Eşyanın Lisandaki Varlığı

 (Gazali)

[Aşağıdaki metinde, Gazali, Islam düşüncesinde bir çok tartışmaya konu olan, Ilahi Kelam’ın doğasına ilişkin meseleleri aydınlatabılecek bir çerçeve sunmaktadır.]

Şunu iyi bilmelisin ki: her şeyin varlığı dört mertebededir:

a Hariçteki varlığı,

b Zihindeki varlığı,

c Lisandaki varlığı,

d Yazı ve şekildeki varlığı,

Ateşi misal alalım:

Bunun ocakta bir vücudu vardır. Bir de zihin ve hayalde bir vücudu, yani ateş olarak bilinişi ve mekândaki vücudunun bir hayali vardır.

Bir de, lisandaki varlığıdır ki, ona delâlet eden ”ateş” kelimesidir.

Bir de beyaz (kâğıt vesaire) üzerinde yazılmış bir şekli vardır. Şimdi dikkat et yakmak işi, ateşe mahsus bir sıfattır. Bunun gibi kıdem veya kadim de Kur’an’ın ve Allah kelâmı’nın bir sıfatıdır Yakan ateş, dört mertebedeki vücudundan yalnız hariçteki varlığıdır, yoksa zihindeki, lisandaki, yazıdaki vücudu değildir.

Çünki eğer sonrakiler olsaydı muhakkak bunlar da bir şey yakardı.

Eğer bize ”ateş kelimesi yakıcıdır” denilirse, ”hayır” deriz.

Eğer, ”bu kelimeyi teşkil eden sesler yakıcıdır” denilirse, yine de ”hayır’.” deriz.

Eğer, ”bu kelimenin beyaz üzerinde yazılmış harfleri yakıcıdır” denilirse; ”doğru değildir” deriz.

Evet, herhangi bir şeyi yakan, yalnız ve ancak o harflerle yazılan ve o seslerle anılan kelimenin delalet ettiği, ocakta veya sair mekândaki şeyin hali ve vücududur.

Işte bu yakmak hassası, ateşin bir vasfı olduğu gibi, kıdemde öylece Allah kelâmı’nın bir sıfatıdır.

Kur’an ismini verdiğimiz şeyin vücudu da dört mertebededir:

1. Allah’ın zâtı ile kâim olan asıl varlığı, ocaktaki ateşin ve emsalinin vücudu gibidir:

”En yüksek misal Allah’a mahsustur. Allah’ı bilmek için en yüksek misaller vardır.” (Nahl-60)

Fakat, ateşi misal almak lüzumu, âcizlere yüksek bir fikri anlatabilmek içindir. Böyleleri için bir takım misallere ihtiyaç vardır.

”Kıdem”, ”kadîm”: Kur’an’ın hakikî vücudunun bir sıfatıdır, (Yakmak fiilinin ateşin Vücuduna mahsus bir vasıf olması gibi).

2. Kur’an’ın hâfızamızdaki Vücudu ki, bir şey öğrenirken ve ezberledikten sonra kafamızda durur.

3. Dilimizdeki vücudu ki, sesimizle ona Vücud veririz.

4. Yazmak suretiyle kâğıtlardaki Vücudu.

İşte birisi bize, zihinlerimizdeki Kur’an’dan sorsa.

Ona, o bizim bir ilmimizdir, sıfatımızdır. Bizde sonradan hâsıl olmuştur. Binaenaleyh yaratılmıştır. Ama bu ilim ve sıfatımızla mâlum olan şey ise kadîmdir, nitekim, ateşi bilmemiz ve suretini hayalimizde bulmamız yakıcı bir şey değildir. Fakat malumumuz olan şey yakıcıdır, deriz.

Eğer Kur’an’ı okurken hâsıl olan sesimizden, lisanımızın hareketlerinden ve bunlardan meydana gelen kelime ve kelâmlar nedir?, derse:

Bunların hepsi, bizim lisanımıza ait sıfatlardır. Lisanımız kadim değildir, hâdisdir. Lisanın bu sıfatları da, kendinden sonradır. Binâenaleyh, hâdise hâdis olan da hâdistir. Diğer bir deyimle: kadim olmayan şeydeki haller ona sonradan gelmiştir. Bunda asla şüphe ve tereddüde yer yoktur.

Fakat, bu hadis seslerimizle söylenmiş, anılmış, gizli veya açık okunmuş olan şey kadimdir. Nasıl ki ”ateş” kelimesinin harflerini dilimizle söyleriz, yakıcı olan, söylediğimiz kelime değil o kelime de anılan şeydir.

Yoksa, sesimiz, ve sesimizin parçaları (kelime, harfler ve bunları meydana getiren hareketler) yakıcı değildir.

Eğer, buna karşı”ateş” sözünü meydana getiren harfler, ateşin kendisinden ibarettir,derse:

Eğer, öyle olsaydı, bu harfler veya bunlardan hâsıl olan kelime yakıcı olurdu.

Kur’an’ın harfleri ve onlardan teşekkül eden kelime ve kelâm’da eğer okunanın zât itibariyle aynı olursa işte o zaman, kadim olur.

Bunun gibi ; ”ateş” sözünü yazmakla, yazılan şey de eğer, yazılmış olan şeyin kendisi ise o da yakıcı olurdu.

Hâlbuki hiç de böyle değildir. Çünki ateşin kendisi, yazılmış olan şeydir. Yoksa ateşin yazısı değildir. Yazı halindeki, yakıcılık sıfatı olmayan şey, ateşin bir suretidir. Çünki kâğıtların üzerinde yakmadan ve yakılmadan duruyor.

İşte varlıktaki bu dört derece avama göre bir teşbihtir. Bunların tafsilâtını ve her birinin husu siyetlerini onlara idrak ettirmek kavratmak mümkün değildir.

Bu sebepledir ki meselelerin içine dalmıyor ve izahına girişmiyoruz. Yoksa, işlerin hakikatını ve tafsilâtının özünü bilmediğimizden değildir. Ezcümle:

Diyebilirdik ki: ateş ocakta ve başka bir yerde iken: yakıcı, sönücü, parlayıcı olmakla tavsif olunur.

Lisandaki ifadesine de; Arapça, Türkçe, Acemce. .. vasfı verilir. Harfler az veya çok denilir. Halbuki ateşin ocaktaki vücudu, Acemce’ye, Türkçe’ye ve Arapça’ya ayrılamaz.

Lisandaki ateş de sönmek veya parlamakla vasıflandırılamaz.

Ateşin bir şey üzerindeki yazılışına, kırmızı, yeşil, siyan vesair sıfatları verildiği gibi yazı şeklilerinden, muhakkık, sülüs, rik’a, yahut nesih kalemledir, denilir.

Fakat lisanda iken ona bu sıfatların verilmesi mümkün değildir.

”Ateş” ismi, ateşin hem ocaktaki, hem Zihindeki: lisanda ve kâğıttaki vücutlarına verilen müşterek bir isimdir. Ama bu isimle asıl kasdolunan şey, hakikatte ocaktaki ateştir. Zihinde mevcut olan bilgisine göre hakikat değildir, mânâdır.

Fakat ne de olsa ateşin kendisini anlatan hayalî bir surettir.

Nasıl ki aynada görülene de insan veya ateş denilir. Bunun hakikaten bir insan ve ateş olmadıgı bellidir.

Fakat hakikî insan ve ateşin bir suret ve hayali olduğu için, onlara bu isim veriliyor.

Lisandaki ateş kelimesinin ifade ettiği şey de, zihinde mevcut olan ataşe delâlet eden üçüncü bir manadır.

Şurasını da kaydedelim ki lisanda kullanılan isimlerin manası terimlere göre değişir. Fakat birinci ve ikincilcrdc (yani bir şeyin ha riçte veya zihindeki varlıklarında) değişiklik olamaz. Kâğıt üzerindeki ateşin ifade ettiği şey, hiç de evvelkilerin aynı değildir. Bu, dördüncü bir manadır ki, lisandaki mana ya ve terime delâlet eden bir yazı şekildir.

Işte “Kur’an” veya ”ateş” daha doğrusu her şeyin isminde bulunan müşterek mana, onların yukarıdan beri izah edilmiş olan dört mertebesindeki durumlarından birisidir.

Sonuç: Hadis ve haberlerde, ”Kur’an müminin kalbindedir”, ”Kur’an mushaflardadır”, ”Kur’an okuyanın dilindedir”, ”Kur’an Allah’ın Zâti bir sıfatıdır” şeklinde gelmiş olan sözlerin hepsi doğru söylenmiştir. Hepsinin manası bulundukları mertebelerine göre anlatılmıştır. Bu anlayışta, zeki ve âlim olanlara göre bir tenâkuz yoktur. Bu zatlar, ihata ve kavrayışları ile bu sözlerdeki hakiki maksadı tayin ve tasdik ederler. İşte bunlar, o kadar açık ve ince işlerdir ki, zeki ve fatîn (akıl ve idraki keskin) kimselere göre bundan daha açık ve vazıhı daha incesi yoktur.

Recep Alpyağıl – Din Felsefesine Dair Okumalar 2,syf.577,580

1 Metnin alındığı yer: Gazali, Halkın Kelami Tartışmalardan Korunması: Ilcamü’l-avam an ilmi’l-kelam, çev. Sabit Ünal (Izmir: Izmir Ilahiyat Fakültesi Vakfı Yayınlaru, 1987), s. 110-114.

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir