Şeffaf Ol, Bu Bir Emirdir!

galeri_24-300x141 Şeffaf Ol, Bu Bir Emirdir!

Mahremiyet ve tevazu yerine ka­musal çıplaklık ve gösteri, perdeli pencereler yerine evin içini gösteren cam duvarlar, ıstırap ve yasın  mahrem yaşantısı yerine sosyal medyada herkese ilanı… Utanma duygumuzu kaybettikçe, kendimizi göstermeye duyduğumuz ihtiyaç korkusu öylesine içimize işlemiş ki, dışarıda sürekli bizi beğenecek bir bakış arıyoruz. Halbuki eskiler, kem gözden korkardı. Başkasının göz ve tecessüsünden korumamız gereken iç sınırlarımız, hayat alanlarımız var. Hayâ büyük bir muhafızdır; mahremiyet ise kişi olma­ma özü. İnsana aleniyet üzerinden özgürlük vaat eden­ler, onu yeni iletişim teknolojileriyle suistimal edilebi­lir, seyirlik bir nesneye dönüştürüyor. Her türlü arzu ve duygusu güdülebilir/yönlendirilebilir bir otomat. Oysa özgürlüğün yolu, mahremin ve sınırların korunmasın­dan geçiyor.

Hayatın her alanı projektörlerin ışığına tutulduğun­da, mahremin/sırrın bir hükmü kalmaz. İşte bu “şeffaf­lığın tiranlığı”dır. Yahut “görünür olan iyidir, iyi olan görünür olandır.”

Hep ötekinin bakışma ayarlı yaşamak, bu yeni şeffaflık ideolojisinin şiddeti.

Dünya izleyenler ve izlenenler olarak ikiye ayrılı­yor. İzleyenler kendilerini kolayca ele vermez, onlar görünmezdir. Bir de ifşa tuzağına düşürülen ve doğ­ru bir hayatın yolunun ifşa etmekten geçtiğine inan­dırılan geniş yığınlar var. Geniş bir kitle için ortadan kaybolma artık mümkün değil. Elektronik alanla her temasımızda bir iz bırakıyor ve elektronik dövmeler tarafından halelenmeye izin veriyoruz. Namevcudiyetin sonu. O elektronik dövmeler ruhumuzdan bir türlü çıkmıyor. Şehrin meydanlarında çırılçıplak dolaşanla­yız, bu bizi utandırır ancak siber meydanlarda savun­masız ve çırılçıplak dolaşıyor, hatta kendi varlığımızı onaylatmak adına yediğimizi, gittiğimizi, sevdiğimizi, kaybettiğimizi, acımızı, kederimizi, yasımızı uluorta paylaşıyoruz.Halbuki boşuna değil hiçbir şey. Bize bedava gibi sunulan birçok hizmet aslında bizi gözetim kapitaliz­minin ticari bir unsuru haline getiriyor. Nasıl mı? Siz ücretsiz indirdiğiniz bir uygulamayı kullanarak sosyal medyada vakit harcarken, o uygulamanın geliştiricisi de siz kullanıcıları reklam şirketlerine pazarlıyor.

Dik­katinizi çekmiştir. Bir arama motorunda arama yapar­sınız, peşinden o konuyla alakalı birçok reklam gelme­ye başlar telefonunuza. Gözetleme kapitalizminde her birimiz hem müşteriyiz hem de raftaki ürün. Dünya­nın en büyük gözetleme kulesi olarak internet, kulla­nıcıların zevklerini, tercihlerini her türlü davranışsal verilerini arsızca suistimal ediyor. Ekranın arkasında bizi acımasızca yönlendiren algoritmalar var ve her davranışımızı kayıt altına alıyorlar. Artık mahrem ya­şantılarımız kapitalist dünyanın orta malı. Shoshana Zuboff’un söylediği gibi, tarassut ve iç dünyalara des­tursuz giriş bu yeni gözetim kapitalizminin iş modeli. Pazara ait olmayan her şey pazarın emrine verilmiş ve insan tahmin edilebilir, yönlendirilebilir, güdülenebilir bir otomat haline getirilmiş. Artık siz Google da arama yapmıyorsunuz,Google sizi arıyor; bedava olan şey sa­nal hizmetler değil, siz kullanıcılar olarak bedavasınız artık. Bir tür “eşkıya kapitalizmi .

Biz onlar hakkında pek az şey biliyoruz ama onlar neredeyse bizim nefes alışımızı bile izliyor. Temel soru şurada düğümleniyor: Kim bilecek? Kimin bileceğine kim karar verecek? Ki­min bileceğine kimin karar vereceğine kim karar vere­cek? Tokmak kimin elinde olacak, kim çalacak davulu? Algoritmalar en yakın arkadaşlarımızın resimlerinden bize özel/kişisel bir satıcı oluşturduklarında sevdiğimiz bu yüze nasıl hayır diyebileceğiz? Burada fevkala­de asimetrik bir güç dağılımı var ve bu da hem insan saygınlığının, hem de demokrasinin altını oyuyor. Kişi­selleştirme adı altında kişiye özel süzgeç ve algoritma­larla elde edilmiş mahrem veriler tamahkâr şirketlerin istifadesine sunuluyor. Ruhunuz ve zihniniz her türlü mühendislik işlemine hazır ediliyor.

“Ev, gündüz düşleri için bir barınaktır. Ev, düş gö­reni korur, huzur içinde düş görmesine izin verir,” der Bachelard. Cam imparatorluğunda başkalarının bakı­şından ruhun inkıraz hallerini, yüreğin med cezirlerini de koruyamaz hale geldik. Saklanması gereken kendi­sine sığınacak bir oyuk bulamıyor. Her şey şeffaf, her şey ortada. Kocaman bir panoptikon olarak internet âlemi de bizi gözetlenmenin erdemlerine inandırıyor. Çok özel anlarımızın fotoğraflarını buluta yüklüyoruz.

Hiçbir şey sır değil;her yerde izlerimiz var.

“Sosyal medya kabarcığı” diye bir kavram var, biz ekranlarımızın başında bir yerlere tıklarken süzgeç ve algoritmalar çalışarak bizim neyi ve kimi sevdiğimizi buluyor, karşımıza o ürün ve kişileri çıkarıyor. Biz ek­ranın arkasını görmüyoruz ama onlar bizi görüyor. Her tıklayışta hakkımızda bilgi toplanıyor ve bu kişiselleş­tirilmiş bilgi sonra bize sunulacak olan şeyi de belir­liyor. Biz gözümüzün önüne gelen şeyin zaten orada olması gereken şey olduğunu düşünüyoruz belki, ama o aslında süzgeçten geçirilmiş bilgi, yani şirketin bizim için hazırladığı, süzdüğü bilgi. Bu da bir kabarcık yara­tıyor, bir süre sonra bize benzeyen, bizim gibi düşünen insanlar karşımıza daha çok çıkmaya başlıyor, bizim düşüncelerimize benzeyen düşüncelerle daha fazla ha­şır neşir oluyoruz.

Evrenimiz büzüşüyor ve küçülüyor, sosyal medyada olan biteni ülkede olan bitenle özdeş tuttuğumuz için büyük heyecan veya hayal kırıklıkla­rı yaşayabiliyoruz. Kimliğinizin medyayı değiştirdiği kadar medya da kimliğinizi biçimlendiriyor. Sonunda hakkınızda elde edilen veri, medya köle pazarında sa­tılıyor. Satılan sizsiniz, sizin mahremiyetiniz. Farklı bakış açılarını değerlendirerek, dünyayı kimileyin mu­arızlarımızın bakış açısından görmek bu sosyal med­ya kabarcıkları yüzünden zorlaşıyor.

İnsanın dünyaya baktığında kendisini teyit edecek kanıtlar araması za­ten beklenen bir eğilim. Paylaşılan olgular yerine pa­ralel ancak ayrı evrenlerde yaşıyoruz. Eli Pariser’m deyişiyle kişiselleştirme süzgeçleri bir tür görünmez otopropaganda sunuyor bize, kendi fikirlerimizi bize zerk ediyor; bilinmeyenin karanlık bölgesini keşfet­me konusunda bizi ürkekleştiriyor. Artık, ekranda okuduğumuz haberin bize göre terzi kesimi yapılmış ve berisinde bize bir şey satmak isteyen bir mamul olup olmadığını bilemez haldeyiz. Aynı kelimeyi ara­ma motoruna yazan iki insanın karşısında bambaşka sayfalar çıkabilir ve her birimiz gerçeğin sadece bize gösterilen cephesiyle tanışmak zorunda kalırız. Daha sağlıklı bir toplum için bu kabarcıklardan çıkmak ve evrenimizi genişletmek, konuşma dilimizi/dünya görü­şümüzü zenginleştirmek zorundayız.

Moderniteyi biçimlendiren şeyin gerçeklikle işti-yak arasındaki, gitgide büyüyen mesafe olduğu öne sürülmüştür. İnternet teknolojisi, insanın beklentile­riyle deneyimleri arasındaki uyuşmazlığı körüklüyor. İdeal benliklerimizle gerçek benliklerimiz arasındaki yarık da büyüyor. İdeal benliklerimizi yansıttığımız bir mecra olarak sosyal medya ortamları bizi ideal benliğin yolunun şeffaflaşmaktan, mahrem olandan vazgeçmekten geçtiğine ikna ediyor. Sonuna kadar aleniyet ve çıplaklık.

“Ruhunu çıplak bırak ki özgürleşebilesin!’ deniyor. Oysa insan mahremiyle, sırlarıyla, kendine sakladıklarıyla insandır.Utanma duygusuyla insandır.

Kalplerimizi makinelere verdik ve şimdi kendimiz de makinelere dönüşmekteyiz. “Şeffaf ol bu bir emirdir!” diyenler, bizi büyük şirketlerin veri havuzunda küçük ve manipüle edilebilir bir istatistiğe dönüştürmek istiyor. Kişiliğimizi, karakterimizi koruyalım istiyorsak mahremiyeti istila etmek isteyen bu barbar saldırısına karşı duvar örmeye başlamalıyız.

Hayâ en büyük muhafızdır.

Hatırlatma:

Sanal âlemin büyüsüne kapılıp, gerçek hayattaki de­neyimlerinizi sanal dünyadakiler ile değiştirmeyin.

İnternette kimlik oyunları oynamayı seviyorsanız, sanal kimliklerinizin farklılığının az olmasına dik­kat edin. Kimliklerin aşırı farklı olması strese yol açar.

Sanal ortamın, davranışlarınızda yarattığı “rahat­lığa” karşı temkinli olun. Daha fazla ifşa, daha faz­la agresyon ve tarafgirlik tuzağına düşmeyin.

Anlamdan yoksun bir ifşa, teşhirciliğe yakındır. Aşırı iletişimin ve görünürlüğün müstehcenliği ile ne kendinizi ne de başkalarını rahatsız edin.

Sosyal medya kabarcıklarının gitgide daralan ve büzüşen evreninden çıkın. Farklı seslere ve yüzlere kulak verin.

Kemal Sayar-Berna Yalaz – Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir