“Osmanlı Sömürmediği İçin Yıkıldı”*

IMG_20200111_165541-300x213 “Osmanlı Sömürmediği İçin Yıkıldı”*

 

Prof. Dr. Aykut Kazancıgil

İlk sorum Osmanlı’ya nasıl bakmalı olacak?

Öncelikle Osmanlı İmparatorluğu’nun tasvirini yapmak lazım. Osmanlı Devleti yapısal olarak, Selçuklu ve beylikler düzeninin bir sonucudur. Cumhuriyet’i yapan neslin alt tarafı Osmanlılar üst tarafı Cumhuriyet dönemi değildir. Osmanlı döneminde doğmuş Türklerdir ve bunlar Cumhuriyet döneminde yaşamışlardır. Bir nesil önceye kadar Osmanlılar Türkiye’nin ekseriyetini oluşturuyordu. Nitekim Orhan Gazi zamanında Selçuklu insanları çoğunlukta idi. Yahut da beylikler döneminin insanları. Demek ki tek başına Osmanlı diye bir kavram yok. Osmanlı, bu yoğunluğun kendi içinde şekilleşmesinden oluşmuş bir topluluktur. Ama ondan ayrı değildir. “Osmanlı” namı içinde eski dönemden kalan yaşantılar hep olmuştur. Bunu heterodoks dinî değişimler diye değerlendirmişlerdir. Yanlış. Aynı şey, Kuzey Avrupa’da Keltlerde, İngiltere’de, Fransa’da vardır. Adetlerde de yaşamada da bu devamlılığı göstermesi bakımından enteresandır. Fatih Sultan Mehmed vefat ettiği zaman eski Orta Asya geleneği gereğince askerlerin bir kısmı okların yaylarını gevşetirler. Elemlerini göstermek için yas esvabı giyerler.Bu İslamî gelenekte yoktur. Bu, İslamî geleneğin ne zayıflığını ne de güçlülüğünü gösterir: Toplum kendi yapısı ile belirli bir çizgiye oturmuştur.

Acaba Osmanlı insanını incelemek için nasıl bir yaklaşım doğru olur?

Bence Osmanlı insanının yaklaşımı ancak kendi değer ölçüleri içerisinde değerlendirilmek suretiyle anlaşılabilir. Batı gözüyle Osmanlı’ya baktığımız zaman anakronik neticeler elde ederiz. Anlayamadığımız olaylar olur. Dirhemleri düşünelim: Daima iddia edilir ki Selçuklu dirhemi eski zaman dirhemlerinin bir şeklidir. Zahiren Bizans dirhemi şeklinde olabilir. Amaiki dirhemi yan yana koyduğunuz zaman Selçuklu üzerinde inanılmaz bir ince işçilik görüyorsunuz. Bu o kadar ince ve iddialı bir işçiliktir ki ufacık şekiller, çizgiler… Bu dirhemin üzerine onu koyan zihniyet farklıdır. Batı toplumu yapısıyla düşündüğümüz zaman Selçuklular Orta Çağ grubuna da girmiyor. Kendi başına ayrı bir metod ortaya çıkarmak gerekir bunları incelemek için.

Osmanlı toplumunun kültür ve eğitim düzeyi hakkında ne tür bir değerlendirme yapılabilir?

Osmanlı kültürü son derece yaygındır. Köylere kadar giden bir medrese sistemi vardır. İşler veya işlemez ama mevcuttur. 19. yüzyıla kadar bu böyledir. Büyük ikilik sonra ortaya çıkmıştır. Mesela Kanunî’nin yaptırdığı meşhur Süleymaniye Tıp Medresesi’nde hekimlik eğitimi yapılırken ondan 500 metre ileride yeni tıbbiye kurulmuştur. 1827’de Süleymaniye Medresesi vardı, Vezneciler’de de tıp mektebi açıldı. Şimdi bu ikilemi nasıl çözebiliriz? Mühendis Mektebi’nde matematik, coğrafya ve geometri okutuluyordu. İyi ama medreselerde de bu okutuluyordu. O vakit kendine has bir adaptasyonla, yeni mektepleri pragmatist bir yaklaşımla ordu yüklenmiştir. Ordu mektepleri askerî mekteplerdir. Zamanla bunların içinden 19. yüzyılda sivil mektepler çıkmıştır. 1883’te sivil mühendishane açılmıştır. 1867’de tıbbiye açılmıştır. O zamanlar kendi içinde bir ikilemle çözümlenmek istenmiştir eğitim meselesi. Hatta aslî görevi olan kadılık işini bile becerememiş, mecburen medresetü’l-kuzat açılmıştır. 1910’lara kadar bu ikilik devam eder. Sonra medrese kendi içinde büyük bir yenilenmeye girişmiş ancak geç kalmıştır. 1924’te bilindiği gibi bu sistem tamamen ortadan kalkmıştır.

Acaba bu sistem güçlü bir sistem miydi ve kendini müdafaa edecek tarafları var mıydı yoksa iddia edildiği gibi hakikaten dejenere olmuş, bitmiş bir sistem miydi?

Ben aksine kaniyim. Kendini müdafaa edebilecek yöntemleri ve yönleri vardı. Çünkü kendi içinde bir devamlılık sağlamış durumdadır. Osmanlı Devleti idare devamlılığını medresedeki değişmeyen programlar, statik yapıya borçludur. Her ne kadar uygulamalı bilimlerin adapte edilememesi büyük kabahati ise de 1900’lere kadar bu modeli 500 sene yaşatabilmiştir.

Merkezî otoritenin idarî gücü: Medreseler

Peki medreseler gerçekten kendini yenileyebilir miydi?

Yenileyebilirdi. Şunlardan dolayı yenileyememiştir: Bir kere devlet dış gailelerle ve içteki ekonomik problemlerle uğraşırken, karşısına ilmiye sınıfını almak istememiştir. İlmiye sınıfı devlete dayanmaktadır. Bu yüzden devlet bilhassa güçlü bir eğitim politikası yürütür. Abdülhamid medreseye dokunmamayı tercih etmiştir. Said Paşa, Münif Paşa gibi mühim ma’rifçiler, düşünürler medreseye dokunmaya korkmuşlardır. Her ne kadar Cevdet Paşa birtakım idarî kadrolara müdahale etmek istemişse de resmen dokunamamışlardır. 1910’lardan sonra medreselerde bir modernizasyon hareketi yapılmış, dersler değiştirilmiş, yeni programlar yapılmıştır. Şeyhülislam da bu sefer işin içindedir ama çok geç kalmıştır. Yine de medreseyi küçümsememek lazım. İmparatorluğun sathında yüzlerce yıl aynı metodu uygulayarak bir merkezî otoritenin idarî gücü olmuştur. Bir de onu pratikte kullanan kadroya, din adamı ve idarî kadrolarına belirli veriler vermiştir. O veriler okudukları kitaplardır.

Devlete bağımlı olması, devletin de onu bir süre dışlamaya çalışması medreselerin zayıflamasını kolaylaştıran bir faktör olmamış mıdır?

Hayır, ilmiye sınıfı devlete bağlı olmaya mecburdur. Bugün de idare sınıfı devlete bağlıdır. Valilikler İç İşleri Bakanlığı’na bağlıdır. Kadılar da hepsi devlete bağlı idi. Tayinlerini devlet yapıyordu. Bu normaldir; zor olan şey ‘dışlamamıştır.’ Kendi içinde gelişemeyen, modern gelişmelere adapte olamayan, sisteme zorla bir enjeksiyon yapamamıştır. Türkiye’de hekimlik çok geriydi. 1827’de Tıbbiye kuruldu. 1834’te birleştirelim dediler, olmadı. 1838’de Galatasaray’a naklettiler. Bir enjeksiyon yaptılar. Dışarıdan bir adam geldi: Dr. Bernard, model getirdi. O da yetmedi. 1862’de yeni bir reform hareketi. 1870’lerde Türkçeye geçişte yeni bir atılım. Büyük gruplar halinde dışarıya talebe göndermek gibi devlet devamlı enjeksiyonlar yapmıştır. Doğrudan doğruya askeriyenin kendisine bağlı olduğu bu kurum, inanılmaz bir hamle ile yüzyılın sonuna kadar bilimsel katkı yapılabilecek hale gelmiştir. Cerrahîde birçok katkı yapılmıştır. Öbüründen (medreselerden) devlet kopmuştur. Devlet mi koptu, Abdülhamid mi koptu bilmiyorum. Abdülhamid olsa idim acaba korkar mıydım? Korkardım. Aynı asır içinde üç padişah tahttan indirilmiş, ikisi öldürülmüş. Tabiî olarak korku içinde yaşamıştır. Onun için kurumlar ayrı ayrı işletilmiştir. Hepsine çok önem vermiş fakat birbiri ile temas etmelerini istememiştir. Bir üniversite çatısı altında birleştirmek istememiş, ayrı ayrı bırakılmışlardır. Ama belli bir yüksekliğe gelince, birden birleşmiş ve Abdülhamid’i yıkan grupla işbirliği yapmışlardır. Yüksek düzeye çıkanların, askerden çıkanların, tıbbiye, mülkiye okuyanların bir yerde birleşmesi, istemediği halde kendisiyle çatışmalarına sebebiyet vermiştir. Benim şahsî kanaatim medreselerin zayıfladığıdır. Ama Osmanlı İmparatorluğu’nun vazifesini yapmadığı iddiasına katılmıyorum. Balkanlarda, Arabistan’da müthiş işler yapmıştır.

İnceleyin:  Zenbereği Devlet-i Ebed Müddet Olan Devlet:Osmanlı

Osmanlı Devleti’nin kültür ve sanat politikası yoktur diye bir görüş ileri sürülüyor. Siz ne diyorsunuz?

Osmanlı sanatı, Anadolu’da gelişen Türk sanatının bir devamıdır. Bu Selçuklu mezarlarından, kümbetlerinden, camilerinden Bursa’ya; oradan, İstanbul’a taşınmıştır. Burada yeni sentezler yapmıştır. Bunların biri klasik dönem, diğeri Batı tesirinde olmakla beraber bir sentez halinde ortaya çıkan Rokoko’dur. Bizdeki Rokoko Batı’da modeli olan bir şey değildir. Batı’dakine uymaz. Bu yeni bir sentezdir. Yuvarlana yuvarlana kendi modellerini geliştirmiştir. Millî yılların ardından Cumhuriyet’le birlikte birden bire Batı mimarîsine geçilmiştir.

Sedad Hakkı Eldem’e göre Batılılaşma dönemi eserlerinde, mesela Dolmabahçe Sarayı’nda hala Türk evlerinden izler yaşamaktadır oysa.

Böyle bir etkileşim var. mühim kişilerden biri Sedad Çetintaş… Ali Saim Ülgen’in rolü var. Ama o sentez Cumhuriyet döneminde yürmemiştir: Tam taklit yoluna gidilmiştir. Türk sentezi buradan çıkmamıştır. Ne çinicilikte ne imarda ne ağaç dikmede bu yoğunlukta bir sentez olmamıştır. Ben çocukken Fatih civarındaki evlerin bahçelerindeki ağaçlar bile korunurdu. O ağacı kestin mi yandaki evin bahçesine gölge verir. O ağaç oradan kalkmaz, kokusu bu tarafa gelir. Tabiatla, çevreyle kişi arasında ilişkiler vardı. Bunlar yaşıyordu.

Acaba Osmanlı dönemindeki çevre tecrübesini Cumhuriyet döneminde nasıl değerlendirdik?

Şehrin kalabalıklaşması ve birçok yerinin dolması dışında bazı şeyleri de anlamadığımız için tahrip ettik. Osmanlı medeniyetinin bir cephesi de menzilhânelerdir. Yola çıkan ordu namazgâhlardan, menzillerden geçerek sefere gider. Ama menzillerde muhakkak namazgâh vardır. Bunların bir tanesi de Küçükyalı’daydı. 1960’lı yıllardı. Küçük bir menzilhanede namaz kılacaktık. Yanında iki tane dev çınar vardı. İnsanı ürpertiyorlardı. Bir sabah belediye verdiği bir kararla bu çınarları kestirdi. Bu iki “çınar”, menzil içindeki taş, bütün bir bölgenin imajını veriyordu: Osmanlı imajı. Arkada da üç tane servi vardı. Nedense belediyenin adamı yıkıyor iki dev çınarı ve servileri kesiyor. Birdenbire onların organik havası uçtu gitti. Aynı şeyi Üsküdar’da da çok yaşadık. Yıkılmadı binalar ama ağaçları keserek, yolun şeklini değiştirerek, caminin önünü bir taraftan öbür tarafa çevirerek binayı bitiriyorlar. 1950’lerde İstanbul’da yaşadığım bir örnek daha vardır: Beyazıt civarında inanılmaz vahşetle binalar yıkılmıştır.

Bir Simkeşhanenin yıkılışını hiç unutamam. Bir abideydi. Fatih’in yaptırdığı dev bina. Etrafı müthişti. Küçük küçük binalar vardı. Han orayla bütünleşmişti. Arkasında Adnan Adıvar’ın evi vardı. Ailece gidip görüşürdük. Çıkınca kıyıda ağaçların dibinde yürümek bir saadetti. Bunda bir anlayışsızlık değil, bir aldırmazlık rol oynamıştır. Bir hatıra: 1961 senesinde Hasan Âli Bey’in (Yücel) cenazesindeydik. Ahmed Hamdi Tanpınar koşa koşa Süheyl Bey’in (Ünver) yanına gelip “Süheyl, Süheyl, İstanbul sana emanet” der, çıkar gider. Kısa bir zaman sonra da vefat etmiştir. Süheyl Bey de bunu yapmıştır. Hakikaten İstanbul’u müdafaa eden, onuİstanbul olarak seven biriydi. Bu kişiler İstanbul’u, Türk-İslam sentezinin zirvesi kabul etmişlerdi. İstanbul bir Batı şehri değildir. Osmanlı sentezinin bir zirvesiydi ve hâlâ öyledir. Burada idare kadrolarımızın inanılmaz kültürsüzlüğü ve Osmanlı zamanına ait bir şeyin gericilik olduğuna dair hafakanları önemli rol oynamıştır. Yüzlerce sebil ile çeşme yıkılmıştır.

Eski tesbitlerde 450 olan çeşmelerden şu anda 150 tane vardır. Küçük türbeler, kabristanlar… Karşı taraftaki Karacaahmet Kabristanı’nda birkaç tane kemik deposu vardı. Mimar Sinan’ın eseri. Belediye yolu açarken en akıllıca iş olarak evvelce kemik deposunun olduğu yeri yıktı. O zaman “Karacaahmet faciası” diye yazıldı, çizildi. En çok yazan da Süheyl Bey’di. Bu geriye dönüş müdafaa edilemez derdi. Bir Miskinler Tekkesi vardı, dünyaca meşhur. Avrupa’da o tip insanları ölüme terkediyorlardı. Bayağı büyük bir organizasyondu. Bir gün burası yıkılıverdi. Üsküdar’da yeri belli. Ali Rıza Bey’in yaptığı resimler var da biliniyor. Kabristanın ortasından bir yol geçirdiler, o yol üzerinde 100-200 tane büyük taş ve kabirler gitti. Sonra onları yere yıktılar. Kayboldu. Buna niye lüzum görüldü? Zeynep Kâmil Hastahanesi yapılırken üzerinde Türk tıbbına büyük hizmetler yapmış olan Abdulhak Hamid’in amcası Mustafa Behçet Efendi’nin kabri vardı. Bir sabah belediye yıktı, kimse ne olduğunu anlayamadı.

Tarihçi millî olmak zorunda

Bugün yeni bir sentez yapmayı denememiz gerekli midir?

Bir Osmanlı, Selçuklu ve Beylikler dönemi sentezi yapmadan Türkiye’de hiçbir çözüm ve atılım başarıya ulaşamaz. Çünkü her atılım bir geçmişe, geleceğe bakan bir senteze dayanır. Yenilerde millî olmayan tarih modası çıktı. Her tarihçi her toplum için millîdir. Fransız tarihçisi millî değil midir? Bir Annales okulu bütün birikimlerine rağmen millî değerlere sahip değil midir? Bırakın onları, bugünkü modern okullar öyle değil midir? Bir günah keçisi hikâyesi vardır: Hitler ve Mussolini için bunu bir açıdan yaparlar. Alman tarihi, Rus tarihi, bütün Rus hikâyelerine rağmen millîdir. Rusya, Rus dilini geliştirmek için çalışıp eser yayımlıyor, Almanya aynını yapıyor. Biz üniversitelerimizde dahi yabancı dille eğitim yapmayı Batıcılık, modernlik olarak anlıyoruz. Sanki 19. yüzyılda dil-kültür ilişkileri olmamış gibi, tezler yapılmamış gibi inanılmaz bir vurdumduymazlık içinde bu yolda iştigal ederiz. Bedia Akarsu’nun Humbolt’un dil-kültür teorisi diye yeni bir yorumu var, bunu hiçbiri okumaz mı? Hâlâ pragmatik yaklaşımlarla Batı dilleriyle eğitimde ısrar ederler. Bunları anlamıyorum. Bunlar yapılmadan bir senteze varılabileceğine inanmıyorum.

Son zamanlarda, Osmanlı Devleti vahşi, cezalandırıcı, korkunç bir devlet gibi gösteriliyor çeşitli çevreler tarafından; Osmanlı gerçekten de insanlara eziyet eden bir yapı mı kurmuştu?

Katiyyen hayır. Cezaları, Osmanlı’da doğrudan doğruya, kişi ve yaptığı iş ile alakalıdır. Vezir-i âzamın kafası vuruluyordu ama sadece o kadar. Avrupa’da olduğu gibi ateşlere atılıp dikenle vücudu parçalandıktan sonra ahaliye saatlerce seyrettirilmiyordu. Foucault’un Hapishanenin Doğuşu diye bir kitabı var. Mehmed Ali Kılıçbay mükemmel bir şekilde Türkçeye çevirdi. Baş tarafta 30 sayfalık engizisyon zulmünü anlatan bölüm var. Adamın nasıl bağırdığını, etlerinin nasıl soyulduğunu, nasıl yerlerde yuvarlandığını, ahalinin bunu nasıl heyecanla seyrettiğini anlatan korkunç bir bölüm var. Osmanlı devletinde bir işkence dünyası yoktur. Osmanlı’yı en çok hayrete düşüren, insanları kazığa oturtan “Kazıklı Voyvoda”dır. Adamları sopalarla dövüyorlar, demirlere oturtuyorlar. Yok böyle bir şey Osmanlılarda! Öldürür, cezalandırır ama devlet modeli olarak işkence yoktur!

İnceleyin:  Rene Guenon - Modern Dünyanın Bunalımından Bir Alıntı

İşkencenin örgütlü hale gelmesi söz konusu değildi yani…

İnsanın ruhunu temizlemek için ateşin üzerine koyup da kokularını çıkararak adamın çığlıklar içerisinde ölmesini seyreden on bin kişilik bir kalabalığı Osmanlı’da düşünemezsiniz. Dinî-itikadî problemler için adam öldürülmüştür. Adnan Adıvar’ın kitabında geçtiği gibi öldürme vardır ama hiçbir zaman örgütlü öldürme olarak Orta Çağ Avrupa’sındaki gibi bir model ortaya çıkmamıştır.

Engizisyon sadece Orta Çağ Avrupa’sında uygulanmış gibi biliniyor bizde ama en son 1800’lü yıllarda kaldırıldığını yani 19. yüzyıla kadar geldiğini çoğumuz bilmiyor…

Tabiî. Engizisyon mahkemeleri ancak Fransız Devrimi’yle kalkmıştır ortadan. Ama sömürgecilik kalkmamıştır. “Liberté, egalité, fraternite” (hürriyet, eşitlik, kardeşlik) sloganıyla ortaya çıkan Fransız devleti, Napolyon’u Mısır’a gönderdiği zaman elinde Volney’in kitabıyla insanları eşitlik duygusunu benimseterek sömürgeciliğe alıştırmaya çalışmıştır. İşkence ve resmen engizisyon o zaman kalkabilmiştir. Her ne kadar son yüzyılda kullanılmamış olsa da Engizisyon Mahkemesi’nin adı vardır, örgütlüdür. Osmanlı Devleti’nde insanın cezalandırılması ve bu cezanın kişinin arzusuyla olması gibi bir şey yoktur. Osmanlı Devleti mahkeme eder, yargılar, asar, öldürür ama yolda giden bir subaşı canı isteyip de birinin başını kesmez. Aynı şey Güney Amerika’da da vardır. Bir Cizvit papazı yapılan felaketleri anlatıyor. Çocukları duvara ve ağaçlara vura vura öldürüyor sarhoş askerler. Buradaki vahşetler anlatılamaz. Hindistan’da olanlar da böyledir. Şimâlî Afrika’daki olanlar anlatılamaz. Bunların hiçbiri Osmanlı’da yoktur.

Bütün bunlara rağmen Osmanlı Devleti acaba niye 20. yüzyıl sömürgeciliğine karşı direnememiştir?

Sebebi gayet açık: Bir taraftan İslamî cihad kavramıyla -cihad kavramı bitmiş olsa da- bir taraftan da kendi hak, hukuk ve İslamî karakteriyle hiçbir zaman sömürgecilik olayına yaklaşmamıştır. Ama Batı bunu çok iyi görmüş ve bu modeli geliştirmek istemiştir. İslam memleketlerinde, Cezayir’de başarılı olamamıştır. Şimalî Afrika’da da öyle. Mısır’da biraz başarılı gibidir ama o da çok değil. Zaten bir reaksiyon yok. Hindistan’daki tecrübe enteresandır. Kipling’in romanlarında başında beyaz sarık olan ufak bir çocuk kahraman vardır. Hürriyet için ayaklanan Müslüman Hindistan kesimlerine karşı mücadele eden İngiliz subayına yardım eder ve bu işlerde son derece iyidirler, hiç reaksiyon vermezler; yalnızca korkarlar. Elinde silah olan ve isyan eden kötüadam İngiliz subayı çocuğun ve etrafının da yardımıyla yener. Çocuk da subayın peşinde “Sahip, Sahip” diye koşar. İngiliz subayı, “Gel seni İngiltere’ye götüreyim, buraya dönünce ülkeni sen idare edeceksin” der, “Sen sömürgede bizim sağ kolumuz olacaksın.” Çocuğun bir gün kafasına dank eder. ‘Ben burada İngiltere’yi yaşatmak istiyorum. Burada ne işim var?’ der ve reaksiyon gösterir. İşte bu “Sahip Modeli” Osmanlı Devleti’nde geliştirilmemiştir. Bu da Osmanlı direnişinin sosyal, psikolojik ve kültürel modelini olıuşturur.

Batı’nın paylaşım harbi

Acaba Osmanlı Devleti yıkılmasaydı ne olurdu?

1. Dünya Harbi’ne girmeseydi ayakta durabilir miydi? Sultan Abdülhamid bütün dehasıyla yaşasaydı ve iktidarda kalsaydı bile Batı devletlerinden kim galip gelirse gelsin Osmanlı Devleti’ni yıkacaktı. Nitekim İttihatçılar harbe girmemek için birtakım çabalarda bulunmuşlardır. Tevfik Paşa İngiltere’de başarıya ulaşamamıştır. Yani bu oyunu Batı paylaşım harbi için oynuyordu. Osmanlı Devleti’nin bu paylaşımın dışında kalması, onu sonrada paylaşmaya sevkedemezdi. Bilakis Osmanlı Devleti’nin harbe girmesi Batı sömürgeciliğine büyük bir darbe indirmiştir. Bir taraftan da Batı ilk defa Doğu’da mağlup olmuş- tur. Çanakkale’de, Kût’ül-Amâre’de… Bence küçümseniyor ama çok mühimdir Kût’ül-Amâre.

Oradaki komutan kimdi?

Halil Paşa. İngiliz ordusu on günde teslim olmuştur. Modeli olmayan bir hadise. Üçüncüsü, İngilizler mecburen, köpek gibi gördükleri sömürge ahalisinin eline silah verip harbe sevk etmişlerdir. Osmanlı Devleti Boğazları kapatarak Rus Çarlığının çökmesine sebebiyet vermiştir. Yani Osmanlı Devleti sömürgeci devletlerin yumuşak karnını kanatmıştır. Zaten yıkılacaktı; yıkılmıştır. “Osmanlı harbe girmeseydi ne olurdu?” şeklindeki teori bâtıldır. Harpten kurtulmanın imkânı yoktu. Bizi ayakta bırakmazlardı.

Osmanlı Devleti’nin Araplarla politik ilişkilerinin temeli nerelere dayanıyordu?

Osmanlı Devleti Arap memleketlerini sömürge olarak kabul etmemiştir. Sadece idare etmiştir. Oralarda yatırımlar yapmıştır, ahali Osmanlı’nın kendi idari kadrosunda görev almıştır. Ama Araplar büyük bir tarihî yanılgıyla Batı’nın oyuncağı olmuşlar, Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanarak hürriyetlerini seçmek istemişlerdir. Onlara verilen vaadlerin hepsinin yalan olduğunu söyleyenlere aldırmamışlardır. Mehmed Âkif Mısır’a gelip giderken Haydar Paşa’yı ziyaret etmiş ve kendisini uyarmış ama dinlememişlerdir. Nitekim İngilizler Filistin’i Musevîlere verdikleri halde Şerif Hüseyin İngilizler namına Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmayı idare etmiştir. Hakikaten bu tarihî bir hata ve dünyayı bilmemektir. Kendileri sefil oldu, etrafları sefil oldu, Araplar da sefil oldu. Ama burada Osmanlı Devleti’nin bir suçu yoktur. Sömürgeciliğin zirve noktasında onlarla mücadele edememiştir. Sultan Abdülhamid dini bir silah olarak kullanarak mücadele etmeye çalışmıştır.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras olarak kalan şeyler nelerdir?

Tartışılmaz büyüklükte bir kültür mirası kalmıştır. Mektepler ve eğitimli bir kadro kalmıştır. Suriye’ye yollanan 300’den fazla üniversite mezunu Suriye Devleti’ni kurmuşlardır. Irak da öyledir. Ben onların listelerini çıkardım. 200’den fazla doktor gitmiş, Suriye ve Irak’ı ayakta tutmuşlar. Şam’da açtığımız mektepte (Mekteb-i Tıbbiye) Arapça tıp eğitimi yapılabiliyor-a bu Osmanlı’nın sayesinde olmuştur. Her sömürgeci kendi lisanını hakim kılar. Osmanlı anatomi terimlerini bile Arapça tespit etmiştir. Ben Osmanlı’nın sömürgeci mantıkla hareket etmediğine inanıyorum. Cumhuriyet’e büyük bir miras bıraktıklarını ise hiç kimse inkâr edemez.

Derin Tarih Dergisi – Ocak 2020,syf.84-89

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir