Yusuf Çağlayan – Sosyolojik Savaş ”Alıntılar”

“Bir milletin çocukları kendilerine ait olan dini,milli ve tarih bilgileri,yani kim olduklarını,nasıl bir tarih ve ecdada sahip bulunduklarını öğrenmeden,milli şahsiyetlerini kazanmadan yabancı milletlerin baskısı altına düşerlerse, bu yabancıların yaşantıları ve uygarlıkları gözlerinde büyür. Kendilerini böyle bir tarihten ve milli övünçten yoksun sanarak milli gururları kırılır, izzet-i nefisleri harap olur, kendilerini küçük görürler. Bu durum onları ecdada, dine, tarihe ve mukaddes an’anelere karşı fena düşüncelere sürükler.

O zaman bütün kabahati, milli mukaddesata, dedelerine ve tarihlerine yükletirler. Daha ileri gidecek olurlarsa bağlı oldukları milletle alakalarını kesmeye kalkarlar. Bunu yapamazlarsa dedelerin hareket tarzlarını hatalı görerek dinin, an’anenin ve mazinin kıymetsizliğine hükmederler. Bu düşünce ile binlerce yıllık milli tarihin yolunu değiştirmeye, bütün kutsal değerleri söküp atmaya, yabancılarda gördükleri veya öğrendikleri âdet ve an’aneleri kendi milletlerine mal ve milli hayatlarına tatbik etmeğe elleri ile milletlerini mahvetmeye teşebbüs ederler.

Böyleler sadece yabancı memleketlerde okuyanlar arasından değil, maarif sistemleri bozuk olan eğitim ve öğretim usullerinde milli harslan (kültür) ihmal edilmiş, yabancı kültürlere haddinden fazla önem verilmiş ulusların mekteplerinde bol bol yetişirler. Bu tip maarif sistemleri yabancı -müstevli-ideolojilere gönüllü yetiştiren uşak fabrikalarından başka bir şey değildirler.

Bu okullarda yetişen insanlar, milletleri birbirine katmak, milli mazileri ve mukaddesatları yıkmak isteyen fesat teknisyenlerinin ellerinde en verimli bir araç olurlar. Bu yol milletin evladını milletin başına bela etmekten başka bir netice vermez. Gençlerinin milli şahsiyetlerini tesis edemeyen milletler çocuklarını kendilerine hasım, düşmanlarına köle etmiş olurlar.122

——————————————————–

Sanayileşme sonrası ortaya çıkan Batı yaşam tarzı, sanayileşmenin getirdiği bir değişim ve bir yaşam kültürü olarak ortaya çıkmıştır. Bu yaşam kültürünün Batı dışı toplumlara aktarılması, bu toplumların sanayileşmesinden çok, birer tüketim toplumuna dönüşmesini sağlayacaktır. Ayrıca, ekonomik durum ile yaşam tarzı arasındaki dengesizliğin ahlaki alanda yozlaşmalara yol açması kaçınılmaz olacaktır. Bu yozlaşmalar, sadece Batı dışı toplumlarda değil, bizatihi Batı toplumlarında da ortaya çıkmıştır.

Batı’daki bu değişimleri tüm boyutları ile bir ”gelişme” olarak algılama, Batı’nın manevi ve ahlaki alandaki gerilemesinin tezahürleri olarak ortaya çıkan yaşam tarzının da medenileşmenin, çağdaşlaşmanın birer göstergesi olarak telakki olunmasına yol açmıştır. Bu algı, maruz kalman sosyolojik savaşa karşı toplumun yalıtılmasının en fonksiyonel aracı olan eğitim sisteminin kültürel batılılaşma temeli üzerinde kurgulanması gibi bir yanlışı da beraberinde getirmiştir. Böylece eğitim sistemleri, sosyolojik değişimin kültürel batılılaşma doğrultusunda işlemesini saglayacak elit kesimleri üreten, bunu gerçekleştirdikçe de bu doğrultusunu pekiştiren bir mekanizmaya dönüşmüştür.

Batılılaşma bir kültürel değişim ve dönüşüm olgusudur. Bu değişim ve dönüşüm, toplumun kendi geleneksel ve manevi değerlerinden uzaklaşması anlamına da gelmektedir. Batıcı elitlere göre, bu uzaklaşma zaruridir. Çünkü Batıcı elitlerin düşünce yapısında, mevcut milli ve manevi kimlik değerleri, insanın hürriyetini elinden alan ve aklın muhakeme gücünü durduran dogmatizm olarak kodlanmıştır. Batıcı elitler bu kültürel kodlama sayesinde, milli ve manevi değerlerden uzaklaşıldığı oranda, kalkınmanın önündeki engellerin kalkacağına inanmaktadır.

Bu anlayış temelinde yapılandırılan eğitim sisteminde, özellikle yükseköğretimde, toplumun kimlik değerleri, aklı sınırlayan birer doğma kabul edilmiş ve eğitimden dışlanmış veya olumsuzlanarak eğitim mevzuu yapılmıştır. İşte Batı dışı toplumsal yapılar, yıllardan beri böyle bir eğitim atmosferinde şekillenmiştir.

——————————————————–

Atillâ Ilhan’ ın çarpıcı tespitiyle; ”Sistem bir ülkeye el koydu mu, önce onun savunma ve güvenlik anlayışını çarpıtıyor; o güne kadar ulusal egemenliği ve bağımsızlığı korumakla görevli olan silahlı kuvvetler ve güvenlik kuvvetleri o günden itibaren ‘ideolojik bir savaşa’ katılmış, ’yıkıcı güçlere’ ’tehlikeli mihraklara’ karşı yöneltilmiş oluyorlar. Oysa bu kaydırma, emperyalizmin bir ülkenin silahlı kuvvetlerini ya da güvenlik örgütlerini kendi halkına karşı kullanmasına zemin hazırlıyor.”133

——————————————————–

..Sosyolojik savaş, ”Aynı toplumda herhangi bakımdan farklı olan grupları çatıştırması”31 gibi basit bir strateji temelinde yürütülür. Farklılıkları belirginleştirip keskinleştirme, kışkırtarak çatıştırma, çatışmaları örgütlü sosyolojik çatışmaya dönüştürme… Birlik ve bütünlüğün bozulmasında, bütün farklı kimlikler hedef alınmakla birlikte, ana hedefi en ayırt edici ve en kapsayıcı farklılık oluşturur. Çünkü farklılıkların örgütlü kitleselleşmesi esastır.

Hedef topluma gerçekleştirilecek en kapsamlı ve en fonksiyonel sosyolojik müdahale, çeşitli din, ırk ve meslek gruplarının çatışmacı ve dışlayıcı bir kimlik algısına kavuşturulmasıdır. Etnik dışlayıcılık, dini ve mezhepsel dışlayıcılık, cemaat dışlayıcılığı, bir toplumun birlik ve dayanışmasını yok eden en etkili sosyolojik silahlardır. Bu sebeple, sosyolojik savaşın taktik araçları arasında, sözünü ettiğimiz dışlayıcılıkları geliştirmek ve şiddetlendirmek önemli bir yer tutar. Çünkü bir toplumun iç tutarlılığı ve yapışkanlığının bozulması bu dışlayıcılığın şiddeti ile doğru orantılıdır.

Bunun yanında gelir farklılıkları, fiyat artışları, vergiler ön plana çıkarılarak, toplumda genel bir huzursuzluk, güvensizlik ve memnuniyetsizlik canlı tutulur. Bu huzursuzluk, güvensizlik ve memnuniyetsizlik ortamı, toplumu birbirinden kaygı duyan kesimlere bölecektir.

——————————————————–

..Örneğin, elektrik gibi bir teknolojik imkân, güçlü bir sosyolojik silah olarak kullanılabilmektedir. Bir toplumun elektriğe kavuşturulmasında ne kötülük olabilir veya böyle bir yeniliğe kim karşı çıkabilir ki? ”Elektriğin köy hayatında yapacağı pek çok değişiklik olacaktır. İnsanlar, havanın kararmasıyla yatmaktan kurtulacaklar, serinlemek için bir vantilatör, yiyecekleri muhafaza için bir buzdolabı, seyretmek için bir televizyon alabileceklerdir. Köylerde küçük ölçekli endüstri kurumlarının yer alabilmesi elektrik sayesinde mümkün olacaktır.”33

Evet, bu modern araçla, bir topluma nüfuz etmek son derece kolay, hatta o toplumun bizatihi kendi talebi ile gerçekleşecek bir şeydir. Elektrik sayesinde, sosyolojik savaş silahları olan kitle iletişim araçları o toplum içinde kolayca konuşlandırılmıştır. Bu araçları kullanacak, pazarlayacak elemanlar kolayca servis ağları ile ülkenin her yöresine dağılmıştır. Bayiler yerli olabilir. Ama ürünlerin kaynağı daima üretici ülkelerdir.

En yaygın kitle iletişim aracı olan televizyonu düşünelim. ”Hükümetler, televizyon istasyonlarını kurduktan sonra, ekranı doldurabilmek için yabancı kaynaklı yapımlardan yararlanmak zorunda kalmışlardır. Bu filmlerin büyük kısmı da Amerikan yapımıdır. Amerikan filmleri vasıtasıyla bir tüketim toplumu insanının yaşam tarzı, Üçüncü Dünya insanına empoze edilmektedir.”34

——————————————————–

Dayanışmanın etkisi, sadece dayanışan kimliklerin bütünleşmesi ile sınırlı kalmaz. Farklı kimlikleri de farklı saiklerle bütünleştirir. Osmanlı böyle bir jeopolitik güç idi. Oryantalist misyoner çalışmaların stratejik hedefi, İslam coğrafyasının birlik ve dayanışmasının temel dinamiği olan İslam kültürü oldu.

İslam toplumlarının homojen İslam kültürü bağlamındaki kimlik algısının, etnik kültürler bağlamında kimlik algılarına değiştirilmesi ile sadece İslam dayanışması değil, bu dayanışmanın bütünleştirdiği farklı din ve millet bütünlüğü de dağılmıştır. Süreç, medeniyet bağlamlarının değiştirilmesine kadar uzanmıştır. Bu kilit değişimler, çok değişimleri beraberinde getirmiştir. Çünkü jeopolitik gücünün kültürel zeminini yitirmiş bir devlet, askeri gücüne rağmen uzun müddet ayakta kalamaz. Çünkü askeri güç, askeri saldırılara mukabil gelse de, sosyolojik saldırıların mukabili değildir.

——————————————————–

Sosyolojik savaşta hedef topluma karşı kendi ordusu, kendi bürokrasisi, kendi eğitim sistemi ve kendi medyası silah olarak kullanılmaktadır. Bütün bu kurumlar o toplumun kimlik değerlerine karşı Örgütlenmektedir. Böylece hedef toplum giderek kendi kendisi, kendi kurumları ve kendi Öz değerleri ile çatışır hale gelmektedir. Hedef toplum, adeta silahını başına dayamış bir insan gibi, bu kurumlarını kendi başına, kendi kalbine dayamış bir insana dönüştürülmektedir.

İşte, sosyolojik savaşın hedef toplum üzerinde bu etkileri oluşturacak fonksiyonellikte kendine has silahları ve müdahale mekanizmaları mevcuttur.

Sosyolojik savaş, klasik silahlı savaşlardan farklı olduğu gibi, silahları da farklıdır. Sosyolojik savaş, klasik savaşlarda olduğu gibi durum ve durumdan çıkan vazife temeli üzerine kurgulanır. Öncelikle sosyolojik istihbarat yapılır ve gerekli tüm sosyolojik veriler toplanır. Bu veriler ışığında sosyolojik durum muhakemesi yapılarak bu durumdan vazifeler çıkarılır. Vazife belirlendikten sonra, ”Bu vazifenin yerine getirilmesi için hangi silahlar ve araçlar kullanılmalıdır?” sorusunun cevabı bulunacaktır. Böylece durumdan vazife, vazifeden de izlenecek en elverişli strateji ve taktikler ve en fonksiyonel operasyon araçlarının neler olabileceği çıkarılır. Artık, sosyolojik operasyonların amaçları, bu amaçlara ulaşmak için seçilecek hedefler ve bu hedeflere yöneltilecek silahlar ve araçlar belirlenmiştir. Böylece amaçların elde edilmesi için, hangi hedeflerin kim ve kimler tarafından, ne amaçla, ne zaman, nerede, nasıl, hangi silah ve araçlarla opere edileceği ortaya çıkmıştır.

Sosyolojik savaşta -meşhur tabiriyle doğru tutulduğu takdirde her şey bir silah olabilir. Buna karşılık, doğru tutulmayan bir silah veya askeri güç bile karşı kuvvetler lehine sonuçlara yol açabilir. Sosyolojik savaşta, yeri geldiğinde bir kibrit kutusu dahi araç olarak kullanılabilmektedir. Sosyolojik savaşın amacı, bir kitlenin belli bir davranışa yönlendirilmesi olduğuna göre, bir dönem her bireyin, her evin günlük yaşamda kullandığı kibrit, bu yönlendirmede pekâlâ bir araç olabilirdi. Önceleri yaygın bir şekilde ele ulaşan araçların yerini, zamanla göze, kulağa ulaşan araçlar almıştır.

Günümüzde, eğitim ve kitle iletişim kurumları, toplumların kendi sosyolojik yapısını güçlendirmenin yanında, maruz kalınacak sosyolojik saldırılara karşı bağışıklık kazanmak için de hayati öneme sahip sosyolojik savunma araçlarıdır. Aynı şekilde, eğitim ve kitle iletişim araçları, hedef toplumlara yöneltilecek en fonksiyonel sosyolojik savaş silahlarıdır.

Bireylerin tutum ve davranışları hangi sosyal ortamlarda besleniyor veya zayıflıyorsa, sosyolojik savaşta o ortamı hedef olarak seçilmektedir. Aile, çevre, okullar….

——————————————————–

ABD Kongresi kütüphanesine bağlı olarak çalışan ve kongre üyelerini çeşitli konularda bilgilendirmek üzere raporlar hazırlayan araştırma bürosu, 15.3.1995 tarihinde ”Ortadoğu Ülkelerinde İslamcı Akımlar” başlığını taşıyan bir rapor hazırlamıştır. Bu raporda yer alan, ABD’nin İslamcı akımlara karşı izleyebileceği politika seçenekleri sıralaması oldukça ilginçtir. Bu seçenekler arasında sosyolojik müdahalenin ana seçeneği oluşturduğu görülmektedir. Raporda önerilen politika seçeneği, özetle, İslam ülkelerinde ”İslam karşıtı” hükümetleri, kesimleri ve İslam karşıtı hükümetlerle işbirliği yapan dini grupları desteklemekten ibarettir.123

Nitekim, Batılı devletler, İslam dünyası ile ilişkilerinde, İslam ülkelerini değil, sadece kendi politikalarına alet olan İslam karşıtı hükümetleri ve toplum kesimlerini desteklemişlerdir.124 Bundan amaç, gerçekleştirilen sosyolojik operasyonların, İslami özellikli ”bir iyi yönetim ve bölgesel asayiş örneğinin”125 ortaya çıkmasını engellemede yerel unsurları kullanmaktır.

Politik ve teknolojik evrimleşmesi kontrolden çıkma safhasına gelen İslam toplumlarında uygulanacak sosyolojik operasyonlar, İslam karşıtlığı temelinde gelişecek iç çatışma şartlarının oluşturulması ve farklı grupların birbirlerine karşı dışlayıcılıklarının desteklenmesidir.

1990’lı yıllardan itibaren Afganistan, Irak; 2000’li yılların başından itibaren de Tunus, Libya, Mısır ve Suriye’de uygulanan politikalar, sözünü ettiğimiz bu sosyolojik stratejinin tipik bir açılımıdır.

——————————————————–

”Avrupa bir yandan kendi endüstrileşme sürecini tamamlarken, öte yandan da elinin ulaşabildiği her yerde endüstrileşme çabalarını baltaladı. Sömürgecilerin endüstrileri ile rekabet edebilecek yerli endüstrilerin kurulmaması için her türlü çabayı gösterdiler. Her nasılsa vücut bulabilmiş yerli endüstri kurumlarını ise acımasızca saf dışı bıraktılar. Bu iş için seçtikleri yol ise ne serbest rekabet esasına dayanıyordu, ne de adil bir yoldu.

İran’dan, Çin’den, Hindistan’dan gelen tekstil ürünlerinin İngiltere’de satışı kesinlikle yasaklanmıştı. İngiltere Hindistan’a tekstil makinelerinin ihracatını yasaklayarak, İngiliz endüstri ürünleriyle Hindistan pazarını adeta işgal altına aldı ve bu ülkede endüstri namına ne varsa kasıtlı olarak tahrip etti. İngiliz malları Hindistan’a gümrük vergisiz olarak sokuluyordu.

Hindistan’da üretilenler ise bir kentten diğerine giderken dahili gümrük vergilerine tabi tutuluyordu. Bu suretle Hindistan’ın bir kentinde üretilenler bir başka kentinde, üzerine konan gümrük vergileri sebebiyle ateş pahasına yükselirken, İngiliz malları sudan ucuz fiyatlarla satılıyordu. (…) On dokuzuncu asrın başına kadar Hindistan tekstil ihracatçısı bir ülkeydi. İngiltere, Hindistan’ı tekstil ithal eden bir ülke haline getirdi.”102

Acaba böyle bir netice nasıl elde edilmiş olabilir ki? Tekstil ihraç eden Hindistan, nasıl oluyor da kendi şehirleri arasında dahi gümrük uygulaması ile kendi ürünlerini pahalı ve dolayısıyla, ülkeye gümrükten muaf olarak girmesine müsaade ettiği İngiliz ürünleri ile rekabet edemez duruma düşürebiliyor? Sonuçta, İngilizler Hindistan halkına bu malları silah zoruyla satmamaktadır. Belki Hindistan yöneticileri askeri yaptırımlarla kontrol edilmektedir.

Bu tür uygulamalar için yasal düzenleme yapmaya mecbur bırakılmaktadır. Ama halkın tüketim davranışlarının İngiliz çıkarlarına hizmet edecek şekilde gerçekleşmesini, sadece İngiliz işgali ile açıklamak yeterli olmayacaktır. Ortada bir kitle davranışı var ise, bu davranış birilerinin istediği davranış ise, bu davranışını tasarlanmış ve sosyal bir olgu haline gelmesi için üzerinde çalışılmış olduğu kesindir.

Sadece Hindistan’da değil, sadece tekstil ürünlerinde değil, bütün Üçüncü Dünya’da ve bütün ürünlerde tüketim modernleşmesinin yegâne sonucu, üretim modernleşmesini gerçekleştirmiş ülkelere bağımlılık olmuştur. Sözde bağımsız devletler, aslında bir başka devletin kültürel ve ekonomik sınırlan içinde yer alan uydu devletlere dönüşmüştür. Hatta geçmişteki Varşova Paktı ve NATO gibi ikili güvenlik sistemleri, bu sistemlerin kapsama alanlarındaki toplumları askeri olarak da kendi sınırları içine almıştır.

——————————————————–

Bugün bir İngiliz, bir Amerikalı, bir Fransız, bundan iki yüz yıl Önceki kitapları okur ve arılar. Ama bir Türk, bundan yüz yıl önceki kitapları okuyamaz. Çünkü alfabesi farklıdır. Sonra, dil tamamen değişmiştir. O dönemin kitaplarını ancak tercüme ederek anlayabilir. Bu kez de, o dönemin zengin dili ile yazılmış bir eseri, bugünün kelime sayısı çok düşük olan dile aktarmanın yol açacağı anlam kayıpları olacaktır. Günümüzde, aynı zaman diliminde yaşayanlar dahi birbirini anlamakta güçlük çekmektedirler. Bütün bunlar nasıl meydana gelmiştir? Çok açık: Dil alanında sistematik bir sosyolojik operasyon ile… Nesiller arasındaki dil bağının koparılması ile…

——————————————————–

Toplum yapılarının temel inşa taşlarından birini ben ve varlık algısı oluşturmaktadır. Bu sebeple, ben ve varlık algısı, sosyal bilimlerin temel konuları arasında yer alır. İşte sosyolojik savaşın ana stratejik hedeflerinden biri, hedef toplum bireylerinin, şahıslaşması, failleşmesi, toplumlaşması ve nihayet bir medeniyet dünyası oluşturmasındaki temel kavram olan ben ve varlık algısından bir kopuş sağlamaktır. Bu kopuşun gerçekleştirilmesinde merkezi hedef, o toplumun elit kesimleridir. Dolayısıyla da, elit kesimleri üreten eğitim kurumlarıdır.

İslam dünyasındaki eğitim kurumları başta olmak üzere Batı dışı tüm toplumlardaki eğitim sistemlerinde, Batı felsefesi, Batı sosyolojisi, Batı bilim anlayışının temel müfredat arasında yer alması, o toplumların ben ve varlık algılarını etkileyecektir. Toplumun ontolojik, epistemolojik temeli ve dolayısıyla da ortak hakikat algısmın altını sürekli oyan sentetik bir entelektüel tipoloji üretmek, o toplumda kendi ben ve varhk alglsına dair her şeyi kuşku çemberinin içine sokacaktır.37

Örneğin Darwinizm, insanlığm ben ve varlık algısına ve dolayısıyla da bu algı ile başlayan bireysel ve toplumsal şahıslaşma ve failleşme süreçlerine yönelik önemli bir sosyolojik operasyondur. İnsanın atalarının maymun olduğu iddiasına dayanan evrim teorisi, bilimsel olmadığının anlaşılmasına ve günümüzde bir hurafe inanca dönüşmesine rağmen, halen Üçüncü Dünya okullarında, bir bilimsel öğretiye dönüştürülerek ısrarla okutulmaktadır. İnanç alanına yöneltilen bu sosyolojik saldırı, insanlığın ben ve varlık algısı ve bu algı temelinde geliştirdiği bilgi, değer, ahlak ve mükellefiyet duygusu, davranışlar ve ilişkileri kökünden yıkmıştır.

Toplumun sosyolojik özelliklerini ve sosyolojik sürecini belirleyen temel unsurlar inanç, bilgi ve değerler iken, bu operasyon ile belirttiğimiz sosyolojik motivasyonlar tersine çevrilmiş ve inanç, bilgi ve değerleri belirleyen ekonomi, çıkarlar ve hazlar olmuştur. Bu motivasyon değişimi ile ahlak odaklı insan, çıkar ve haz odaklı varlığa dönüştürülmüştür. Bu değişim, sosyal yapıyı, sosyal davranışı, ilişkileri değiştirmek; sosyal dayanışma ve bütünleşme bağlarını çözüp, çatışma ve ayrışma süreçlerini beslemek için fonksiyonel bir zemin sağlamıştır.

Sosyolojik sürecin prototip insanı böyle bir değişimle, yeni sosyolojik süreçlerin tasarımlarına ve yönetilmesine elverişli bir kişiliğe dönüştürülmüştür. Çünkü bireysel düzeydeki bu değişimlerin, sosyal ve ekonomik hayatın merkezlerinde bir araya gelip çekirdek gruplar oluşturması, kültür tabanının dönüştürülmesinde bir maya etkisi yapacaktır.

——————————————————–

Sosyolojik savaşta en stratejik araç, aynı zamanda en merkezi araçtır. Örneğin, resmi ideoloji paradigması, eğitimi de, hukuku da, politikayı da belirleyen merkezi bir değişim veya muhafaza mekanizmasıdır. Hedef ülkede sosyolojik yapıyı değiştirecek ve doğrultusunu koruyup kollayacak bir resmi ideoloji manivelasının yerleştirilmesi, o ülkede, bütün yapıların ve kurumların resmi ideoloji merkezli oluşumunu sağlayacaktır. Mesela eğitim, hukuk, siyaset ve hatta ekonomi sistemi…

Üçüncü Dünya ülkelerinin eğitim sistemlerinin de, hukuk ve siyaset sistemlerinin de, resmi ideoloji paradigması sayesinde sosyolojik savaş stratejileri doğrultusunda biçimlendirildiğini görüyoruz. Eğitim müfredatının resmi ideoloji paradigmasına göre şekillenmesi aynı şekilde suçların resmi ideolojiye göre tanımlanması , toplumun ortak bilincinde meşruluğu sağlamaktadır.

——————————————————–

21 Senge, 1996, s. 31 -32: “Bir kurbağayı kaynar suyun içine koyarsanız kendini hemen dışarı atmaya çalışacaktır. Ama eğer onu oda sıcaklığında suyun içine koysanız ve korkutmazsanız,öylece kımıldamadan duracaktır. Bu arada su sıcaklığını yavaş yavaş artırırsanız, çok ilginç bir şey olur. Sıcaklık yükselirken kurbağa hiçbir şey yapmaz. Tersine, halinden keyfî çok yerinde gibi görünmektedir. Sıcaklık yavaş yavaş arttıkça, kurbağa gittikçe daha çok sersemleyecektir. Ta ki, kaptan dışarı çıkacak takati kalmayana kadar. Onu dışarı fırlamaktan alıkoyacak hiçbir şey olmamasına rağmen, kurbağa orada oturup haşlanmayı bekleyecektir.

Niye? Çünkü kurbağanın hayatına yönelen tehditleri algılayan dahili aygıtı onun çevresindeki ani değişmelere programlanmıştır. Yavaş, tedrici değişmelere değil… Bu sebeple de, onun tepkisi, tedricen oluşan tehditlere karşı, hayatta kalmaya yönelik olarak ters anlamda adapte olmaktan ibaret kalmaktadır. Bugün toplumlara yönelen birincil tehditler ani olaylardan değil,yavaş ve tedrici süreçlerden gelmektedir.”

——————————————————–

Elit kesimlerin, sosyolojik savaşların en Stratejik hedeflerinden biri olduğu görülmektedir. Toplumdan ve kimlik değerlerinden koparılmış, kendi toplumunu anlamayan, ancak sürekli onu suçlayarak tahakküm eden elitler ile halk arasında, kültür ve değerlerin farklılığı adeta bir demirperde oluşturmaktadır. Halk ile yönetici elitler arasındaki ilişki, adeta müstemlekeciler ile yerli halk arasındaki ilişki gibidir. Toplum, çağdaş gelişmelere ayak uydurmada, kendini temsil eden, peşine düşebileceği bir aydın kitle ihtiyacı ile kıvranmaktadır.

Bilindiği gibi, halkın bilim ve teknoloji alanında gerçekleştirilecek değişimlere olan olumlu tavır ve yaklaşımı önemli bir noktadır. Ancak, elitlerin toplumun kimlik değerlerini, inançlarını hedef alan değişim baskıları, toplumsal tepkilere yol açmakta ve toplumun gerçekten ihtiyaç duyduğu değişimleri engellemektedir.

Toplumların anahtar azınlığını bunalıma iten her şey toplumu da bunalıma iter.117 Elit kitlenin zaafları, ihtirasları, vasıfsızlıkları ve yanlış teşhisleri toplumun, kısa ve uzun vadede tüm hayatında belirecektir. Nitekim ”Tarih, millet ve medeniyetlerin yükselmesi ve yıkılmasında birinci derecede amilin seçkinler ve aydınlar olduğunu göstermektedir.”118

Keza, sosyolojik savaş mihraklarının ilk kontrol altına almak ve bünyevi bir zaaf haline getirmek istediği zümre de bu elit kitledir.

Bir milletin aydınları, o milletin beyni mesabesindedir. Bir hamlenin, hatta küçük bir hareketin asgari şartı, vücut taki dinamizm ile beynin birleşmesidir. İşte, bir halkın dinamizmi ile okumuş evlatlarının bilgisinin imtizaç edebilmesi için gerekli şart, onların aynı hayatı paylaşmalarıdır. Kendi hayatım paylaşmayanlara halk yabancılaşır; yabancılaşması kendi çocuklarma karşı olduğu için herhangi bir reaksiyonda bulunmayabilir. Fakat istemeyerek dahi olsa, içgüdüsüyle kendi kabuğuna çekilir.

Okumuş çocukları ise taklit etmeğe çalıştığı milletin hayatını yaşamak istediğinden, gözlerine eskinin devamı halinde görünen ve hatta geri kalmışlığın kronik bir şekli olarak kabul ettikleri halkının hayatından koparlar. Bu kopukluk devam ettiği sürece herhangi bir hamle yapmak söz konusu değildir ve hatta zaman zaman görünen huzursuzluklar ve sürtüşmeler bu noktadan kaynaklanır.119

Gerçekten de zekânın karşıtı zannedildiği gibi her zaman geri zekâlılık değil, çoğu zaman koşullanmışlıktır. Koşullandırmanın en fonksiyonel araçlarından biri de, ideolojilerdir. Bu sebeple de ”Batı, İslam ülkelerindeki çıkar mekanizmalarını ayakta tutabilmek için, elbette, bu ülkelerin aydın ve yöneticileri ile açık bir ’kendi ülke ve halkına ihanet ilişkisi’ kurmamaktadır. Batı’nın, sözünü ettiğimiz bu koşullandırmaları sayesinde, örneğin Tanzimat’tan itibaren ve hatta yakin geçmişimize kadar ülkemizde vatanseverlik ve memlekete hizmet duyguları ile öyle icraatlar yapılmıştır ki bu icraatlar, gerçekte Batı siyasetinin toplumumuzdaki bir açılımıdır ve bilerek yapıldığı takdirde, ancak bir ihanet olarak nitelendirilebilir.”120

——————————————————–

Geriye dönüp baktığımızda, başlangıçta misyoner teşkilatları, daha sonra ise oryantalistler, Ortadoğu araştırma merkezlerinde yetişen siyasi teorisyenler ve strateji uzmanlarının, İslam toplumunda yapay gruplaşmalar meydana getirmeye, bunları bir temele oturtmaya ve her grubu bir diğer grubun karşısına hasım olarak çıkartmaya muvaffak olduklarını görüyoruz.

İnsanların karşıtlıkları ve husumetleri, genellikle karşı oldukları şeyin özü ve hakikatinden değil, o şey hakkındaki algıdan kaynaklanır. Örneğin, İslam karşıtlarının karşı oldukları şey, aslında İslam değil, kendi kafalarındaki İslam’dır. Bir insanı “İslam karşıtı” olarak tanımlarken, o insanın ”İslam algısının” gerçek İslam ile örtüştüğünü, dolayısıyla da onun gerçek İslam’a karşı olduğunu zannediyoruz. Oysa o insanın ”İslam” adını verdiği şeyin gerçek İslam ile uzaktan yakından bir ilgisi bulunmamaktadır.

İslam’a hücum edenler, aslında kendi kafalarındaki İslam tasavvuruna hücum ediyorlar. İslam’ı, kendi İslam tasavvurları ile mahküm ediyorlar. Halbuki bu tasavvuru zaten Müslümanlar da kabul etmeyecektir. Gerçekte İslam’ın özü ve hakikati ile yakından alakası olmayan, bu muhayyel kutuplaşmada iki tarafın kastettiği aynı şey değil.

İşte, İslam’ın kafalardaki oryantalist algısını İslam zannederek karşı olmak kadar, bu algıyı yine İslam zannederek savunmak ve tepki göstermek de problemlerin kaynağını oluşturuyor.

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir