Ebu Nasr el-Farabi – Es-Siyasetü’l-Medeniyye ”Alıntılar”

Onların çoğu, bir şeyi yeterli ölçüde hayâl etmeye veya tartışmayı gerektiren konuların nerede bulunacağını bilip, hakikati (gerçeği) anlamaya güçleri yetmediği için, hakikati anlayan ve anladığını söyleyen bir kimsenin, şeref veya egemenlik ardından koşan, bile bile yalan söyleyen veya yanılmış bir kişi olduğunu sanırlar. Dolayısıyla; onlar, hakikati da yanlış saymak ister ve hakikati anlayanı da küçük görürler.

Bu, onların çoğunu, her şeyi kavradıklarını öne süren insanların hepsinin her şeyde aldandıklarını düşünmeye götürür. Gene bu, onlardan bazılarını birtakım işlerde şaşkınlığa iletir. Bazıları da hiçbir kavrayışın doğru olmadığını, bir şeyi kavradığını sanan herkesin o konuda yalancı olduğunu sanırlar.*(s.115)

———————————————-

Bazen zenginlik düşkünü şehir halkı, oyun ve eğlence düşkünü şehir halkı, kendilerinin imrenilen, mutlu, başarılı ve diğer şehirlerin halklarından üstün olduklarını sanırlar. Kendileri hakkındaki bu yanlış kanıları, onları, başka şehirlerin halklarını küçümsemeye, değersiz görmeye ve kendilerini mutlu kılan şeylerle şereflenme tutkusuna sürükler.

Böylece, onların karakteri gurur, taşkınlık ve övülme tutkusuna yönelir ve onlar, kendilerinin sahip oldukları şeylere başkalarının sahip olamayacağını, dolayısıyla diğerlerinin zenginlik, oyun ve eğlenceden doğan mutluluklardan hiçbirini elde edemeyecek kadar aptal olduklarını sanırlar. Onlar, kendi yaşama biçimlerini güzel gösteren unvanlar uydururlar.

Sözgelişi, kendileri yetenekli ve nazik, başkaları ise kaba olarak yaratılmış kimselerdir. Bu bakımdan kendilerinin gururlu ve yetkili kişiler oldukları sanılır. Hatta onlara bazen “yardımsever” kimseler de denir.(s.106)

———————————————-

3–‘Bayağı şehir ve bayağı topluluk, bedenî zevkleri veya oyun ve eğlence gibi hayâli zevkleri ya da onların her ikisini elde etmede işbirliği yapan topluluktur. Onlar yeme, içme ve cinsel ilişkiden zevk duyar ve bunlardan en çok zevk verenin ardından koşarlar ki, bunu da, bedensel varlığın devamı veya yararı için değil, sırf zevk verdiği için yaparlar.

Oyun ve eğlence konusunda da aynı şeyi yaparlar. Bilgisiz şehir halkına göre, bu şehir, mutlu ve imrenilecek bir şehirdir. Çünkü, onlar, sözkonusu şehrin amacına, ancak zorunlu ihtiyaçların ve zenginliğin kazanılması ve bolca harcamalar ile ulaşılacağını düşünürler. Onlar, oyun ve zevk için daha çok kaynaklara sahip olan kimseyi en mutlu, en iyi ve en imrenilecek kişi olarak görürler.(s.96)

———————————————-

“Kötü şehir ve kötü halkın oluşturduğu topluluk, servet ve zenginliği, zorunlu şeyleri veya onların yerine geçen altın ve gümüş parayı bolca elde etmek, sırf zenginlik tutkusundan ve cimrilikten dolayı ihtiyaçların ötesinde bir birikim sağlamak için işbirliği yapan, insanın bedeni varlığı için zorunlu olanın dışında herhangi bir harcamada bulunmayan topluluktur…Onlara göre en üstün kişi, zenginlikte en ileriye gitmiş ve zenginliğin elde edilmesinde en becerikli olan kişidir….Zenginliğin kazanılması, zorunlu ihtiyaçların sağlanmasında elverişli olan yollar yani çiftçilik, hayvancılık, avcılık soygun gibi bütün yöntemler ile ticaret ve kiralama gibi iradi anlaşmalar kanalıyla olur.(s.96)

———————————————-

Nasıl ki, hastalar arasında hastalıklarını bilmeyen, üstelik kendilerini sağlıklı sananlar, hekimin sözünü dinlemezlerse; Nefsce hasta olanlar arasında da hastalığını bilmeyen, kendilerini erdemli ve sağlıklı sananlar, asla kılavuzun,öğreticinin ve düzelticinin sözüne kulak vermezler. Bunların nefsleri madde düzeyinde kalır, maddeden bağımsız olarak bir yetkinlik kazanamaz, hatta madde yok
olunca yok olurlar.(s.89)

———————————————-

Bir şehir halkının fiilleri mutluluğa doğru yöneltilmemiş ise, bu fiiller onların, nefsin kötü yatkınlıklarına yol açar. Tıpkı yazma fiillerinin kötü olunca, kötü yazıya sebep olmaları gibi. Gene her sanatla ilgili kötü işler yapılırsa, sözkonusu sanatlardaki kötü fiiller, nefiste kötü alışkanlıklar ortaya çıkarır. bunun sonucu olarak da onların nefisleri sağlığını yitirir. Dolayısıyla kendi fiilleriyle kazandıkları alışkanlıklardan hoşlanırlar.(s.89)

———————————————-

İnsanların yaratılışça farklılıkları üzerine söylenenlerin ışığında, denilebilir ki, her insan, mutluluğun ne olduğunu ve bu konuda neler yapması gerektiğini kendi başına bilmez; onun, bu amaç için bir öğretmen (muallim) ve kılavuza (mürşid)ihtiyacı olur.

Bazı insanların, klavuzlanmaya az ihtiyacı olduğu halde, bazılarının daha çok ihtiyacı vardır. Kaldı ki, bir insan, bu iki konuda yani mutluluk ve ona götüren fiilleri bilmede kendisine kılavuzluk edilmese de, dışarıdan bir dürtü ve itici güç olmaksızın kendisine öğretilen ve gösterilen
şeyleri yapmayabilir.(s.84)

———————————————-

Bir şeyi bulma gücüne sahip olan, daha az şeyleri bulma gücüne sahip olanların başkanıdır. Sonra, kılavuzluk (irşâd) ve öğretimin (ta’lîm) iyilik ya da kötülüğüne göre, eğitimle (te’dîb) kazanılmış güçlerinin üstünlüklerine göre birbirlerinden üstündürler. İyi kılavuzluk ve öğretim gücü olan kimse, bu işte, şeyleri bulup çıkarma gücüne sahip olmayanların başkanıdır.

Gene yaratılış yönünden eksik olanlar, bir işte eğitildikleri zaman; üstün yaratılışlı olup da, o konuda eğitilmeyenlerden daha üstün olurlar. Bir işin üstün düzeyinde eğitilenler, o işin aşağı düzeyinde eğitilenlerin başkanlarıdır. Bir işte üstün yaratılışlı olup, tabiî olarak kendisinin yatkın olduğu her şeyle eğitilen; yalnız o işte üstün yaratılışlı olmayanların başkanı değil, aynı zamanda, üstün yaratılışlı olup da o işte eğitilmeyen veya az eğitilenlerin de başkanı olur.(s.83)

———————————————-

Tabiî olarak ortaya çıkan yaratılışlar kişiyi sınırlamaz ve onu, bir işi yapmak zorunda bırakmaz. Fakat bu yaratılışlar, insanlara, tabi olarak yatkın oldukları, kendilerine kolay geleni yapmak üzere verilmiştir. Bir insan, kendi isteğine bırakılır ve dışarıdan bir itici güç onu harekete geçirmezse, o, kendisinin yatkın olduğu şeye yönelir.

Bir dış güç, onu yatkınlığının karşıtı olan bir işe doğru harekete getirirse, bu kez de o karşıt şeye doğru hareket eder; fakat bunu, zorlama ve güçlükle yapar. Ancak zamanla kazanacağı alışkanlık, onun için bu işi kolaylaştırır.Bir yatkınlık üzere yaratılmış olanların, bu yaratılışlarını değiştirmeleri, doğrusu, güç, hatta çoğu için imkansızdır.Bu da, onların, daha doğuştan bir hastalığa uğramaları ve müzmin bir akıl hastası olmalarından ötürüdür.Bu yaratılışların hepsi, hangi amaçla varolmuşlarsa ona göre iradeyle eğitilmeye muhtaçtır.

Onlar yatkın oldukları şeylerle, bu şeylerin en son veya en yatkın yetkinliklerini almak üzere eğitilirler. Herhangi bir iş konusunda, öyle yüksek yaratılışlar vardır ki, bunlar, onların yatkın oldukları şeylerle eğitilmez ve ihmal edilirse, zamanla onların sahip oldukları yetenekler yok olur.(s.82)

———————————————-

İradi kötülüğe gelince o şu söyleyeceğim şekilde meydana gelir: Ne hayal gücü nede duyum gücü mutluluğun bilincine varır. Düşünme gücü her şart altında onu kavrar. Düşünme gücü mutluluğun bilincine ancak onu kavramaya çalıştığı zaman varır. İmdi zevk, yarar,şeref ve benzerleri gibi hayatın amacı olması gerektiğini insanın hayal edebileceği birçok şey vardır.

İnsan nazari düşünme gücünün yetkinleşmesinde gevşeklik gösterir, mutluluğun bilincine varıp ona doğru yönelmez; yarar, zevk, egemenlik, şeref gibi gerçek mutluluğun dışındaki bir şeyi hayatında amaç edinir, onu arzu gücüyle ister, ona ulaşmasını sağlayacak şeyleri bulmak için ameli düşünme gücünü kullanır ve bulduğu şeyleri isteme gücüyle yapar,bu konuda kendisine hayal ve duyum güçleri yardımcı olursa ondan ortaya çıkan her şey tam anlamıyla kötü olur.

Aynı şekilde insan, mutluluğu kavrayıp bildiği halde onu amaç edinmez, onu arzu etmez veya yeterince istemez de, hayatında mutluluktan başka bir şeyi amaç edinir ve bu amaca ulaşmak için bütün güçlerini kullanırsa ondan ortaya çıkacak her şeye gene bütünüyle kötü olur.(s.79)

———————————————-

İradi iyilik(istenerek yapılan) ve iradi kötülük yani güzellik ve çirkinlik özellikle insanlardan kaynaklanır. İmdi, iradi iyiliğin ortaya çıkmasının bir tek yolu vardır; çünkü insan nefsinin güçleri beştir: Nazari düşünme,ameli düşünme, arzu, hayal ve duyum güçleri. Yalnız insanın düşüneceği ve bilincinde olacağı mutluluk hiçbir güçle değil ancak nazari düşünme gücü ile bilinir. İnsan mutluluğu, Faal Akıl tarafından kendisine verilmiş olan ilkeleri ve ilk bilgileri kullanmakla bilir.

O, mutluluğu bilir, arzu gücü ile onu ister, ameli güçle onu elde etmek için gerekeni yapmayı düşünür ve arzu gücünün araçlarını kullanarak,düşünme gücü tarafından ortaya çıkarılmış eylemleri gerçekleştirir ve ondaki duyum ve hayal güçleri mutluluğu kazanması için gerekli eylemlere doğru atılımında düşünme gücüne yardımcı olur ve boyun eğer ise, bu takdirde,insandan meydana gelen her şey bütünüyle iyi olur. İşte sadece bu yola iradi iyilik ortaya çıkar.(s.79)

———————————————-

..Buna göre, bizimle ilgili şeylerin çoğundaki durumun tersine, O’ndan varlığını alan bir şey, hiçbir şekilde O’nun için sebep değildir; O’nun varlığının gayesi de değildir; O’na bir yetkinlik de kazandırmaz. Biz, birçok şeylerin bizden zuhur etmesine yatkınız; bu şeyler de birtakım gayelerdir ki, biz, onlar için varız. Bu gayelerden çoğu, bize, bizde bulunmayan bir yetkinlıği kazandırır.

Birinci’nin varlığından maksat, diğer şeylerin varlığı değildir ki, bu şeyler, O’nun varlığı için bir takım gayeler teşkil etsin ve O’nun varlığı için dışarıda başka bir sebep bulunsun. 0, diğer şeylere varlık vermekle, kendisinin ve özünün sahip olduğu yetkinliğin dışında başka bir yetkinlik kazanmaz.

Oysa, insan, mal veya başka bir şey harcamakla, iyilik ve yetkinliklerden zevk, şeref (kerâmet) ve başkanlık (riyâset) vb. gibi bir şey elde eder. Böylece de, başkasının varlığı, insan için, kendisinde bulunmayan bir iyiliğin ve varlığın sebebi olur. Bütün bunlar, Birinci için sözkonusu olamaz (muhâl). Çünkü böyle olunca, O, İlk Varlık olmaktan çıkar; O’ndan önce varolan ve O’na varlık kazandıran başka bir şeyin bulunması gerekir. Fakat, 0 kendi başına vardır, cevheri kendi özüyledir ve başkaları O’ndan varlık kazanmak için O’ndan sonra gelir.(s.52)

———————————————-

Çünkü tam olan varlık, kendisi için özünün dışında mümkün bir şey bulunmayandır. Buna göre, O’nun varlığının, hiçbir sürette kendi özünün (zat) dışında bir şey için olması mümkün değildir. Dolayısıyla, O’nun asla karşıtının bulunması mümkün değildir. Bir şeyin karşıtının varlığı, o şeyin varlığına denk bir derecede bir varlığın bulunması demektir. Oysa O’nun varlık derecesinde ve O’nun kuşatmadığı bir varlık asla bulunamaz. Aksi takdirde, O’nun varlığı eksik bir varlık olurdu.

———————————————-

Düşünme gücü öyle bir güçtür (kuvve) ki, insan, onunla ilim ve sanatları elde eder; fiil (eylem) ve ahlâkî davranışlardan iyi ve kötü olanları birbirinden ayırdeder. Gene, onunla neyi yapması neyi yapmaması gercktiğini anlar; yararlı ve zararlıyı, lezzet ya da acı veren şeyleri de onunla kavrar.

———————————————-

İnsan aklı;maddeden ne kadar uzaklaşırsa o derece olgunlaşır.

———————————————-

Eğitim;kötü fiileri ortadan kaldırmalıdır,zira tabii ve iradi kötülükler silinmeden mutluluk elde edilmez.

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir