Tarih Metafiziği ve Sorumluluk

Ayhan Bıçak*

Tarih metafiziği, tarihin anlamını, bu bağlamda da insanın kökenini, eylemlerini ve amaçlarını esas alarak dünyadaki varoluş şartlarını araştıran felsefe disiplinidir. Tarih metafiziği, insanın sahip olduğu niteliklerden ve bu niteliklerin tarihi süreci belirleyişlerinden hareketle insanın dünyadaki varoluşunu anlamlı ve bütünlüklü olarak temellendirmek amacındadır. Tarihin anlamı, insanın kökeni, tarihsel süreçte yaptıkları ve amaçları göz önünde bulundurularak temellendirilmektedir. İnsanın tarihsel varoluşunu gerçekleştiren köken ilkeleri, Tanrı, doğa, ruh, akıl, duygular, ihtiyaçlar, değerler ve kurumlardır. İnsan köken ilkeleri aracılığıyla edindiği donanımla yaşama şartlarını oluşturmakta ve tarihî süreci işletmektedir. İnsanın eylemleriyle gerçekleşen tarihsel süreç sayısız alt süreçlerden oluşmaktadır. Tarihsel süreçler, aile, din, ahlak, din, zanaatlar, bilimler, iktisat, devlet gibi kurumlarla, bilgi, korku, beslenme, güvenlik, savaş, güç, hak, adalet, yasa, düzen, Tanrı, kimlik gibi değerler tarafından belirlenmektedirler.

İnsanlık tarihi, içinde sayısız süreçlerin olduğu geçmişle gelecek arasında akan ve giderek genişleyen bir küre olarak yorumlanabilir. Tarihsel sürecin yöneldiği amaçlar köken ilkelerinde içkin olan ve insanlığın ulaşmak istediği hedeflerdir. Varoluşun sürekliliği, güç sahibi olmak, duygular ve hazların tatmini, dünya düzenini kurmak, ölümsüzlük, Tanrı’nın huzuruna çıkmak gibi bir çok unsur insanlığın amaçları olarak öne çıkmaktadırlar.

Köken ilkelerinin, süreci belirleyen unsurların ve amaçların, birbirleriyle ilişkilendirilerek açıklanması insanlığın bir bütün olarak anlamını ortaya koymaktadır. Tarihin anlamıyla insanın dünyadaki varoluşunun anlamı örtüşmektedir. Tarihi anlamlandırmada kullanılan ilkeler, süreçler, amaçlar, insanın sorumluluklarını yerine getirmesiyle gerçekleşmekte ve insanlığın iyileşmesine katkı sağlamaktadır. Tarih metafiziğinin içeriğinde önemli konumlara sahip olan evren tasavvuru, kendilik bilinci ve sorumluluk düşüncelerinin birbirileriyle ilişkileri aşağıda değerlendirilmektedir.

Bilinçli bir varlık olarak insan, bu dünyada varoluşundan itibaren ve ait olduğu her kültürel yapıda ve kimlikte, kendini özellikleriyle birlikte tanımlamakta ve evrendeki konumunu evren tasavvuru çerçevesinde açıklamaktadır. Evren tasavvuru, Tanrı’nın varlığı, evrenin kuruluşu, dünyanın yaşanılır hâle getirilişi, sahip olduğu yetilerle birlikte insanın ortaya çıkışı, insanın nasıl yaşaması gerektiği ve öldükten sonra ne olacağını açıklamaktadır. Evren tasavvurunun içeriği ve yapısı insan olma durumunu bütünlüklü bir şekilde ortaya koyan bir açıklama modelidir. Bu model insanın kendilik bilincini sergilemesi açısından da önemli bir yere sahiptir.

Kendilik bilinci, insanın varoluşunu zamanın üç boyutuna göre açıklaması ve kimliğini oluşturması anlamına gelmektedir. Kültürel bir varlık olarak insanın kendi varoluş şartlarını üretmesi, söz konusu şartların sürekliliğinin sağlanması ve kendi geleceğini güvenceye alması kendilik bilincinin en önemli göstergesidir. İnsan olmanın şartlarını oluşturan kültürel yapı kişilerin kendilik bilinci üzerinden varoluşlarını açıklayarak yaşantılarını sürdürmelerini sağlamaktadır. Kişiler, kültürel yapıdan aldıkları donanımla kimliklerini oluşturmakta ve kendilik bilinçlerini geliştirmektedirler. Kendilik bilinci, düşünen bir varlık olan insanın, insan olmanın ne anlama geldiği ve kişi olarak varoluşunu nasıl sürdüreceği, hangi amaçlar peşinde gideceği içerikleriyle oluşmaktadır. Kendilik bilincinin içeriği, genellikle kültür ya da toplum tarafından ana hatlarıyla biçimlendirilmekle birlikte, asıl olan, kişinin kendi kimliğini gerçekleştirirken dayandığı değerler, eylemler ve amaçların sorgulanarak seçilip benimsenmesidir. Seçilen değerlerin gerekçeleri ve uygulamaları ile belirlenen amaçlarla ilişkilerinin kurulması ve hesaplarının verilebilmesi kişinin kendilik bilincini oluşturmaktadır. Başka bir deyişle kendilik bilinci, insanın kendine dönerek insan olmanın ne demek olduğunu kavraması ve kişi olarak yaşama tarzı ile amaçlarının belirlenmesidir.

Kendilik bilinci, geçmiş, şimdi ve gelecek olmak üzere zamanın üç boyutluluğunu esas almaktadır. Geçmiş boyutu her zaman bir kökenle ya da başlangıçla belirlenen süreçtir. Tanrı, doğa, beden, akıl, ihtiyaçlar, değerler ve kurumlar kültürel yapıyı oluşturarak insan olmayı gerçekleştirmektedirler. Sıralanan bu unsurlar insanın kökenini belirlemekte ve onun varoluşunun sürekliliğini de sağlamaktadırlar. Zamanın şimdi boyutu, kendilik bilinci açısından, uzun bir süreç olan insanlık tarihinin yaşanan şimdiki dönemine karşılık gelmektedir. Tarihsel süreç, kökendeki ilkeler tarafından biçimlendirilen insanın eylemleriyle oluşmakta ve insan olma durumunun sürekliliğini sağlamaktadırlar. Geleceği temsil eden amaçlar, insanın varmak istediği hedeflere karşılık gelmektedirler. Amaçlar hem eylemleri, hem tarihsel süreci, hem de insan olma durumunu anlamlandıran unsurlardır. İnsanlığın bu dünyada varoluş nedeni başta olmak üzere, evrendeki her şey ve insanın ürettiği bütün unsurlar amaçları bağlamında anlam kazanmaktadırlar. Köken, süreç ve amaçlar insan olmayı anlamlandıran ve açıklayan temel unsurlar olarak kendilik bilincini biçimsel olarak belirlemektedirler. Kendilik bilincinin bu üç unsuru, kişileri, toplumları ve insanlığı açıklamak için de kullanılmaktadır.

Kendilik bilincinin ödevi, sadece insan olmanın ne demek olduğunu bilmek değildir; asıl ödev varoluşun sürekliliğini iyileştirerek sürdürmek için geleceği kurmaktır. Başka bir deyişle, amaçları gerçekleştirme çabaları ve bu anlamda geleceği kurma kaygısı kendilik bilincini geliştirme mekanizmasını çalıştırmaktadır. Amaçlar, kişi, toplum ve insanlık için olumlu kazanımlar sunmalıdır. Amaç olarak belirlenen unsurlar, hem amaçları tasarlayanlar için hem de insanlık için istenilebilir olmalıdırlar. Amaçların gerçekleştirilmesi, geçmişten araştırılarak elde edilen düşüncelerle geleceği istenildiği gibi tasarlamak ve biçimlendirmektir.

Tarihsel veriler ile bu verilerin mantıksal değerlendirmeleri, insanın, kültürel ortamda başkalarıyla birlikte varoluş kazandığını göstermektedirler. Varoluşun başkalarının varlığına bağlanması insanlar arası ilişkileri zorunlu kılmakta ve bu ilişkiler sorumluluk değeriyle açıklanmaktadır. Sorumluluk, insan olmayı gerçekleştirmek ve sürdürebilmek için kişinin kendine ve başkalarına karşı ödevlerini yapmasıdır. Söz gelimi aile, bebeğe karşı sorumluluklarını yerine getirmediğinde bebeğin yaşama şansı olmamaktadır. Bebeğin, yaşayıp yetişkin olması, toplumsal ve kültürel varlık olması ailenin bebeğe karşı sorumluluklarının yerine getirilmesiyle mümkündür. Bebek, aile içi ilişkilerin karşılıklı sorumluluk temeline dayandığını aşamalı olarak öğrenmekte ve uygulamaktadır. İnsan olmak ve insan olmanın sürekliliği, çok sayıda neslin birlikte üretip geliştirdikleri kültürel yapıda gerçekleşmektedir. İnsanların birlikte yaşamalarını sağlayan en önemli değerlerden biri sorumluluktur.

Sorumluluk, eylemlerinin sonuçlarını kabullenerek, karşılık beklemeden insanların birbirlerine yardım etmesi anlamına geldiğinden ahlaki bir değer ve bu değere dayanarak gerçekleşen eylemdir. Ahlak, zarar vermemek ve yardım etmek ilkesine dayanan temel değer sistemidir. Zarar vermemek ve yardım etmek ilkesi sorumluluk temelinde açıklanabilmektedir. İnsan olmak, sorumluluk temeline dayandığından sorumluluğu yüklenilen kişiye zarar verilmemekte ve ona her işinde yardımcı olunmaktadır. Kültürel yapı ve toplumsal düzeninin kurulup gelişmesinde bu ilke belirleyiciler arasındadır. Söz konusu ilke ve onun dayandığı sorumluluk değeri, insanların bir arada yaşamalarını kolaylaştırmakta ve birlikte yaşamayı çekici hâle getirmektedir. İnsanların bir arada yaşamasıyla gerçekleşen toplumsal düzenin işleyişi ahlaklılık temelinde ihtiyaçların karşılanmasıyla mümkün olabilmektedir. Ahlakın zarar vermemek ve yardım etmek ilkesi ile sorumluluk değeri toplumsal düzenin temelinde bulunuyorlarsa, neden toplumların ve insanlığın yaşadığı sorunları engelleyememektedirler? Bu soruyu cevaplamak için kişilerde sorumluluk bilincinin gerçekleşme süreci incelenmelidir.

Sorumluluk bilinci, kendilik bilincinin bir parçası olarak kişilerde gerçekleşmektedir. Kişinin, kendine, topluma, doğaya ve insanlığa karşı olmak üzere dört tür sorumluluğu vardır. Kişinin kendine karşı sorumluluğu sorumluluk bilincinin temelidir ve diğer sorumluluk türlerinden önce gelir. Kişinin kendine karşı sorumlulukları, toplumsal değer sistemlerine uygun yaşamak, okulunda başarılı olmak, geleceğine ilişkin hayaller kurmak, meraklarını araştırmak, istediği yaşama tarzını gerçekçi bir şekilde kurgulamak, gerçekleştirmek istediği amaçları belirlemek, amaçlarına ulaştıracak mesleği seçip icra etmek ve sorun çözme becerisini geliştirmektir. Çoğunlukla kişiler, sıralanan bu unsurları aile ve toplumsal yönlendirmelerle yarım-yamalak yapabildiklerinden kendilerine karşı sorumluluklarını iyi bir şekilde yerine getirememektedirler. Amaçlar, meslekle ya da meslek aracılığıyla gerçekleşmektedir. Kişi amaçlarını meslek temelli belirliyorsa, meslekte istediği noktalara doğru istikrarlı bir şekilde yükseliyorsa, istediği konumlara ulaştığını kabul ediyorsa, mesleğin temel gerekliliklerini yapabiliyorsa, kendine karşı sorumluluklarının yerine getirdiğini söyleyebilir.

Meslek dışı amaçlar da meslek aracılığıyla elde edilen maddi imkânlarla gerçekleşmektedir. Kişinin meslek dışı yapmak istedikleri meslekteki rutin işlerinden daha fazla ve heyecan verici olmakla birlikte çoğunlukla da yapılamamaktadır. Hayatlarından memnun olduklarını belirten kişilerin kendilerine karşı sorumluluklarını yerine getirdikleri söylenebilir. Yaptıkları işlerden ve hayatlarından şikâyet edenlerin kendilerine karşı sorumluluklarını yerine getirememiş olma ihtimali yüksektir. Kişinin kendine karşı sorumluluklarını yerine getirip getirmediğine kişinin kendisi karar vermekle birlikte, konulan amaçlarla varılan sonuçlar arasındaki çelişkiler başkalarına da değerlendirme hakkı vermektedir.

Kişinin topluma karşı sorumluluğu, toplumsal düzene uyumlu yaşamanın yanında esas olarak yaptığı meslek üzerinden gerçekleşmektedir. Meslekler toplumun ihtiyaçları üzerinden kurulup geliştiklerinden meslekleri icra eden kişiler topluma karşı sorumluluklarını yerine getirmektedirler. Hem kişinin kendine hem de kişinin topluma karşı sorumluluklarını yerine getirme imkânı veren mesleğin icra etme tarzı toplumsal sorunların çözümünü sağladığı gibi olan sorunları derinleşip büyütmekte ve yeni sorunlar çıkartabilmektedir. Kişi, işini iyi yapıp kendini geliştiriyorsa, kaliteli hizmet sunuyorsa, yaratıcı davranıyorsa, sorun çözme becerisini geliştirmişse, işi üzerinden toplumsal sorunların çözümüne katkı sağlamaktadır.

Mesleğinin gerekliliklerini tam olarak yerine getiremeyenler, kendilerini geliştiremeyenler, işlerini aksatanlar, kaliteli hizmet vermeyenler, işleri aracılığıyla toplumsal sorunları büyütmekte ve yeni sorunlar üretmektedirler. Sorunları çözenlerle, sorun olup sorun üretenler arasındaki fark genel olarak bilinç durumundan özel olarak da sorumluluk bilincinin seviyesinden kaynaklanmaktadır. Sorumluluk bilinci, kişiyi kendini geliştirmeye, toplumsal düzenin iyileşmesine destek olmaya ve çalışma alanında toplumsal sorunların çözümünde modeller üretmeye zorlamaktadır.

Doğaya karşı sorumluluk, insanın kendine karşı sorumluluklarının bir bölümüdür. Canlı varlık alanı olarak doğa, insanın varoluşunun sürekliliğini sağlayan kültürel yapının temelini oluşturmaktadır. Öncelikle doğa canlılık nedeniyle saygıyı haketmektedir. Öte yandan insan, donanımı nedeniyle üstünlüğünden ve ihtiyaçlarını doğadan karşıladığından canlılığın sorumluluğunu yüklenmektedir. İnsanın her türden ihtiyacını karşılayan doğanın saygısızca ve hor kullanımı, binlerce türü ortadan kaldırdığı gibi binlerce başka türle birlikte insan türünü de tehdit etmektedir. Doğadaki her canlının haklarına saygılı davranmak ve onları korumak ahlaki sorumluluktur. Kendilerini savunamayan canlı cins ve türlerin aşamalı olarak ortadan kaldırılmaları ahlaken, hukuken ve dinen suçtur. Her canlı türü, dünyada varoluşunu sürdürme hakkına sahiptir. Canlı türlerin varoluşlarının sürekliliklerinin sağlanması insan türünün sorumluluğundadır. Söz konusu sorumluluğun yerine getirilmemesinin sonuçları, çevre kirliliği, iklim değişikliği, yaşama şartlarının bozulması olarak insanlığın önünde giderek büyümektedir.

En zor ve son aşama insanlığa karşı olan sorumluluktur. Kendilik bilinci çerçevesinde kimliğimizi insan olma temeline dayandırabilsek de duygu durumları, yaşama tarzları, değer sistemleri, kurumlar ve gelenekler, kişileri, aileleri, kabileleri, toplumları hiyerarşik olarak sınıflamaktadır. Herkes herkesi kendinden aşağı görmekte ve insan olarak birbirlerini denk saymamaktadırlar. Eşitsizlik duygusu, kişilerin, ailelerin, kabilelerin ve toplumların birbirlerine denk insanlar olarak görülmelerini engellemektedir. Birbirlerini kötü, zararlı, tehlikeli ve düşman olarak niteleyen insanlar, birbirlerine her türlü zarar vermeyi ve hatta ortadan kaldırmayı meşrulaştırmaktadırlar. İnsan olmak açısından insanın değeri nedir? sorusu çoğunlukla kabile kimlikleri esas alınarak cevaplandırılmakta, kabileden olmayanlar değersizleştirilmektedirler. Tarihsel süreç, kabilelerin, toplumların, devletlerin, genel olarak insanların birbirlerini yok etmelerinin hikâyeleriyle doludur. Küresel dönemde aynı gerekçelerle insan türü ve doğa yok olmakla yüz yüze gelmiştir. Tarihin seyri, insanların birbirlerinin sorumluluklarını üstlenmediklerini ve sorumluluk bilincinin kabile sınırlarını aşamadığını göstermektedir. Kabile sınırlarını aşıp da insanlığa karşı sorumlulukların yerine getirilememe durumu, toplumların ve  insanlığın yaşadığı sorunların başlıca nedenidir.

Küresel dönemin getirdiği tehlikelerden kurtulmak için, hiçbir şart ileri sürmeden herkes herkesin sorumluluğunu yüklenerek hakkaniyetli ilkeler üzerine kurulacak, ahlaki ilkelerin yol gösterici olduğu, ihtiyaçların iyi bir şekilde karşılandığı, hakların güvence altına alındığı yeni bir dünya düzenini kurmak için çalışmak gerekmektedir. İnsan olarak insanlığa karşı sorumluluğumuz kendimiz için hakkaniyetli bir dünya kurmaktır. Bu insanlığın gerçekleştirebileceği en zor iştir. İşin gerçekleşebilirliği, bütün insanların denk oldukları ilkesinin içselleştirilmesine, kişilerin sorun çözme becerilerinin geliştirilmesine, birlikte çalışmanın erdemlerine, sorumlulukların tam olarak yerine getirilmesine bağlıdır.

Tarihsel sürecin son aşaması olan küresellik, kişileri, toplumları ve insanlığı çok ağır sorunlar altında ezmektedir. Tarihteki bütün olumlu gelişmeler ve olumlu gelişmelerin çok önemli kısmının 20. yüzyılda yaşanmasına rağmen, iklim değişiklikleri, çevre kirliliği, gelir dağılımı dengesizliği, işsizlik, insan bedeninin yapıca değiştirilerek makineleştirilmesi ve tarihsel kimliklerin etkisizleştirilmesi, insanlığın yarıdan fazlasının açlık sınırında yaşaması, devletlerin ve toplumların beş-on devlet etrafında uydu olmaları, giderek artan oranlarda mülteci hareketleri gibi olumsuz gelişmeler insan türünün geleceğini tehdit etmektedirler. İnsanlığın bu noktaya gelme nedenleri, sorumlulukların, bencillik, güç tutkusu, kabilecilik, ulusçuluk, sömürgecilik anlayışlarıyla biçimlendirilmesidir. Kimlikler, ahlaklılık, insanlık, hakkaniyet temellerinde değil, kendinden başka herkese düşman gözüyle bakan, çıkar, kabilecilik ve ideolojik yaklaşımlarla oluşturulmuştur. Başka kişileri, kabileleri, toplumları, devletleri ezmek, sömürmek, yok etmek olağan bir şey kabul edildiğinden insanlığı ezen küresel tehlikeler ortaya çıkmışlar ve türün geleceğini tehdit etmektedirler.

İnsanlığın karşı karşıya kaldığı sorunları aşmak için, başta iktisat, siyaset ve devlet anlayışları olmak üzere, tarih, inanç, eğitim, insan, doğa ve kimlik anlayışlarını kökten değiştirebilecek süreçlerin işletilmesi gerekmektedir. Tarih boyunca yürürlükte olan eşitsizlik ilkesini etkisizleştirecek herkes için hakkaniyetle yaşanacak bir dünyanın kurulması mümkündür. Değerlerin yeniden tanımlanmaları, kurumların biçimsel ve içerik açısından değiştirilmeleri, ihtiyaçlar, değerler ve kurumlar arasındaki ilişkilerin yeniden yapılandırılmaları sorunların çözüm süreçleri bakımından gerekliliktir. Dünya çapında bu değişikliklerin yapılabilmesi için, toplumlar ya da devletler kendi sorunlarını diğerlerinden bağımsız çözemediklerinden bütün devletlerin bu amaçla bir araya gelip bir anlaşma yapmaları sonuç almak için gereken şartlar arasındadır.2

İnsanlığın yaşama şartlarını iyileştirmek için geleceğin kurulması, hangi kimlikte olursa olsun bütün insanlar denktir ilkesi üzerine oturtulmalıdır. Bütün insanların denk olduğu ilkesinin kabul edilebilirliği sadece ahlaken mümkün olduğundan, ahlaklılığı temele koymak ve sorumluluk bilinciyle çalışmak esastır. Küresel şartlarda etkili olan sorunları çözme sorumluluğu insanlığı amaçlarına ulaştıracağı gibi yeni amaçların keşfedilmesini de sağlayacaktır. Tarihi işleten bir değer olarak sorumluluk, tarih metafiziğinin merkezinde yer almaktadır.

* İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü öğretim üyesi

1 Kendilik bilinci hakkında daha fazla bilgi için Tarih Metafiziği ya da Kendilik Bilinci adlı kitabıma bakılabilir.
2 Küresel sorunların ayrıntılı tartışmaları ve sorunlardan kurtulmanın yolları konusunda daha fazla bilgi için Devlet Felsefesi Eleştiriler ve Öngörüler adlı kitabıma bakılabilir.

sabahülkesi dergisi,sayı:50

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir