Tenkit ve Buhran

indir-300x150 Tenkit ve Buhran

Tenkit geleceği gösteren olarak değil; çünkü okula uygun ve itibariyle yaratıcı değildir. Dâhi güzellikleri oluşturur, inşa eder; tenkitçi yanlışları görür, söyler. Dâhi, tahayyül gücüne ihtiyacı var; tenkitçi hüküm gücüne. Şayet ben tenkidi resmeyleseydim, onu şöyle gösterirdim: Tıpkı Pegasusun tüylerini söküp kopardığı ve onu bizim akademiye gidiş tarzını öğrettiği gibi… Ama mamafih artık orduda generaller yok ise, o zaman askerî disiplin oluşur. Ve tabiî artık daha dâhi yoksa, o zaman metod tekevvün eder.
Deniş Diderot

Bütün geçiş dönemleri buhranlardır.
Ve buhran bir hastalık değil midir?

Goethe

 

Düşüncede tenkit; düşüncenin önce sislerden arınması, peşin hükümlerden kendisini tecrit etmesi demektir. Ve düşüncede tenkit yoksa, hâliyle krizlere de biteviye davetiye çıkarır. Tenkit biteviye ışığı soyma cehdi ve aşkıdır. Karanlıktan aydınlığa daha doğrusu ışığın doruk noktası olan nura erişmek için gölge- siz tenkit şarttır. Ve meta tenkit yani tenkidin tenkidi yoksa düşünce ne doğar ne de sıhhatli bir şekilde fikirler boy atıp ufuklara kanat çırpar. Diğer bir ifadeyle varlık olarak insan, cemiyet ve düşünceler buhranlardan asla kurtulamaz. Tenkitsiz düşünce bir nevi köklerinden sökülmüş bu kurumaya yüz tutacak, yok olmaya mahkûm bir ağacın kuru ve eğri, elimli kaderi gibi olur. Kuruyan her ağaç çoğu zaman çatlar, eğrileşir. Tenkidin ilk adımı, ilk basamağı; ışıkların hem içe hem de dışa çevrilmiş hâli olan derin bir murakabedir. Hakikatte daha doğru bir ifadeyle tenkit: Işığı biteviye soyma cehdidir. Işığı soyma yani karanlığı sahneden tard etme cehdin aşkı, imanıdır. Tenkit düşüncede mana kopukluğundan, her çeşit abraşlıktan kurtulmadır. Ve yaratıcı tenkitler olmazsa düşünce hayatımız hep sis ve gölgeler âleminin içinde kalır. Ve bu hakikati arama hareket ve bu cehdine bu ışığı soyma tecessüsüne basitçe tenkit denilir. Tenkidin içinde hem bir metod hem de bir nazariyesi saklıdır, usta münekkitlerin. Bir düşünür, düşüncenin taşını yerli yerine koyabilmesi için sürekli fikirleriyle tenkit içinde olmalıdır. Çünkü biteviye sislerden, gölgelerden arınma ve matematikteki gibi manaların doğrulanması, sağlaması yapılmalıdır yani kısaca en acımasız soruları kendisine sürekli sormalıdır!

Dinler daha önce bir eserimizde belirttiğimiz gibi lisanın ve bütün düşüncelerin ana kaynağıdır. Onsuz ne dil, gramer ve ne de düşünce olurdu. Vahyin nur çocukları İslâm’ı öğrenmek için lisan, gramer, lügat ve etimolojiyi ve bununla ilmin kristalden dev sütunlarını ve sarsılmaz normlarını inşa etmişler. Ve muhaddisler de kâinatın Efendisinin sözlerini derin ve karşılaştırıcı yani esaslı bir mukayese mikyasından sonra hadisleri toplarlar. Bir İmam Buhari bize kendi Sahihi Buhari adlı eserini inşa ederken güttüğü metod, iyar (norm) ve titizliği, hakikatte bizim medeniyetimizde ilmin temellerini inşa ederler. Onun ravi zincirindeki titizliği ve aktaran kişinin sözlerini ölçüye vurması, hayatını ve karakterini tahkik ve tetkik etmesi, aktardığı “Hadisleri” titizlikle kontrol edişi – daha doğru bir ifadeyle- karşılaştırması bir nevi “sahih” imtihana tâbi tutuşu, fikir ve karakterde rüşt sahibi oluşuna dikkat etmesi ve anlatılan hadislerin mevzu yani uydurma mı, onun sahih olup olmadığını ve aktarılan hadisin yanlış, uydurma olduğunu ispat ettiğinde ve tabiî kendisi hadisi, hadis ilminin tenkit ölçüsüne vurup bu hadisleri eserine koymaması…

İşte bütün bu hareketler aslında bize hem tenkidin ne olduğunu, satır aralarında ve güttüğü usûlle gösteriyor. Muhaddisler hakikatte bizim irfanımızda hem tenkidin hem de gerçek ilmin ilk kurucularıdırlar. Tefekkürün ve ilmin ilk kristal düşünce tuğlalarını onlar inşa ederler. İmam Buharinin bilhassa “Tahkik, kontrol ve karşılaştırma” kelimelerini usûlün mihengi olarak kullanması ve Üstadın “ Yanlışı çürütme ve ayıklaması” işte tenkidin bugün bu en önemli mefhumları, onun metodu idi. Ve Batı tenkitte bu irtifaya ancak 19. yüzyılda biraz erişir ve Hegel Ruhun Fenomenolojisi adlı eserinde tenkit kelimesi yerine o daha çok tahkik ve kontrol anlamında: “Prüfung” ve ispat ve çürütmek anlamında da “Widerlegung” kelimesini kullanmayı tercih eder Alman filozofu!35 İslâm Vahiy medeniyetinin nur çocukları bugün söylenenleri ve önemli addedilen normları çok önceden söylemiş ve uygulamışlar. Batıda lisan ilminin önemine önce esaslıca 19. yüzyılda farkına varırlar. Bizler dinimizi esaslıca ve sahih bir şekilde öğrenmek isterken, onlar ise çarpıtılmış dinlerinde nelerin yanlış ve eklemeler yapıldığını pek de cesur olmamakla birlikte araştırmaya çalışırlar… Bizler dinimizi doğru öğrenmek, onlar ise yanlışları, uydurma, ekleme ve bidatları bulup, bertaraf edip yıkmak için lisan ilmini inşa ederler!

Tenkit dilimize Arapça “Nakd” kelimesinden geçmiş ve Türk dilinin kaidelerine uygun olarak devşirilip Türkçeleştirilerek kullanılmıştır. Yani tenkidin kelime manası, bir şeyin iyisini kötüsünden ayırmaktır. Düşüncenin norm (îyar) ruhu ve tenkit ruhu yok ise, insanoğlu ve düşünürler, fikir ve tefekkürde bir adım dahi ileriye gidemezler. Mesela bir dem Alexander G. Baumgarten in “Estetik” adlı felsefi eserini düşünelim. Bu eserde hıncahınç tenkit, tahlil, mukayese, terkip ve tenkit ile düşüncesini sislerden arındırıp sabırla inşa eder. Bu eserdeki tenkitleri çıkarın, orada bir aslî, orijinal yani yaratıcı bir eser kalmaz, bir karalama tomarı, bir nevi gök kubbesiz olarak bu eser çökerdi! Diğer bir ifadeyle estetik adlı eseri ölü doğardı.

İnsanlık her daim her türlü buhranlarla, çıkmazlarla karşı karşıya kalmıştır. En büyük buhran; tenkitsiz, normsuz bir düşünce ile yola çıkmaktır. Gazzâlî dehâsının hem parlaklığını hem de düşüncelerdeki kaypak, bukalemun, sapık yol ve karanlığa işaret eden “Tehafütü’dür” bu bir nevi meta tenkidi olan eseridir; bu üstad- lar üstadının. Gazzâli bu muhteşem eserine, ne tenkit ne de Batıklar gibi bir “kriz” veya “buhran” diyor. Tehâfütii’l-Felâsife yani Filozofların Tutarsızlığı adını koyar. Aynı şekilde bu îbn Rüşd’ün “Tehafütül-Tehafütü” adlı eseri için de geçerlidir. İkisi de ışığı soyma cehdi ve aşkı içindeler! Ya üstadlar üstadı olan Gazzâlînin el-Munkiz Mined-Dalâl {Delâletten Kurtuluşa) adlı eseri. Düşüncenin ve tenkidin uçsuz bucaksız koylarına yelken açmak isteyenler için çok emin ve iyi bir kılavuzdur. Hele hele Kari Marks m habis bir ur gibi Batı düşüncesine armağan ettiği; bu birleştirmeyen, ayrıştıran bir tenkit çeşiti olan: İdeolojik Tenkit’i, bizim medeniyet buna asla iltifat etmez. Lâkin şunu unutmayalım! Marksist ideoloji sayesinde bizler emperyalist Avrupalının satır aralarında söylemek istediklerini çok iyi anlıyor ve dahası esas muradlarına vâkıf oluyoruz. Marksist kültür bilinmeden Avrupa düşüncesi tam anlaşılamaz. Avrupa hep ayrıştırır, ötekileştirir, asla kaynaştırmaz! Ama bugün ise emperyalist Avrupa’yı tanımak için ve insanları nasıl birbirine düşürdüklerini ve nasıl ayrıştırma araçlarını kullandıklarını bilmek için, bu nevi tenkit elzemdir. Batı düşüncesini ve tenkidini bilmemek büyük budalalık olur. Lâkin sadece bu medeniyeti tanıyıp, kendi dehâlarını ve öz medeniyetini bilmemek ise, budalalığın budalalığı yani intihar olur!

Bugün bu uluların irfanından, derin düşüncelerinden, kılı kırk yaran titiz tecessüs ve ulvî zihniyetlerinden tamamen kopuk bulunuyoruz. Bu uluların rüyalarından, tartışmalarından, konuştukları ıstılahlardan, meselelerden, mefhumlardan ve hâsıl-ı kelam bütün kristal mefhum ve kelimelerinden tamamen bihaber yaşıyoruz. Evet, kendi mâverâmızdan habersiz yaşıyoruz! Bir nevi
hormonları alt üst olmuş hilkat garibesi görünümü içindeki bir varlık gibi hayatımızı yaşıyoruz. Köksüz, gözsüz ve gök kubbesiz. Bu taptığımız ve zorla taptırılan Batı düşüncesini de asla bilmiyoruz. Ve kendi dehâlarımıza tıpkı budala ve ruh sefili Batılıların bir spor takımını tutar gibi; dehâlarımızı tutuyor ve onları birbirlerine düşürmekten, güreştirmekten iğrenç bir narsist zevk alıyoruz! Atalarım tanımayanların asla geleceği olamaz. Gelecek geçmişteki kristalleşmiş, değerlerin şifre ve sembollerin mana ve anlamlarını bilmek ve onun üzerinde inşa etmekle olur. Gelecek; geçmiş asırların ulvî nefesi, görülmez kanadı, kudreti ve imzasıdır.

Avrupalılar hakiki “tenkidi” bu iki nur çocuktan öğrenir. Bilhassa büyük mütefekir İmam Gazzâlî ve İbn Rüşd’den. Bunu sadece filozof Herder itiraf eder. Spinoza, Kant ve diğerleri, Gaz- zâlî’nin eserlerini çok dikkatli okumuş ve hepsi bir sanatkârane hırsız gibi, fikirlerini onun diriltici ve yaratıcı fikirleriyle örer ve inşa ederler. Onlar Gazzâlî ve îbn Rüşd süz bir hiçtirler! Unutmayalım; İslâm mütefekkirleri arasında önce Latinceye ve sonra Batı dillerine en çok tercüme edilen mütebahhir ve mütearrif olan Gaz- zâlî’dir!36 Ülkemde en kötü, en ehilsiz tercümeler, Gazzâlî nin kitaplarına yapılır maalesef. Bu; lisan, idrak, izan, rüşt, irfan ve ilimden nasibi olmayanlara, Gazzâlî nin eserlerini tercüme ettiriyorlar.

Ve sonra Batılılar tekrar müslüman âlimlerin tercümelerinden, antik Yunan düşüncesinin varlığından haberdar olurlar. Unutmayalım! Aristo, bir gün olsun hocası Platonu dinlerken onu tenkit etmemiş.37 Tenkitlerini kendi notlarının sayfalarına kazımış. Bir düşünür mutlak olarak yazdığı metinlerin diğer bir ifadeyle düşünce ve fikirlerinin inşasında mutlaka ilk tenkidini acımasızca kendi kendisine yapmalıdır. Kendisine ilk tenkidi yöneltmeyen, yapmayan bir yazar, âlî bir düşünceye asla ulaşamaz. Tenkit; ötelerin ötesine kanatlanabilmek ve bunu yazar önce her eserinde, titizce kendi kendisine yapmalıdır. Bir nevi eserini ve kendisini sığaya çekmelidir. Gerek bizim büyük mütefekkirlerimiz, gerekse Batının usta düşünürleri bu nevi tenkidin çocuklarıdır. Bu çeşit tenkide de olsa olsa: “Meta Tenkit” denilir. Mefhumu ilk kez “Estetikte Nüans” adlı eserin yazarı J. Georg Hamanna aittir. Hamann bu mefhumu tenkidin tenkidi olarak telakki eder ve izah eder. Bunu ilk kez 1772 yılının Temmuz ayında yazıp kullanmış. Ve kendisini bu tarihten itibaren meta kritikçi olarak görür. Ona göre: Meta kritik cevherlerden boş muameledir. Mütefekkir J. G. Hamann, mefhumu 1784 yılından itibaren sık sık kullanır. Hatta öyle ki, kendi felsefesini bile bu adla anar. Bize bu mefhumdan ne anladığını şöyle izah eder: “Metakritik über den Purismus der Vernunft”38 adlı eserinde: “Tıpkı kütüphanede tekniğin fiziği takip edişi ve muhteva itibariyle münderecatı bir metafiziğin takip edişi gibi; kritiği böylece meta kritik takip eder? Hamann, 1781 yılında Kantin “Saf Aklın Tenkidi” hakkında bir tanıtma ve tenkit yazısı yazar. Lâkin bu yazısını ancak 1801 yılında neşreder. Kant’ın meşhur şu sözüne karşı “Esasen bizim çağımız kritik çağıdır” sözüne karşı kendisi ise: “Esasen çağımız meta kritik bir çağa doğru yöneliyor.” der. 39Mamafih bu adla ilk tenkit kitabını Batıda Her- der yazmış: Metakritik zur Kritik der reinen Vernunft-1799. 40 Kısacası hem bir dönem Hocası, hem de arkadaşı olan Kant’ın eserini tenkit eder.

İnceleyin:  İslami İlimler ve Tasavvuf

Herder tenkit ve meta tenkit için çok önemli bir düşünür. Onun için biraz daha geniş anlatmak lazım. Çünkü Hamann’dan sonra mefhuma ciddi olarak Herder eğilir ve kullanır! Ona göre bütün tenkitlerde tecrübe gereklidir ve hatta lisan ve tarih ilmini bilmeyen gençler tenkide başlıyorlar diye bu eksikliğe işaret ediyor ve bilhassa genç ‘İlahiyatçılar” bu bilgilerden yoksun olarak, diyor. Saf Aklın Tenkidi görüşüne göre ve onların yazma hakkının anlamını bir a piorie diyerek. Her tenkidin vazifesi kemikleşmiş bir düşünceyi ve gettolaşan fikirleri bertaraf etmektir. Herder şu soruyu soruyor: “Hangi bir baba kendi çocuğunun muhtariyet- vari tenkidin, bir metafiziğin ve faziletin; diyalektik safsatanın veya devrimci tenkidin darbecisi olmasını arzular? Ve filozof, ikazlarına şu cümleyle devam eder: “Tenkit, yeni bir düşüncenin doğuşuna, tekevvününe yardımcı olmalıdır; olamıyorsa bu tenkit değildir Tenkit mutlaka yeni bir düşüncenin yolunu açmalıdır? Aslında düşüncesiz yani tenkitsiz ne bir adım atabiliriz, ne de düşünceler boyatabilir. Tenkit, sahneden kalpazanları ve karanlığı tard edebiliyorsa ve en önemlisi karanlığı ışığa kalb edebiliyorsa, o zaman bu tenkit demektir. Ancak saf ve bilge aynaların mütearrif ruhluların çocukları tenkitçidir; Gazzâlî, Bîrûnî, İbn Bâcce ve İbni Rüşd gibi Kalligone, Herder’in estetik ile alakalı çok önemli bir eserinin adı. Bu eserinde meşhur Baumgarten nin “Estetik” eserine yöneltilmiş en ciddi yani en esaslı bir tenkit olduğu kadar, kendi estetik sistemini bu eserinde inşa eder. Bu önemli eserinde, Herder tenkit mefhumu için şunları söyler: “Tenkit tenkidi teşvik eder ve hüküm verme kelimesi de hüküm vermeyi. İkisi de kimsenin şahsına verilmemiş veya kiralanmamıştır.”41 Ve Alman filozof devam ile: “Ne saf akıl var, ne de tenkidin safı olur. Akıl tabiatı itibariyle şüpheci ve sorgulayıcıdır. Ki akıl bir parçada daima bir parça daha çok tenkittir.” Hülasa Herder aklı tenkit ile eş tutar. O da Hamamının ifadesini şöyle kullanır: Tarihi gelişmenin, ilerlemenin sonucu meta kritik gelir! Onun için bu ismi verir. Çünkü ona göre “Kritik” kritik okul tarafindan perçinleşir, güçleşir. Görülüyor ki Herder’in meta tenkit anlayışı ile, Hamann’ın meta tenkidi arasında pek büyük bir fark yoktur.

Bugün Türkiye’de tenkit asla yoktur; küfür, hakaret ve küçümsemeyi Türk aydını tenkit zannediyor! Türkiye’de hâlen getto ruhluların tenkidi, daha doğrusu Çin köpeği gibi havlaması ve saldırısı hâkimdir. Bunlar ne kendi dilini, tarihini, edebiyatını bilirler ve ne de bu asil milletin varlığının değerlerini, kristal ruhu olan İslâm’ı, metafiziğini ve felsefî antropolojisini! Kara cahilleri taifesi oldukları için, bir soğukkanlı düşünen ve namuslu insandan daha çok; kemiklerindeki ilikleri kurumuş, daha doğru bir ifadeyle karanlık bir kilisenin bu meşum yıkım kilisesinin ifrit çocuklarıdır. Herder için saf akim tenkidi ifadesi aslında basitçe doğru tenkit demektir diyor. Her düşünür; çağının şarlatanlarını, ayarlatılmışlar!, yalan fabrikasının 7P’lerini, Türkiye’ye mahsus olan latenz mağarasının Harem ağalarını, yanlışlıkları ve sahneyi ve düşünce parkını kirletenleri tard etmeye çalışır; sis ve karanlıklardan korunmak için. Tenkit her daim, tabiatı itibariyle düşüncenin ötesi- nin ötesinin dimensiyonuna yolculuktun Tenkit ışığı biteviye soyma cehdinin adıdır. Her âlî düşünür aynı zamanda büyük münekkittir. Bir ülkede büyük düşünürler varsa, o zaman büyük tenkitçiler de var demektir. Sır perdelerinin ötesine yolculuk yapmadan sırrı keşfetmek hayal olur.

Herderin meta kritiği bir nevi düşüncenin kalpazan ve şarlatanlarına yani kendilerine “Tenkit Okulu” diyenlerin bu hakiki tenkidi çarpıtılmalarına, kötü kullanılmasına ve en önemlisi tenkit mefhumunu gasp edenlere karşı ihyadar düşünce, bir reform gibidir. Bunları, düşüncenin sahnesinden tard edilmesi için bu nazariyesini kullanır. Yeryüzünde her şey bir nizam ve kaide üzerinde ve bu mihverin ölçüsünde hayat bulur. Ölçüsüz, kaidesiz ve tastassız bir kritik mevcut olmaz! Onun için Herder bu durumu şöyle tarif eder: Eine Kritik ohne Gesetz, ohne Regel und Gründe heifit Akrisie und İst blinde Willkühr.42 Lisanı Türki ile söylersek: Usulsüz, kaidesiz, ve temelsiz bir tenkit demek; hükümde noksanlık ve kör bir harcıâlemliktir. Hamann ve Herdefin aklı tenkit ile eş tutmaları fikrinin etkilerini 20. ve 21. asır Batı düşünürlerin üzerinde derin etkilerini görürüz.

Hegel ise gençlik yıllarında yaptığı gibi birçok tenkitte yapmış, daha doğrusu kendisini bir nevi başeseri olan Phanomeno- logie des Geistese hazırlar.43 Sonraki dönemlerde eskisi gibi çok
tenkit yapmamış, buna mukabil eserlerinin inşasında bunu sıkıca ve acımasızca sık sık olarak kendisine yöneltmiş. Kendisine acımasızca yöneltilemeyen bir iç tenkit, bir nevi mücerret tenkidin kırık aynası yoksa, o zaman düşünce sıhhatli olarak tekevvün edemez, murakabe ve tenkitsiz ufuklara kanatlanamaz. Bize göre, Yaratıcı tenkit: Bir mutlak aşk; ışığı bitimsiz soyma cehdinin ve mutlaka erişebilmenin kesif adımını ve dahi mutlak tecessüsünün keskin imzasıdır. Doğrusu dünyanın en zor sanatı ve dahi ilmi bu. Dünya düşünce tarihine esaslıca yön veren iki şey vardır: Yaratıcı düşünce ve Yaratıcı Tenkit! İkisi de düşünce kumaşının hem atkısı hem de çözgüsü, yani kristal çizgileri gibidirler.

Her mefhum, o medeniyetin ruh dimensiyonlarını ve ruhunun mana renklerini gösterir. Garip bir mananın gökkuşağını. Aslında bütün mefhumlar için de bu geçerlidir. O mefhumlarda zihniyetleri, yani insana bakan zaviye ve ruhlarının kökleri ve bu köklerde; ufuklarının ufukları durur hep. Kritik kelimesinin kökünün se- rencamına kısaca bakarsak Asırların içindeki uğradığı mecburi menzillere. Ve bu menzillerin, durakların asırların içindeki mana sayfalarına eğilirsek Kritik Yunanca: Kritike (techne), kritikos kelimelerinden geliyor. Latinler kelimeyi dillerine critica diye aktarırlar. Ve bunun yanında klasik Latincede tenkit: “ Uidicium” ama daha çok “Ars iudicandi” yani tenkit sanatı tabirini kullanmışlar.44

Tanzimatla başlayan nesillerin ruh ve irfandaki hafıza kaybı, cumhuriyet dönemi Türk düşüncesinde bu şuurun temelleri tamamen boşaltılır, biter, daha doğrusu bitirilir! Türk düşüncesindeki tenkidin aslî ruhuna sahip olup boy atması mümkün değildi, önce kendi dünyasının mâverâsından kopuk oluşu ve en önemlisi yasakların olduğu ve en kötüsü kendi kendisine yasaklar ağı ören hiçbir ülkede düşünce kristalleşip, hür bir şekilde boy atamaz! Kanunların su aygırı ve boğanın boynuzu gibi düşünenlere saldırdığı bir ortamda bunu beklemek safın ötesinde bir şey olurdu. AvrupalI Hegel ve Nietzsche’den beri düşünmediği zaman yok olacağını biliyordu. Yani tenkit etmeden ne krizlerden, ne de düşüncenin şarlatanlarından ve Idola Forılerinden kurtulamayacağını çok iyi biliyordu. Tıpkı Cemil Meriç m Avrupa düşüncesi için söylediği: “Avrupalı için düşünmek; bir mecburiyet-i elime. Ya düşünecek ya da yok olacaktır” dediği gibidir. Batıda kritik ve kriz aynı kökten geliyorlar. Tenkit bir nevi insanm hamlığı, sisleri ve peşin hükümlerden, hakikati öğrenme, erişme çabasıdır. Her derin ve samimi tenkit insanı düşüncede bir fethe, bir oluşa ve bir berraklığa ve huzur örgülü hürriyetin parkına götürür. Şüphe yok ki; tenkit aynı zamanda düşüncede bir irtifaya kanatlanabilmektir.

Batıda tenkit bir nevi zaman zaman aydınlatmaya götürmüş. Ama bu daha çok hırsız fenerinin ışığı gibidir. Kıyıcılıkla, narsist- likle, sığlıkla, hele hele ukalalıkla asla tenkit olmaz. Bizim medeniyetimizin nur çocuklarının “Aydınlanma” fikri daha çok nura yani mutlak hakikate varma cehdidir. Nur çıplak ve diriltici bir şuadır. Tıpkı güneşin parlak şuaları gibidir. Aydınlanma bir ışık, bir fehmdir. Yakıldığı, tutulduğu yeri aydınlatıyor yani insanı düşüncede nihâî menzile götürmüyor; sadece belli duraklara, mekanlara. Nur ise yani ilahi aydınlık mutlaktır. Sahi “Tanrı ve İnsan ı öldüren bir medeniyet nasıl aydınlıklı olabilecek ki…

Kriz kelimesi Antik Çağ Yunancada: (Krinein) -Kesmek- -Seçmek-, -Hüküm Vermek” demek ve kelime “Hüküm Vermek fiilinden geliyor. Medya olarak da; “Boy ölçüşmek; müsabaka etmek , Tartışmak, Mücadele” manasına geliyor. Ama Antik Çağdaki Yunanlılar kelimeyi politikanın hem merkezine oturturlar hem de artık politikanın bir temel mefhumudur. Kriz kelimesi “Münazara”, “Kavga-Mücadele”, “İhtilaf” ve aynı zamanda “Karar, hüküm verme” anlamında da kullanılır politikada. 45Kriz kelimesi Antik Çağda bugünkü gibi sınırları belirsiz değildi. O dönemlerde mefhumun hudutları oldukça belirgin ve dar idi. O çağlarda daha çok hukuk, İlahiyat ve tıp ilminde kullanılan bir kavram idi. O devir hayatında mefhum keskin olarak iki ucu, daha doğrusu görüşü göstermek için kullanılır: “Haklı”, “haksız”, “iyi ve kötü” ve dinî terim olarak “Necat (kurtuluş) veya lanetleme” tıp ilminde ise “yaşamak ve ölmek” manasında kullanılışı daha baskın ağırlıkta, diğer bir ifadeyle daha çok kullanılan bir mefhumdur. Bu tipoloji tâ 17. yüzyıla kadar sürer. Bu yüzyıldan sonra Batı’da kelime bir metaforik genişleme olarak yayılır; politika, psikoloji ve iktisatta ve tabiî olarak da tarih ilminde sık kullanılan bir mefhum olmuş. 18. yüzyılın sonlarına doğru “kriz” mefhumuna birkaç mana rengi daha katılır. Dinî ilimlerde bilhassa dindeki “kıyamet” günündeki mizan günü gibi. Kelimenin çok manalı metaforluğundan ve genişleyen bu her alana sirayet eden özelliğinden dolayı mefhum renk renk parıldar yani yaldızlaşır. Kelime artık günlük dilde çok kullanılan bir mefhum olur. Bugün ise Avrupa’da hayatın her boyutunda ve her alanında kullanılan bir kelime daha doğrusu bir jargon, bir vurgu olur! 46 Aslında bu mefhum tarihi olarak 1780 yıllarına doğru yeni zamanın bir ifadesi, bir tecrübesi olarak sık sık kullanılmaya başlanır: Bir devrin çözülüşü, değişimi, daha doğru bir ifade ile inkılâbın, ihtilâlin âmil ve alâmeti olarak…

Avrupa’da her mefhum bir asrın ruhunun imzası gibidir. Ko- selleck için 19. asır bir kriz asrıdır. Herkes kriz kelimesine ayrı bir mana yüklemeye çalışmış. Mesela Schlegel 1820 yılında şu cümleyi sarf eder: “Büyük krizlerden, en derin Alman felsefesine asrın alâmeti, imzası” der. (Signatur der Zeitalter) Schiller de şu meşhur olan sözünde: Dünya tarihi, dünyanın mahkemesidir, diyor. İnsanlığın irtifa tarihi hakikatte tenkidin yani düşüncelerin kristal bir çizgiye kalp edilişinin ilk tezahürü ve irfanın ilk aslî basamağıdır. İnsan Batı düşüncesindeki sefaleti ve idrakinin zavallı- ğını bu kriz mefhumu üzerinden pekâlâ okuyabilir. Bu mefhum aynı zamanda Batı düşünürlerinin şuuraltlarına bakmamıza, anlamamıza da vesile oluyor. Şuur mağarasının bilmediğimiz dehlizlerine yolculuk ettiğimizde, onların şuuraltlarındaki hamlık, nar- sistlik ve barbarlıklarını da görmemize vesile olur. Bunu hemen hemen bütün Batılı filozof, tarih felsefecisi ve ebebiyat yazarlarında bütün çıplaklığıyla görürüz.

İnceleyin:  Batı'da Düşünce: Peşine Düşülen Güzelliktir

Nietzschehin Avrupa’nın geleceği hakkındaki ikazı ve 1888 yılında söylediği her şey çıkmış durumda! Ama önce meşhur Ges- chichte dersozialen Bewegung in Frankreich von 1789 bis auf unsre Tage adlı eserin yazarı olan Lorenz von Stein’e kulak verelim. Ona göre Bati tarihinde iki dönem vardır: Antik Çağdaki unfreiheit der Arbeit (Köle işçilik) ve neben der Freiheit der Besitzes Hürriyet yanında mülkiyet hakkı. Şayet Avrupa’da serbest, bağımsız iş ve serbest mülkiyet hakkı hâkim kılınmadığında; Avrupa bar barlığa dönecek ve dönersek biteriz diyordu Lorenz von Stein. Ve Nietzsche tarihin derinliklerinden çağma ve çağlara yani Batı insanına şöyle seslenip, kehanette bulunuyordu: “Bir gün gelecek; adım biraz korkunç, mahşerî hadiseye bağlanarak hatırlanacağın ı Bir buhrana tıpkı yeryüzünde benzeri hiç olmamış, en derin vicdan çarpışmasına, her şeye karşı kavga çıkarmak ve o zamana kadar kazanılmış, inanılmış, teşvik edilmiş, kutsanmış ne varsa karılmaya karar verilecektir. Ben insan değilim, dinamitim :

[…] Lakın benim hakikatim dehşetlidir. Çünkü bugüne kadar in* san yalanı hakikat diye adlandırdı. Bütün değerlerin kaybı, bu benim formül şeklim, rumuzum için insanlığın bizzat şuurlanması, tefekkür etmesi bir yüce, âlî aktin, amelin ki varlığımın içinde te- cessüm ve dâhi olmuştur. […] Benim dehâm, benim burun delik- lerimdir. İtiraz ediyorum tıpkı hiç itiraz edilmemiş gibi. Ve ben buna rağmen hayır diyen zekânın, ruhun tezadıyım. […] Zira eğer hakikat binlerce yıllık yalanla mücadeleye başlarsa, o zaman biz- ler bir sarsıntıdan geçeriz. Bir depremle mücadele; dağın ve vadinin yer değiştirmesi ki, böyle bir şey asla hayal bile edilmemiştir. Politika mefhumu o zaman bütünüyle bir fikir savaşma yönelecek, temessül edecektir. Bütün iktidarı, kudreti elinde bulunduran, tutan, oluşturan eski cemiyetler, tabakalar havaya uçurulacaktır. Hepsi sükûnet içinde yalan atacaklar ve yeryüzünde şimdiye dek hiç olmamış gibi savaşlar çıkacaktır. Evvela benden sonra yeryüzünde büyük politikalar olacaktır.”47

Batı düşüncesinde kriz hakkında, eserlerinde en ciddi yazılar yazan, gelecekte insanları bekleyen derin bunalımlara dikkat çeken ve neden olacağmı beliğ ve sarsıcı bir üslûpla fikrini beyan eden Cortes’den sonra Nietzsche’dir. Gerçi Kari Marks’ın ekonomik ve sosyal düşünce ve kriz hakkında yazıları olmakla birlikte, hiçbir Batı düşünürü içinde Cortes ve Nietzsche gibi derin, sarsıcı ve görüşleri doğru çıkan bir bilge düşünür yok. Hele hele Hegel burnunun önünde patlak verecek Fransız ihtilalinin ayak seslerini bile duymaz. Ondan sonra Batının geleceği ve yaşadığı zamanı ve ruhunu göz önünde bulundurarak, şu yazarlar Batının büyük, derin ve öldürücü buhranlarına dikkat çekerler: Oswald Spengler, Paul Valery, Edmund Husserl, Paul Hazard ve Reinhart Koselleck vs. gibi bu konuda ciddi yazılar veya kitaplar yazarlar.

Bizler Batının “Kris” kelimesini “Buhran” kelimesiyle karşılamışız ve dilimize karşılığını bununla ifade etmiş atalarımız. Kelime tıp ilmi ile alakalı bir mefhumdur. Tıpkı Batıda ilk zamanlarda olduğu gibi. Dilimizde iki türlü buhran kelimesi mevcuttur; Buhranı ceyyid yani hastalığı iyiliğe döndüren nöbet. İkincisi ise, Burhan-1 redi’: Hastalığı fenalığa döndüren nöbet. Lügat manası ise: Ar. “Sayıklama”Hastalığın en ağır vakti. 2- Nöbet. 3- Bir işin karışık hâl alması, diyor lügat. Batıdaki kriz kelimesinin türkçe karşılığının nasıl bulunduğunu bize Ahmed Cevdet Paşa, muhteşem daha doğrusu âbidevî bir eser olan ve hâlen bu topraklarda yazılan son hukuk kitabı olan “Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye. 1889 Yazan Tezâkir adlı eserinde kelimenin karşılığını bulmanın hikâyesini şöyle anlatıyor: “ Görüldü ki devletin masârifi vâridâtını haylice aşmış. Mâliye işi sahîhen fenâlaşmış. Hazine bir kriz hâline düşmüş. Bak belâya ki, kriz lafzının lisân-ı Türkide tercümesi yok. Ona mukabil bir kelime bulmak dahi bir mesele oldu. Bir gece Fuad Efendinin yalısında bulunduk, bu mesele dermeyan edildi. Ledet-ta- harrî “Buhran” lafzı bulundu ve kriz tercümesi olmak üzre kabul olundu.” Kısaca ilk önce iktisadi krizin karşılığı olarak bulunur. Dilimizde ilk fikrî eser olarak 1916 yılında Said Halim Paşanın “Cemiyet Buhranımız – Buhrân-ı İçtimaîmiz ve “Fikir Buhranımız – Buhrân-ı Fikrîmiz 1917” adlı bu eserinde Buhran kelimesi artık düşünce hayatımıza girmiştir. Aynı yılda Ziya Gökalp de Yeni Mecmuada “Ahlâk Buhranı” adlı bir makale yayınlar.

Ama kelime bugün yerini “kriz” kelimesine terk eder, daha doğru bir ifadeyle bu kelimeyi almakla düşüncede budalalık ve kerizlikten yani âmâ estetikten kurtulacağım zannetmiş. Her kelime bir kök, düşüncenin hücresi, izi, tedai ormanı, köprü ve hafızadır. Akıl ve izan av ı i ı zamanda tenkit anlamına da gelir ve tenkit içinde hafızayı, aklı rüşt, tedainin çöküşü ve tersi.
Bütün usta düşünürler aslında kendi eserlerinin iyi bir ten- Ve her büyük düşünce tâcidarının tenkit görüşü, az çok diğer düşünürlerden -ortak yanları olmakla birlikte- nüansta ayrıdırlar. Mesela Adorno: “Biraz abartmakla yeni zamanın akıl mefhumu tenkit ile eş değerdedir” derken, Fransız düşünür Mi- chel Foucault ise tenkit mefhumunu “ Aydınlanma/Aufklar unf kelimesiyle eş tutar ve ona göre Immanuel Kant in meşhur “Aydınlanma” mefhum ve sorusuyla tenkidi kastetmiştir. Ezcümle bu mefhumu tenkit anlamında kullanır diyor. Yazar yanılıyor mu? Hayır! Her tenkit bir parça meseleyi aydınlığa ve berraklığa kavuşturmak için değil mi?

Adorno da biraz daha abartarak, yeni dönemin akıl mefhumunun tenkit ile aynı manaya geldiğini söylüyor ve eş tutuyor. Belki daha doğru yani sıhhatli bir görüşü Heidegger ifade etmiş. Heideggerin Nietzsche adlı eseri -bir ciddi- yani gerçek tenkittir. Ona göre her ciddi ve esaslı bir eserin karşısına çıkıp şerh etmek, tartışmak ve onunla bir fikir mücadelesi içinde olmak bir tenkittir ve o bunu: “Auseinandersetzung” yani “İzah, şerh, esaslıca tetkik etmek” diye ifade ediyor. Ona göre en gerçek tenkit de budur. Ona kulak verelim: “Bu en âlî bir mütefekkirin gerçek değerini bilme tarzıdır. Çünkü o kendi düşüncesi hakkında düşünmeye başlar. Onun tesir edici kudretinden dolayı, zayıf tarafını takip etmez. Ve bu ne için? Ve bununla biz, bizzat izah ve tetkik etme vasıtasıyla en çetrefilli, muğlak, müşkül düşüncenin önünü açmış oluruz.” Onu bu mefhuma götüren Nietzsche hakkındaki bu iki ciltlik nefis eseri olmuş. Karl Jaspers’in Nietzsche adlı eseri Heidegger’in eseri kadar derin yani tenkidin âlî sayfaları, diğer bir ifadeyle karanlık ve muğlak sayfalara pek ışık tutmuyor ama okunması gereken eserlerin önünden geliyor Karl Jaspers’in bu kitabı.
Tahlil, tenkit ve terkip; düşüncenin taşını yerli yerine koymaktır. İnsan düşüncenin taşını ancak tenkit cehdi ile aslî yerine koyar. Tenkit bir nevi düşüncenin berraklaşması, aydınlanması çabasıdır. Günün ilk ışıkları önce gölge ve karanlığı kovar. Tenkit de günün ilk ışıkları gibidir. Manayı anlamak ve yanlış olanları gün ışığının mikyasına vurmak da bir nevi tenkittir. Hiçbir ciddi düşünür, dokuduğu veya ördüğü düşünce kumaşında asla bir kopukluk, eğrilik ve renk abraşlığını, bozuluşunu istemez! Düşüncede abraşlık- tan kurtulmak cehdi de bir nevi tenkittir. Tenkitsiz düşünce inşa edilemez. Düşünüyorum dahi diyemez insan! Ve Herder, boşuna tenkit ve aklı nefis mahkeme teşbihi ve metaforlarla izaha çalışmamış! Lâkin Batıda hemen hemen enflasyona uğramamış, pazara düşmemiş hiçbir mefhum yoktur. Yani bayağılaşan, aslî ruhunu ve manasını kaybetmeyen bir mefhum bulmak çok zor!

Doğunun ve Batının bütün gerçek mütefekkir ve düşünürleri hakikatte bir Zemahşeri, Ş. Cürcânî, Abdülkâhir el-Cürcâni, Sekkâkî, Fârâbî, îbn Sînâ, Gazzâlî, İbn Bâcce ve Ibn Rüşd gibi ve tıpkı Platon, Aristo, David Hume, Locke, Baumgarten, Herder, Kant, Hegel ve Nietzsche gibi usta düşünürler hakiki manada gramatikçidirler. Dilin ve kelimelerin ontolojisini çok iyi bilmeden ne münekkit, ne de düşünür olur insan.

Ekrem Tahir – Yaratıcı Öfke,syf:73-89

—-

linçe kendisi de hocası Platonun anladığı manada kullanır. Diğer bir ifadeyle ciddi bir ayırt etme melekesi olarak kullanır. Aristo kritik mefhumunu “Niko- machische Ethik” ve “Politikos” adlı eserinde karşımıza çıkar. Son olarak Aristo “İkinci Analitik” (Analytica Posteriorall.) adlı eserinde şunu araştırıyor ve bize görüşlerini şöyle anlatıyor: “Bilgi nasıl oluşuyor” ve Üstad: Aktarılan bilginin, malumatın kıymet derecesine göre: İdrak, hafıza, tecrübe ve marifetiyle inşa eder (Anal post. 19) Ve tabii bilginin başlangıçınm inşası için sadece bununla mümkün olabileceğini şöyle anlatıyor bunu aynı eserin başka bir sayfasında “Butun canlı varlıklar bir bilinen maharete maliktirler ve insan bir tabii fark, ayırt etniı gücüne sahiptirler. Ki buna idrak denilir!’ (Analpost. 99b) diyor. Ve unutmayalım II. Analitik adlı eserin ilk paragrafında: “Her şifai öğretim, bilgi ve her kaza nılmış izanlı bilgi; daha önce mevcut olan bilgiden tekevvün eder” der. Palu geniş bilgi için bakınız: Aristoteles, Erste Analytik/Zweite Analytik. Organon. Hg; Hans Günther Zeki, Bd % Hamburg 1998.

38 Johann G Hamann, Sprache/Mysterien/ Vernunft, Sâmtliche Werke. Bd 3, Wien 1951,283- 289 ve ayrıca bakınız, H. Alfred Solmany, J. Hamanns melakritische Philosophie. Basel 1958 Cilt I, s. 204.

41.s.XXII.p.7.

42.Herder,Sâmtliche Werke,s.XXI.p271

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir