Peygamberlere ve Kutsal Kitaplara Ne İhtiyaç Var?

I

Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet dinlerinde peygam­berlerin merkezcil bir önemi vardır, çünkü peygamberler vahye muhatap olan ye Tanrı’dan haber (Kitap) getiren kişi durumundadırlar, dolayısıyla peygamberlik meselesi ye- rine oturtulmadan kitaplı dinlerin anlaşılması ve kabulü mümkün değildir. Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki Tanrı’nın insanları yarattıktan sonra evren ve insanlarla iliş­kisini tamamen kestiğini düşünmek hiç de makul bir yakla­şım değildir. Tanrı’nın bir şekilde insanlarla temasa geçmesi Tanrı olmanın zorunlu bir sonucudur, yoksa karşımıza an­lamsız işler yapan (yaratıp öylece ilgilenmeden bırakan) bir tanrı kavramı çıkacaktır.

Problemin bu kısmı daha sonra ele alınacağı için pey­gamberlik ile ilgili başka bir nokta üzerinde düşünmeye başlayabiliriz. Burada “peygamberlik iddiası ile ortaya çı­kan bir kişinin gerçekten doğru söylediğini nasıl bilebili­riz?” sorusu gündeme gelmektedir. Eğer elimizde yukarıda belirtildiği gibi “mademki bir Tanrı var, o halde bu Tanrı mutlaka peygamber denilen kişiler vasıtasıyla insanlarla temasa geçecektir” bilgisi varsa geriye bu peygamberlerin kimler olduğunu aramak kalır. Elbette tüm peygamberle­rin burada ele alınmasına imkân olmadığından sadece üç büyük dinin temsilcileri olan Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed üzerinden bir değerlendirme yapılabilir. Ön­celikle bütün peygamberlerin bir zincirin halkaları gibi bir geleneği devam ettirdikleri ve birbirini doğrulayan, tasdik eden bir anlayışın önderleri olduğuna dikkat etmek gerekir. Tekrar ifade etmek gerekirse, insanlık tarihi boyunca kar­şımıza çıkan çok sayıda peygamberin hepsinin aynı davayı gütmeleri ve birbirleri ile çatışmıyor olmaları Tanrı merkez­li bir yönlendirme içinde oldukları düşüncesini haklı çıkar­maktadır. Benzer şekilde, kutsal kitapların sürekli olarak önceki peygamberlere referansta bulunması da bu durumu doğrulamaktadır.

Diğer taraftan, tüm peygamberlerin adalet, cömertlik, fedakârlık, cesaret, merhamet, sözünün eri olmak gibi özel­likleri insanları ikna etme noktasında birincil rol oynamış olmalıdır. Hiçbir peygamberde fakirleri ezme, lüks hayat sürme, zenginlik sevdası, yalancılık gibi olumsuz davra­nışlara rastlanmamıştır. Peygamberler bu özellikleri en üst seviyede kendilerinde topladıkları ve hayadan boyunca herhangi bir sapma göstermedikleri için diğer insanlar açı­sından (haklı olarak) cazip ve ikna edici görünmüşlerdir.

Bu noktada “peygamber denilen kişiler o dönemde bir şekilde insanları ikna etmiş olabilir! Burada olağanüstü bir durum yok ki!” itirazı yapılabilir. Bu itiraza şöyle ce­vap verilebilir: Yukarıda isimleri sayılan üç peygamberin günümüze kadar olan süreçte insanlık üzerinde öylesine büyük bir etkisi olmuştur ki hiç kimse bu etkiyi küçümse- yemez. Söz edilen peygamberlerin ortaya koydukları hayat ve inanış tarzı asırlardır devam etmektedir; peygamberler dışında bunu başarabilen hiçbir insan yoktur. Ayrıca ister günümüzdeki nüfusa, ister tarih boyunca kendisine tabi olanların sayısına bakılsın peygamberlerin arkandan giden insanların miktarı milyarlarla ölçülebilir. Bu insanların farklı milletlerden, farklı coğrafya ve kültürlerden ve tüm zamanlardan oldukları göz önüne alınırsa peygamberlerin etkisinin ne derece yaygın ve büyük olduğu görülecektir.

Dinlerden bağımsız olarak sözü edilen derecede insanla­rın hayat tarzlarını ve anlam dünyalarını bu şekilde etkile­yen başka kişilerin bulunamaması peygamberlerin “kişisel başarısından ziyade” Tanrının yönlendirmesi ile hareket ettiklerini ortaya koymaktadır. Gerek günümüzde gerekse tarihte büyük başarılar kazanmış kral, komutan vs. gibi ki­şilerin hiçbirisinin bugün itibarıyla herhangi bir etkisinin olmadığını görüyoruz. Söz konusu edilebilecek kişiler sa­dece tarihteki yerlerini almış olarak kalmaktadırlar. Bugün bile dünyanın en güçlü liderleri iktidarlarını belirli bir sûre sürdürdükten sonra kısa zamanda unutulmakta ve tarih ol­maktadırlar. Dolayısıyla peygamberlerin ortaya koydukları inançların halen milyarlarca insan tarafından kabul görme­si ve bu uğurda insanların hayatlarını bile feda edebilecek derecede bağlılık göstermesi peygamberlerin hak olan bir dava üzerinde olduklarını ispatlamaktadır.

II

Deizm bağlamında peygamberlik ve vahiy ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Böyle bakıldığında “Kuranı Hz. Muhammed’in kendisi yazmış olamaz mı?” sorusu akla gelmektedir. Bu noktada, yukarıda ileri sürülen probleme iki şekilde yaklaşmak mümkündür.

Birincisi; Kuran son derece açık bir şekilde böyle bir kitabın bir insan tarafından yazılmasının mümkün olma- dığını ileri sürmekte ve bu iddiada bulunanları “bir benze­rini yazmaya davet etmektedir. Hem günümüzde hem de tarih boyunca İslamiyet’e düşman olup mücadele eden ve savaşmayı göze alanların “Kur’an’m bir benzerini yazarak” bu meseleyi sona erdirme yolunu neden seçmediklerini dü­şünmek gerekir. İslamiyet’i bitirmenin ve dinleri kolayca ortadan kaldırmanın yolu varken neden binlerce insanın ölümüne yol açacak zorlu mücadelelere giriştiler? 14 asır­lık bir süreçte büyük yazarların ve şairlerin bir araya gele­rek Kur’an’ı gölgede bırakacak bir eser meydana getirmeleri dinler açısından vurucu bir darbe anlamına gelecektir. An­cak böyle bir şeyin başarılamamış olması Kur’an’m insan sözü olmadığı gerçeğini doğrulamaktadır.

İkincisi; Kur’an’m diğer insanları “benzerini yazmaya” davet etmesindeki kastın sadece içinde pek çok güzel ve cazip ifadelerin yer aldığı bir metin oluşturulması gibi bir şey zannedilmemelidir. Asıl iddia sadece hikmetli ve ibret­li sözler yazmak değil, “bir kitabın” insanlığa asırlarca yol gösterecek ve milyarlarca insanı peşinden sürükleyecek bir özelliğe sahip olmasıdır. 14 asır boyunca dünyanın hemen her yerinde hayatını ve var oluş gayesini bu kitap üzerine bina eden milyarlarca insanı motive eden “insan yapımı” kaç tane kitap olduğu sorusu üzerinde düşünmek gerekir. İşte Kur’an’m “benzerini yazmaya davet” noktasındaki esas iddiası bu anlamdadır.

Tekrar ifade etmek gerekirse, Hz. Muhammed’in pey­gamberlik vazifesinden hem önceki hem de sonraki hayatı ortadadır. En büyük düşmanları bile onu hırsızlık, ahlak­sızlık veya yalancılık gibi yüz kızartıcı şeylerle suçlamamış- lardır. Böyle bir kişinin tüm insanlığı kandıran büyük bir yalancı ve kendini peygamber ilan bir dolandırıcı olduğu­nu iddia etmenin ne tarihsel ne de mantıksal açıdan hiçbir mesnedi yoktur.

Maksadı sahtekârlık, yalan ve şahsi menfaat olan bir kişi­nin hayatında bunların delillerinin kolaylıkla görülebilmesi  gerekir. Hâlbuki Hz. Muhammed’in hayatı çok az insanın dayanabileceği mücadele ve zorluklarla geçmiştir. Kendisi saraylarda yaşamamış, içki ve eğlence partileri düzenleme­miştir. Daima başka insanlara örnek olacak ölçülü bir ha­yat sürmüştür. Kendisine, mücadeleden vazgeçmesi şartıyla Mekke’nin yönetimi ve istediği her türlü saltanatı sürme imkânı sunulmuş olmasına rağmen “bir elime güneş, diğer elime ay konulsa bile bu hak davadan vazgeçmem!” diye­bilecek kadar samimi bir insanı basit suçlarla itham etmek ahlak ve vicdan ölçülerine sığmayacak bir davranıştır.

III

Deistler açısından en önemli iddialardan biri de “peygam­berlere ve kutsal kitaplara ihtiyaç olmadığı” argümanıdır. Bu düşünceyi kısaca şöyle ifade edebiliriz: Tanrı insanlara akıl verdiğine göre, insanlar kolaylıkla doğru yolu bulabi­lirler! Dolayısıyla Tanrı’nın insanları yaratıp akıl vererek onları şerbet bıraktığı doğal din anlayışı en doğru kavrama biçimidir ve ilahi dinlere gerek yoktur!

Tanrı’nın insanlara akıl verdiği ve bunun “insan olmanın temelini oluşturacak” derecede önemli ve değerli olduğu konusunda hiçbir tereddüt yoktur. İnsanlar arasında konuş­manın, iletişim kurmanın ve ortak bir zemin oluşturmanın temelinde akıl vardır. Dolayısıyla akla dayanmamak ya da akıl dışı davranmak daha baştan ortak paydayı ve konuşma zeminini kaybetmek demektir, Burada asıl sorun aklın im­kânlarını, sınırlarını ve faaliyet alanını doğru teshil etmekle ilgilidir. Bilimsel içerik taşıyan konularda aklın önemi inkâr edilemez ve tabiatı tanımak insanın en temel faaliyetlerin­den biridir, Bu sebeple, peygamberler ve kutsal kitaplar bu tür konulara bilgi verme ve bilgi üretme bağlanımda yer vermemiştir. Fakat ölüm, hayat, varlığın kökeni ve anlanın ben kimim, nereden geldim, ne olacağım, ölümden sonra ne var, doğru-yanlış nasıl ayırt edilir gibi sorulara saf akıl ve bilim ile yol bulmak mümkün değildir

Ahlak, hukuk, siyaset, adaletin tesisi ve genel olarak in­sanlar arası ilişkilerin nasıl düzenleneceği gibi konularda insanların fikir birliğine varamadıkları görülmektedir. Ayrı­ca “hayatın anlamı ve ölümden sonra ne var? Doğru-yanlış nedir ne değildir?” gibi soruların cevaplan herkese göre de­ğişir. Ölümden sonra bir hayat ve hesap varsa bu hesap neye ve hangi kriterlere göre sorulacak? O halde Tanrı’nın tüm bu meselelerde bir açıklama yapmış olması gerekir. Yoksa adalete ve hikmete uygun olmaz. Özellikle aklın bireysel kullanımı yanlışa düşmeye son derece müsaittir. Burada an­cak insanlığın sağduyu ve aklı ile genel olarak ittifak ettiği temel değerler açısından bir tutarlılık söz konusu olabilir.

Aynca Allah’ın insanları yaratıp sonra salıvermesi ve ba­şıboş bırakması hikmete uygun düşmez. Allah’ın insanla­ra hakikati ve doğru yolu göstermeden hesap sorması da beklenemez. O halde hak ve bani ayırımını yapabilecek bir takım bilgilerin peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla veril­miş olması gerekiyor. Hiçbir anne-baba çocuğunu “aklın var doğruyu yanlışı kendin bul!” diyerek başıboş bırakmaz. Çocuğuna zararlı olabilecek ve kaçınılması gereken şeyleri öğretir ve defalarca uyarır; doğru ve güzel olan şeyleri de tavsiye eder. Dolayısıyla Allah’ın insanı yaratıp sonra da sa­hip çıkmaması gibi bir durum söz konusu olamaz.^

IV

Deistlerin “Tanrı insanlara akıl vermiş ve bu aklı kullanarak doğru olanı bulmamızı istiyor” iddiası çelişkilidir, çünkü Tanrı ile herhangi bir bağlantısı olmayan deistin Tanrınn böyle bir isteği olduğunu bilmesine imkân yoktur. Tanrı in­sanlara herhangi bir konuda bir bilgi vermemiş ise akla göre hareket edilmesi gerektiği bilgisi nereden gelmektedir? Bu durum tamamen kurgusal görünmektedir. Burada objektif bir akli değerlendirmeden ziyade aklın keyfi bir şekilde kul­lanıldığı açıktır.

Tekrar ifade edilirse deist, Tanrı ile iletişim aracı olan Ki­tap ve Peygamberi reddettiği için Tanrı hakkında herhangi bir şey söyleyemez. Akıl yürütme ile her şeyin açıklanabi­leceği düşüncesi ise son derece sübjektiftir. Burada hangi akıldan bahsedildiği belli değildir. Herkes doğru-yanlış, ah­lakî olan-olmayan ve Tanrı hakkında kendi aklına göre fikir ileri sürecektir. Kimsenin elinde bir referans olamayacağı için tüm düşünceler eşit derecede doğru-yanlış olacaktır. Bu ise başka türlü bir karmaşanın kapısını açacaktır.

Referans noktası olmayan salt akıl yolu ile son derece çirkin ve yanlış davranışlar bile rasyonalize edilip deist inancın içine dâhil edilebilir. Akıl vasıtasıyla ölümden son­ra bir hayat olduğu, dünya hayatında yapılan çirkinliklerin hesabının sorulacağı, cennet-cehennemin varlığı gibi şey­lerin anlaşılması mümkün değildir. Gerçekten de bir insan böyle bir durumda Tanrı’ya “bana neyin doğru-yanlış oldu­ğu ve bunların hesabının sorulacağı konusunda herhangi bir bilgi vermedin ki?” diye itiraz etme hakkına sahip ola­caktır. Eğer tanrının gerçekten böyle bir niyeti varsa neden insanlığa bu bilgileri vermesin ki? Böyle bir Tanrı insanlara tuzak kurmuş olmaz mı?.

V

Deistin elinde tanrının mantıksal olarak varlığının dışında ilahi kökenli herhangi bir bilgi yoktur. Bu anlamda “Tanrı, sadece yardır!” ve bunun ötesinde bir anlam ifade etme­mektedir. İnsânla ve evrenle hiçbir şekilde teması olmayan, kendisi hakkında herhangi bir bilgi sahibi olunamayan, ev­reni neden yarattığı ve insanlarda ne istediğini bildirmeyen amaçsız bir tanrının varlığı ile yokluğu arasında hiçbir fark yoktur. Deistlerin inandıkları tanrının var olması ile var olmaması arasında ne gibi bir fark olduğunu açıklamaları gerekir. Deist açısından var olduğunu ileri sürdüğü tanrıyı “inkâr etmenin” ne gibi bir mahsuru vardır acaba? Böyle bir tanrının var ya da yok olmasının ne pratik ne de teorik bağ­lamda bir etkisi yoktur. Ayrıca sözü edilen tanrı anlayışına göre, bu tanrıyı reddetmenin yanlışlığı ya da yaptırımı hak­kında bir bilgi söz konusu değildir. Bu tanrı bize herhangi bir şey söylemiyorsa varlığının ya da yokluğunun bir farkı olamaz.

Tanrının evreni yaratıp kendi haline bıraktığı düşüncesi bilgili ve hikmetle iş yapan Tanrı fikrine aykırıdır. Çünkü bu durumda Tanrı herhangi bir maksat gözetmeksizin öy­lesine muazzam bir evreni ve insan gibi bir varlığı yaratmış olmaktadır. Eğer tanrının hikmetle iş yapması gerekmediği ileri sürülürse o zaman absürd ve anlamsız işler yapan bir tanrı figürü karşımıza çıkar ki bu kabul edilemez bir şey­dir. Başka bir deyişle, tanrı kavramı saçmalığı ve anlamsız­lığı dışlayacağından söz konusu iddia kendi içinde çelişik olacaktır.

VI

Doğal dinin insanlığın orijinal dini olduğu kabul edilse dahi tarihsel gerçeklikler göz önünde bulundurulduğun­da, insanların doğal dinden uzaklaşmalarından ve çeşitli batıl inançların etkisi altında kalmalarından dolayı, Tanrı tarafından uyarılarak gerçeğe çağırılmamaları için ne gibi makul bir neden olabileceğinin de deist yazarlar tarafından açıklanması gerekirdi.

İnsan aklının saf bir şekilde tüm evrenin bir yaratıcısı olması gerektiğine hükmedebilmesinde herkes için genel geçer kuralların bulunduğu iddia edilemez. Çeşitli toplu­luklarda görüldüğü gibi insanlar bir yerine birden çok ilah edinebilirler. Tek bir ilah edinmeleri halinde de bu ilahın ne gibi niteliklere sahip olduğu, ona ibadet etmeye gerek olup olmadığı, şayet gerekli görülüyorsa ne şekilde ibadet ede­ceklerini belirlemede genel bir kural oluşturamazlar.

Selçuk Kütük – Deizm,syf.259-267

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir