ediyor diye söylediği doğru­dur anlamında söylemiyorum. Ancak ders veren hocalarımız da itiraza açık olacak ki öğrenciler öğrenebilsinler. Onun için itiraz ve eleştiri çok önemlidir.

İslam medeniyetinde bilgi geleneğinin önemli bir diğer özelliği de güvenedir. İlim adamına güveneceğiz. Bilgileri bize aktarırken hocamız yıllarını vermiş çalışmış. Ona güvenmemiz lazım. Bize doğruyu ve güzeli veriyor diye. Güveneceğiz ki istifade edelim. Bu yine bizim me­deniyetimizde dile getirilmiş bilgi geleneğinin en önemli özelliklerinden bir tanesidir. Fakat yine bu güvenden dolayı eleştiriden vazgeçmek diye birşey olamaz. Çünkü bizde “hocam doğruyu söyler güzeli söyler ama aklım almadı ben böyle düşünüyorum” diyebilmemiz lazım. O eleştirel tutumu sergilemeliyiz; bu da güvensizlik değildir. Daha doğruyu bul- mak yönünde atılan bir adımdır. Daha ileriye gitmek için çok önemli bir kurumdur diye düşünüyorum.

Dikkat edilirse bilgi geleneklerine ait bazı özellikleri İslam mede­niyeti açısından dile getirmeye çalıştım. Bu özellikler bilginin zihinsel altyapısından kaynaklanmaktadır. Zihinsel alt yapıyı dünya görüşüne dayandırarak açıklamaya çalıştık. Bunların da davranışlara yansımasıy­la nelere yol açtığını zannedersem yeterince gösterdik. İnşallah yararlı olmuştur. Ümit ediyorum ki yeni genç nesil, sizler gibi bu güzel bilgi değerlerine sahip çıkarak daha da güzel bir şekilde ülkemizde ve insanil­iğin bu değerlere daha fazla ihtiyaç duyduğu günümüzde etkili olmasına katkıda bulunurlar.

Sakarya Ünv. SASGEM Konferansları kapsamında Eylül 20’14 tarihli konuşma metnidir. “

Alpaslan Açıkgenç*

Prof. Dr. Yıldız Teknik Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim üyesi.

 

Sosyal Bilimlerle Çağı Yorumlamak -1,syf:17-35

Editörler:Prof.Dr.Muzaffer Elmas –

Prof.Dr.Mahmut Bilen –

Prof.Dr.Mustafa Kemal Şan

Dipnotlar:

[I] Franz Rosenthal. Knowledge Triumphant: The Concept of Knovledge in Medieval İslam (Leiden: E. J. Brill, 1970); Türkçe Çevirisi Bilginin Zaferi: İslam düşüncesinde Bilgi Kavramı,çeviren Lami Güngören (İstanbul: Ufuk Yayınlan, 2004).

[2] Burada ele aldığımız konunun daha ayrıntılı açıklaması için şu esere başvurulabilir, Alparslan Açıkgenç, İslam Medeniyetinde Bilgi ve Bilim (İstanbul: İslam Araştırmaları Mer­kezi, Türkiye Diyanet Vakfı, 2007 ve 2012).

 

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir