Aşk İle ”Ben”i Seyretmek

yazilimsinifi-ilk-selfie-4-300x166 Aşk İle ''Ben''i Seyretmek

Kaz Dağları’nın eteklerindeki güzelim Yeşilyurt köyünün kahvesinde, bes öğretmen oturmuş şevkle TEOG sorularını tartışıyor. Ağızlarından bir şikâyet cümlesi çıkmıyor, öğrencilerine daha iyi nasıl yardımcı olabilirlerdi, sorular nasıl olup da daha iyi düzenlenebilirdi, bütün dertleri bu. Türkiye’de işini seven ve bulunduğu yerden bir yakınma üretmeyen insanlarla karşılaştığımda seviniyorum. Bu bir güzellik. İnsanı mihver alan, insana su ve ışık taşıyan her kimse, bu ülkeyi imar edenler de onlar.

Kısa tatil kaçamağında beni şaşırtan şeylerden birisi, şelfie (özçekim) çılgınlığının vardığı salgın raddesini fark etmem oldu. Her kapı önünde, her sokak başında, her pa­noramik manzaranın kıyısında, karşılarındaki güzelliği doya doya içlerine çekeceklerine, fotoğrafta çıkmanın hazzına mağlup olan insanlar. Dünyaya gözlerimizi ka­payarak ve kulaklarımızı tıkayarak kendimizi ne kadar iyi hissedebiliriz? Görmek değil de göstermek arzusu. Benliğin bir yanılsama olarak inşa edilmesi. Bakın ben neredeyim? Nerelere gittim, hangi yemekleri tattım, hangi otellerde kaldım? Seyahat sitelerine düştükleri notlarda, üç beş günlüğüne gittikleri otelleri birer peri masalına dönüştüren insanlar, tükettikleri ürün ve gı­dalarla da dünyada bir cenneti yakaladıklarını sanıyor veya belki bizim öyle sanmamızı istiyorlar.

İnsan daimi bir gurbette ama şifasını yanlış yerler­de arıyor. Ebedi olan, bir kutupyıldızı gibi ufkumuzda parlamadığında, fani olandan ebediyetin parıltısını is­tiyor ama sukutuhayale uğruyoruz.

Bu toprağın bilgeleri aşk ile “ân”ı seyrediyordu, bugün aşk ile “ben”i seyrediyoruz. Kendimizi seyretmelere
doyamıyoruz.

Şelfie Sendromu ifadesi, -eski zamanlarda ayıpla­nacak kadar- kendi içine gömülme ve kendisiyle aşın meşgul olma durumunu anlatıyor. Bugün kendimizle o kadar sarhoşuz ki başka insanların, yiyip içtiklerimiz­le, gittiğimiz tatille, çocuğumuzun doğum günüyle ilgi­leneceklerini sanıyoruz. Kendimize aşırı odaklanmak, hem çevremizdeki insanları sarih bir biçimde görme­mizi engelliyor, hem de kendimizin gerçekte ne oldu­ğunu fark edebilmemizin önünü tıkıyor. Kendimizi özel hissettiğimizde, kendimize dair farkındalığımız azalıyor. Çok da uzağa gitmemize gerek yok.

Yiyip içtiklerini sosyal medyada paylaşanlar, başka insanları kızdıra- bileceklerini çoğu zaman fark etmiyorlar bile. Sosyal paylaşım siteleri kıskançlık ve özenme için elverişli bir platform oluşturuyor. 2013’te Amerika’da yapılan bir çalışmaya göre, kişinin son zamanlarda kıskançlık his­settiği durumların yüzde 20’sinin Facebook yüzünden            olduğu ortaya çıkmış. Bu kıskançlıkların çoğu diğer kişinin görüntüsü, yaptığı tatiller ve sahip olduğu sosyal hayattan kaynaklanıyor… Nihayetinde kıskançlık, hayattan alman keyif ve tatmin duygusunu azaltıyor.

Ayna Yerine “Ön Kamera”

Elbette sosyal medyanın “gayrişahsi biçimde şahsi” doğası, içimizdeki özseverliği kışkırtıyor. Sanal etki­leşimde muhatabımızın buğulanan gözlerini, bükü­len ses tonunu çoğu zaman görmüyor, işitmiyoruz. Bu uyaranların yokluğu bizi daha duyarsız, düşüncesiz ve benmerkezci kılabiliyor. Araştırmacılar buna ahlaki sığlaşma varsayımı diyor. Ultra hızlı sanal etkileşimle­rimiz yüzeysel ve hızlı gelişen düşünceler uyandırıyor; bunun sonucunda hem kendimizi hem de başkalarını daha sığ biçimlerde algılıyoruz. Batı dünyasında yapıl­mış çalışmalar, yeni nesillerin, özseverlik (narsisizm) ölçeklerinde, öncekilere oranla çok daha yüksek puan­lar aldığını gösteriyor.

Dünyanın yeni veba salgını, bu kendini beğenmekte sınır tanımayan, ukala ama içi boş insan tipi, hız teknolojileriyle birlikte bütün dünyaya yayılıyor. Ama durun bir dakika! Bir kuşağı özsever olmakla suçlamak pek kolay evet, ama acaba onlar sa- dece içinde yaşadıkları kültürün bir göstergesi de ola­mazlar mı? Küresel neoliberal benlik bize yepyeni bir ufuk tayin ediyor nicedir. Hızlı, dışa dönük, ince, güzel, bireyci, iyimser, yeri geldiğinde bencil ve çıkarcı, giri­şimci; yüksek benlik saygısına ve selfie çekebileceği bir cihaza sahip… Başarmak için bütün güç içinizde, diyor bu fısıltı. O halde başaramıyorsak bütün suç da bizde. Benliğin bir sınırsız kaynaklar haznesi olarak neoliberal tasviri, mağlup olanlar için bir kâbusa dö­nüşüyor. Şişmiş özgüvenin, yerini bir kendini suçlama tiradına bırakması an meselesi.

Muhteşem tatilimden bir kareyi Instagram hesa­bımdan paylaştığımda neyi murat ediyor olabilirim? Yapmak istediğim şey nedir? Kendimizle ilgili bir bilgi­yi paylaştığımız çoğu zaman, aslında kendimizi takdim etmenin hazzını yaşıyoruz. Hırgürün hiç eksik olmadı­ğı kimi evlerdeki karıkocalar, başkalarının yanındayken birbirlerine “Balım, hayatım, aşkım,” demeyi pek sever ya, hani dostlar alışverişte görsün misali…

Sosyal medyada kendimizi olmak istediğimiz biçimlerde takdim etmenin hazzını yaşıyoruz.

Hep gülen, hep mutlu, hep gezen, eğlenen, hayattan kam alan, keyifli bir aile hayatı olan mükemmel insan­lar olarak görünmek istiyoruz. Bir tür sosyal mükemmeliyetçilik. Ümit ettiğimiz, düşünü kurduğumuz ben­liğimizin ölçüsüzce reklam edilmesi -hele de gerçekler ve hayaller arasındaki makas açıldığında- benliğimizi un ufak eden bir sonuç doğuruyor. Başkalarını nasıl da çekici, başarılı ve mutlu bir insan olduğumuza ikna etmeye çabaladıkça gerçekte en derinimizde, ta içimizde ne ölçüde yetersiz, başarısız ve mutsuz his­settiğimizi kendimize hatırlatmış oluyoruz. Oysa insan en çok kendisinden saklanır. En çok kendisine yalan söyler, kendisini kandırır. Birine bir yüzünü gösterir diğerine ötekini, sonra hangi yüzün gerçek olduğunu şaşırır. Şişmiş bir özgüven kendi kendimizi fark etme­mizin önüne geçer, bizi bir seraplar âleminde hayallere zebun eder.

Geçmiş yıllarda yapılmış ilginç bir çalışma var. Do­ğal yaşamlarından alman bir grup büyük şempanze, bir duvarında  boydan boya ayna bulunan bir odada tutulur. Şempanzeler ilk birkaç gün diğer şempanzelerle sosyalleşmeye devam ederler. Sonra da aynadaki kendi 3 görüntülerini tanımaya başlarlar. Kendileriyle ilgili bir farkındalık geliştirirler, aynada kendilerini incelerler ama bir süre sonra yine diğer şempanzelerle fiziksel olarak etkileşmeye başlarlar. Deneydeki karşılaştırma grubu, izole edilmiş bir ortamdan gelen maymunlardır. Aynı şekilde tasarlanmış odaya konulan maymunlar da bir süre sonra kendileriyle ilgili bir farkındalık geliş­tirirler ama diğer maymunlarla etkileşim kurmak için bir çaba göstermezler hatta onlara kayıtsız kalırlar.

Siber psikolog Mary Aiken bu durumu, gençlerin selfie modası ile ilişkilendirerek açıklıyor. Gerçi selfie mera­kı gençleri çoktan aşıp, geniş bir yaş aralığına yayıldı ama Aiken’in dikkat çektiği nokta çocuklar ve gençler için “aynada kendi farkındalığına varma” durumu ile selfie arasındaki ilişki. Gençler bu görüntülerinden ne öğreniyor? Kendi varlıkları ya da kendi algıları için bu ne denli önemli? Yüz yüze iletişimden uzak büyüyen çocuklar olarak, tıpkı izole edilmiş maymunlar gibi, sadece kendi görüntüleriyle mi ilgileniyorlar? Sorulan çoğaltabilirsiniz.

Gençler görünüşlerini çok önemserler. Selfie de bir ölçüde idealize edilmiş benliğin dışavurumu; üretil­miş, manipüle edilmiş, düzeltilmiş ve kamusal tüke­time sunulmuş bir nevi ekran yüzü. Selfie’nin en can alıcı noktası ise geribildirim.

Nihayetinde tüm selfie’ler tek bir şey söyler: Beni beğen!

Teknolojinin ve yeni uygulamaların sunduklarıyla selfie’ler her gün biraz daha mükemmelleşir. Sosyal medyada paylaştığımız fotoğraflarımızda her yıl bir öncekinden daha genç ve iyi görünürüz. Görünen o ki siber dünyada her birimiz birer Benjamin Button olma şansını elde ettik. Çektiğimiz fotoğraflar üzerinde filt- releme, efekt ilave etme, düzeltme yapma fırsatı sunan sayısız program mevcut. Hatta bu fotoğraflardan bir kolaj yapıp, video olarak da yayınlamamız mümkün. Neden kendi imgemizle bu denli uğraşıyoruz? Bu bir kaçış mı? Beğenilme isteği mi? işin dramatik yanı, gençlerin bu fotoğraflarını bizden çok daha dikkatli inceliyor olmaları… incelemekle de kalmıyor, selfie’le- rinde bir sürü kusur buluyorlar. Bazı uzmanlar son yıllarda gençler arasında estetik operasyonların yay­gınlaşmasında sosyal medya ve selfie gerçeğine dikkat çekiyor. Otuz yaş altı kişilerde yüz estetiğinin arttığı­na dair bulgular mevcut.

Daha genç gruplarda da diş beyazlatma ve parlatmanın arttığı raporlanmış Snapchat ve Instagram gençler tarafından sıkça kullanılan uygulamalar ve buralarda paylaştıkları fotoğraflarını önemsiyorlar. Kendilerine başkalarının gözüyle bakıp, görüntülerini eleştiriyorlar. Bu tuhaf, çünkü gerçek hayatta insanların görüntülerine bu denli takılmazsı­nız. Yani duygusal yakınlık kurduğunuz herkes fiziksel olarak mükemmel değildir, olamaz da. Fakat görünen o ki siber âlemde herkes kusursuz olmak istiyor. Gü­nümüz ebeveynlerinin çocuklarıyla çatışma yaşadığı mevzulardan biri de estetik operasyonlar. Lise ya da üniversite çağında birçok genç, kusursuz görünüme kavuşmak için ailesini ikna etmeye çalışıyor. Aile içi gerilim artarken, bütçeye eklenen maddi yük de cabası. Oysa gerçek güzellik, bir özgünlük gerektirir. İfadede, bakışta, mimiklerde bir özgünlük. İçten gelen bir duy­gunun dışa yansımasıdır bu. Kozmetik değişiklikler bizi pek de özgün kılmaz.

Birçok şeyin doğrusunu biliriz ama bilişteki bu ke­sinlik davranışlarımıza aynı oranda yansımaz. Bazen arzularımızın bazen de içinde bulunduğumuz kültürün rüzgârına kapılır gideriz. Kabul edelim ki internet, top­lumsal işleyişi ve yerleşik kültürü etkisi altında bıra­kan en önemli güç olarak karşımızda duruyor.

Kemal Sayar-Berna Yalaz – Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.67-73

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir