Hz.Peygamber’in Hayatı En Üstün Örnektir

Allah’ın yapıp ettikleri konusunda O’ndan razı olmanın gerçeğini ve Allah’ın rızasını kazanmanın da neye bağlı olduğunu bilmek isteyen kimse, Peygamberimiz aleyhisselâm tarafından yaşanan olayalar üzerinde tefekkür etmelidir. Gerçekten de Peygamberimiz aleyhisselamın Yaradan hakkındaki bilgisi tam ve kesin bir niteliğe kavuştuğu zaman, anladı ki tek Mâlik (sahip), O’dur. Mâlikse, mülkünü istediği gibi yönetir. Yine anladı ki O hakîmdir (her şeyi yerli yerince yapan bilgedir), o yüzden abes veya saçma hiçbir şey yapmaz. Bunun üzerine O’na bir kölenin bir bilgeye teslim oluşu gibi teslim oldu.

Derken başına garip şeyler gelmeye başladı, fakat hayatında en ufak bir değişiklik olmadı ve zihninden de hiçbir şikâyet yükselmedi. İçinden hiçbir zaman “Keşke şöyle yapsaydım!” gibi bir düşünce geçmedi. Tam aksine, kasırgalar karşısında dimdik duran dağlar misali, kaderin hükümleri karşısında sarsılmadan durdu.

Peygamberlerin o Efendisi, kâfırlik bütün ufukları kaplamışken, halkın karşısına tek başına gönderilmişti. Bir yerden öbürüne kaçıyordu. Dâru’l-Erkâm’a (Erkâm’ın evine) sığınıyordu. Oradan çıktığı her seferinde kâfirler ona vuruyor, verip ver’ıştiriyorlardı. Her yerde onu takip ediyorlardı. Üzerine hayvan işkembeleri atıyorlardı. O ise hep sessiz ve sakin kalıyordu. Her hac zamanı insanların yanına gidiyor, onlara “Kim beni himayesine alır? Kim bana yardım etmek ister?” diyordu. Bir seferinde (Tâif şehrine gitmek için) Mekke’den ayrıldı, fakat ancak bir kâfirin himayesinde geri dönebildi.

Bütün bu olup bitenlere rağmen, hiçbir şekilde halinden şikâyet etmedi, içinden hiçbir itiraz yükselmedi. Şayet onun yerine bir başkası olsaydı “Yâ Rabbi, bütün insanların Sahibi Sensin, yardım etmeye de gücün yeter! 0 halde nedir bu benim küçük düşürülmem ?”diyebilirdi. Nitekim Hudeybiye anlaşması sırasında Hz. Ömer şöyle demiyor muydu: “Hak yolda olan bizler değil miyiz? Niçin dinimizden taviz verelim ki?” Onun bu sözleri üzerine Allah Resulü aleyhisselâm şöyle diyordu: “Ben Allah ’ın kuluyum! 0 beni yüzüstü bırakmaz! ”

İşte bu iki kısa cümle yukarılarda belirtmiş olduğumuz iki temel esası bir araya getirmektedir. Gerçekten de “Ben Allah’ın kuluyum! ” sözü, Allah’ın hükümranlığını yürekten kabulleniştir. Bu sözüyle sanki şunu dile getiriyordu: “Ben O’nun kuluyum, kölesiyim, O benim hakkımda ne dilerse onu yapar!” Öte yandan, “O beni yüzüstü bırakmaz!”ifadesi ise, O’nun hikmetinin ilanı, O’nun asla saçma bir şey yapmayacağının vurgulamasıdır.

Daha sonra açlıkla imtihan edildi, hem de (acısını hafıfletmek için) karnına taş koyacak kadar! Halbuki yerin ve göğün bütün hazineleri Allah’ın elindeydi! Aynca (Uhut’ta) sahabileri öldürüldü, yüzü yaralandı, dişi kırıldı, amcasının (Hz. Hamza’nın) Vücudu doğrandı, fakat o sükünetini muhafaza etti. Daha sonra bir oğlu dünyaya geldi, fakat çok geçmeden elinden alındı, o da torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i severek teselli buldu. Onların da başlarına neler geleceğini haber verdi. Huzur ve sükünu Hz. Aişe’nin yanında buldu, fakat ona atılan iftira ile de hayli sarsıldı.

Pek çok mucize gösterdi, fakat karşısına Müseyleme, el-Ansî ve İbn Sayyâd gibiler(yalancı peygamberler, büyücüler, kâhinler) dikildiler. Doğruluk ve dürüstlüğün timsali iken yalancılıkla ve sihirbazlıkla suçlandı. Daha sonra hastalık onu yatağa çiviledi ve iki adamın ıstırabına bedel acılar (Buhari, Müslim) çekti, ama sükünetini hiç bozmadı. Durumundan bahsetmesi de, sabrı öğretmek içindi. Derken hastalığı şiddetlendi ve ecel onu aldı. Mübarek ruhu bedeninden ayrıldığında kalın bir yaygı ve keçe bir perde üzerinde uzanıyordu, 0 gece lambayı yakacak yağ bile yoktu.

Sabır imtihanı verdiği bütün bu şeylere ondan önce hiçbir peygamber gerektiği gibi tahammül edemedi. Hem zaten bu tür şeylerle melekler bile sınanmış olsalardı dayanamazlardı. İşte Adem aleyhisselâm! Bir ağaç hariç, kendisine cennetin bütün meyveleri helâl kılındı. Fakat o gitti haram olanından tattı. Halbuki Peygamberimiz aleyhisselâm helâller konusunda bile “Benim bu dünya ile ne işim var?” (Buharî ve diğerleri) diyordu. İşte Nuh aleyhisselâm! Karşılaştığı şeyler karşısında kızdı ve tattığı hüzünden dolayı “Yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma!” (Nuh, 71/26) diye haykırdı. Bizim Peygamberimiz ise “Ey Yüce Allahım, kavmime hidayet ver! Çünkü onlar bilmiyorlar!” diyordu.

İşte Allah’ın kendisiyle konuştuğu Musa aleyhisselâm! Halkının buzağıya taptığını görünce, kaderci bir tavırla “Bu, Senin imtihanından başka bir şey değil.’ ” (Araf, 7/ 155) diyordu. Ayrıca ölüm meleği kendisine geldiğinde de onun gözünü çıkardı. İsa, aleyhisselâm da “Yâ Rabbi, bin’nden ölümden kurtannak istersen, beni kıutar!”niyazında bulunuyordu. Peygamberimiz aleyhisselâm ise bu dünyada kalmakla âhirete göçmek arasında serbest bırakıldı, o en Yüce Dosta gitmeyi tercih etti. İşte Süleyman aleyhisselâm! 0 da “Bana bir hükümranlık ver!” (Sad, 38/35) diye dua ediyordu. Peygamberimiz aleyhisselâm ise “Yâ Rabbi, Muhammed ailesinin rızkını sadece yetecek kadar ver!”(Buharî, Müslim) duasını ediyordu.

Işte, vallâhi, varlık kadar Var Eden’i de hakkıyla tanıyıp bilen adam! Onun arzuları öylesine öldü ve itirazları öylesine yok oldu ki bütün emeli Allah’ın iradesine hakkıyla teslim olmak oldu!

İbnü’l-Cevzi – Bir Alimin Günlüğü,(s.333)

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir