Evrim Teorisi Tamamen Geçersiz midir? Tanrı İnancı ile Evrim Arasında Bir İlişki Ya Da Çelişki Var mıdır?

I

Probleme giriş yaparken öncelikle evrim teorisini tüm yön­leri ile kabul etme ya da tamamen reddetme gibi bir yol izlenmeyeceğini özellikle belirtmek gerekiyor. Evrimin bi­limsel olarak kolayca gösterilebilecek ve herkes tarafından kabul edilebilecek aklen geçerli yönleri belirtilirken, tar­tışmalı ve çelişkili olan kısımları ortaya konulacaktır. Ev­rime yönelik yaklaşımlar itibarıyla üç insan tipi karşımıza çıkmaktadır:

1.Tip: Bazı insanlar bu teoriye yüzeysel olarak bakmak­ta ve meseleyi hiç incelemeden sanki kesin olarak ispat­lanmış gibi kabul etmek eğilimindedirler. Teorinin lehin­de yapılan yoğun propagandalar aklen ve bilimsel olarak imkânsız olan birçok noktayı insanlara makul şeylermiş gibi gösterebilmektedir. Teorinin bilimsel olarak ispatlan­mış gibi sunulması ve buna itiraz edenlerin bilime-gerçe- ğe karşı koyuyormuş olarak gösterilmesi tam anlamıyla bir karartma operasyonudur. En sık karşılaşılan durum, evrim­cilerin hilelerine kanmayanların bağnazlık ve bilim-dışılık ile suçlanmasıdır. Birçok bilim adamı bu tür suçlamalara maruz kalmamak için sessiz durmayı tercih etmektedir.

2.Tip: Bu gruptakileri ise, teorinin ne bilimsel açıdan ne de aklen kabul edilebilir olmadığını gayet yakından bil­dikleri halde Allah’ı inkâr etmek için sözü edilen teoriden daha iyisini bulamayan insanlar oluşturmaktadır. Bu grup evrimi tanrının yokluğuna delil olarak ileri sürmektedirler. Bu anlamıyla evrim teorisi bilimsel bir yapıdan ziyade çare­sizlikten kaynaklanan batıl bir inanca dönüşmüştür.

3.Tip: Tanrı inancına sahip olan bazı gruplar genellikle evrime karşı toptan bir reddetme tavrı geliştirmişlerdir.

Yukarıda sözü edilen bu üç grup sebebiyle konu bilimsel olarak tartışılabilir olmaktan çıkmakta ve makul bir nokta­ya ulaşılamamaktadır.

II

İlk olarak ortak bir anlaşma zemini hazırlamak açısından evrimin canlılar üzerindeki açık işaretlerine değinmek uy­gun olacaktır. Türlerin kendi içlerinde çeşitlik açısından çok renkli bir yapıya sahip olduğu kolayca görülebilecek bir gerçektir. Örneğin atlar, kediler, köpekler… kendi içlerinde pek çok çeşitliliğe sahiptir. Benzer şekilde bir Eskimo ile bir zenci karşılaştırıldığında ve her ikisinin de insan olduğu düşünüldüğünde insan türü içindeki farklılıkların çarpıcılı­ğı dikkat çekici olacaktır. Tür içinde gerçekleşen bu farklı­laşmalara varyasyon denilmektedir ve bunun inkâr edilmesi mümkün değildir.

Ancak burada iki noktaya dikkat edilmesi gerekir. Bi­rincisi; değişim ya da farklılaşmanın sadece tür içinde sı­nırlı kalması ve başka bir türe geçişe müsaade edecek bir sıçramanın gösterilememiş olmasıdır. İkincisi; çeşitlenme­nin beslenme, doğal şartlar, çevre ve popülasyon gibi pek çok sebebi olduğu bilinmektedir. Burada çeşitlenme ve fark­lılaşmanın ancak o türün “genetik esnekliğinin” müsaade ettiği derecede olabileceğini anlamak gerekiyor. Bu durumu şöyle ifade edilebilir: on birim uzunluğundaki bir lastik çe­kilerek yirmi beş birime kadar uzatılabilir. İşte bu, lastiğin müsaade ettiği esneklik miktarıdır, fakat daha fazla uzatıl­mak istenirse lastik kopacaktır. Yani lastik ne kadar çekilir­se çekilsin belirli bir esneme gösterecek fakat çok çekmekle onu bir tahta parçasına çevirmek mümkün olmayacaktır.

Laboratuar şartlarında bile bir türden başka bir türe ge­çişin gösterilemediği düşünülürse, bu işlemin kendiliğin­den ya da tesadüfen olduğunu ileri sürmek bilimsel anlayışa uygun düşmez. Burada çoğunlukla bu olayın gerçekleşmesi için geçmesi gereken zamanın çok uzun olduğu şeklinde bir savunma yapılmaktadır. Fakat bu geçerli bir mazeret de­ğildir, çünkü laboratuar zaten bu tür zorlukları gidermek için vardır. Çok uzun bir süreçte gerçekleştiği varsayılan durumlara ilişkin şartlar hiç beklenmeden laboratuarda özel olarak hazırlanabilir. Mesela belirli moleküllerin yan yana gelmesi için milyonlarca yıl beklemeye gerek yoktur, laboratuarda bunlar hemen yan yana getirilebilir. Elde bu imkânlar olmasına rağmen bir türden diğerine geçişi gös­termek mümkün olmamıştır.

III

Bu noktadan itibaren teorinin açıklamakta yetersiz kaldığı hatta çelişkiye düştüğü bazı problemler sıralanacaktır.

Teorinin temelini oluşturan fakat eldeki verilerle izah edilemeyen “ilk canlının nasıl oluştuğu ve cansız varlıklardan canlılığa geçişin ne şekilde olduğu'” sorunu:

Canlı olmanın fizik veya kimya kanunlarının kavram ve formülleri açısından herhangi bir tanımı mevcut değildir. Canlıların vücutlarını meydana getiren elementlerin bir araya gelip hayatı nasıl ortaya çıkardığı bilim açısından he­nüz cevaplanamamış bir sorudur. Bir insandan akıl, kendi varlığının farkında olma bilinci (self awareness), şuur ve nihayet hayatını teker teker eksilterek cansız bir madde yı­ğınına ulaşmak mümkündür. Fakat aynı süreci tersinden tekrar ettirmek, yani cansız maddeye hayat vermek, can­lı bir maddeye şuur, bilinç kendinin farkında oluş ve akıl kazandırmak bilimsel bilginin çok uzağında görülmektedir.

O halde, insanların gerçekleştirmekten aciz kaldığı ha­yat, bilinç ve farkında oluş özelliklerinin cansız maddeden rastlantı sonucu ortaya çıktığı düşüncesinin anlaşılabilir ol­ması beklenemez. Herhangi bir şekilde anlaşılabilir ve kav­ranabilir olmayan bir şeyin tesadüfen ya da kendi kendine olmasının doğal karşılanması insan aklının ve tecrübesi­nin inkarını ve hiçbir temele dayanmadığını kabul etmeyi gerektirir.

Hayatın, atomların ve moleküllerin belirli özel kombi­nasyonlarının (gruplama ve dizilim) bir özelliğinden baş­ka bir şey olmadığını iddia etmek, Sheakespeare’in Hamlet isimli eserinin harflerin özel bir diziliminden ibaret olduğu­nu ileri sürmek gibi anlamsız bir şeydir; hâlbuki hiçbir tabi­at olayı kendisini izleyen bir gözlemci bulunmadıkça kendi başına bir anlam taşımaz, onu anlamlı kılan ve ona bir mana ya da düzen atfeden, gözlemcinin bizzat kendisidir.

Bir başka deyişle, bir kitaptaki harflerin belirli bir kom­binasyonla diziliminin herhangi bir anlam ifade etmesi ancak bir “okuyucu” tarafından mümkün olabilir. Şuurlu varlıkların bulunmadığı (mesela, sadece ineklerin yaşadığı bir dünyada) böyle bir kitap hiçbir anlam taşımayacaktır. Buradan hareketle gerçek durum şu şekilde ifade edilebilir:

Harflerin özel dağılımı, “Sheakespeare’in Hamletinin bir özelliğinden başka bir şey değildir!”. Sözü edilen eser, yaza­rı tarafından belirli bir mesajı vermek üzere harflerin uygun bir şekilde dizilmesiyle yazılmıştır.

Aynı mesajın başka kelime ve dizilimlerle verilmesi de sağlanabilirdi. Burada görülmesi gereken şey, kitaba anlam ve ruh verenin yazarın kendisinin olduğudur. Bu yüzden oyunun kendisi ve manası sabit kalmakla beraber başka dillere çevrilebilmesi mümkün olabilmektedir. Dolayısıyla hayatın, atomların belirli bir diziliminden ibaret olmadığı, tam aksine moleküllerin özel kombinasyonlarının canlılı­ğın özelliklerinden sadece biri olduğu son derece açıktır.

Şurası açıktır ki, dahi seviyesindeki sayısız araştırma­cının son derece yüksek bir teknoloji kullanmasına ve la­boratuarda istenilen özel şartlar oluşturulmasına rağmen canlılığın en küçük birimi kabul edilen bir “hücre” bile elde edilememiştir. Durum böyle iken hayatın ve böylesi- ne kompleks bir yapının doğada kendiliğinden oluştuğunu ileri sürmenin akıl ve bilimle bir ilgisi olamaz. Hayatın te­sadüfen oluştuğuna ikna olmak için canlılığın en azından laboratuar şartlarında elde edilebilmesi gerekir. Aslında bu gerçekleştirilse bile yine de buradan hayatın kendiliğinden ve tesadüfen ortaya çıktığı neticesine varılamaz, çünkü söz konusu durum aslında laboratuarda çalışan bilim adamla­rının eliyle gerçekleştirilmiştir, yani yapılan işlemin bilinçli bir öznesi vardır.

Burada şu soru gündeme getirilebilir: neden karpuz fab­rikası (karpuz üreten fabrika) yapılamıyor? Hâlbuki aynı karpuzlar toprağın altında, karanlık ve nemli bir ortamda yetişebiliyor. Karpuzun genetik yapısı gayet iyi bilindiği halde laboratuarda üretilemiyor. Nemli toprağın yaptığı bir şeyi bilim adamları neden teknoloji kullanarak yapamıyor­lar? Yeryüzünden herhangi bir sebeple tüm karpuzlar yok olsa, insanlık bir daha karpuz yiyebilir mi? o halde sorunu tesadüf ya da kendiliğinden olmaya havale etmenin bilimsel bir tarafı yoktur.

Bu problemin farkında olan bazı bilim adamları “evrim, canlılar oluştuktan sonraki süreçte meydana gelen değişim­leri inceler” şeklinde bir savunma geliştirmişlerdir. Fakat bu yaklaşım, sorunu görmezden gelme çabasından başka bir şey değildir. Çünkü tanrıya inananlar evrimi bir bütün halinde reddetme yolunu seçmiyor sadece evrimin tanrıyı dışlayıcı bir araç olarak kullanılmasına itiraz ediyorlar.

IV

Demir, tuğla, çimento gibi maddelerden hareket ederek bir gökdelenin ortaya çıkışını ne tesadüfle (kendi kendine oluşmak) ne de evrim yoluyla açıklamak mümkün değildir. Demir, tuğla ve çimento maddelerinin her bir atomunda ya da molekülünde mimarlık sanatı ve mühendislik hesaplan yapabilecek bir kapasite bulunduğuna inanmaksızın böyle bir iddia kabul edilemez. Bu tür insanlar bir olan Tann’yı inkâr etmek uğruna sayısız ilahlan kabul etmek durumun­da kalıyorlar. Bir kısım bilim adamlarının demir, tuğla ve çimentonun maddi özellikleri üzerinde durmaları hiçbir şekilde gökdelenin nasıl ortaya çıktığını açıklamaz. Bu tür yaklaşımlar mimarı göz ardı etmek ve dikkatlerden uzak tutmak için yapılan saptırmalardan başka bir şey değildir.

Tabiattaki elementlerin her birini alfabedeki harflere benzetebiliriz. Harflerin yan yana gelerek anlamlı kelime­ler oluşturması gibi elementler de belirli kanunlar çerçeve­sinde bir araya gelerek bileşikleri oluştururlar. Bir kelimeyi meydana getiren harfler o kelimenin anlamından haberdar değillerdir. Dolayısıyla, harflerin kendi başlarına yan yana gelerek bir kimya ya da şiir kitabı yazmaları beklenemez. Ayrıca, bir kitabın içindeki yazıların anlam kazanabilmesi ancak bilinç sahibi varlıkların mevcut olmasıyla mümkün olabilir. Demek ki, bir kitabın hem “yazarının” hem de oku­runun bilinçli olması gerekir. Bu sebeple, bu âlemin harf­leri sayılabilecek olan ve hiçbir şekilde bilinçli olmayan elektron, proton, nötron gibi parçacıkların kendi kendine bir araya gelerek inanılmaz kompleksliğe sahip bir evren oluşturduğuna inanmak mümkün değildir.

Bir kitabın içinde birçok değerli bilgi yer alabilir, fakat o kitaba çok “bilgili” denilmez; bir kasanın içi para dolu olabilir, ama kasaya “çok zengin“ diyemeyiz. Bunun gibi yaşadığımız bu evren bilgi, hikmet ve sanatla doludur, fakat kendisi “bilgili veya sanatkâr” değildir. Resim ile ressamı aynı şey zannetmek ciddi sorunlar taşıyan bir bakış şeklidir.

Bir sistemin kendi kendini yapabilmesi için, kendinden önce var olması, kendini yapmayı planlaması, karar ver­mesi ve hesap yapması gerekir. Bu ise, tam manasıyla bir çelişkidir.

V

İlk canlının tesadüfler neticesinde ortaya çıkmasının mate­matiksel hesap, yani ihtimal hesapları açısından imkânsız olduğu son derece açıktır. Burada üzerinde durmak istedi­ğimiz esas mesele şans faktörünün bilimsel açıdan ne an­lama geldiğidir. Evrimi savunan bilim adamlarının ısrarla ileri sürdükleri husus, söz konusu teorinin bilimsel oldu­ğu ve tasarıma ya da yaratılışa yönelik açıklamaların bilim dışı olduğu ve dolayısıyla bunların kabul edilemeyeceği yönündedir.

Hâlbuki bir olayın şans faktörlerine ya da tesadüfîli- ğe başvurularak açıklanmaya çalışılması tamamen bilim dışıdır; çünkü bilimsel açıklama, bir olgusal olayın kura­lını (formülünü veya mekanizmasını) sebep-sonuç iliş­kisi içinde onaya çıkarma sürecidir. Eğer bir fenomenin bilimsel açıdan bir izahı yapılamıyorsa iki durum söz ko­nusu olabilir:

1.İncelenmekte olan olay bilimin konusu değildir, yani bilimsel yöntemlerle ele alınamaz.

2.Problemin ele alınış şeklinde mantıksal bir hata vardır.

Tesadüfe yönelik açıklamalar aslında hiçbir bilgi içeriği­ne sahip değildir, çünkü ortada açıklanacak ve söylenecek herhangi bir şey yoktur. Diğer tarafta bilimsel bilginin, her­kese açık, objektif, deney ve gözlemle ortaya konulabilir ve tekrarlanabilir olma özelliklerine sahip olduğunu biliyoruz. O halde evrim teorisinin tesadüfe bağlı olarak yaptığı açık­lamaların hiçbir bilimsel içeriği yoktur.

Eğer bilimsel açıklamalarda “tesadüf”kavramı kabul edi­lebilir bir faktör olsaydı,bilim hiçbir şekilde ilerleyemezdi: çünkü o zaman, her olay “bu hadise tesadüfen böyle olmak­tadır” biçiminde açıklanır ve bilimsel sayılırdı! Kütlelerin birbirini çekmesi, indüksiyon akımının oluşması, sıvıların kaldırma kuvveti… gibi fiziksel olayların açıklaması yapı­lırken ve nesneler arasındaki bağıntılar ortaya konurken “tesadüf” kelimesine hiç yer verildiğini görebiliyor muyuz? Demek ki, evrim teorisi iddia edilenin aksine hiçbir bi­limsel içeriğe sahip değildir,sadece bir kabul ve inançtır.

Bu noktada tesadüf kavramını biraz daha ayrıntılı ele almak gerekmektedir. Biliyoruz ki, doğrudan doğruya se- bep-sonuç ilişkisi taşımayan ye kendi içinde zorunluluk bağı taşımayan olaylar belirli bir olasılık dağılımına sahip­tirler. Mesela, bir paranın rastgele olarak üç defa havaya atılması neticesinde sekiz farklı durum ortaya çıkar ya da bir çift zarın atılmasıyla 36 elemanlı bir küme oluşur. Pa­raların hepsinin tura veya zarların 6-6 gelmesi ihtimali (te­sadüfen) tabii ki vardır. Ancak 100 tane paranın atıldığında hepsinin tura gelme ihtimali yaklaşık 1030da bir kadardır.

Açıkça anlaşılmaktadır ki, belirli bir karmaşıklığın ötesin­de komplekslik taşıyan olayların tesadüfen meydana gelme ihtimali sıfırdır.

Dikkat çekmek istediğimiz noktayı gösterebilmek açısın­dan şu misal daha uygundur. Belirli bir düzen ve anlamlı bir bütünlük taşımayan olaylar için “rastgele” ya da “tesadüfi” ifadeleri kullanılabilir. Mesela, beyaz bir sayfa üzerinde her­hangi bir anlam taşımayacak şekilde dağılmış mürekkep lekeleri görülse ve bunların nasıl oluştuğu sorulsa “tesa­düfen” denilebilir. Böyle bir cevapla söylenmek istenen şey, söz konusu lekelerin bilinçli bir fail tarafından özel olarak ve belirli bir amaca yönelik olarak yapılmış olmamasıdır.

Kâğıtla mürekkebin kendiliğinden yan yana geldiği, şişe­nin kapağının kendiliğinden açıldığı ve şişenin kendiliğin­den devrilerek lekelerin oluştuğu gibi bir iddia söz konusu olamaz. Burada lekelerin anlamlı bir bütün oluşturmaması sözü edilen olayın bilinçli bir tasarıma yönelik olmadığına işarettir. Çünkü rastgele oluşan şekiller herhangi bir zekâ ve bilinç parıltısı göstermemektedir (mürekkep şişesini bir kedi devirmiş olabilir).

Şimdi aynı örneği biraz daha karmaşık hale getirerek in­celeyelim. Kalın bir fizik kitabının kim tarafından yazıldığı­nı merak ettiğinizi ve şöyle bir cevap aldığınızı varsayalım:

“Sayfaları tamamen boş olan bir kitapla bir mürekkep şi­şesi bir şekilde yan yana gelmişti. Daha sonra, bir sarsıntı sebebiyle şişe devrildi ve mürekkebi boş sayfalar üzerinde çeşitli yazılar ve şekiller oluşturarak işte bu fizik kitabının ortaya çıkmasını sağladı.”

İlk durumda, yani rastgele lekelerin oluşması örneğin­de şişenin kedi tarafından veya belirsiz bir sarsıntı sebe­biyle devrildiğini kabul etmekte zorlanmayız. Fakat ikinci örnekte yukarıda yapılan açıklamayı hiçbir şekilde makul ve mantıklı karşılamayız.

VI

Bilindiği üzere, evrim süreci belirli amaca yönelik değil­dir, yani biyolojik olaylar özel bir maksadı gerçekleştir­mek için değişime uğramaz. Dolayısıyla gelişimin şu anda gözlemlenen yönde olması tamamen tesadüf olarak değer­lendirilmesi gerekir. Bunun aklen ve bilimsel olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Ayrıca gelişimin amaçsız olma­sının sosyal ve felsefi sonuçlarının felaket olacağı gözönüne alınmalıdır.

Evrenin belirli bir düzen içinde olması, eşyanın bir ta­kım fiziksel kanunlara uygun olacak şekilde hareket etme­si ve dolayısıyla bilginin mümkün olabilmesi her şeyin bir amaca yönelik olduğunu göstermektedir. Mesela futbol ku­ralları, gol atma amacı göz önüne alınmadığı takdirde oyun anlamsız ve saçma hale gelecektir. Gerçekten, maksadın gol atmak olduğunu bilmeyen bir seyirci için oyunun anlaşılır bir tarafı olmayacaktır. Bu durumda, dünya hayatının belirli bir maksada yönelik olduğunu anlamayan insanlar için, ha­yatın bizzat kendisi anlamsız ve boş hale gelecektir. Hayatın ve var oluşun gayesini göremeyen kişi, tabiat/sosyal olayla­rın bütünlüğü ve ahengini de sadece tesadüfe bağlı olarak açıklamak zorunda kalacaktır.

Evrimsel olarak vicdan, muhabbet, vefa vs. gibi sadece insana ait özelliklerin ortaya çıkış sebebi ve maddesel me­kanizması nasıl açıklanabilir? Bu özellikler hayatta kalma­yı veya güçlü olmayı, gerektiren zaruri şeyler midir? Eğer öyle ise, niçin başka canlılarda bu özelliklere rastlamıyo­ruz? Yine evrim açısından neden iki göze sahip öldüğümüz ve bu iki göz arasındaki mesafenin neden uygun bir de­ğerde olduğu izah edilebilir mi? Eğer bir gözümüz olsaydı cisimlerin yerlerini tam olarak tesbit edemeyeceğimiz gibi onların bizden ne kadar uzakta oldukları hususunda hiçbir fikrimiz olamayacaktı. Sadece bu durum bile insan varlı­ğının tesadüfle değil ancak belirli bir gayeye bağlı olarak ortaya çıkarıldığını göstermektedir.

Biyo-mekanistler, canlılık özelliği gösteren varlıkların fi­zik ve kimya kanunları ile açıklanabileceğini ileri sürmekle beraber son tahlildeki açıklama genetik programlama ola­rak gösterilmektedir. Ancak bu tür bir açıklama doğrudan doğruya gayeciliğe dönüşmektedir, çünkü program var­sa mutlaka bir programlayan olmalıdır. Mekanistlerin bu noktada tek sığınacakları şey, tesadüfi mutasyonların doğal ayıklama işleminden geçerek kendi programlarını oluştur­malarıdır. Ancak bu iddia, genetik ile bilgisayar programı arasındaki benzetmeyi geçersiz kılar. Programcı olmadan bir bilgisayar programının ortaya çıkmasını imkânsız gören biri, bundan çok daha karmaşık olan genetik kodlamanın kendi kendine oluştuğunu iddia edebilir mi?

VII

Tesadüflere ve ihtimal hesaplarına dayanarak içinde bulun­duğumuz gibi bir evrenin meydana gelmesi ya da bir hüc­renin ortaya çıkması bir yana “evrim teorisi” kelimelerinin yazılabilmesi bile tam anlamıyla imkânsız mertebesindedir. Bunun bir abartma olmadığını görebilmek için basit bir he­sap yapabiliriz:

Üzerinde sadece 29 harfin bulunduğu bir daktilonun (rakamların ve diğer sembollerin bulunması evrimcilerin daha aleyhine olacağından bu durumu göz ardı ediyoruz!) başına bir maymunun oturduğunu ve her saniye bir tuşa bastığını düşünelim, “evrim teorisi” ifadesi 12 karakterden oluştuguna göre, rastgele dokunuşlarla doğru bir şekilde niş olma ihtimali 1/2912 kadardır. Bu ihtimal öylesine düşüktür ki, her saniye bir tuşa basılmak şartıyla, bir may­mun evrenin başlangıcından bugüne kadar (yaklaşık 15 milyar sene) uğraşmış olsaydı bile hâlâ “evrim teorisi” yaz­mayı başaramamış olacaktı!

Hiç insan ayağı basmadığını düşündüğümüz bir bölgede beyaz bir sayfa üzerine çizilmiş bir kedi resmi bulduğumu­zu varsayalım. Aklı başında olan kişiler bu resmin muhak­kak bir insan tarafından çizildiğini ve o bölgede insanların yaşadığını anlayacaklardır. Çok sıkı bir evrim taraftarı bile resmin tesadüfen ortaya çıktığını ileri sürmeyecektir. Bir kedi “resminin” bile kendiliğinden var olamayacağını kabul eden bir insanın “canlı” bir kedinin tesadüfler neticesinde ortaya çıktığını iddia etmesi ne derece makuldür?

Evrimciler ihtimal hesaplarına dayanarak hemoglobinin her yüz milyon senede bir sekiz defa mutasyona uğramış olabileceğini ileri sürmektedirler. Fakat evrimciler, aynı ihtimal hesabını hemoglobinin tesadüfen ortaya çıkışı için kullanmaya yanaşmazlar. Sadece kendi işlerine gelen mal­zemeleri toplayarak ve iddialarını zora sokacak delilleri giz­leyerek bir teoriyi ayakta tutmaya imkân yoktur.

VIII

Göz, kalp, beyin başta olmak üzere vücudun bütün organla­rı evrimin aşamalı olarak gerçekleşemeyeceğini çok açık bir şekilde göstermektedir. Çünkü, kompleks yapılan meydana getiren parçaların birinin varlığını ya da fonksiyonlarını ye­rine getirebilmesi diğer parçalarla olan dayanışma ve uygun münasebete bağlıdır. Organizmanın tamamı bir bütünlük içinde olmak zorundadır mesela, bir motorun en basit par­çası bile görevini yerine getiremese (benzin deposuna bağ­lı hortum tıkanmış olsa) bütün mekanizma hareketsizliğe mahkûm olur.

Benzer şekilde, nefes alabilmek için burun delikleri, ne­fes borusu, yiyecekleri nefes borusuna kaçmaması için özel bir mekanizma, akciğerler, alveoller, kan, kanı pompalaya­cak bir kalp, oksijeni taşıyacak hemoglobin maddesi… gibi bir çok parçanın aynı anda var olması gereklidir. Bunlardan herhangi birinin olmaması derhal ölüme sebebiyet verecek­tir. Dolayısıyla, bu organların zaman içinde ve sırayla ya­vaş yavaş gelişmesini beklemek imkânsızdır. Ayrıca yavaş gelişim söz konusu olsa bile herhangi bir organ başlangıç aşamasında hiçbir fonksiyon icra edemeyeceğinden evri­min kurallarından biri olan “kullanılmayan organlar köre­lir” prensibine uygun olarak bu organın hemen körelmesi gerekir!

Bir otomobil motoru birçok parçadan müteşekkildir ve hiçbir zaman aklımıza parçaların yavaş yavaş kendi kendine geliştiği şeklinde bir düşünce gelmez, aksine daha evvelden bir mühendis tarafından planlandığını doğal olarak biliriz. Motorların zaman içinde gelişim gösterdikleri doğrudur, ama bu gelişimi kendi kendilerine yapamazlar. Bu gelişim ve ilerleme harici bir fail (mühendis) tarafından organize edilir.

Kaplumbağaların yumurtalarını kırdıktan hemen sonra denize doğru yönelmeleri, balina ve penguenlerin daha ev­vel hiç gitmedikleri ve yüzlerce kilometre uzakta bulunan belirli bir noktada sözleşmiş gibi buluşmaları, örümcekle­rin herhangi bir eğitim almaksızın ağlarını ustalıkla örme­leri… gibi olaylar hangi bilgi türüne örnek gösterilebilir? Sözü edilen davranış kalıpları daha önceki tecrübelere da­yanmadığı için “deney sonrası” ya da “öğrenilmiş” şeyler kategorisine dâhil edilemezler. Bu türden hayvanlara özgü olan ve içgüdü olarak isimlendirilen “bilgilerin” bir çeşit a priori olduğu düşünülebilir. Tabii ki evrimciler bu davranış kalıplarının genler vasıtasıyla nesilden nesile aktarıldığını ileri süreceklerdir, ancak sonradan kazanılmış özelliklerin genlere nasıl işlenmiş olduğuna dair hiçbir açıklama yoktur.

IX

Yapısal olarak belirli bir karmaşıklık seviyesinin üzerine çık­mış sistemlerin tesadüfi bir oluşumun neticesinde meydana gelmiş olma ihtimali matematiksel olarak sıfırdır. Kimsenin ayak basmadığı bir kumsalda gezinti yaparken herhangi üç çakıl taşının üçgen şeklini oluşturmasını ya da beş tane ta­şın ip gibi dizilerek düz bir çizgi meydana getirmesini çok garip ve esrarengiz karşılamayız. Çünkü üç ya da beş tane çakıl taşı ile oluşturulabilecek şekillerin kümesi sınırlı sayı­dadır ve çok karmaşık bir sistem söz konusu değildir. Hâl­buki aynı kumsalda taşlarla yazılmış kilometrelerce uzun­lukta anlamlı yazılar görsek bunu tesadüfe bağlayamayız. Böyle bir olayı, deniz dalgalarının kıyıya savurduğu taşların rastgele dizilimi ile değil, bir insanın bilinçli olarak yaptığı bir fiil biçiminde açıklamayı tercih ederiz.

Bir başka deyişle, basit ve ilkel yapıların oluşumlarında olasılık değeri kabul edilebilir derecede bir yüksekliğe sa­hiptir. Mesela, hilesiz bir para bir defa havaya atıldığında yazı gelse, ihtimal yüzde 50 olacağından herhangi bir garip­lik hissetmeyiz. Aynı para iki defa atılsa ve ikisinde de yazı gelmiş olsa, ihtimal yüzde 25 olacaktır ve yine olağanüstü bir durum olduğunu düşünmeyiz. Fakat bir milyon defa atılsa ve her defasında yazı gelse, o zaman bunun tesadü­fen olamayacağını ve muhakkak bir açıklamasının olması gerektiğini düşünürüz. Çünkü bir paranın bir milyon defa atılması ile oluşacak durumların sayısı 300,000 basamaklı bir sayı demektir ki bu, yeteri kadar karmaşık bir sistem anlamına gelir.

Yukarıda verilen karmaşıklık örneği, evren bir sistem olarak ele alındığında içerdiği karmaşıklık yanında son derece basit kalmaktadır. On tane tuğlanın üst üste dizilme­sini tesadüfe bağlamayan bir akıl, nasıl olur da neredeyse sonsuz karmaşıklığa sahip bir evreni kendi kendine olmak­la açıklayabilir? Evrenin var oluşu ya da canlılığın ortaya çıkışı bir tarafa sadece bir protein molekülünün tesadüfen meydana gelebilmesi bile imkânsızdır.

İnsan vücudunda yirmi çeşit amino asit bulunmaktadır. Bir hemoglobin proteini ise 574 amino asidin belirli bir sıra­ya uygun olarak dizilmesiyle meydana gelir. Böyle bir pro­teinin tesadüfen oluşma olasılığı 1/20574 olduğu kolaylıkla hesaplanabilir. Bu sayının ne kadar küçük olduğu anlaşı­lırsa tek bir hemoglobin proteininin tesadüfen oluşmasının imkânsız olduğu da rahatlıkla görülebilir. Sözü edilen ih­timalin gerçekleşmesi o derece imkân dışıdır ki, evrendeki tüm atom altı parçacıkların sayısı (1080) ile evrenin yaklaşık 15 milyar sene olan ömrünün her bir saniyesinde bu parça­cıklar tekrar tekrar birleşerek protein oluşturmaya çalışmış olsalardı bile yine de bunu başaramazlardı!

Basit bir şans oyununda bile tercihimizi yüzde 99 ih­timalin olduğu seçenek üzerine kullanırız. Bu son derece normal, mantıklı ve hesaba uygun olan bir tercihtir. Ev­rimcilerin ileri sürdükleri iddianın matematiksel açıdan pratik olarak sıfır ihtimale sahip olduğunu biliyoruz. Buna rağmen ısrarla savunulması, evrimin bilime değil “batıl bir inanca” dayalı olduğunu göstermektedir. Evrimcilerin, ih­timal hesaplarına karşı geliştirebildikleri herhangi bir ce­vapları olmadığı halde hâlâ “evrim inancına” sıkıca bağlı kalmaları, onların “yaratılış düşüncesine” olan düşmanlık­larından kaynaklanmaktadır. Bir başka deyişle, evrimciler bilimsel ve mantıksal bir takım delillere dayandıkları için değil, Allah’ı reddetmeyi kafalarına koyduklarından dolayı evrime sanlmak zorunda kalmışlardır.

Sıradan bir şans oyunu söz konusu olduğunda bile bir evrimciyi yüzde bir ihtimal gerçekleşme ihtimali bulunan bir seçeneğe para yatırmaya ikna edemezsiniz. Çünkü bu kadar düşük bir ihtimal sebebiyle çok az miktarda da olsa parasını kaybetmeyi, en azından prensip olarak, tercih et­mez. Diğer taraftan, aynı evrimcinin gerçekleşme ihtimali sıfır olan bir seçeneğin üzerine tüm hayatını (ebedi hayatı­nı) yatırmakta ısrar etmesi nasıl bir kumardır ve hangi aklın ürünüdür?

Olasılık hesaplarının evrenin ve canlıların tesadüfen var olamayacağını açıkça göstermesi üzerine sıkıntıya giren bazı evrimci bilim adamları mantıksal olarak garip bir ta­kım iddialarda bulunmaktadırlar:

“Mademki böyle bir evren var ve içinde canlılar yaşa­maktadır, o halde imkânsız görünen ihtimaller gerçekleşmiş demektir. Canlılar var olduğuna evrim gerçekleşmiştir!” Bu açıklama tarzının ne mantıksal ne de bilimsel açıdan bir an­lamı yoktur. Çünkü bu yaklaşımla her türlü saçmalık kolay­lıkla izah edilebilir. Bilimin sebep-sonuç ilişkileri tarzındaki açıklama biçimine evrimcilerin riayet etmedikleri ortadadır.

Çevrenizde gördüğünüz evlerin ve otomobillerin hiçbir mühendise ihtiyaç duyulmaksızın kendiliğinden var oldu­ğunu ispatlamak istiyorsanız bu son derece basittir. Yapma­nız gereken tek şey oturduğunuz yerden şunu söylemektir: ”Mademki çevremizde otomobiller ve binalar var, o halde bunlar tesadüfen olabilmişler! Yoksa var olamazlardı”

X

Doğal seleksiyon varsayımının temelinde, canlılar için fay­dalı olan değişimlerin organizma tarafından benimsenmesi, faydalı olmayan değişimlerin ise bir sonraki nesle aktarıl­maması anlayışı bulunmaktadır, Peki, bir organizmanın ya­pısında meydana gelen son derece küçük bir değişikliğin faydalı veya zararlı olduğuna karar veren şey nedir? Bir değişimin faydalı veya zararlı olduğunu belirlemek bir bi­linç meselesidir. Tek hücreli bir canlıyı yaklaşık on trilyon hücreden oluşan son ve derece kompleks bir varlık (insan) olmasına yol açan rastgele değişimler arasından en uygun olanlarını seçmeye sevk eden şey nedir?

Bir şeyin faydalı ya da zararlı olduğuna karar verebilmek için olayın tümünü ve geleceğini görebilmek gerekir. Mese­la, radyoyu icat eden bilim adamı amacına uygun olan mal­zemeleri kolaylıkla seçebilir. Çünkü yapmak istediği şeyle ilgili olan tüm bilgiler zihninde mevcuttur ve bir plan dâ­hilinde maksadını gerçekleştirebilir. Bu durumda tek hüc­reli bir canlının milyonlarca sene sürecek bir evrimin tüm aşamalarını ve tüm ihtimalleri önceden hesapladığını kabul etmek gerekir!

Aslında “güçlü olanın ayakta kalması ve zayıfların elen­mesi” prensibi 19. yüzyılda insanlar tarafından üretilen vahşi düşüncelere destek verdiği için büyük kabul görmüş­tür. Siyasi alanda faşizm üstün ırk teorisine dayandığı için evrimin doğal seleksiyon iddiasına dört elle sarılmıştır. Ben­zer şekilde, sosyalizmdeki sınıf çatışması ve kapitalizmdeki sermayenin egemenliği hep güçlü olanın ayakta kalmasını ve insanlar arasında sürekli olarak güce dayalı bir mücade­lenin varlığını öngörmektedir.

Dikkatle incelendiğinde doğal seleksiyonun evrim teo­risinin en zayıf halkalarından birini teşkil ettiği rahatlık­la görülebilir. Bilindiği üzere, teorinin iki temel dayanağı bulunmaktadır:

1.Canlılar tesadüfler neticesinde cansız varlıklardan meyda­na gelmişlerdir.

2.Güçlü canlılar özeliklerin, sonraki nesillere aktararak varlıklarını devam ettirmişler; zayıf olanlar ise hayat kavgasından mağlup olarak çıkmışlar ve doğal seleksiyona uğrayarak yok olmuşlardır.

Birinci maddenin tutarsızlığı teorinin çökmesi için faz­lasıyla yeterli olmakla beraber biz burada ikinci maddenin içerdiği çelişkiye değinmek istiyoruz. Doğal seleksiyon, tanımı itibarıyla, türlerin zaman içinde sayıca azalmasını gerektirmektedir. Günümüzde halen varlığını devam ettire­bilen bitki ve hayvan türlerinin sayısının yüz binlerle ifade ediliyor olduğu düşünülürse, geriye doğru gittiğimizde bu türlerin sayısının çok daha fazla olması gerektiği sonucuna ulaşırız. Bu ise, hayatın tesadüfen ortaya çıkışı sürecinde yeryüzünde neredeyse sınırsız sayıda bitki ve hayvan türü­nün var olduğunu kabul etmemizi gerektirir! Günümüzde var olan canlı türlerinin tesadüfen oluşma ihtimali bile sıfır iken, türlerin sayısını geçmişe doğru akıl almaz ölçülerde büyütmek suretiyle teoriyi açıklamaya kalkışmak sağlıklı bir zihnin işi değildir.

Biliyoruz ki, rastgele oluşan mutasyonlar milyonlarca çeşit canlı formu oluşturabilir. Mümkün olan neredeyse sonsuz sayıdaki bu kombinasyonlar arasından doğal ayık­lamanın nasıl olup da bazı formları tasdik ettiğinin hiçbir açıklaması yoktur. Doğal seçilim (natural selection) ismin­den de anlaşıldığı üzere bir “seçme” işlemidir. Eğer ortada her zaman en uygun formları seçilimi gibi bir durum varsa, o halde bir “bilinçli seçicinin” bulunması gerekir. Bu “se­çici” doğanın kendisi olamaz, çünkü doğa, bilinçli değildir. Kısacası yaratıcıyı kabul etmeyenler, maddeyi ve tabiatı bi­linçli kabul etmek gibi çıkmaz bir yola girmektedirler.

XI

Evrimcilerin kullanmaya çalıştıkları diğer bir evrim meka­nizması da mutasyonlardır. Mutasyonlar genel olarak zarar­lı ve çoğu durumda öldürücü etkiye sahiptir. Faydalı bir mutasyona rastlama ihtimali milyonda bir mertebesindedir. Mutasyona dayalı olarak genetik bilgilerde değişiklik olma­sı veya yeni organların türeyeceği beklentisi tamamen bir inanıştan ibarettir ve buna dair hiçbir örnek gösterileme­miştir. Deneysel olarak mutasyona uğratılması kolay canlı­lar olan mantarlar üzerinde yapılan çalışmalar neticesinde yapılarında hiçbir değişiklik gözlenmemiştir ve mantarların bir milyar yıldır aynı formlarını korudukları bilinmektedir. İmalat hatası sebebiyle bir uçağın düşmesi mümkündür, fa­kat herhangi bir yanlışlık ya da kusur sebebiyle pervaneli bir uçağın süpersonik bir uçağa dönüşmesini beklemeyiz. Canlıların dönüşümlerinin mutasyon yoluyla olması başta insan olmak üzere her şeyin ardışık hataların neticesinde ortaya çıkması anlamına gelir. Sürekli mutasyonik hataların insan gibi muhteşem bir varlığı ortaya çıkarması ne derece açıklayıcı ve bilimseldir? Sürekli olarak bozulan bisikletin uçağa dönüşmesi gibi bir şeydir bu durum!

Ayrıca faydalı bir mutasyonun kalıtsal olabilmesi için üreme hücrelerini etkilemesi gerekmektedir. Üreme hüc­relerini etkileyen mutasyonların ise Dawn veya Turner sendromu gibi sakatlıklara sebep olduğu görülmektedir. Bu bireylerin hemen hepsi ya ölmekte ya da zekâ özürlü ol­maktadır. Mutasyonların meydana gelmesine en fazla rad­yoaktif etkiler sebep olmaktadır. Atom bombasının atıldığı Nagazaki ve Hiroşima ile nükleer sızıntılardan (Çernobil) etkilenen bölgelerde doğan çocukların bir kısmında sakat­lık ve çeşitli özürler görüldüğünü biliyoruz. Eğer radyasyon sebebiyle üreme hücreleri üzerinde meydana gelen mutas- yonların olumlu etkiler yapması söz konusu olsaydı bilim adamları özürlü değil, “üstün zekâlı” çocukların dünyaya gelme ihtimalinden bahsederlerdi.

Evrimcilerin iddia ettiği gibi türler arasında geçişin söz konusu olabilmesi için canlılara kromozom sayılarında bir değişim gerekir.Ancak,koromozom sayısındaki değişim o canlının üreme faaliyetinin kesilmesine sebep ol­maktadır. Üremenin durması bir türden diğerine geçişi im­kânsız hale getirmektedir.

Mutasyonların hemen hemen tamamına yakım kalıtsal özellikleri bozucu mahiyette olup belirli bir mutasyonun belirme sıklığı milyonda bir oranındadır. Diğer yandan, her­hangi bir şekilde ortaya çıkan bir mutasyonun pozitif yönde etki yapma ihtimalinin de yine milyonda bir olduğu düşü­nülürse, evrimin mutasyonlara dayalı izah çabasının hiç de tatmin edici olmayacağı açıktır. Tanrının varlığını red­detmek için big-bang teorisine alternatif teoriler üretmeye çalışan fakat başarısız olan ünlü İngiliz fizikçi Fred Hoyle “Hayatın dünya üzerinde kendiliğinden ortaya çıkmasının, bir hurdalıkta esen fırtınanın Boeing 747 uçağını ortaya çı­karması gibi bir şeydir” demektedir. Aslında Hoyle’un da ifade ettiği gibi, bu tamamen imkânsız bir şeydi; ama ona göre, başka bir açıklama şekli olmadığı için (!) olup biten bundan ibaretti.

XII

Herhangi bir plan ve tasarım olmaksızın karmaşık bir orga­nın kendi kendine gelişmesi nasıl mümkün olabilir? Göz ya da kalp gibi organların zaman içinde yavaş bir şekilde ev­rilerek mükemmel bir yapıya ulaşması imkânsızdır. Çünkü göz, kornea tabakası, ön oda, retina, ağ tabakası ve beyne sinyalleri taşıyan sinir hücreleri gibi her biri kendi başına son derece karmaşık yapılardan meydana gelmiştir. Bu par­çaların hepsi birbirine bağlı olarak çalıştığı için herhangi bi­rinin tek başına bulunmasının veya gelişmesinin bir anlamı yoktur. Buna “indirgenemez komplekslik” denilmektedir.

Bir başka deyişle, gözü meydana getiren parçaların ancak tümü bir araya geldiğinde görme olayı söz konusu olabilir. Bu durumda ise, değişik kısımların aynı zamanda meydana geldiğini kabul etmek gerekir ki böyle bir şey popûlasyon genetiği açısından imkansızdır. Herhangi bir amaca yönelik olmaksızın ve tamamen tesadüf! bir şekilde birbirinden ba­ğımsız parçaların mükemmel bir organizasyon oluşturması beklenemez.

Açıklayıcı olması açısından balıkların karaya çıkmaları ile ilgili iddiayı inceleyelim. Evrimciye göre, balıklar sudan karaya doğru çıkarak evrimleşmeyi sürdürmüşledir. Bunun anlamı karaya çıkan canlıların yavaş yavaş akciğer sahibi olması gerektiğidir. Akciğerin ortaya çıkabilmesi için önce karın bölgesinde kendiliğinden bir boşluğun, sonra hava keseciklerinin bulunacağı dokuların ve nihayet bu doku ile atmosfer arasında bağlantı kurmayı sağlayacak bir nefes borusunun oluşması ve solungaçların yok olması gereke­cektir. Tabii ki bütün bunların kendiliğinden ve plansız bir şekilde gerçekleşmesini beklemek akılıca bir tutum olamaz.

Böyle bir organizasyonun mümkün olamamasının bir di­ğer sebebi de bizzat evrimcilerin ileri sürdükleri “kullanıl­mayan organlar körelir” prensibinden kaynaklanmaktadır. Belirli bir organı meydana getiren çeşitli parçaların ortaya çıkışları (!) sırasında henüz hiçbir parça bir işe yaramıyor durumda olacaktır. Mesela, nefes borusu olmadıkça akci­ğerlerin var olmasının ya da ağ kornea tabakası olmaksızın retinanın ortaya çıkmasının hiçbir anlamı yoktur.

Her bir parça kendi içinde gelişimini tamamladıktan ve diğer parçalarla temasa geçip bir bütün oluşturduktan sonra söz konusu organ aktif hale gelebilecektir. Başlangıç aşama­sında parçalar henüz fonksiyonel olmayacakları için evrim gereği körleşmeleri ve ortadan kalkmaları gerekecektir! Bu durumda tüm organların birbirinden habersiz bir gelişim gösterdiklerini ileri sürmek de mümkün değildir, çünkü bi- linçsiz parçaların milyonlarca yıl ötesine yönelik bir plan kurarak ortaklaşa hareket etmesi herhalde düşünülemez.

Türler arası geçiş evrimsel bir süreç ise bu sürecin uzantıla­rının günümüzde de görülmesi gerekir. İnsanın atası olarak gösterilen herhangi bir A türünün doğal seleksiyon, mutas- yon veya tesadüfler yoluyla insan halini alması diyelim ki 2 milyar sene sürmüş olsun. Evrim, devam eden bir süreç olduğuna göre günümüzden 1,8 milyar sene önce yaşamış olan A türü canlıların günümüzde yan-insan tipinde olma­ları beklenirdi. Hâlbuki yetenekleri ve zihinsel kapasitesi iti­barıyla insan ile karşılaştırılabilecek hiçbir hayvan mevcut değildir. En yetenekli hayvanlar olarak görülen canlılardan sayılan ne maymunlar ne de yunuslar zihinsel özellikleri açısından yedi yaşındaki bir çocukla bile karşılaştırılabile­cek derecede gelişmiş canlılar değillerdir. Yedi yaşındaki bir çocuk konuşabilir, her söyleneni anlayabilir, aritmetiksel işlemleri yapabilir, düşünebilir, esprilere gülebilir…

Evrimsel açıdan insana en yakın olarak görülebilecek hiçbir hayvan yukarıda sözü edilen özelliklere sahip değil­dir. Yıllar süren bir eğitim neticesinde bile bir maymuna üç basamaklı iki sayının toplamının nasıl yapılacağını öğrete­mezsiniz. Tabii ki buradaki karşılaştırma insanın en yakın atası olduğu iddia edilen maymunla yedi yaşındaki bir ço­cuk arasında yapılmıştır. Eğer yetişkin bir insanla ya da bi­limsel araştırma yapan eğitimli bir bilim adamı ile bir may­mun kıyas edilseydi aradaki fark çok daha anormal olurdu.

Burada esas sorgulamak istediğimiz şey maymunla insan arasında geçiş özelliği gösteren herhangi bir “canlı geçiş for­munun’ neden var olmadığıdır. İnsanın en yakın atası olan maymunların ani bir sıçrama ile derhal inşana dönüşmesi beklenemeyeceğine ve bunun evrimsel bir süreç olduğu bi­lindiğine (!) göre, neden beş yaşındaki bir çocuğun yete­neklerine sahip olan ve insana yakın bir canlı (ara form) yoktur?,

XIV

‘ Evrimciler, canlıların tek bir atadan türediğine işaret ola­rak tüm canlıların ortak bir takım özelliklere sahip olmasını gösterirler. Canlıların her birinin kendine mahsus özellik­leri bulunmakla beraber ortak bazı yönlerinin bulunduğu kabul edilse bile, bu tüm canlıların tesadüfen tek bir hücre­den meydana geldiğine değil, “tek bir elden” çıktığına işaret eder.

Her birinin dört kapısı, dört tekerleği, motoru bulunan çeşitli markalardan otomobillerin bulunduğu bir galeriye gittiğinizi düşünün. Sözü edilen ortak özelliklere bakarak, aslında hepsinin demir, bakır, lastik gibi parçaların zaman içinde bir araya gelerek otomobilleri oluşturduğunu ve yine zaman içinde farklılaşma yoluyla değişik markaların ortaya çıktığını ileri sürebilir misiniz? Ortak özelliklerin bulunma­sı bir “tasarımcının” var olduğuna işaret etmez mi? İnsanla karşılaştırıldığında son derece basit kalan bir otomobil için bile bir tasarımcı gerekirken insanın var oluşunu tesadüfle­re havale etmek ve bunu bilimsel bir teori gibi sunmak akla uygun bir şey midir?,

XV

Evrimcilerin türler arasındaki geçişi ispatlama noktasındaki en güçlü delilleri olan fosiller aslında teorinin en karanlık ve problemli kısmını oluşturmaktadır. Bir türden diğerine geçiş olsaydı, milyonlarca yıl boyunca yeryüzünün hemen her katmanında biriken sayısız miktarda fosile rastlanması gerekirdi Yarı balık ve yarı sürüngen özelliği gösteren hiç­bir fosile rastlanmamıştır. Yapılan kazılarda elde edilen fosil kayıtları türlerin aniden ve mükemmel bir şekilde ortaya çıktıklarını göstermektedir. Evrimciler kambriyen patlama­sı olarak bilinen dönemi bir evrim mucizesi gibi sunarlar. Hâlbuki bu dönem, daha önceki devirlerde hiçbir ataya sahip olmayan canlıların bugünkü halleriyle birdenbire ortaya çıktıklarını gösteren fosil örnekleriyle doludur. Bu gerçeği evrimci düşüncenin dünya çapındaki en önde gelen temsilcilerinden R. Dawkins şu şekilde ifade etmektedir:

“Kambriyen katmanları, omurgasız grupların ilk olarak çıktıkları halleriyle oldukça evrimleşmiş şekildeler. Hiçbir evrim tarihine sahip olmadan orada meydana gelmiş gibi­ler. Tabii ki, bu ani çıkış yaratılışçıları oldukça memnun etti.” (Blind Watcher/Kör Saatçi isimli kitabından)

Evrimciler, iddialarını destekleyecek hiçbir fosil bulama­dıkları için bilim dünyasını aldatmaya yönelik girişimlerde bulunmuşlardır. Bu yanıltma çabalarından en iyi bilineni Piltdown adamı ile ilgili olanıdır. Piltdown adamı 1912 yı­lında bulunmuş ve yapılan sahtekârlık 1953 yılına kadar kanıtlanamamıştır. İnsan kafatası ile bir orangutanın çenesi birleştirilip eskitme işlemi uygulanarak bilim dünyası yıl­larca aldatılmıştır.

Diğer bir yanıltma girişimi ise ünlü zoolog Ernst Haec- kel tarafından yapılan cenin çizimleridir. Haeckel, canlıla­rın milyonlarca yıl süren evriminin aynısının anne karnında dokuz ay içinde hızlı bir şekilde cereyan ettiğini ileri sür­müş ve bu aşamaları gösteren bazı çizimler yapmıştı. Fa­kat bebeğin anne karnındaki gelişimini gösteren fotoğraflar çekildiğinde yapılan çizimlerin tamamen uydurma olduğu ortaya çıkmıştır.

XVI

Evrimci, tek hücreden başlamak suretiyle hemen her can­lının neden erkek ve dişi şeklinde iki farklı cinsiyete ay­rıldığını, bunun evrimin hangi aşamasında gerçekleştiğini ve böyle bir şeye niçin gerek duyulduğunu açıklayamamak- tadır. Bu sorulara “çünkü …” diyerek verilecek her cevap kendi içinde bir amaca yönelik tavır taşıyacaktır; amaca yönelik her fiil, bir plan ve her plan ise bir tasarımcıyı ge­rektirecektir. Dolayısıyla evrimcinin yapacağı açıklamalar belirli bir amacı içeriyor olmamak durumundadır ki, bunun anlamı da tesadüflere sığınmak ve mantıklı olamamaktır.

Evrimciler cinsiyetlerin ortaya çıkışını genetik kopya­lama sırasında meydana gelen hatalar ile açıklamaya ça­lışmaktadırlar. Bu varsayım doğru kabul edilse bile daha birçok soru cevaplanmayı beklemektedir. Birbirinden ha­bersiz erkeğe ait sperma hücresi ile dişinin üreme hücrele­rinin kromozom sayılarını 46 dan 23’e indirerek birleşmesi ve yeni bir hücre oluşturması evrimsel olarak nasıl açık­lanabilir? Sperma hücresi erkeğin vücudunda yer almasına rağmen, daha önceden hiçbir bilgi sahibi olmadığı yumurta hücresine yönelik bir vazifeyi yerine getirmeye çalışması nasıl izah edilebilir? Sperma hücresinin bu görevi bir şekil­de bildiği söylenemez, çünkü insanın bir parçasının bildiği bir şeyi insanın kendisinin bilmemesi mümkün değildir.

Canhlar görmek istedikleri için mi görmektedirler yoksa gözleri olduğu için mi görebilmektedirler? Evrim taraftarla­rına göre, canhlar görmek istedikleri için göze sahip olmuş­lardır. Bu inanılmaz derecede saçma bir yaklaşımdır. Gözle­ri olmayan bir canlı “görmenin” ne olduğu hakkında hiçbir fikre sahip olamayacağından dolayı “görme talebinde” bu­lunması düşünülemez! Hiçbirimiz uçmak istediğimiz için kanatlara sahip olamayız, ama kuşlar kanatları olduğu için uçabilirler. Işık ya da sesler dünyası hakkında hiçbir bilgisi olmayan amip gibi tek hücreli bir canlının görme ve duyma arzusunda/ihtiyacında bulunarak göz ve kulak geliştirmesi beklenebilir mi?

XVII

Bilindiği üzere evrim teorisine göre, canlılar tesadüfi bir şe­kilde önce sularda meydana gelmiş daha sonra sürüngenler olarak karaya çıkmışlardır. Kara hayvanlarının bir kısmında kanatların gelişmesiyle kuşlar ortaya çıkmıştır. Teorinin her tarafı problemli olmakla beraber bu noktada sadece kara hayvanlarının bir kısmında kanatların ortaya çıkışının teo­rinin kendisiyle nasıl çelişik olduğuna değinmek istiyoruz. Teorinin en temel dayanaklarından iki tanesi şudur:

1.İhtiyaç duyulan organlar uzun ve karmaşık bir evrim so­nucunda yavaş yavaş ve kendiliğinden oluşur.

2.İşe yaramayan organlar körelir ve yok olur.

Bu iki prensip birlikte göz önüne alındığında kara hay­vanlarından kuşlara doğru evrimsel bir sürecin yaşanması imkânsız hale gelmektedir. Birinci maddeye göre, kara hay­vanlarında aniden kanatların çıkıp kuşa dönüşmeleri müm­kün değildir. O halde kanatların yavaş yavaş uzayarak ge­lişmesi gerekir. Fakat bu yaklaşım da geçerli olamaz, çünkü başlangıçta henüz gelişim aşamasında ve çok küçük boyut­ta olan uzantıların uçmak açısından hiçbir faydası olmaya­caktır. Dolayısıyla sözü edilen çıkıntıların kara hayvanla­rına herhangi bir faydası yoktur. O halde, ikinci prensibe göre faydası olmayan bu küçük çıkıntıların körelerek orta­dan kalkması gerekecektir. Bu durumda kara hayvanların­da önce ihtiyaç sebebiyle ileride kanat olmak üzere küçük çıkıntıların meydana gelmesi; daha sonra ise, bu uzantıların hiçbir işe yaramaması sebebiyle tekrar körelmesi gibi garip ve anlamsız bir süreç ortaya çıkacaktır.

XVIII

Evrimciler ellerinde hiçbir delil bulunmadığını çok iyi bil­dikleri ve ihtimal hesaplarının kendi teorilerini çıkmaza soktuğunu gördükleri halde davalarında ısrar etmektedir­ler. Gösterecekleri herhangi bir somut delil olmadığından uyanıkça (!) bazı benzetmelere başvurmaktadırlar. Evrim­cilerin en çarpıcı ikna edici (!) örneklerinden biri aşağıda verilmiştir:

“Doğal seçilimin nasıl etkili olduğunu göstermek için, diyelim ki Sheakespare’in Hamlet isimli eserini vahşi bir maymuna daktilo ile yazdırıyorsunuz. Tuşlara rastgele ba­san bir maymunun böyle bir kitabı hiç hata yapmadan yaz­ma ihtimali nedir? Sözü edilen eserde altı milyondan faz­la harf bulunmaktadır. Dolayısıyla söz konusu durumun gerçekleşme ihtimali yaklaşık olarak 10 üzeri -8.500.000 sayısına eşittir. Açıkçası kimse böyle bir ihtimalin gerçek­leşmesini bekleyemez. Fakat maymunun her yanlış yaz­dığı harfi ortadan kaldıran ya da maymun yanlış bir tuşa bastığmda o harfi yazmayan bir daktilonun olduğunu var­sayalım. Bu durumda Hamlet’in yazılması çok daha kısa bir sürede tamamlanacaktır. İşte çevrenin yaptığı da tam olarak böyle bir şeydir. Çevre, ne tür organizmanın en iyi uyum sağlayacağını bilir ve yanlış bir şey ortaya çıkarsa tıpkı daktilonun yanlış harfi attığı gibi bu şeyi atar.”[Cesan Emilliani, The Scıentıfic Companion, NewYork, 1995, sh.151; ayrıca Richard Dawkins, The Bhnd Match Maker New York 1986

Burada yapılan varsayım ve daktilo benzetmesi tamamen bir göz boyamadan ibarettir ve gerçek bir karşılığı bulun­mamaktadır. Daktilonun yanlış yazılan bir harfi yazmama­sının izahı nedir? Yanlış basılan bir tuştaki harfin yazılma­ması için daktilonun daha evvelden ne yazılacağını biliyor olması gerekir! Bu durum ise bizi daktilo ile Sheakespare’in aynı şeyler olduğu neticesine götürür! Açıkça ifade edilirse, verilen örneğin tutarlı hiçbir tarafı yoktur. Canlı, gören ve hareket edebilen bir maymunun yerine cansız ve bilinçsiz bir daktiloyu koymak kendileri adına işi zorlaştırmaktan başka bir şeye yaramaz.

Ayrıca, “çevre” teriminin hiçbir delile dayanmaksızın yanlış harfleri bilen ve eleyen bir özelliğe sahip olduğu var­sayımına gidilmiştir. Tabiatın kendisine şuur, bilinç, akıl, düzenleyici gibi özellikleri vermek putperestliğin çok il­kel bir halidir. Evrimci görüşe sahip bazı bilim adamlarına göre, “evrenin ve canlıların oluşumunu sağlayan şey mad­denin yapısında var olan enerjidir. Her şey zaman içinde enerjinin uygun şekillere girmesiyle ortaya çıkmıştır.” Bu yaklaşımın da çaresizlikten kaynaklanan bilimdışı bir iddia olduğu ortadadır.

Her şeyden evvel sözü edilen enerjinin nereden ve nasıl ortaya çıktığına dair herhangi bir açıklama getirilmemekte­dir. Bunun ötesinde biliyoruz ki, bir sistemdeki enerji düz­gün bir şekilde yönlendirilmezse sistemin düzenine zarar verebilir. İçinde yüksek miktarda enerji bulunan bir bom­banın bir binaya yerleştirildiğini düşünelim. Bomba patla­dığında enerji açığa çıkar ve binanın yıkılmasına sebep olur. Tam tersinden düşünecek olursak, yıkılmış bir binanın altı­na bomba yerleştirilip patlatıldığında açığa çıkan enerjinin binanın dikilmesine yol açmadığını görürüz. Buradan anla­şılıyor ki, enerjinin var olması dağınık bir sistemi düzenli hale getirmeye yetmemektedir. Önemli olan bu enerjinin bilinçli bir şekilde yönlendirilip kullanılabilmesidir.

XIX

Evrim teorisi açısından bilinç ve aklın nasıl ortaya çıktığı sorusu cevaplanması gereken ciddi bir problemdir. Açık­ça belirtmek gerekirse, ne var olmak ne de hayatta kalmak için “insandaki gibi akla” ihtiyaç yoktur. Hayvanlar bilinen anlamda bir akla sahip olmadıkları halde varlıklarını sür­dürebilmektedir ve doğal ortamda insana kıyasla çok daha avantajlıdırlar. Eğer esas olan hayatta kalmak ise, akıl ye­rine daha güçlü bir biyolojik yapıya sahip olacak şekilde evrimleşmek en uygun gelişimi sağlardı. Bu anlamda teorik aklın (örneğin felsefe konuşabilmek) ya da yüksek bilincin (örneğin varlığı ve hayatı sorgulamak) hayatta kalmaya hiç- bir faydası yoktur.

Bilinç ve kendinin farkında olma gibi özelliklerin mad­denin bizzat kendine ait nitelikler olarak kabul edilmesi ve doğrudan maddeye atfedilerek açıklanmaya çalışılması, doğal olarak insanın düşünen bir makine ya da düşünen bir hayvan olarak tanımlanmasını da beraberinde getirir. Aynca evrendeki düzeni maddenin kendisiyle açıklamaya çalışmak, dolaylı bir şekilde tabiata bilinç yüklemek anla­mına gelir. Eğer zihnimiz kendiliğinden ve bilinmeyen bir şekilde oluşmuş ise, böyle bir zihnin ürettiği düşüncelerin doğruluğuna veya kesinliğine ne derece güvenilebilir?

Eşyanın kendisinde olmayan özellikleri ona atfetmek suretiyle çeşitli tanımlamalar yapılacaksa neden bir köpe­ğin havlayan bitki olarak ya da koşan bir et parçası olarak tanımlanması mümkün olmasın? Canlı bir varlık olan bit­kiye havlama özelliğinin atfedilmesi cansız maddelere akıl, bilinç ve düşünme gibi özelliklerin isnat edilmesinden çok daha kolaydır. Bu tür tanımlamaların tamamen keyfi oldu­ğu ve herhangi bir kabul edilebilir karşılığının bulunmadığı yeteri kadar açıktır.

Evrimciler daha canlıların fiziksel açıdan evrimlerini açıklayamazken düşünme, akıl, bilinç, sevgi, merhamet, hüzün, aşk, adalet gibi hislerin mekanizmalarım nasıl açık­layabilirler? Modern psikoloji insan davranışlarını, zihinsel aktiviteleri ve kişinin iç dünyasının işleyişine dair tutarlı ve kapsamlı bir teori geliştirebilmiş değildir.

XX

Darwin’in evrim teorisini geliştirmesinde İngiliz ikti­satçısı Thomas Malthus’un insan nüfusu üzerindeki araştırmalarının büyük etkisinin olduğu bilinmektedir. Malthus, hayatın bir mücadeleden ibaret olduğu düşünce­sinden hareket etmekte ve insan nüfusunun gıda kaynak­larından daha süratli bir şekilde artmakta olduğuna dikkat çekmekteydi. Savaş, kıtlık, hastalık gibi sebeplerle güçsüz olan insanlar hayattan elenmekte ve böylece nüfus-gıda dengesi sağlanmaktaydı.

Darwin, Malthus’un bu fikirlerini evrime uygulayarak doğal seleksiyon fikrine ulaştı. Buna göre, canlılar âlemin­de sürekli bir şekilde vahşi bir hayat mücadelesi devam et­mekte ve zayıf olanlar doğal seleksiyona uğrayarak yaşama haklarını kaybetmektedirler. Evrim teorisinin tüm mantık­sızlıklarına rağmen bazı kesimlerde kabul görmesinin en önemli sebeplerinden biri de maddeci zihniyetin hayatı ve var oluşu sürekli bir mücadele olarak görmek istemesidir. Çünkü var olabilmek ve hayatta kalabilmek için güçsüz olanların elenmesi gerekmektedir.

İnsanlık dışı olan bu düşünce biçiminin makul göste­rilebilmesi için bu vahşilik bir “doğa kanunu” olarak su­nulmaktadır. Hâlbuki vahşilik ve çirkinlik, tabiatı doğru okuyamayan bu insanların kalplerinde ve zihinlerinde mevcuttur. Maddeci düşüncede kardeşlik, yardımlaşma ve şefkati görmek mümkün değildir. Zenginlerin fakirleri acı­masızca ezmesi, emeğin hakkının verilmemesi ya da tek­nolojik açıdan güçlü ülkelerin kendi menfaatleri için başka milletlerin savunmasız halklarını bombalaması evrim teori­sinin gereğidir. Mademki, tek kural başkalarının haklarına rağmen ayakla kalabilmektir, öyleyse her türlü orman ka­nunu uygulanabilir!

Sosyalizm, faşizm ve kapitalizm gibi özünde maddeci olan ideolojiler felsefi açıdan evrim teorisine muhtaçtırlar. Sözü edilen ideolojiler “Sosyal Darwinizmi” benimsedikleri için insana yakışan ahlak kurallarını benimsemeye yatkın değillerdir. Sözü edilen dünya görüşleri, hayatı sadece güç­lü olanların ayakta kalabileceği şiddetli bir mücadele olarak algılar. Buna göre, maddi, siyasi, ekonomik veya teknolojik açıdan zengin olanlar varlıklarını devam ettirirler; diğerle­ri ise, hayattan elenmeye mahkûmdurlar. Bu durum, onlar için doğanın bir kanunudur! Hâlbuki hakiki insanlık zayıf­ların, muhtaçların, fakirlerin korunmasını gerektirir.

Zihinlerinde vahşi bir dünya tasavvuru vardır. Bu yüz­den, insan hayatında da güçlünün ayakta kalabileceği, zayıf­ların eleneceği bir ekonomik ve siyasi yapının oluşmasını öngörürler. Diğer yandan hayvanlarda görülen yavrusuna karşı sevgi ve koruma hissinin nasıl oluştuğu ve genlere nasıl işlendiği sorusunun ötesinde, annenin yeni doğmuş yavrulan için kendini feda etmesi olaylan evrimin temel da­yanakları olan “kuvvetlinin hayatta kalması” (struggle for life) yani, zayıfların elenmesi (naturel selection) prensiple­rini açıkça yanlışlar.

XXI

Fiziğin klasik mekaniğine ya da termodinamiğe benzeyen, kuralları belirlenmiş, deneye ve tekrara açık bir evrim teori­sinden hiçbir şekilde söz edilemez. Evrim teorisinin olduk­ça masalımsı bir anlatımı vardır. Ayrıntılara girilmez, neden ve nasıl sorularına cevap aranmaz, aklen ve bilimsel olarak kabul edilemeyecek olaylar bir cümle ile geçiştirilerek sanki gerçekmiş gibi gösterilir. Bununla ilgili en bilinen örnek, canlıların sudan karaya geçiş aşamasını anlatan hikâyedir:

Teoriye göre, balıklar evrimlerinin bir döneminde bir se­beple sudan karaya çıkmak istemişlerdir. Karaya sıçrayan balıkların yüzgeçleri ayaklara, solungaçları ise ciğerlere dönüşmüştür! Hâlbuki hepimizin tecrübelerinden açıkça bilindiği üzere, sudan dışarıya çıkarılan bir balık birkaç da­kika içinde ölür. Denizlerde ve göllerde yaşayan milyarlarca balık teker teker sudan çıkarılsa her birinin kısa bir sûre içinde öleceğinden hiç şüphe edilmez. Bu deney binlerce sene boyunca tekrar edilse bile hiçbir balığın yüzgeçlerinin ayaklara, solungaçlarının ciğerlere dönüştüğü görülemeye­cektir. Benzer şekilde, hiçbir kara hayvanı “sıçramak” sure­tiyle kanatlara sahip olup kuşa dönüşemez.

Kendini insanları aldatmakla vazifeli bilen sözde bir takım bilim adamları, canlıların sudan karaya ve karadan havaya geçişi gösteren bazı resimler uydurup bunlara Latin­ce isimler vererek bilimsel bir hava oluşturmaya çalışırlar. Evrimciler tarafından yapılan*rekonstnüksiyon çizimleri ta­mamen keyfi olduğu için birbirleri ile tutarlılık göstermez. Evrimi savunan yayın organlarında yarı insan-yarı maymun tipindeki hayali canlılar sanki daha evvelden fotoğrafı çekil­miş gibi tüm ayrıntıları ile çizilir,s’osyal ve hatta psikolojik özellikleri bile anlatılır. Tüm bu resimler kime ve hangi dö­neme ait olduğu tam olarak bilinmeyen kırık bir diş par­çasından hareketle yapılmaktadır! Doğal olarak, aynı fosile ait olan fakat farklı zamanlarda ve farklı kişiler tarafından yapılan bu çizimler birbiri ile tamamen alakasız olmaktadır.

XXII

Evrim teorisinin en önemli kusurlarından biri de açıklama­ları bugünden geriye doğru giderek yapmasıdır. Bu tür açık­lamalar bilimsel anlamda tutarlı sayılamaz, çünkü var olan durum her ne olursa olsun geriye dönük bir açıklama yap­ına imkânı bulunacaktır. Bu tarz açıklamalar için şu ben­zetme yapılabilir: küp şeklinde büyük bir mermer bloktan uzun bir çalışma sonucunda fil heykeli yapan bir heykeltraşa “bunu nasıl başardınız?” diye sorulduğunu düşünelim. Heykeltraş soruya tam cevap vermek üzere iken yanında duran bir adamın “Bunu yapmak çok kolay! Yapılması ge­reken şey sadece file benzemeyen kısımları yontmaktır, o kadar! ” gibi bir şey söylemesi geriye dönük bir açıklama biçimidir. Fil ortaya çıktıktan sonra “benzemeyen kısımla­rı yontmak” ne kadar kolaycı bir açıklamadır! Eğer insan heykeli yapılmış olsaydı, o zaman da mermer bloktan “in­sana benzemeyen kısımların atılması” yeterli olacaktı! İşte bu sebeple, evrimle ilgili geriye dönük açıklamalar bilim­sel kalıba uygun değildir. Yapılması gereken şey en baştan başlayarak adım adım ilerlemek suretiyle bugüne kadar na­sıl ulaşıldığını izah etmektir. Ancak bu yapılırken evrimin ilerleme yönü ile ilgili bir belirleme yapılmamalıdır, çünkü evrimin belirli bir hedefe ulaşmak gibi herhangi bir amacı yoktur.

Herhangi bir amaç olmaksızın evrim yoluyla insan gibi bir varlığa ulaşmak gerçekten çok zor görünüyor. Evrimci­lerin bu noktada yaptıkları açıklamalar “önce duvara ateş edip sonra da isabet eden yere hedefi çizerek tam 12’den vurduklarını” iddia etmeleri gibi bir şeydir.

XXIII

Görme, duyma ve tat alma gibi algıların nasıl ortaya çık­tığı evrim açısından büyük sorun oluşturur. Gerçekten de “görme” diye bir şeyin varlığından haberi olmayan ilkel canlıların nasıl göz sahibi oldukları izah edilmelidir. İlkel canlılar dış dünyada renklerin ve görülmesi gereken şeyle­rin olduğunu düşünmüş olamayacağına göre neden göz gibi bir organa ihtiyaç duymuşlarıdır? Benzer şekilde, bu ilkel canlıların dış dünyada ses diye bir şeylerin var olduğunu düşünüp “kulaklarımız olmalı! Kulaklar bize büyük avantaj sağlayacaktır!” demeleri beklenemez herhalde! Aynı düşün­ce tat alma meselesi için de değerlendirilebilir…

Evrimciler “insanın mükemmel bir varlık olduğu düşünce­sine” karşı koyabilmek için insana ait bazı kusurlara dikkat çekerler. Mükemmel bir varlığı evrim açısından izah etmek güç olduğundan evrimcilerin böyle bir yola girmeleri kaçı­nılmaz görünmektedir. Bu anlamda ileri sürdükleri kusur­lar şöyle özetlenebilir: göz mükemmel değildir, ancak belir­li bir mesafeyi görebilir ve gece göremeyiz. İnsanın belinde klasik ağrılar vardır. Kulaklarımız sadece dar bir aralıktaki sesleri duyabilir. İnsan hayatı daha uzun olabilirdi…

Açıkçası insana yönelik olarak gösterilen bu kusurlar­dan hareket ederek evrimin pek de o kadar mükemmel bir varlık üretmediğini göstermeye çalışmak gerçekten bir tür çaresizlik berlitisi gibi görünüyor. Şimdi soruna yakından bakalım: Acaba evrimcinin aradığı mükemmellik hangi se­viyede olmalıdır? Örneğin gözümüz bir kilometre uzakta­ki bir noktayı görecek kadar keskin olsaydı evrimci “hayır, yine mükemmel değil! Neden Samanyolu galaksisinin diğer ucunu çıplak gözle göremiyoruz?” diyeceklerdi. Bu anlam­da örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Burada evrimcilerin kavrayamadığı veya bilerek gözardı ettikleri şey mükemmelliğin amaca yönelik olmasıdır. Ör­neğin resmi bir davete giderken takım elbise ve buna uy­gun bir ayakkabı giymek gerekirken dağa tırmanmak szö konusu ise özel bir kıyafet ve özel bir ayakkabı seçmek mü­kemmellik örneği olacaktır. Eğer insanın yeryüzünde var oluşuna bir anlam verilirse, yani ölümlü bir varlık olduğu ve tanrının onu dünyada ancak belirli bir süre kalacak şe­kilde var ettiği anlaşılırsa insanın “bu amaca yönelik olarak mükemmel olduğu” anlaşılabilir. Aksi takdirde mükemmel­liğin bir sınırı yoktur. Avını hiç kaçırmayan mükemmel bir aslan ile hiç yakalanmayan mükemmel geyik örneğini ele alalım. Bu durumda ya aslanın ya da geyiğin mükemmellik iddiasından vazgeçmesi gerekir! Eğer her ikisi de bu an­lamda mükemmel olsaydı besin zinciri oluşamaz ve hayat sona ererdi. Böyle bakıldığında kusur gibi görünen şeyle­rin aslında hayatın devamlılığını sağlayan harika bir planın parçası olduğunu göstermektedir. Yani, gerçekte başka bir anlamda daha ileri bir mükemmellik söz konusudur.

Sorun, tanrının canlıları daha mükemmel bir şekilde ya­ratamamış olması değildir. Zaten Tanrı’nın böyle bir vaadi de söz konusu değildir. Tam tersine Tanrı insanın pek çok şeye muhtaç bir varlık olduğunu vurgulamaktadır…

Selçuk Kütük – Deizm,syf.191-225

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir