Sanal Arkadaş

Sanal-Dostluk-300x173 Sanal Arkadaş

Dün dost kavramının içini doldurmak için adanmışlık, sadakat, feragat ve fedakârlık gibi değerler olmazsa ol­mazdı. Sanal arkadaşlıkları irse başlatmak kadar bitir­mek de kolay, her şey bir tuşa bakar.

Modern çağda arkadaşlık, beraber yürünen yolların, birlikte çekilen eziyetlerin yüküne talip değil. Yalnız­lık çağında kendi yaralarımıza merhem olacak ve bizi can kulağıyla dinleyecek dostlar arıyoruz aramasına, ama bunun karşılıklı fedakârlık ve diğerkâmlık üzerine bina edilmesine de razı değiliz. Neredeyse, “Benden bir şey istemeyen arkadaş en iyisidir.” diyeceğiz.

Bir başka insanla yakın bir ilişki kurmak belli bir samimiyet derecesi ya da kendine dönük ifşaat gerek­tirir. Zaman içinde kendinizi daha rahat hisseder, diğer insana, hislerinizi, düşlerinizi, kuşkularınızı paylaşa­cak kadar güven duyar ve onun sizi reddetmeyeceğin­den ya da suçlamayacağından emin olursunuz. Normal şartlarda böyle bir samimiyet derecesine erişmek için karşılıklılık ilkesine bel bağlarız. Eğer sen bana ken­dinle ilgili bir şey anlatırsan, ben de sana kendimle ilgili bir şey anlatırım. Zamanla bu alışveriş derinleşir ve iki insan birbiriyle gitgide daha çok şeyi paylaşma­ya başlar. Bu ifşa dansı yine de son derece hassastır ve potansiyel sorunlarla doludur, örneğin birisine en derindeki hislerinizi vaktinden önce ya da uygunsuz koşullarda sayıp dökerseniz, karşınızdaki kişi sizin dengesiz olduğunuzu düşünebilir.

Teknolojinin hayatlarımıza girişiyle kadim insan ilişkileri de değişmeye başladı. Artık sanal dünyada âşık olup ayrılabiliyor, dünyanın dört bir köşesinden arkadaş edinebiliyor, derdimizi Sili’ye dökebiliyoruz. Sanal dünya gerçek insanların başka gerçek insanlar­la aktüel etkileşimde bulunduğu, kendi kişiliklerini ve başkalarının kişiliklerini biçimlendirme ve hatta ya­ratma olanağına sahip olduğu bir âlem. Edilgen, ha­yalî gerçeklikten sanal dünyanın etkileşimli sanal ger­çekliğine geçiş, fotoğraftan sinemaya geçişe oranla çok daha radikal bir dönüşüm.

Sanal dünyanın etkileşimlere daha açık oluşu, kişi­sel ilişkilerimiz üzerinde daha çok kontrole sahip ol­duğumuz anlamına gelir, örneğin, istediğimiz zaman ilişkilerimizin hızını azaltabilir ya da artırabiliriz. Eğer biri -sözgelimi size âşık olduğunu söyleyerek- sizi şaşırtırsa, vereceğiniz cevabı düşünmek için vak­tiniz vardır. Bu anlamda, çevrimiçi ilişkilerle başa çık­mak daha kolaydır. İşine gelmeyen, sana tatmin hissi vermeyen arkadaşı “delete et” sil gitsin, sırada başka pek çok aday var değil mi ya?

Sözde “arkadaşların kimlikleri hakkında hiçbir fikirleri olmadığı halde, kişilerin internet üzerinden karşılıklı olarak hikâyelerini paylaşmaları sık görülen bir durum. İnsanlar, çok özel meselelerini deşmek ve sorgulamak için daha iyi bir yer arayışlarında hiç bu kadar rahat olmamışlardı. Başka bir deyişle, bireyler interneti esnek bir erişilebilirlik aracı olarak görüyor­lar ve bunun arkasında yatan da büyük ölçüde onları özgür kılan anonimlik hissi. Bununla birlikte, bu feno­men olumlu bir sosyal gelişme olarak değil, kitlelerin duygusal çöküşü olarak değerlendirilmekte: İnsanları kendi özel yaşamlarını internette “gönüllü” olarak pay­laşmaya iten şey, yalnızlık hissi ve kederden başka bir şey değildir. Bu çöküş iki alanın birbirine geçmesiyle ilgili olabilir; gizli, bastırılmış ve sessiz özel yaşamın kamusal dünyada görünür ve sesli hale gelmesiyle bir­likte, bireyin özel ve kamusal personalarının da belir- sizleştiğine inanılmaktadır. İnsanların kendileri için kullandıkları yegâne aletlerin elektronik aygıtlar hali­ne geldiği bir akışkan dünyada, sanal ile sanal olma­yan yakınlık yer değiştirmektedir.

Kimi araştırmalar internetin yalnızlık, depresyon, toplumsal destek ve kişinin kendi gözündeki değerin­de bir azalmanın yanı sıra, sığ ve saldırgan davranış­ları da tetiklediğini göstermektedir. Yalnızlık insana eşlik edecek kimsenin olmayışıdır; bu yokluğun do­ğurduğu kederdir. Ama televizyon can sıkıntısı üretimi konusunda ne denli güçlüyse, internet de yalnızlığın üretimi söz konusu olduğunda o denli güçlüdür Nasıl ki günde altı saat televizyon seyretmek can sıkıntısı eğilimine ve hiçbir şey yapmadan oturamamaya neden oluyorsa, günde yüz tane yazılı mesaj da aynı şekilde bir yalnızlık eğilimine uç verir.

İnsanların bilgisayarlara kendileri hakkında bilgi vermekte daha cömert davranma eğilimi -bu bilgile­ri bir başkasının okuyacağını bilseler bile- internette olup bitenin önemli bir parçasıdır. Göreceli bir anonimlik, uzakta ve fiziksel anlamda güvende olma his­siyle bilgisayar karşısına oturursunuz ve kimi zaman kendinizi, ekranın diğer tarafındaki hiç tanımadığınız kişiye, sizinle aynı odada bulunan kişilerden daha ya­kın hissedersiniz. Onlarla kendiniz hakkında daha çok şey paylaşabilir, hislerinizi daha açık biçimde dışa vu­rabilirsiniz. Bu da tuhaf bir dostluk ve samimiyet ya­nılsaması yaratır.

İnsanlarla bağlantı kurmak, her zaman için, kişisel bilgilerinizin kontrolünden kısmen feragat etmeniz anlamına gelir. “Sosyal” ve “gizli” olan bir arada var olamaz. İletişim içinde olduğunuz herkes sizin hakkı­nızda bir şeyler öğrenecektir. İfşa kültürü, sanal arka­daşları birbirine sır ortağı kılar.

Televizyon kuşağının büyük hissiyatı can sıkıntısı ise, Web kuşağınınki yalnızlıktır. Biz hareketsiz kalma yeteneğimizi, aylaklık kapasitemizi yitirdik. Onlarsa yalnız kalma yeteneklerini, bir başına olma kapasitele­rini. Bilincin parçalanması sürecine ivme kazandırmış olabilirler, ama bunu onlar başlatmadı… Evrensel dost­luk kavramını cisimleştirmiş olabilirler, ama bunu on­lar keşfetmedi… Dostluk kabuk değiştiriyor, başka bir deyişle, bir ilişki olmaktan çıkıp bir his haline geliyor; insanların paylaştığı bir şey olmaktan çıkıp, elektronik mağaralarımızın ıssızlığında, bağlantı ayarlarımızla sürekli oynayarak, kendi kendimizi kucakladığımız bir şeye dönüşüyor.

Facebook’la ilgili en rahatsız edici şey insanların kendi özel yaşamlarını kamuya açık biçimde yaşamaya bu denli razı -hatta hevesli- oluşlarıdır. Kişisel bilgile­rin ilan edilmesi pornografiyi andırır, ustalıklı, gayri- şahsi bir sergi. Yeni sosyal medya siteleri mahremiyet anlayışımızı ve bununla birlikte kendimize dair anla­yışımızı da kökten değiştirmiş durumdalar.

Elimizi omzuna koyduğumuz, zor zamanlarımızda yanı başımızda bitiveren, karşılıklı gülüp ağlaştığımız arkadaşlarımızın yerini yavaş yavaş klavye ve ekran başından kalkmadan, belirli amaçlar doğrultusunda bir araya geldiğimiz sanal dostlarımız alıyor. Bana so­rarsanız dostluk, sevdiğimiz insanı, yargılamadan ve bir talepte bulunmadan kalpte tutmaktır. Dostluk tu­tunmaktır, hatırda tutmak ve hatır tutmaktır. Zor za­manda dosta vefa, insanlığımızın miyara vurulduğu bir ölçüdür.

Ama arkadaşlık sanal olunca, bir tuş darbesiyle gidebilecek demektir ve işte o zaman, sadece kendi ihtiyaçlarızı doyurmak için kullandığımız ve artık işimize yaramaz olduklarında buruşturup bir kenara attığımız zayıf bir ilişki söz konusudur. Karamsar ke­hanetlerden uzak durmak için bir ipucu vererek biti­relim: Sanal dostluklarınızı gerçek mecralara taşıyın, onları kanlı canlı insanlar olarak görün, hikâyelerini kendi ses ve yüz ifadelerinden dinleyin. Gözünün içine bakarak samimiyetle dinlediğiniz o insan, sizin o an dost olmaya davet ettiğiniz kişinin ta kendisidir.

[*] Panoptikon, gardiyanların mahkûmları izleyebildiği ancak mahkûm­ların bu izlemenin farkında olmadığı bir hapishane düzenidir. Dü­şünür Foucault, panoptik düzeneğin hapishane duvarları dışına taş­tığım ve iktidar için bir araç olarak kullanıldığım söyler.

Kemal Sayar-Berna Yalaz – Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir