Allah’ı Tanımanın Yolu

( Gazzali )

[Tanrı’nın sıfatları meselesi, din felsefesinin diğer konularında olduğu gibi, ontolojinin ve epistemolojinin kesiştiği bir noktada yer alır. Bu her iki meseledeki kavrayış, bu konudaki eğilimleri de belirler mahiyettedir. Meselenin bu boyutunu çok iyi fark etmiş olan Gazzali, aşağıda yer alan metinde, marifetullah konusunda taklit ve tahkik yolunun nasıl birbirinden ayrı olduğunu anlamlı bir örnek üzerinden ifade etmekte, ancak yine de, konunun metafizik doğası nedeniyle, her şeye rağmen, insanın bilme yetilerinin belli bir noktadan sonra bu sahada yetersiz kaldığını vurgulamaktadır.]

O halde ”O’nu tanımanın yolu nedir?” diye sorarsan cevaben derim ki:

Bir çocuk veya bir iktidarsız, bize çiftleşmenin tadını duyma ve hakikatini idrâk etme yolunu sorsa, bu meselede iki yolun bulunduğunu söyleriz. Ya onu kendisine vasfederek tanıtacağız veya ”şehvet garizesine ulaşıncaya kadar sabret; o zaman çiftleşmeyi kendin yapar ve tadım öğrenirsin!” diyeceğiz. Gerçek marifete ulaştıran tahkik yolu bu ikinci yoldur. Birinci yol ise bir tevehhüm yaratmaktan ileri geçmez. Çiftleşmeyi, tad diye adlandırılan bir nesneye benzetmekten ibaret kalır. Fakat kendisinde şehvet meydan gelir ve tadarsa, onun şekerin tadına benzemediğini ve gerçek tadın, tevehhüm ettiği şekilde olmadığını kesin olarak anlayacaktır. İsmi ve sıfatı hakkında bütün duydukları ve onun lezzetli ve güzel olduğu doğru olmakla beraber.

Böylece Allah-ü Teâlâ’yı tanımanın da iki yolu vardır: Biri kaasır (kusurlu) ve öbürü mesdüd (kapalı)dır. Kaasır, isim ve sıfatların zikredilmesidir ki; bunun yolu, nefislerimizden öğrenip bildiklerimize benzetmektir. Biz kendimizi kaadir, âmil, hayy ve mütekellim olarak biliyoruz. Sonra bunların, Allah-ü Teâlâ’nm vasıflarından olduğunu işittik; delil ile öğrendik; kaasır (kusurlu) olarak da fehmettik.

Tıpkı iktidarsız’ın, şekerin tadına benzetmek suretiyle çiftleşmenin tadmı anlaması gibi. Oysa bizim hayatımız, kudretimiz ve ilmimiz, Allah’m hayat, kudret ve ilminden alabildiğine uzaktır; hatta iki uzaklık arasında, münasebet yoktur.

Allah-ü Teâlâ’yı bu evsaf ile tarif etmenin faidesi ise îhâm, teşbih, kendisine benzemediği halde isimde müşarekettir. Gayemiz, çiftleşmenin tadını iktidarsız’a anlatmak olunca, onu kendisine, duyduğu tatlardan biri, meselâ tatlı bir yemeğin lezzeti ile temsil ederek, ona “şekerin tatlı olduğunu, şeker yediğin zaman ağzında ’tatlılık ve içinde hoş bir raiha hissettiğini biliyor musun?” deriz ve 0, ”evet!” der. Bunun üzerine ”cima (cinsî münasebet) de işte böyledir!” deriz. Fakat ona çiftleşmenin gerçek tadını hakikatine uygun şekilde anlatmış olduğumuza ve iktidarsız’ın bu tadı filen zevkeden ve duyan kişinin durumunda olacağına kani misin? Heyhat! Gerçek şu ki bu vasıf bir îhâm, yanlış bir teşbih ve tefhim ve isimde müşareket olmaktan ileri geçmez. İhâmdır; çünkü umumiyetle güzel bir iş olduğu vehmini uyandırır. Teşbihdir; çünkü çiftleşmenin tadı sadece isimde şekerin tadına benzetilmiştir.

Fakat «hiç bir şey O’nun misli gibi değildir; diridir, diğer diriler gibi değil, kaadirdir, diğer kaadirler gibi değil» diyerek teşbihi keseriz. Nitekim «çiftleşme,. şeker gibi tatlıdır, fakat o lezzet elbette bu lezzete benzemez ve aralarında yalnız isimde müşareket vardır!» deriz. Sanki biz, Allah-ü Teâlâ’nın hayy, âlim ve kaadir olduğunu bilince önce kendi sözümüzün mânasını bilmekte ve O’nu ancak kendimizle tanımaktayız. Şöyle ki kulağı işitmeyen insanın, «Allah-ü Teâlâ semi’dir!» sözümüzün mânasını anlaması tasavvur edilemez. Anadan doğma kör de, «O basîr’dir!» sözümüzün mânasını anlayamaz. Nitekim bize, «Allah eşyayı nasıl bilir?» diye sorulsa, «senin eşyayı bilmen gibi!» deriz. «Nasıl kaadir oluyor?» diye sorsa, «senin kaadir olmaklığın gibi!» deriz. Bizim bu cevabımızdan bir şey anlayamaz. Ancak, kendisine münasib olan bir vasıf ise önce onunla kendisinin muttasıf olduğunu ve sonra kendisine mukayese etmek suretiyle başkasını bilir. Allah-ü Teâlâ’nın, bizde münasibi bulunmayan bir vasıf ve hususiyeti olursa bu durumda bizdeki vasıf sadece isimde ona ortak olur. Şekerin tadının çiftleşmenin lezzetine müşareketi olmasaydı anlaşılması elbette imkânsız olurdu.

Her insan önce kendini tanımakta ve sonra Allah-ü Teâla’iyn sıfatları ile kendi sıfatları arasında mukayese yapmaktadır. Oysa Allah-ü Teâlâ’nm sıfatlan yücedir ve bizim sıfatlarımıza benzemekten münezzehdir. İşte bu marifet kaasır (kusurlu) ve kendisinde îhârh ve teşbih ciheti galibdir. Bu itibarla müşabehetin aslen menfî olduğunu ve isimde müşareket olmakla beraber ikisi arasında münasebet bulunmadığını bilmek gerekir.Mesdûd (kapalı) olan ikinci yola gelince, bu, kulun tanrılık sıfatlarının tamamını elde edinceye kadar beklemesi ve nihayette tanrı olması yoludur. Tıpkı Sübyanın çiftleşmenin tadını duymak için bulûğ çağını. beklemesi gibi.

Ne var ki bu yol kapalı ve yasaktır. Çünkü tanrılık hakikatinin Allah’dan başkası için hasıl olması müstahildir. Bu yol, tahkiki marifetin yegâne yoludur ama o, Allah’dan başkasına mutlak ve kati surette kapalıdır. O halde Allah’ı, hakikati üzere Allah’dan başkasının bilmesi muhal (imkânsız)dır. Hatta diyebilirim ki, Peygamber’i bile ancak Peygamberin kendisi bilir. Nübüvvet mertebesine ermemiş olan nübüvvetin sadece adını ve onun insanda Peygamber’i Peygamber olmayandan ayırdeden bir hususiyet olduğunu bilir. Fakat o hususiyetin mahiyetini ancak o hususiyete sahib olan peygamberin kendi bilir. Peygamber olmayan asla bilemez. Ancak kendindeki sıfatlara benzetmek suretiyle anlar. Hatta daha ileri gidecek ve diyeceğim ki: Hiç kimse ölümün hakikatini, cennetin hakikatini ve cehennemin hakikatini bilemez. Bu hususlar ancak Ölümden sonra, cennet ve cehenneme girdikten sonra bilinir. Çünkü cennet esbabı melezzettir. Ömründe lezzet duymayan bir insan farzedelim, cenneti ona çekici ve cazib bir şekilde anlatabilmemize imkân yoktur.

Cehennem de acı veren sebeblerden ibarettir ki, ömründe acı çekmeyen bir insan farzedelim, cehennemi ona anlatabilmemiz mümkin değildir. Ancak acı çektiği en büyük acıya benzetmek suretiyle cehennemi kendisine anlatabiliriz ve lezzetlerden bir kısmını tatdığı vakit de yemek, cinsî münasebet, manzara ve benzeri lezâi’zden tatdığı en büyük lezzete benzetmek suretiyle cenneti kendisine anlatmaya çalışırız. Şayet cennette dünyadaki lezzetlere benzemen bir lezzet varsa onu anlatmaya aslen imkân yoktur. Ancak teşbih yolu ile anlatılabilir. Tıpkı çiftleşmenin lezzetinin şekerin tadına benzetilmesi gibi. Şübhe yok ki cennetin lezzetleri, dünyada tatdığımız her çeşit lezzetten, cima lezzetinden, şeker lezzetinden çok uzak ve başkadır. Nitekim cennet lezzetlerinin en doğru tabiri göz görmemiş, kulak işitmemiş ve insan hayalinden geçmemiş lezzetler olarak tavsif edilmesidir. Eğer, dünya yiyeceklerinden birinin tadına benzetirsek, onun dünya yiyecekleri gibi olmadığını ve meselâ cinsî münasebetin lezzetine benzetecek olursak, onun dünyada bildiğimiz cinsî münasebet gibi olmadığını söylemek zorundayız.

Bütün bunlardan sonra artık yer ve gök halkının, Allah’ı ancak isim ve sıfatları ile tanıdıklarını söylememizin hayreti mucip olacak tarafı var mıdır?Nitekim cennet hakkındaki bilgilerin de isim ve sıfatlardan ibaret olduğunu söylemekteyiz. İşte insanın isim ve sıfatını işitip de tanımadığı, idrâk edemediği, zatına erişemediği, hali ile hallanamadığı her şey de böyledir.

”Ariflerin Allah’ı tanımalarının neticesi nedir?” diye sorarsan deriz ki: Allah’l (gerçek mânada) tanımaktan aciz olduklarını bilmeleridir. Işte O’nu tanıyamıyacaklarını ve tanımanın zinhar mümkün olamayacağını bildikleri zaman hakikati bilmiş olurlar. Zira Tanrılık Sıfatlarının künhüne vakıf olarak hakikî marifetle Allah’ı bilmek, Allah’dan başkası için muhaldir. Marifet, yukarıda zikrettiğimiz gibi keşif ve burhan tarikiyle olursa, bir mahluk için mümkin olan marifetin son haddine erişilmiş olur. Nitekim Sıddîk’ı Ekber (R.A.), ”derk-i idrâkden acziyet idrâktir!” sözü ile bu gerçeği işaret etmiştir. Hatta kâinatın efendisi Rasülül-lah (S.A.V.) de, ”sen kendini övdüğün gibi ben seni övmeye muktedir değilim!” sözü ile bu hakikati kasdediyor. Bu sözün mânası şudur: Ey Allahım! Sana mahsus olan övgüleri ve Tanrılık sıfatlarını ihata edebilecek gücde değilim; onları ancak ve ancak sen ihata edersin. Yoksa bu sözden, dil ile tabiri mümkün olmayan hakikatlere erdiğini kasdetmiş değildir.

Marifetin genişlemesi meselesine gelince bu genişleme, O’nun isim ve sıfatlarına dair olan marifette olur. Eğer O’nu bilmek mümkin değilse o halde melekler, nebiler ve velilerin marifet babındaki derecelerinin ne ile birbirinden farklı olacağını sorarsan cevaben derim ki: Marifetin iki yolu olduğunu öğrenmiş bulunuyorsun. Birisi hakikî olan yoldur ki, bu yol, Allah’dan başkasına kapalıdır. Bu yolu kazanmak ve idrâk etmek isteyen bir mahluku celâl tecellileri hayrete düşürür ve başını kaldırıp bakmak istediği an, duyduğu dehşetten gözleri kapanır. Sadece isim ve sıfatları tanımaktan ibaret olan ikinci yol ise halka açıktır. Mahlukların meratibi işte bu yolda değişmektedir. Allah-ü Teâlâ’nın âlim ve kaadir olduğunu icmali olarak bilenle O’nun yer ve gök alemlerinde, ruhların ve cesedlerin yaratılışında akıllara hayret veren eserlerini müşahede eden, memleketinin eşsiz ve emsalsiz güzelliklerine ve harika sanatlarına vakıf olan, bunları bütün ayrıntıları ile inceleyen, herbirinde gizli olan hikmeti arayan, letâif-i tedbiri müstevfî ve Allah-ü Teâlâ’ya yaklaştıran melekiyet sıfatlarının tamamı ile muttasıf olan, 0 sıfatları bilfiil yaşayan bir olur mu? Hatta bu iki kişi arasında erişilemiyecek derecede uzaklık vardır.

(…)

Eğer ”zatın hakikatini bilmediklerine ve bunun müstakil olduğuna göre isimleri ve sıfatları gerçek ve tam marifetle bilmişler midir?” diye soracak olursan, deriz ki: ”Heyhat! . Bunu da ancak tam ve hakikî olarak Allah-ü Teâlâ bilir. Çünkü bir zatın alim olduğunu bildiğimiz vakit, hakikatini anlayamadığımız mübhem bir varlığı tanımış olmaktayız. Sadece o zatın ilim sıfatına sahip olduğunu biliriz. Sonra ilim sıfatını gerçekten ve hakikatine uygun şekilde bilirsek, o zatın alim olduğuna dair bilgimiz tamdır; yoksa değildir. Allah-ü Teâlâ’nın ilminin hakikatini ancak o ilme sahib olan bilir ve o ilme Allah’dan başkası sahip olamayacağına göre O’ndan başkası bilemez. Ne var ki, kendi ilmine teşbih yolu ile anlar. Yukarıda irad ettiğimiz şeker misalinde olduğu gibi.

(…)

Recep Alpyağıl – Din Felsefesine Dair Okumalar 1,syf.728,731

1 Metnin alındığı yer: Gazzali, Esma-i Hüsna Şerhi, çev. M. Ferşat (Istanbul: Ferşat Yayınları, 1972), s. 60-66. [Alternatif çeviri için bkz. Gazzali, Ilahi Ahlak ( Esmaülhusna), çev. Yaman Arıkan (Istanbul: Uyanış Yayınevi, 2007).]

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir