‘Felsefe-Bilimin Odağında Metafizik’Adlı Kitaptan Bir Esin

ilim-696x465 'Felsefe-Bilimin Odağında Metafizik'Adlı Kitaptan Bir Esin

“Felsefe-Bilimin Odağında Metafizik” adlı kitabının bir yerinde “ilim mi bilim mi” meselesine değiniyor T. Duralı… Dinî ilimlerin bilim değil ilim olduğunu söylüyor. Ama bun­ların nakli, şerhi, incelenmesi ona göre bilim “gibi”dir. “Gibi­dir diyor, buna dikkat. Mesela fizik-kimya. Bunların araştırma nesnesi tekrarlanabilir, her zaman deneylenebilir dünya olay­larıdır. Dinî ilimlerin konusu, her zaman tekrarlanabilir dünya olayları değildir. Konusu, insanla ilgilidir. Yine de meme dayalı filoloji, anlambilim, şerh, tefsir çalışmaları (sosyoloji ve psiko­lojiye oranla) bilim olmaya daha yakındır. Konusu metin değil de karşımızdaki insan olan bir araştırma bilimsel olamaz, in­celeyen de incelenen de öznedir/insandır. Oysa bilimsel araş­tırma inceleyen özneye, incelenen nesneyi şart koşar. Özne ise duygu yüklü bir varlıktır. Karşısında kendi gibi bir özne oldu­ğunda ister istemez duygularım ona yansıtır.

Böyle diyor T. Duralı… Ben buradan kendi adıma bazı so­nuçlar çıkardım:

1.Bilim nesneldir, diyoruz. Aslında bilimin nesnelliği in­celediği nesneden kaynaklanır. İnsan (hatta bir açıdan hayvan) dışında nesneyi inceliyorsa nesnel olacaktır bilim. Mesela bilim taşı, masayı inceliyorsa nesneldir. Bilim adamı öznedir, taş nes­nedir. Burada öznenin nesneye yansıtacağı bir duygu dünyası yoktur. Ya da nesnenin bilim adamım etkileyeceği bir duygu/ zihin dünyası yoktur. O halde bilimin nesneli®, konusu olan nesneleri incelemekle ilgilidir.

2.Böyle olmakla birlikte gerçekten özne olan bilim ada­mıyla taş olan nesne arasında bir etkileşim yok mudur? İlk planda yok gibidir. Ama vardır. Bu durumda ilk akla gelen taş olan nesnenin bilim adamı olan özneyi etkilemeyeceğidir. Yani bilim, taşı nesnel olarak inceleyebilir. Taş onu etkilemez. Peki- taşın yerine altın, yakut, petrol vb. değerli madenler koyalım. Acaba bunlar bilim adamını etkileyecek midir? Normalde et­kilememesi düşünülür. Ama bunlar etkiler ve etkiliyor. Ancak altının duygu dünyası yok. Nasıl etkilesin? Duygu dünyası yok elbette ama onda öyle bir özellik var ki, karşıdakini etkileye­bilmektedir. Buna bilinçli bir etkileme değil, tabiatında varo­lanın etkilemesi diyelim. Ama neticede etkiliyor.

Diğer açıdan bakalım. Bilim adamı bir özne olarak ince­leme nesnesi olan taşı etkileyebilir mi? İlk bakışta neden etki­lesin ki, diye düşünülebilir. Öyle ya, taşı neden etkilesin! Taştan ne menfaati var? Taşa bakacak ve onun bir takım özellikle­rini keşfedecek? Başka ne olabilir ki! İş, hiç de öyle görün­düğü gibi masum olmayabilir. Taşın yerine ağaçları, ormanları, suları, denizleri, maden yataklarını, ayı, yıldızları vs. koyalım. Bilim, bunları inceliyor, onlarda bir takım özellikler keşfedi­yor. Bu özellikler insanın yararına. Ama insan burada durmu­yor, doğayı işliyor, ama ne pahasına olursa olsun! Sonuçta bir tabiat sömürüsü ortaya çıkıyor. Normalde bilim adamı, sadece inceleme yapardı, nesnesine dokunmazdı. Nesneldi. Ama nes­nesi cansız varlık olsa dahi kendine oluşturduğu zihniyet veya dünya görüşüyle mezkur nesnesine aşırı davranabiliyor, onu et­kileyebiliyor, onu bozabiliyor. Tabii burada bilim adamlarının sadece bilimsel tespit yaptıkları, onların sonuçlarını politika­cıların kendi emelleri için kullandığı söylenebilir. Bu, nispeten doğru olmakla birlikte bazı bilim adamlarının da bilinçli ola­rak bu tahribata katkı verdikleri aşikârdır.

Burada başka bir durum daha vardır. Bilim, nesnesini in­celerken o nesnenin içinde bulunduğu varlık dünyasıyla hiç irtibatını kurmaz. Nasıl ki, bilim, hukuku, ekonomi, eğitim, devleti vs. bağımsız alan ilan etti ve hatta bunlardan ahlakı çe­kip aldı, aynı şekilde doğayı da her türlü değerden bağımsızlaş­tırdı ve ahlakı ondan çekip aldı. Doğaya baktığımızda ağaç, su, bulut vs. görürüz. Bir insan düşünün, baktığında sadece ağacı görmez; arkasındaki varlığı da görür. Ağacı ağaç olarak gör­mez; ormandaki bütünlüğe katkısını da idrak eder. Kısaca do­ğanın işaretlerle yüklü olduğunu sezer ve sonra da buna yaki- nen iman eder. Bir insan da düşünün sadece ağacı görür, başka bir şey görmez veya görmek istemez. Bunun ormanı idrak et­mesi, bütünlüğü kavraması mümkün mü? Değil elbette. Bütün varlık bir açıdan bakılırsa canlı bir organizma gibidir. Tıpkı bir insan gibi… İnsan, her organıyla birbirine bağlıdır. Bu yönüyle insan bütünlük arzeder. İnsanı maddeden ibaret gören anlayış haliyle doğayı da maddeden ibaret görür. Böyle bir bakış en iyimser ifadeyle eksik bir bakış olacaktır. İşte bilim adamı ken­dini tüm değerlerden soyutlamakla bile aslında nesnelliğini/ob- jektifliğini kaybetmiş demektir. Hatta bir müddet sonra doğayı tanrılaştırmak bile söz konusudur. Bu dahi bilim adamının ob­jektifliğine gölge düşürür. Şu dikkat çekici bir noktadır ki, bilim adamı aslında kendini değerlerden soyutlamıyor; başka değer­lerle yüklenmiş oluyor. Tabiatı ruhsuz görmek, eşyanın arka­sında yüce bir aklı, harika bir tasarımı idrak edememek, tesa­düfe inanmak, tabiatı yüceltmek gibi… Bu, cansız varlıklarla dolu tabiat için böyledir. Bir de bunu canlı varlıkların bulun­duğu alem için düşününü…

İnceleyin:  Peygamberler Şüphe Duyar mı ?

Önemine binaen vurgulamak gerekir ki, doğa gözlemcisin­den, yani bilim adamından bağımsız bir makine gibi değildir. Ama böyle görenler olmuştur. Buna mekanikdoğa felsefesi di­yoruz. Mekanik doğa felsefesinin varacağı yer determinizmdir. Vaktiyle bilim determinizmin en güçlü kalesiydi. Bilim, doğa­nın kanunlarını keşfedecek ve sonra, olayların nasıl gelişeceği Jçonusunda şaşmaz tahminlerde bulunacaktı. Oysa nedensellik ilkesi, mutlak bir gerçek olmaktan çok, bizim felsefi inançla­rımızın ürünüdür. Nedenselliğe inanmak veya inanmamak ta­mamen bir inanç meselesidir. Nedenselliğe inanan bir bilim adamının şu endişesi vardır: “Eğer nedenselliği yok sayarsak o zaman birçok fizik yasasından da vazgeçebiliriz.” Bu endişe objektif bir geçerlilik değil, felsefî bir inançtır. Oysa nedensel­liği yok saymadan ama onu da mutlaklaştırmadan bir orta yol bulmak mümkündür. Nitekim bugün gelinen nokta, nedensel­lik veya doğa yasalarının günlük olağan işlerde yeterli olduğu, ama olağamn dışında kalan durumlar için yeterli olmadığıdır. Nitekim olağanın ötesi de vardır. Artık evrende olağanın öte­sini görmeye başlayan yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Onun için dinî bir dil kullanarak söylemek gerekirse doğa yasalarım ya­ratan ve koyan Allah’tır. Koyduğu gibi kaldırmakta O’nun yet­kisi dahilindedir. Bunu mucize izhar etmekle göstermektedir. Durumun böyle olması doğa yasalarının iptal olduğu anlamına gelmez. Doğa yasaları elbette vardır. Ama bunlar kendi kendi­lerine cereyan etmezler. Kendi kendilerinin sebebi değillerdir. Onları o şekilde hareket edecek özellikte yaratan Allah’tır. Al­lah bazen nadir olarak bu yasalara müdahale eder. Bunun se­bebi yine insanoğluna merhametidir. Bu müdahale evreni bilin­mez bir yapıya sürüklemek anlamına gelmez. Nitekim insanın genel gidişatına müdahale edilmemektedir. İnsan günlük işle­rini yine bu ysalar çerçevesinde yerine getirmektedir. Peki ne­den Allah evrene müdahale etmektedir? Birincisi O, evrenin sahibidir. İkincisi insana merhametini ortaya koymaktadır. Zira peygambere inanmayı kolaylaştırmak istemektedir. Üçüncüsü sebeplerin tanrılaştırılmasım istememektedir. İnsana bu şekilde uyarılar yapılmazsa putlarını çoğaltması mümkündür. Onun için Allah yer yer kendini insana hatırlatmaktadır.

3.Bilim adamı ve cansız nesne arasındaki ilişki böyle ise acaba bir özne olan bilim adamı ile yine bir başka özne olan insan arasındaki ilişki nasıldır? Bu iki özne arasındaki inceleme ve araştırmadan sağlıklı sonuçlar çıkar mı? Eğer bilim nesnel olacaksa karşıdaki özne ile bu nesnelliği nasıl sağlayacaktır? Bilim adamı insanı etkileyebilir; karşısındaki insan bilim ada­mını etkileyebilir. İnsan, nesne değildir. Duyguları, dünya gö­rüşü, zihniyeti, kültürü olan bir varlıktır. Hal böyle olunca bun­lara sahip iki öznenin karşılaşmasından nesnel sonuçlar ortaya çıkar mı? Bugün sosyal bilimlerin en çok üzerinde durduğu sorun bu olsa gerek. İnsan ve toplum; psikoloji ve sosyoloji… Bunlar bilim olabilir mi? Yukarıdaki metne baktığımızda bi­limin özelliği her zaman tekrarlanabilir, deneylenebilir dünya olayları olması idi. Herhalde insan olayları buna dahil değil­dir. O halde sosyoloji ve psikoloji bilim de olamaz. Ancak in­san olayları deneylenebilir olmasa dahi gözlemlenebilir değil midir? İnsan olayları da tekrar etmektedir. İbret alınsaydı, ta­rih tekerrür eder miydi? Demek ki, tekrarlanan bir şeyler var. Buna binaen gözlem sonucunda insandan sadır olan tekrar­lanabilir olaylar bir yasaya bağlanamaz mı? Bağlanabilir ama bu, kesin ve mutlak olmaz. Neden? Çünkü, insanın tekrarla­nabilir olayları şekilseldir, görüntüdedir. Aynı davranışın insa­nın niyetinde, duygu dünyasında bambaşka sebepleri olabilir. İşte biz bu niyeti bilmiyoruz. Bilmediğimiz için de kesin bir yasa ortaya koyamıyoruz. İnsan teki böyle olduğu gibi kültü­rel durumlar da böyledir. Mesela devletin çöküş sebepleri ara­sında rüşvet yemek olsun. Ancak bir devlet çöktüğünde işte bakınız rüşvetten dolayı çöktü” demek çok zordur. İşin başka sebepleri de olabilir. Belki rüşvet burada hiç sebep bile değil­dir. O zaman sosyal ve kültürel olaylardan çıkardığımız yasa­ları aynı şekilde benzer sosyal olaylara birebir uygulamak ol­dukça sıkıntılıdır.

İnceleyin:  Dini Goldziher'den öğrenmek

4.İnsan ve toplum söz konusu olduğunda bilimsellikte ıs­rar etmek aslında “sen benim nesnemsin!” demektir. Bu da oto- malık olarak intan ve toplumu nesnelleştirmek anlamına gelir, »tan ve toplumu bir cansız varlık gibi, bir hayvan gibi denek yapmaktır. Bu nesnelleştirmeye bugün “toplum mühendisliği” denilmektedir. Mühendislik ilginçtir, daha ziyade maddî var­lıklar üzerinde operasyon yapanlar için kullanılan bir kelimedir, inşaat mühendisi inşaat yapar. Elektrik, elektronik mühendisi nesnesi inceler, evirip çevirir. Gıda mühendisi vs. hepsi aynı iş­lemi yapar. İşte tam da insan ve toplum söz konusu olduğunda onları madde gibi görüp nesneleştirmek, istediği gibi evirip çe­virmek anlamına gelir ki, bu, mühendislikten başka bir şey de­ğildir. Oysa insan “anlama ’nın konusudur. “Empati”nin, “iletişim’in konusudur. “Konuşma”nın, “dinleme”nin, “anlaşma”nın konusudur. Peki inşam nesneleştirmenin sonucu nedir? Tek ke­limeyle tahakkümdür. Nesneye ancak tahakküm edilir. Bilim nasıl ki, taşa toprağa nesne muamelesi yapmıştır, aynıyla insana da öyle muamele yapmayı amaçlamıştır. Onun için psikoloji, sosyoloji, antroploji vs. bilim değil, politikacıların veya devlet­lerin tahakküm aracıdırlar. Tabii bugün bunun farkına varan­lar da yok değil. Onun için sosyal bilimlerde ciddi bir yöntem tartışması vardır.

5.Dini ilimlere bakarsak hepsi aslında metinle ilgilidir. Yu­karıdaki metne göre bunlar bilim gibidir. Ne tam bilim ne tam ilim.. Neden? Çünkü metin tekrarlanabilir olaylar zinciri de­ğildir, nesnelleştirilebilir dünya olaylarından da değildir. İn­sanla ilgilidir. Metni yazan da okuyan da insandır. O zaman tam olarak bilim sayılmaz dini ilimler. Kuran söz konusu oldu­ğunda onu indiren Allah’tır ve gaybdır. Buradaki zorluk diğer metinlere göre bir kat daha fazladır. Ama bir açıdan bilimdir­ler. Neden? İki sebep sayılabilir: Biri metinlerin cansız varlık­lar gibi nesnel olması. İkincisi metinlerin dille ilgili olmasıdır. Muhtemelen dil nesnel bir şeydir. Nesnel olunca onunla ilgili bilimsel çalışma yapmak mümkündür. Evet, dil nesneldir ama dil metne dönüşünce o nesnelliğini muhafaza edebilmekte mi­dir? Bir metinde ne kastedildiğini anlamak için pek çok bilgiye ihtiyaç duyulmaktadır. O zaman ilk bakışta metindeki anlam nesneldir demek zordur.

Burada bir tehlikeye işaret etmek gerekir. Yukarıda me­tinlerin cansız varlıklar gibi nesne olduğunu söyledik. Diğer metinler değil de Kur’an söz konusu olduğunda onun nesneleşme ile karşı karşıya gelmesi söz konusudur. Kur’an da bir metin ise metni anlamak nesnel bir şey ise o halde ilim adamı Kuranı başka hiçbir şeye bakmadan anlayabilir. İşte tam da burada Kur’anı metin dolayımında nesneleştirme vardır. Bu­nun iki sebebi söz konusudur:

6.Kur’an’ı anlamak için muhakkak bir geleneğe bağlanmak durumundayız. Bu gelenek vahyin nazil olduğu dönemdir. Pey­gamber, vahyi almakta, ashap buna şahit olmaktadır. Vahyi Pey­gamber, ashabına öğretmektedir. Ashap da tabiine… O halde Kur’anı anlamak dilsel analizin ötesinde bu geleneğe bağlan­mak ve başvurmaktır. Bu geleneği atlar veya görmezden ge­lirsek Kuranı metinleştirmiş ve nesneleştirmiş oluruz. Artık Kur’an bilim adamının taşa toprağa yaptığı muamele gibi bi­zim muamelemize maruz kalacak demektir.

7.Kur’an’ın inşa edici özelliğini göz ardı etmek de onu nes­neleştirme anlamına gelir. Mü’min için Kur an sadece anlaya­cağı ve dilsel tahlil yapacağı bir metin değil; inandığı ve ona göre yaşayacağı bir vahiydir. Mü’min Kur’an’ı okurken veya an­lamaya çalışırken derununda hayatıma bundan ne katarım dü­şüncesi olmalıdır. Onun için Kur’an bu durumda inşa edendir, inşa edilen değil. Bunun farkına varamayıp biz Kur’anı inşa etmeye kalkıştığımızda onu nesneleştirmişiz demektir. Oysa Kur’an özne biz nesneyiz. Nesne tabirini mecburen kullan­dım. Aslında biz de özneyiz. O kadar ki haddini bilen özne­ler… Bununla birlikte özne olmamızın gereği Kur’an’a bizim de katabileceğimiz şeyler var demektir. Evet, vardır. Kur’an’m bize açık bıraktığı alanlarda yorum yapmak suretiyle özne olu­şumuzu ortaya koyabiliriz. Böyle vahiyle biz mü’minlerin kar­şılıklı bir ilişkisi de söz konusudur. Önemli olan Kuran’ın kesin buyrukları karasında özne olmaya kalkışmamadır.

Yavuz Köktaş – Yolda Olabilmek Yolda Kalabilmek,syf:63-69

 

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir