İnsan Sorumluluğu

Seneler boyu edindiğimiz tecrübeler, var olan Batı psikoloji ilmi ve dinamik psikiyatrinin insanı tanıma konusunda çok yetersiz kaldığı istikametinde. 1 İlginçtir, ne hikmetse, yüz senedir psikoloji ve psikiyatri var ama insan psikolojisi hep daha kötüye doğru gidiyor. Vesvese (kaygı), enaniyet (narsisizm), bağımlılıklar (özellikle son senelerde izlenen sanallık), öfke devasa boyutlarda arttığı hâlde biz psikiyatrlar sadece izliyoruz. Ne tesirli bir koruyucu hekimliğimiz ne de bu gidişata cevabımız var. İrlandalı şair W.B.Yeats’in manidar bir üslupla tasvir ettiği gibi:

Hep daha geniş dairelerle dönerken,
Şahin artık terbiyecisini duymaz;
Eşya dağılmaya başlar, merkez onları tutamaz.

Evet “Eşya artık dağılmaya başlıyor.” yani biz insanlar, bozulan dengemiz yüzünden yapıp ettiklerimiz sebebiyle dünya da gözler önünde eriyip gidiyor (ekolojik felaket, çevre kirliliği).2 Ve biz “çok bilmiş” psikiyatr ve psikologların yine cevabımız yok. Hâlbuki bütün bu soruların yanıtını Yunus Emre Sultanımız birkaç cümle ile veriyor:

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır

Tarihine bakarsak, bize şimdiye kadar öğretilen dinamik psikiyatri ve psikoloji aydınlanma hareketi çerçevesinde, romantizm cereyanı esnasında, bilinçdışının keşfi ile zuhur etmiştir (1650-1800). “Aydınlanma”, Rönesans, Barok, Reform hareketleri dumura uğradıktan sonra dininden ümidini kesmiş Avrupa insanının aklına sığınarak kendi kendini kurtarma çabasıdır.3 Vicdanın, sağduyunun, sezgilerin merkezi olan kalbin unutulup aklın ön plana çıkartılması, o kapkaranlık varoluş okyanusunda bir can simidi gibidir. Ve kalb kapısı tıkanıp, ilâhî rabıta kesilince de, kaçınılmaz olarak “hikmet”e dayanmayan bilim ortaya çıkmıştır. Bir yandan keşifler yapılıp, tabiat üzerine hüküm kurulurken bir yandan da paradoks olarak usulca kendi kendini yok etme süreci başlar. Çünkü Yeats’in ne güzel ifade ettiği gibi “terbiyeci” nin sesi artık duyulmaz. 4 İnsanı din ve maneviyat olmadan anlama çabaları ise, benzetmeyi affedin, satın aldığımız herhangi bir aleti, “kullanma kılavuzu”nu okumadan kullanmaya benzer. Ruh unutulup maddiyata aşırı önem verilince insan hakkında doğruların yanı sıra spekülatif, uyduruk bilgiler de üretilir ve bugünkü insan manzaraları ortaya çıkar.

Biz bütün bu gidişatın evvel emirde anlaşılması, sonra da düzeltilmesi için üzerinde çalıştığımız nefs ve maneviyat psikolojisi ilmini bir ümit kapısı olarak görüyoruz. Eski psikoloji ile aramızdaki fark, insan hakkında bütün öne sürdüklerimizi, Rabbimiz’in bizim için inzal ettikleri ile karşılaştırmak. Yani Kur’ân-ı Kerîm, Ehadis-i Nebevi ve tasavvuf büyüklerimizin kelam-ı kibarlarından hareketle insan psikolojisini idrak etmek istiyoruz. Misal verelim: Bir açıdan Batı psikoloji ekollerinin temeli, S.Freud’un, G.Fechner’den esinlendiği, “İnsanın aslı kötüdür.” prensibine dayanır.  Buradan hareketle bütün bir “psiko-analiz medeniyeti” kurulmuştur. 5Fakat bu sav hiçbir ampirik kanıta (laboratuvar deneyleri) dayanmayan bir spekülasyondur. Fakat ilginçtir her türlü dini mefhumu, ampirik olmadığı için red eden Batı bilimselliği bu görüşü kabul eder. Anlaşılan burada selektif/seçici bir bilimsel titizlik vardır.

Peki nefs ve maneviyat psikolojisi bu mevzuda ne der? Kur’ân-ı Kerim’in Tîn Sure-i Celîlesinden ilham alarak, her insan “ahsen-i takvim/en güzel şekilde” yaratılmıştır karşı tezini savunur. Ve sadece bu kavrayış bile  psikolojiye devrim mahiyetinde 180 derece bir dönüş getirir. Eğer öne sürüldüğü gibi insanın aslı kötü ve kaotik ise bendeniz bir psikiyatr olarak hastalarıma nasıl bakarım, onları nasıl sevebilirim?

Özet olarak, nefs ve maneviyat psikolojisinin ana hatlarını sıralarsak: Her insan iki kutuplu bir yapıda sayıları sonsuz varoluş mümkünatları taşıma potansiyeli ile yaratılmıştır.6 Alt varoluş mertebeleri “karanlık” (içim karardı), “dar” (daral bastı), kaygı, esef, pişmanlık, suçluluk, hased, kin, öfke, intikam, hırs, enaniyet, şehvet duyu ve duyguları ile doluyken yukarılara doğru bunlar azalır ve varoluş kaygısı yerini varoluş ümidi ve güvenine bırakır (reca’ ve itminan). Hazret-i Mevlânâ’mız bu nefs yapısını şu beyitlerle ifade eder:

“Aziz dost! Sen, tek bir kişi değilsin; sen bir âlemsin! Sen derin ve çok büyük bir denizsin. Ey insan-ı kâmil! O senin muazzam varlığın, belki dokuz yüz kattır; dibi, kıyısı olmayan bir denizdir. Yüzlerce âlem, o denize gark olup gitmiştir! Bu konuyu anlatmak; uyanıklığın da uykunun da elinde değildir. Zaten bu dünya ne uyanıklık ne de uyku yeridir!” (Hz.Mevlânâ, Mesnevi, cilt 3-4 s.94)

Batı psikolojisi temelde iki şuur-dışı kategorisi bilir, S.Freud’un şuur-dışı diye tanımladığı, “id”in hüküm sürdüğü âlem ve C.G.Jung’un “kollektif şuur-dışı” mefhumu. Yine sembolik olarak ifade edersek, Freud bu binanın bodrum katlarına işaret etmiş ve orada hüküm süren kaos ve kötülüğü insanın aslı olarak özetlemiştir. Jung tarihi bir vetire (süreç) olarak bütün insanlığının ortak şuur-dışını anlatır ama bu boyutun ilâhî bağlantısını kuramaz. Bu ikisine nefs psikolojisi bir üçüncü boyut ekler, üst şuur-dışı (âlem-i misâl veya hayâl). Ve insanın asli vatanı, esas ait olduğu yer burasıdır. 7

“Beni anlamak, beni duymak için, ayrılık acısı çekmiş, gönlü yaralanmış, içli bir insan isterim ki, acılarımı, dertlerimi ona anlatayım. Aslından, vatanından ayrı düşmüş, oradan uzaklaşmış kişi, orada geçirmiş olduğu mutlu zamanı arar, o zamanı tekrar yaşamak ister, ayrıldığı sevgiliye tekrar kavuşmak arzu eder.”
Mesnevi C. I, b. 4-5

“Ve rahim gibi olan bu cihandan harice gidesin, zeminden geniş olan arsada olursun. Allah’ın (c.c.) arzı geniştir, demiş oldukları o yeri, enbiyanın gitmiş oldukları bir arsa bil! Geniş arsadan gönül dar olma, ten nahlinin (ağacının) dalı orada kurumaz.” Mesnevi C. II, A.A.Konuk Şerhi, b. 3222-23-24, S 354

Hakim Senai Hazretleri ise bu varoluş boyutunu “Can Vilayeti” olarak tasvir eder.

Gaybın başka bir bulutu ve bir suyu vardır, başka bir göğü ve güneşi vardır. “Cân vilayetinde gökler vardır ki, cihanın göğüne iş buyurucudur. Ruh yolunda aşağılar ve yukarılar, yüksek dağlar ve denizler vardır.”  Mesnevi C II, A.A.Konuk Şerhi, b. 2065, S 49 (H. Senai eki)

Ferdî şuur-dışının İslami / tasavvufi karşılığı “ferdî ğayb âlemi”dir. Umumiyetle beş duyu ile idrak edilen şuurlu duruma ise “şehadet âlemi” denir. İnsanın bu üçüncü şuur-dışı boyutunun varlığı psikolojiye çok büyük bir zenginlik katar, psiko-terapi ve hususiyetle rüya tabirinde tatbik edilir. Bütün patoloji (psikolojik rahatsızlık ve hastalıklar) bu idrak zenginliği ile yeniden gözden geçirilmelidir.

Nefs psikolojisine göre umumi manada şuur-dışı, bulunulan “kat”ın altı veya üstü demektir. Yani her insan her ân, “alt”tan (vesvese) ve “üst”ten (ilhamat ve feyz-i Rabbani) haberler alır ve yapabildiği senteze göre icraatlarda (yaptırım) bulunur. Ve ahirette düşünce ve duygularından değil, bu icraatlardan sorgulanacaktır. 8
Çok mertebeli nefs yapısını ve şuur-dışı kategorilerini gördük, bir üçüncü kavram ise, her insanın fıtri olarak (yaradılışından gelen) “Can” veya “Hazreti İnsan” potansiyeli taşıdığıdır. Yani inancı ve inançsızlığı ne olursa olsun, her insan önünde tazim secdesine varılacak kadar mübarektir. 9 10

Bu muhteşem hakikat, asrımızda yaşadığımız terör hareketlerinin, İslam dini ile asla uyum gösteremeyeceğini açıklar. Ancak bu tasavvuf kaynaklı „İnce İslam“ idrak edilirse belki bu anlamsız şiddete karşı tedbirler uygulanabilir. Fakat burada yanlış anlamaya da mahal verilmemelidir, tabii ki meşru savunma elzemdir. Biz, Taif’te taşlanan, yollarına mübarek ayakları yaralansın diye dikenler atıldığında, ellerini gökyüzüne kaldırıp “Bunlar ne yaptıklarını bilmiyorlar Rabbim, affet!” buyuran bir Resul-ü Zişan’ın ümmetiyiz. Ama aynı Fahr-i Kâinat Efendimiz, Uhud’ta geri çekilmesi ve savaşı meydanda değilde Medine-i Münevvere şehri içinde kabul etmesi öne sürüldüğünde, “Bir peygamber zırhını taktıktan sonra artık çıkarmaz.” buyurmuş ve Hakk yolunda canı pahasına savaşmıştır. 11

Nefs ve maneviyat psikolojisinin bizlere sunduğu dördüncü hikmet ise, yukarıda tasvir ettiğimiz nefs yapısında “yukarılara” doğru yükselmenin bir zaruret olduğudur. 12 Kur’ân-ı Kerîm ıstılahında bu vetireye mecazi olarak “Akabe Yokuşu” denir, Beled Sure-i Celîlesi 90/11-16 ayet-i kerîmelerinde bu yükselişin şartları teferruatı ile belirtilir. Aynı Sure’nin 4. ayet-i, bu “yükseliş” zorunluluğunu ilk yaratılışta ki „kebed“ hâli ile açıklar.

İsmail Hakkı Bursevi Hazretlerinin Rûhu’l Beyan Tefsirinde işaret edildiği gibi, „kebed“ hâli, herhangi bir şeyin içine yerleştirildiği kaba artık sığmamasını ifade eder. 13 Yani insanın varoluşuna başladığı nefs-i emmare mertebesi bir binanın giriş katı gibidir ve burada sıkışıp kalmak er geç bizi bir varoluş bunalımına sokar. 14 15 Aynen hadîs-i şerifte, “Bir günü bir gününe uyan zarardadır.” cümle-i tayyibesinde buyurulduğu gibi.

Bu yeni psikoloji ekolünün bir diğer hususiyeti duygu ve hâl arasındaki farkı açıklamasıdır. Duygular hepimizin bildiği sevgi, nefret, öfke, yetersizlik, suçluluk, utanç vb.’dir. Hâller ise her nefs katında yaşanan duygular ötesi “ince ayarlar”dır.16 İcraatlarımız (yaptırımlar) sebebiyle yaşadığımız duygular bizi nefs yapısında daha aşağı katlara indirirken, rahmani hâller bizi yükseltir. Misal olarak, merhamet, muhabbet, tevazu, sabır, teslimiyet, tevekkül, huşu (Ehrfurcht), rıza, reca’ (temel varoluş ümidi / exitenzielle Grundhoffnung), itminan (temel varoluş güveni / exitenzielle Grundvertrauen), surûr (temel varoluş neşesi / existenzielle Grundfröhlichkeit, selam (bütün yaratılmışlarla yaşanan derin bir barış ve sevgi hâli / liebevoller universeller Frieden) zikredilebilir. Modern psikolojinin bilmediği bu ince insanlık, tasavvuf tarafından hem açıklanmakta ve hem de “Yüksek İnsani Tekâmül Akademileri”nde (yani tarikatlarda) 1400 senedir seyr-i sülûk sürecinde tatbik edilmektedir. 17 Mesela Cenab-ı Pîr, Hazreti Mevlânâ’mızın Mesnevi-i Şerifi, bidayetinden “nihayetine” bu hâl şerhleri (açıklamaları) ile doludur.18

Hâl psikolojisinin önümüzdeki zamanlarda hem nefs yapısını daha derinliğine açıklayacağını, hem de önleyici hekimlik ve psikoterapiye yeni boyutlar katacağını ümit ediyoruz.

Esas mevzumuz olan “İnsan Sorumluluğu”na geçmeden önce «İnsan Nedir?” sualinin cevabını vermeye çalışalım. Evvel emirde insan yapısal olarak da iki boyutlu bir varlıktır, maddi yapı yani bedeni ama bu maddiyatın ötesinde, mahiyetini bilmediğimiz ruhu birlikte insanı “insan” yapar. Rabb’ul Âlemîn maddi yönümüzü istediğimiz kadar incelememize izin vermiş ama “ruh” mevzuunda bize kısıtlı bilgi vermeyi uygun görmüştür19 Fakat diğer yönden Kur’ân-ı  Azimüşşan bize şu müjdeyi de verir, biz “kabımız aldığınca” bizi yaratan Rahman’ın “ruh”undan taşımakla da şereflenmişizdir.20 Buradan şöyle bir netice de çıkar, beden yani ceset fani (gelip geçici) ama rûh ebedidir. (sonsuz).

İnsanın ikinci muhteşem hakikati, kendisine kâinatın bütün yapı kodlarının daha dünya hayatı başlamadan, tabiri mazur görün “programlanmış” olmasıdır. Sayıları sonsuz olan Allah’ın güzel isimleri insanı, meleklerden bile daha üstün bir varlık olma şerefine nail etmiştir.21 22 Bu “kod”larla tasarruf etmeyi mecazi olarak bir senfoniye benzetirsek, her ismi bir nağme gibi düşündüğümüzde, her insan bir melodi gibidir. Ne kadar fazla isim tecellisine mazhar olursa ve bu isimleri ahenkli bir denge ile taşırsa, ondan zuhur eden “mûsikî” o kadar mükemmel olur (yani kemâl/olgunluk sahibi olur). İşte bu manada “İnsan-ı Kâmil” bütün isim potansiyelini gerçekleştirmiş kusursuz bir senfoni gibidir.

İnsanlığa bahş edilmiş üçüncü şeref, Rabbi adına bu dünyada tasarruf edebilme salahiyetine (yetkisine) sahip olmasıdır. Yani her insan potansiyel olarak “halifetullah”tır.23 Ve yukarıda zikrettiğimiz bu üç insan olma şerefi, tek bir „çatı“ altında toplanır. Her insan Hakikat-i Muhammedi ailesinin bir ferdidir ve derununda “Nûr-u Resulullah”ı -kabı aldığınca- potansiyel olarak taşır.24 Zikrettiğimiz bu dört hakikat bilâ istisna bütün insan cinsinde kuvve olarak mevcuttur, dini veya dinsizliği hiç fark etmez. Her insan “Hazret-i İnsan”dır ve Allah (c.c.) da insana insandan tecelli eder. Son günlerde sözde İslam adına yapılan şiddet bu hikmetleri bilmeme cehaletinden kaynaklanır.

İnsan olmaya biraz temas etmeye çalıştık ve umarız muhteşem hakikatimizi idrak edebildik şimdi ana mevzumuza, insan sorumluluğuna (mesuliyet) kısaca temas edelim.25

İnsan hayatı sadece bu dünya hayatı ile sınırlı değildir, ilk dünya yaradılışından önce, ezelde Rabbimiz ile eda ettiğimiz ilk ahit ile sorumluluğumuz zaten başlamıştır. “Elestu birabbikum / Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sualine cevabımız “belâ / evet” olmuştur (Â’raf suresi, 7:172). Ve sonrasında Rabbimiz bizleri yukarıda zikrettiğimiz, evrende hiçbir varlığa bahşedilmemiş bir şerefle tezyin etmiş, “emaneti” bize teslim etmiştir 26. Peki bu kadar ihsan karşısında hiç mi şükrümüzü eda etmeyeceğiz? Bizden bütün “talebi”, “Madem ki emaneti kabul ettiniz, öyle ise Benim evrendeki temsilcilerim olarak Hukukumu (hukuk hak kelimesinin çoğuludur) koruyun.” buyuruyor. Peki nasıl?

İslam hukuku (hakları) üç kategoride sunar. Hukuk-u İbâd (kullar) yani sosyal ilişkilerimizde kendi aramızda hakkı ve adaleti korumak. Hukuk-u nefs yani bize emanet edilmiş olan maddi/manevi varlığımıza saygı ve sevgi ile muamele etmek. Ve Hukukullah, bizleri en güzel şekilde yaratmış olan Rabbimizin sünnetine uyarak bütün mahlukata sevgi, tazim göstermek ve kulluk şuuru ile hizmet etmek.

Ancak insanın bu asli hakikatleri idrak edildiğinde, ilk ahide vefa gösterildiğinde hakiki psikoloji ve psikiyatri “ilim”lerinin varoşlarına adım atabiliriz, bunlar bilinmeden tatbik edilen “bilim” ise bugünkü üzücü manzaraları doğurur.

Aşk olsun!


Sabahülkesi Dergisi,sayı:50

*İsviçre de psikiyatri ihtisasını tamamlayan yazar 1998 yılında Türkiye’ye yerleşti. Mandalina bahçeleri arasında açtığı muayenehanede  serbest psikiyatrist olarak mesleğini icra ederken manevi arayışlara yöneldi.  Başta Zen meditasyonu ile iç yolculuğuna çıkmayı deneyen yazar, Şeb-i Arus mukabelelerinde Konya’da Hazret-i Mevlânâ’nın himmetleriyle tasavvuf deryasının kenarına geldi. Halen  bu deryadan damlacık kadar bile olsa istifade etmeye çalıştığını beyan eden Merter arayışlarını psikoloji/psikiyatri ve maneviyat arasındaki ilişkiye yönlendirdi ve transpersonal/benötesi ekolleri ile tanıştı. Bu ekollerin eklektik tarzını uygun bulmayan yazar tasavvuf psikolojisi üzerine karar kılarak iki kitap yayınladı. Odak noktaları insan olan bu iki ilmin müşterek yönlerini psikoterapi vetiresinde tatbik edebilmeyi amaçlayan Mustafa Merter bu minvalde çalışmalarına devam etmektedir.

1 Hülasa olarak “dinamik psikiyatri”, ilişkiler psikiyatrisi, yani psikoterapi ve “statik psikiyatri” ise ilaç ve benzeri yaklaşımlardır. Bkz. Eugen Bleuler
2 Burada “eşya”, “şey”in çoğulu manasında kullanılmıştır.
3 Die Entdeckung des Unbewussten: Geschichte und Entwicklung der dynamischen Psychiatrie von den Anfängen bis zu Janet, Freud, Adler und Jung. 2 Bände. Huber, Bern 1973; Neuausgabe: Diogenes, Zürich 2005.
4 Rabb, mürebbi terbiyeci demektir, “Rabbül Âlemin / Bütün âlemlerin Rabbi’nde olduğu gibi.
5 Bkz. Christopher Lasch, Narsisizm Kültürü
6 Alm. “bipolare mehrstufig psychische Struktur und Daseinspotenzial / ing. bipolar multi-level psychic structure and existential potential”
7 Das “obere Unbewusste” gegenüber Freuds “unterem Unbewussten” und Jungs “kollektivem Unbewussten”.
8 Zilzal suresi, 99:7-8: Artık kim zerre kadar hayır işlerse onu görür. Ve kim zerre kadar şer işlerse onu görür.
9 Alm. Das Konzept der “universellen menschlichen Heiligkeit”.
10 İbadet (kulluk) secdesi ve tazim (hürmet) secdesi ayrı şeylerdir. Kendisinin önünde secdeye varan bir Hristiyan papazı karşısında Hz. Mevlânâ defalarca secde etmiştir. Bkz. Menakib’ul Ârifîn, Ahmed Eflaki Dede (k.s.)
11 Aslında Fahr-i Kâinat Efendimiz’in ilk stratejisi savaşı aynen Hendek muharebesinde olduğu gibi, şehir içinde muhkem mevkilerde kabul etmekti. Fakat Bedir’de kazanılan zaferin tesiriyle özellikle genç sahabe-i kiram efendilerimizin israrı üzerine Uhud’a çıkılmıştır. Bu karar İslam da istişarenin ehemmiyetini gösterir.
12 Alm. Existentielle Entwicklungsverpflichtung auf höhere Daseinsstufen
13 Rûhu’l Beyân Tefsiri, İ.Hakkı Bursevi (k.s.), Damla Yayınevi, 5. baskı, c. 10, s. 43
14 Batılı varoluşçuların temas ettikleri varoluş anksiyetesi bu durumu açıklama çabasıdır. Bkn. Sören Kierkegaard, “Der Begriff Angst/Existenzangst”, K. Jaspers “Existenzphilosophie”, Martin Heidegger, “Sein und Zeit/Daseinsangst”, Gion Condrau, “Angst und Schuld als Grundprobleme der Psychotherapie”, Hans Huber 1962. Ama çok mertebeli nefs yapısı bilinmediği için rasyonel akıl labirentinde kaybolup giderler. Ancak nefsin 3 boyutlu yapısı anlaşıldığında bu sorulara cevap gelir.
15 Nefs-i Emmare (Yusûf 10:53), Kur’ân-ı Kerim’de zikredilen altı ana nefs mertebesinden (katından) birincisidir. Bunlar: Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, raziye, marziyye’dir (yedincii nefs-i safiyye mertebesi ıstılah yoluyla ehline malumdur).
16 Alm. “subtile Bewusstseins bzw. Empfindungszustaende”, ing. “discrete/subtle states of consciousness”. Bkn. Charles Tart, “States of Consciousness” 1970
17 Seyr-i Süluk, bir “Mürşid-i Kâmil”in nezaretinde yaşanan irşad sürecidir. “İrşad” eğitim değildir, fark bilgi aktarımı değil, “rüşd” hâlinin (doğru ile yanlışı ayırt edebilme) uyandırılmasıdır. İnsan fıtri yapısı itibariyle zaten her şeyi “bilerek” yaratılmıştır.
18 Hâller mevzuunda diğer tavsiye edebileceğimiz bazı eserler, Ankaravi İsmâil Rusuhi Dede Hz. lerinin “Fakirler Yolu”, Şihabuddin Suhreverdi Hazretlerinin “Gerçek Tasavvuf”u, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Maarifetnamesi, Hacı Abdullah Herevi Hazretlerinin “Tasavvufta Yüz Basamak” (çeviren Abdurrezzak Tek, Emin Yayınları, Bursa, 2008) olabilir.
19 “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbim’in emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.”  İsra suresi, 17:85 (Diyanet Vakfı Meali)
20 ”Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!” Hicr 15/29 Diyanet Vakfı Meali
21 “Allah Âdem’e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arz edip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi.”  Bakara suresi, 2:31 (Diyanet Vakfı Meali)
22 Esma ul Husna hadîs-i şerifte zikredildiği gibi 99 isim ile sınırlı değildir. Resûl-u Ekrem Efendimiz (s.a.v.) burada “Allah’ın -sonsuz sayıdaki isimlerinden- şu 99’unu ihsâ edin. (Giyinin, yapınızı sağlamlaştırın yani o isimleri devamlı yaşayacağınız hallere tebdil edin.)” buyurur.
23 “Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi. Bakara suresi, 2:30 (Diyanet Vakfı Meali)
24 “Her doğan, İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” Hadîs-i Şerif (Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvut, sünne 17; Tirmizî, kader 5)
25 Sorumluluğu ifade eden başka bir kelime Kur’ân-ı Kerim ıstılahında “takva”dır, “sorumluluk şuuru” manasına gelir. Bkz. M. Esed Meali
26 “Elest bezmi” bkz. A’raf suresi 7:172; “Emanet” bkz. Ahzâb suresi 33:72

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir