Yön, Yol ve Yolcu

sessiz-cennetler-2 Yön, Yol ve Yolcu

Amerika kıtasını keşfeden Kristof Kolomb’un hikâyesi ilginçtir. Önce bilmeliyiz ki Amerika zaten oradaydı ve üzerinde insanlar yaşıyordu. Demek ki Amerika keşfedilmedi, Avrupalılar orayı ilk kez gördüler. Zaten Batı her konuda her işi önce kendisinin yap­tığı algısını yerleştirmeye çalışır. Bununla diğerlerine üstünlük kurmaya çalışır. İlginç olan şu ki Kolomb bilerek değil yanlış­lıkla Amerika’ya ulaştı. Çünkü Kolomb, Ispanya’dan kalkıp ba­tıya doğru gidince doğrudan Hindistan’a ulaşacağını sanıyordu. O yüzden vardığı yere “Hindistan” anlamında “Indies” denildi. Oranm yerli halkına da “Hintli” anlamında “indian” denildi.

Bu hikâye bize şunu gösteriyor: İnsanın yönü yanhş olunca yolu da yanlış oluyor. Eğer yönünü bilmiyorsan hiçbir pusula veya harita seni menziline ulaştıramaz. Bu insanlar için böyle. Ama toplumlar için de böyle. Yönünü şaşıran toplumların yaptıkla­rı işler de yönsüz olur. Bizim de Müslümanlar olarak iki asırdır yönümüz bozuk. O yüzden yolumuz da bozuk. Hâlbuki kulun yönü Hak’tır, yolu da Hak’tır.

Aslında yerini yurdunu bilmede, yönünü ve yolunu tayin et­mede müminlerin çok titiz olması gerekir. Çünkü kul, “mü­minin miracı” diye vasfedilen namazı kılmak için dünyanın neresinde olursa olsun kıble yönünü bilmek zorundadır. Dola­yısıyla mekândaki yönü konusunda bilinçlidir. Mümin zaman konusundaki yönü konusunda da bilinçlidir. Çünkü namaz vakitlerinden orucun başlama vaktine, hac zamanından zekât verilecek zamana kadar sürekli zamanı kollamak zorundadır.

Maalesef iki asırdan beri bu bilinç yavaş yavaş kayboldu. Fıtrî bir mekân ve zaman anlayışının yerine Batı’yı esas alan yapay bir mekân ve zaman anlayışı benimsendi, öyle ki bugün kendimi­zi içinde saydığımız harita ve saat bile Londra’ya göre ayarlıdır. Yani biz aslında İngiliz’in dünyasında yaşıyoruz. Bunu kendimiz, kendi elimizle yaptık. Kısacası iki asırdır yönümüzü, yolumuzu şaşırmış durumdayız. Bazı örneklerle açıklayayım…

Osmanlı’da yönün şaşmaya başladığına dair en güzel örnek Be­yazıt Meydanı ve çevresindeki yapılardır. Meydanın merkezi Beyazıt Camii’dir. Bu caminin yapılışından üç asır sonra onun yakınma Harbiye Nezareti binası yapılır. Bu binanın giriş kapı­sı ise kıbleye dönük değildir, 45 derece daha güneye doğrudur. Nadiren görülen bir şeydir bu. Çünkü müminlerin mahalleleri, sokakları ve evleri dahi genellikle kıbleye doğru yöneliktir. Şaş­ma burada bitmiyor. Osmanlı’yı Batı’nın kölesi hâline getiren Batı kafalı isimlerin başında gelen Mustafa Reşid Paşa’nın tür­besi aynı camiin haziresindedir. Ama bu yapı da kıbleye doğru değil, ondan 45 derece daha sağa doğru inşâ edilmiştir. Üstelik bir İsviçreli mimar olan Fossati tarafindan. Bu meydan o yüzden o gün bugün düzen tutmaz. Bizim de Hak yönümüz kaybolunca bütün düzenimiz bozuldu. Bunun başka bir çarpıcı örneği Top- kapı ve Dolmabahçe sarayları arasındaki büyük farktır. Topkapı Sarayı ne kadar mütevâzı, doğal, organik, samimi ve bizden ise Dolmabahçe Sarayı da o kadar bize yabancı, mütekebbir, göste­rişçi, uyduruk ve riyâkârdır. Hâlbuki Topkapı’da en güçlü, Dolmabahçe’de ise en zayıf sultanlar ikamet etmiştir.

İnceleyin:  Özgürlük ve Mutluluk Anlayışımız

Yönsüzlüğün ve yolsuzluğun sonu köksüzlüktür. Geçenlerde te­levizyonda seyircilerin dinî sorularını cevaplayan bir hocayı sey­rettim. Yayına bağlanan bir seyirci kabir azabına inanmadığını söyledi. Hoca da kabir azabının hak olduğunu âyetlerle, sonra hadislerle açıkladı. Ama sonra şunu ekledi: “Millet olarak asırlar­dır sahip olduğumuz böyle değerleri inkâr etmemeliyiz.” Yani bu hocaya göre kabir azabına itikat en nihayet “millî kültürün bir parçasıymış. Dikkat ederseniz bu gibi söylemlere çok sık rastlı­yoruz. Sevgili dostlar, dinimiz bir millete, bir kültüre, bir ırka, bir bölgeye» bir devre, bir devlete, bir topluma has değildir. İnancı­mızın temeli bunlar değildir. Belki bunların bir kısmı inancımı­zın doğurduğu şeylerdir. İnancımızın temeli Allah (cc) ve Resû- lünün (sav] beyanı ve Rabbânî âlimlerin yoludur. O zaman yerel âdetler veya kültürün içerdiği şeyler inancımızın üstünde değil ona tâbi olunca kıymet kazanır. Yani kültür, medeniyet, gelenek, ne derseniz deyiniz hepsi dine tâbidir. Din onlara tâbi değildir. Dinimiz bir aksesuar, bir eklenti, bir parça değildir. Her şeydir, bütündür, asildir.

Yönsüzler dini kültür olarak kabul ederler. Dini toplumun da­yandığı bir temel, bir kültürel zenginlik unsuru, işe yarayan bir unsur olarak görürler. Din île siyasi veya toplumsal şartlar ça­tıştığında dini devre dışı bırakırlar. Okullara 1980 ihtilalinden sonra Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi kondu. Zira bu kafada olanlar için dinin kendisi lazım değildi, kültürü yeterliydi. Ah­lâkın kendisi işlerine gelmezdi, bilgisi yeterliydi. Bundan ötesi aşırılık olurdu ve düzeni bozardı.

Dinimizi anlamada ve anlatmada yönsüzlüğümüz itikadı da bo­zuyor. Başta bahsettiğimiz Batıya karşı aşağılık kompleksi “ila­hiyat” denilen alanı işgal etmiş durumda. Meselâ bir ilahiyatçı rahatça Kur’ân’daki kıssaların gerçek olmak zorunda olmadığını yazabiliyor, söyleyebiliyor. Kendisini uyaranlara da kendisinin dinî bir “görüş” ortaya koyduğunu söyleyebiliyor. Üstüne üst­lük bu bâtıl görüşünü bir Alman teologun Incil’deki kıssaların efsane olduğuna dair yaklaşımını taklit ederek oluşturduğunu da pervâsızca ekleyebiliyor.

Bazıları da Batılı izahları esas alarak Kur’ân’ı doğrulamaya ça­lışırlar. Batılı bilim adamlarının yaptığı araştırma sonuçlarına dinimizden dayanak bulmak için uğraşırlar. Meselâ orucun, abdestin, zekâtın Batılı anlayışa göre ne kadar sağlıklı olduğunu göstermeye çalışırlar, ölçüleri tersine dönmüştür. Yani ortaya konan sözlerin ve işlerin Allah’ın (cc) ve Resûlünün [sav] yolu­na uygunluğuna değil, Allah (cc) ve Resulünün [sav] yolunun Batılıların söyledikleri ve yaptıklarına uygunluğuna bakarlar. Kı­sacası dinin hayatı değil, hayatın dini belirlemesine yol açarlar.

Yönümüzü ve yolumuzu unutmamızla beraber kişiliğimiz de berhava oldu. Bunu “hüviyet” kelimesi yerine konan “kimlik” kelimesinde görebiliriz. Bildiğimiz gibi “kim?” bir soru edatıdır. Yani müphemlik, belirsizlik bildirir. Biz bu kelimeyi tuttuk, net bir anlamı varmış gibi isim yaptık. Yani “kimlik” demek, aslın­da “Ben kim olduğumu bilmiyorum, sen söyle!” demektir. Bunu siyasetten sanata her alanda görüyoruz. Meselâ kendi tarihimizi, sanatımızı, hatta dinimizi Batılıların kitaplarından öğrenmeye çalışan çoktur. Burada bir hatıramı nakledeyim. Bilkent Üniver­sitesinde doktora yaparken büyük tarihçi merhum Halil înalcık’ın da üniversitede olduğunu öğrendim. Hemen odasına gi­dip tanışmak istedim. Sohbet sırasında Halil Hoca şöyle söyledi: “Osmanlıca bilmeden Osmanlı tarihini bilmek mümkün değil. 0 zaman Batılıların anlattığı tarihe mahkûm oluruz. Onlar ise hep yalanla iş görürler.”

İnceleyin:  İnsan Olmayı Hatırlamanın Estetiği: Özgürlük

Bu gerçeği ABD’de yüksek lisans yaparken de gördüm. Aldığım derslerden birisi Devletler Tarihi idi. Bunu veren hoca, alanın­da üstad kabul edilen Çek asıllı bir profesördü. İlk derste bize ders programını dağıttı. Baktım, devletler tarihi Eski Yunan ile başlıyor, ABD ile bitiyordu. Osmanlı’dan hiç söz yoktu. Elimi kaldırdım, hocaya sordum: “Profesör, burada yazmadığınız bir devlet var. O öyle bir devlet ki buradaki hemen bütün Avrupa­lı devletlerin tarihini üç asır boyunca etkilemiş. Bana o devlet hangisi olduğunu söyler misiniz?” Adam acı bir şekilde tebes­süm etti: “Evet, anladım sizi. Siz Osmanlı’dan bahsediyorsunuz.” Ben de “Evet, Osmanlı neden programda yok?” dedim. Profesör: “Doğrudur, biz Batılılar Osmanlı’yı görmezden geliriz. Nitekim meşhur Fransız tarihçi Braudel’in bir sözü vardır: ‘Osmanlı, Av­rupa tarihinin kara deliğidir’ diye.” dedi. Ben de bunun üzerine profesöre o zaman Osmanlı üzerine bir ders yapmak istediğimi söyledim ve nihayet yaptım.

îşin bir de öteki tarafı var. Kendi yön ve yolumuzdan bahse­denler bir asırdır uydurulan bazı klişelere hapsolmuş durumda.Meselâ medeniyetimizin büyüklüğüne örnek olarak meşhur ca­mileri örnek veriyorlar. Ama o camilerin bir yapı olmanın öte­sinde bir mescid, Allah’ın evi olduğunu unutuyorlar. Caminin, sebilin, çarşının mimarisinden bahsederken orada nüfuz etmiş kulluktan, fıkıhtan, edebden, düşünceden, incelikten, bilimden bahsetmiyorlar.

Yönümüz şaşınca yolumuz da şaştı. Allah’a giden sırat-ı müs­takim terk edildi. Uyduruk ideolojilerin, menfaatin üstüne giy­dirilen dâvâların, ikiyüzlülüğün yolları yol olarak benimsendi. Yön kaybolunca yol, yol kaybolunca ise yolcu kaybolur. Yani iki asır evvelinden başlayarak sadece gücümüzü değil kişiliğimizi de kaybettik Kişiliğimiz zayıf olunca ne itibar buluyoruz ne itibar görüyoruz. Düşüncede, kavramlarda, işimizde, gücümüzde ma­alesef ya anlamını bilmediğimiz şeylerin kalıpçılık yapıyoruz ya da Batı’da ne varsa sormadan bakmadan taklit ediyoruz.

Biz kendimiz değiliz, kendimiz olamıyoruz. Çünkü kendimize yani kulluğa değer, önem, öncelik vermiyoruz. İki asırdan beri Batı’nın yönünde, onun yolunda ilerlemeye çalışıyoruz. Ama so­rarsanız kendi yolumuzun yolcusuyuz. Hayır, öyle değiliz.

Velhâsılı kelâm, artık tekrar Hak yöne yönümüzü dönelim. Hak yolun yolcusu olalım. Her işimizde, her düşüncemizde Hakk’m murâdını ve rızasını, O’nun kutlu Resûlünün [sav] Sünnetini ter­cih ve takip edenlerden olalım. Olalım ki dünyada ve mahşerde kaybedenlerden olmayalım.

Savaş Ş.Barkçin – Sözler ve İzler,syf:105-109

Muhammed Ali

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir