Şiddetsiz İletişim

images-7 Şiddetsiz İletişim

 

Şiddet için biraz da “dilsizliğin dili” denir. Konuşulabilecek yerde şiddete başvurmak yaraları daha da depreştiriyor.Şiddetsiz bir iletişim nasıl mümkün olur?

İletişim hem başlangıç hem de hayat demektir. “Önce söz vardı.” Hayat söz ile başladı. Tanrı “Ol!” dedi ve evren var oldu. Seçtiği­miz kelimeler sadece dünyamızı tarif etmez, gün gelir hayatın ta kendisi olur. Bizatihi her iletişim bir başlangıç edimidir, kendimizi başkalarına açmanın en yaygın biçimidir. O nedenle iletişimsiz­liğin tek taraflı olduğunu düşünenler yanılır. İki taraflı olan bu sembolik ilişkinin birçok hali vardır. İletişimin konuşma biçimi et­kin görülürken dinleme kısmı hep edilgen algılanır. Can kulağıyla dinlemekten bahsettiğimizde iletişimin iki yönünün de ne kadar can alıcı olduğunu söylemiş oluruz. Hatırlayın, çocuklarımızın ağzından dökülecek ilk kelimeyi nasıl sabırsızlıkla bekledik, bu kelimeyi nasıl coşkuyla karşıladık. Lâkin zaman içinde kelimeler çoğaldıkça sanki sözün büyüsü de kaybolur oldu.

Kelimeler dünyayı değiştirebilir. “Söz ola kese savaşı, söz ola bi­lire başı / Söz ola ağılı aşı, bal ile yağ ede bir söz, ” demişti Yunus’u- muz. Kelimelerimizi değiştirdikçe düşünme biçimimizi de değişti­ririz aslında. Kadim metinlerde insan için “hayvan-ı nâtık” denir; yani düşünen, konuşan canlı. Kelimelerle düşünür, kelimelerle ile­tişim kurarız. Kelimelerimizle iletişim kurarken onların bize izin verdiği ölçüde iletişime geçebiliriz. “Her söz bir penceredir ya da bir duvar/ Mahkûm da eder kişiyi, azat da eyler.” Sözcüklerle duvar da örebiliriz, köprüler de kurabiliriz ötekiyle. O halde bu kadar önemli bir edimi nasıl yaptığımız üzerine biraz kafa yormalı.

Psikolog Marshall B. Rosenberg’in psikolojiye armağan ettiği bir kavram var: Şiddetsiz iletişim. İletişimin bu biçimi, insanla­rın ne olduğuna değil, ne hissettiğine ve neye ihtiyaç duyduğu­na odaklanır. Şiddetsiz iletişimi hayatımıza davet etmek istiyorsak önce şiddet nedir diye sormamız lazım. Kuvveti, gücü, zorlamayı ya da kısıtlamayı hatırlatan bu kelime ile iletişimin bir araya gel­mesi ilginç, değil mi? Sözgelimi, birine kulak asmadığımızda bir saygısızlık bildiriminde bulunmuş oluruz. Bizimle sohbet eden bi­risini can kulağıyla dinlemediğimizde onu dikkate almadığımızı gösteriyoruz. Bu durumda sözü anlamsızlaştırıyor, onun bağ ku­rucu işlevini boşa düşürmüş oluyoruz. Bir duvar örüyoruz. Böyle bir duvar örme girişimi, ihtiyaçlarını bize iletmeye çalışan kişiye yönelik bir psikolojik şiddet göstergesi olabilir mi? Dilimiz şiddet­ten arındığında, kelimelerimizle gönüller yapabildiğimizde şefkat bizim yurdumuz olur. O zaman söz şifa verir, yaralan sağaltır.

Şiddetsiz iletişimin diğer iletişim biçimlerinden farkı, anlaşa­mayan iki tarafın da empatiyle dinlenmesi ve herkesin ihtiyacının gözetildiği ortak çözümler üretmeye odaklanılmasıdır. Her beceri gibi uyguladıkça gelişen bu tutum dört adımı içerir. Yargılamadan önce gözlemlemek atılacak ilk adımdır. Bu adımı atarken içimiz­de neler olduğuna merakla yaklaşabilmek de kendimize olan bor- cumuzdur. “Karşımdaki benimle iletişim kurarken ben onu hangi merceklerden geçirerek dinliyorum?” sorusu hem ne işittiğimizi anlamamıza hem de o sırada karşımızdaki kişinin temel ihtiyacını daha açık duymamıza yardımcı olur. Ancak bu sayede kendimize karşı dürüst olabiliriz.

İkinci adım ise ne hissettiğimizi değerlendirirken açık olmaktır. Hisler, karşılanan ya da karşılanmayan ihtiyaçlarımıza işaret eder. Duygular bizimle kendi dilinde konuşur aslında. Duygularımızın diline açık olduğumuz oranda içimizde bir barış iklimi oluşabilir. Bir ameliyat sırasında nasıl cerrah kaçınılmaz olarak kanla kar­şılaşırsa, bir çatışmanın çözümünde de ortaya saçılan duygularla karşılaşacağız. Onları yok saymak yerine, neye hizmet ettiklerine ve bize ne söylediklerine dikkat kesilmek gerekir. Bu sayede tüm duygularımıza doğrudan ve nezaketle bakmamız mümkün olabilir. Duygularla birlikte kalıp onları dinleyerek özdeğerimizi ve özlem­lerimizi doğrudan dile getirme fırsatı yakalarız.

İnceleyin:  Cihana gönül verme

Üçüncü adım ise davranışlarımızı merkeze alır. Zira tüm davra­nışlar ihtiyaçlarımızı karşılama çabalarıdır son kertede. Herhangi bir iletişim kazasına sebebiyet vermeden anlaşmazlıklarımızı çöze­bilmek istiyorsak net ve olumlu bir eylem tarzına ihtiyacımız var. İhtiyaçlarımızın hangi eylemle karşılanabileceğini açık bir şekilde ifade ederken nezaketle yakınlık kurabilmek en güzelidir. Bu sa­yede dördüncü adıma geçebiliriz; yani neyin değişmesine ihtiyaç duyduğumuza dair açık istekte bulunmak. Zaman zaman bazı ih­tiyaçlarımızın biz talep etmeden karşılanmasını bekleme zaafına düştüğümüz olur. Lâkin bu beklenti bizi hüsrana sürükleyebilir. Eğer açık ricalarda bulunabilirsek edilgen bir biçimde beklemiş olmaz, aramızda muhabbeti doğuracak bir etkinliğin ta kendisi­ni kurmuş oluruz. Karanlıkta kalan duygularımız eylemsizlikle beslenir, bu da karşılıklı ihtiyaçlarımızın gözetildiği sahici ilişkiler kurmamızı engeller. Eğer birbirimize iyi gelmek istiyorsak kendi­mizden ve muhatabımızdan şefkat ve nezaketi esirgememeliyiz.

Hep söylenir insan insana muhtaçtır diye. Belki de bu ihtiyacı hissedebilenler insanı insana sığınak olarak bilecek, sizin “İnsan insanın kurdu değil, yurdudur/’ dediğiniz gibi.

Biz birbirine görünmez şefkat sicimleriyle bağlanmış canlılarız. Varlık birbirine yârdır. Muhatabımızı şefkatle duyup ihtiyaçlarımızı samimiyetle ifade edebildiğimizde, aramızdaki bağlantıya öncelik vermiş oluruz. Mevlâna’nın “Doğru ile yanlışın ötesinde bir yer var. Orada buluşalım,” davetine icabet edebilirsek buluştuğumuz yer bize halden bilen bir mevcudiyet imkânı tanır. Doğru ve yanlış kar­şıtlığının ortasında, gönüller arasında bir titreşim oluşur ve bizleri haklı haksız arasında sıkışıp kalmaktan azat eder. Orada cömertlik, sahicilik, hatta kırılganlığı göze alma cesareti bizi bekler. Sevmek incinmeyi göze almaktır. Yaşamı kutsamanın en güzel yollarından biri, elimizde olana tüm dikkatimizi ve özenimizi vererek var ola­bilmektir. Bu tekâmül yolculuğunda geri bildirimlere açık olmak bize büyük destek sağlar. Tekâmül yolculuğunun kalbine ahde ve­fayı yerleştirmeliyiz. Ahde vefa, insana vefa. Kendi özüne vefa.

Her iletişim girişimi bir yanıyla onlarca seçenek içinden bir se­çim yapmaktır. Örneğin dinlerken yargılayıp suçlamayı mı seçece­ğiz? Kendimize bir saat verelim ve yargılamadan geçen bir saatimiz var mı bir bakalım. İlişkilerimizde kendimizi bir yargıç sandalye­sine oturtuyor muyuz? Eğer o sandalyede oturuyorsak işittiğimiz şey sadece kendi varsayımlarımız olacaktır. Yargıç sandalyesinde oturuyorsak taze bir başlangıca açamayız kendimizi. Hükmümü­zü belki peşinen vermişizdir, derdimiz anlamak değildir. O zaman da karşımızdaki insanı bütün yönleriyle görme ihtimalimiz azalır. Halbuki sözcüklerin ardındaki ihtiyaçları duymayı denediğimizde, karşımızda bizim gibi acı çeken ve o sorunu çözmek isteyen bir insan göreceğiz.

İnsanlar hakkında çok mu çabuk hüküm veriyoruz?

İnsanları yargılamaktan onları duymaya ve sevmeye fırsat bula­mıyor gibiyiz. Oysa yargılamamayı seçtiğimizde yaşadıklarımızı gözlemleme şansımız olur. Eşitler arasındaki bu ilişkide gözlem alanımız genişledikçe de şefkat alanımız büyür. “Acaba şu an ne düşünüyor ya da ne yaşıyor olabilir?” sorusunu samimiyetle so­rabilirsek, karşımızdakiyle bağ kurmak için neler yapabileceği­mize dair bir kapı aralayabiliriz, Buraya gelirken hangi keder ve örselenme duraklarından geçti? Ben onun yerinde olsaydım nasıl hissederdim?

Her davranıştan önce seçim hakkımız olduğunu bilmek, sahih, özenli ve bilinçli ilişkilere açar bizi. Her atılan topu tutmak zorun­da olmadığımızı kendimize gösterdiğimizde iletişimin içinde aktif olarak yer alırız. Değişim bizimle başlar o zaman. Bu noktada bir ara sokak çıkabilir karşımıza ve “Niye hep ben değişmek zorunda­yım?” itirazını duyabiliriz. Lâkin değişim istiyorsak biz de değişe- bilmeye talip olmalıyız. Çünkü değişimin en garantili yolu budur. Biz de değişmeliyiz çünkü durumdan zarar gören biziz.

İnceleyin:  Türkiye İçin Henüz Vakit Var

Sabit ve kesin bir dünyada yaşadığımızı sanıyoruz, oysa kesin olan tek şey değişim. Her şey hareket halinde, her şey bir süreç. Bazı süreçler bizim fark edemeyeceğimiz kadar yavaş, kimileri göz­den kaçacak kadar hızlı ancak her şey hareket halinde. Varlık kı­mıldıyor. Bu değişim ve süreç, içimizdeki kesinlik arzusunun ilacı gibidir. Değişimin farkında olmakla dünyayı daha yeni ve üstün bir bakış açısından görmeye başlarız. Burada mesele farkında olabil­mektir. Ve konuşmaya açık olabilmek. Her şeyin altında canlı bir süreç yatar ve işte bu yeni bakış canlı süreçleri görmeyi mümkün kılar. Kendimizin farkında olmakla başkaları üzerindeki etkimizin de farkına varır ve katı düşüncelerimizi askıya alabiliriz. Bir şeyleri başka açılardan görmeye niyet ettiğimizde, o kesinlik arzusu söner ve dünya büyük bir genişlik halinde önümüzde açılır.

Şiddetsiz bir iletişim dilini empati olmadan benimseyenleyiz. Empati sayesinde tüm eylemlerin altında yatan evrensel insani ihtiyaçtan görebiliriz. Bu sayede ihtiyaç ile davranış arasındaki makas azalır, sadra şifa ilişkiler inşa edebiliriz. Empati sayesin­de sadece bilinç düzeyimizi yükseltmekle kalmaz, aynı zaman­da muhatabımızı da daha gönülden anlayacak duruma geliriz. Yunus’un “Ben gelmedim davi için / Benim işim sevi için / Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim,” niyetiyle bakabilirsek dünyaya, kelimeleri kalp kırmak için değil gönül yapmak için kullanabiliriz.

Bazen ihtiyaçlarımızı doğrudan ve gönülden ifade etmekte zorluk yaşayabiliriz. Toplumumuzda eleştirinin hakarete kolay­ca evrikliğini ve bizi birbirimizden uzaklaştıran yıkıcı bir dilin aramızdaki mesafeyi açtığını gözlemliyor olabiliriz. Bütün mese­le “haksız çıkabilme cesareti”ni göze almakta. Bütün çatışmalara rağmen birbirimizi anlama ahdine sadık kalabilmekte. Haklı çık­ma şehveti insanı muhatabına karşı körleştirir. İnsani bağ kurmak yerine haklı çıkmaya çalıştığımızda çabalarımız kolayca taraf tut­maya, çatışmaya ve şiddete dönüşebilir. Oysa ihtiyacımız olan şey insanca bağ kurabilmektir. Anlaşamasak bile birbirimizi dinlemeye istekli olmak. Bunu çok mu safça buluyorsunuz? Hatta iyi niyet­li olduğumuzda kaybetmeye mahkûm olacağımızı düşünenler de çıkabilir. Oysa her iletişim bir tür risk almaktır. Bizim için sıkıntı yaratan ötekine kalbimizi açıyor ve onu anlamanın bizim için ne kadar önemli olduğunu söylüyoruz. Tartışmanın özünde yer alan düşünceleri görmezden gelmek yerine onlarla dürüstçe yüzleşerek ilerleyebiliriz ancak. Muhatabımız bizi kandırabilir, yanıltabilir, manipüle edebilir. Ancak güven olmadan adım atamayız. Onun söylediği kişi olduğuna ve söylediklerini gerçekten kastettiğine dair güven şarttır. İnsanın ödevi, her çatışmada sözün dünyasında kalmaktır, sözün şifa verici yeteneğine inanmak ve bu şifa veren yeteneğin önünü kaba şiddetle tıkamamaktır.

insanları yargılamaktan onları duymaya
ve sevmeye fırsat bulamıyor gibiyiz.
“Acaba şu an ne düşünüyor ya da ne
yaşıyor olabilir?” sorusunu samimiyetle
sorabilirsek, karşımızdakiyle bağ kurmak
için neler yapabileceğimize dair bir kapı
aralayabiliriz. Buraya gelirken hangi keder
ve örselenme duraklarından geçti? Ben
onun yerinde olsaydım nasıl hissederdim?

Kemal Sayar,RabiaYavuz – Kendi Özünü Bil,syf:33-38

Muhammed Ali

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir