C-Sünnetin Hüccet Değerinin İcmâ’ ile Subûtu ve Dinin Bedahetle Bilinen Esaslarından Oluşu

Raşid Halifeler döneminden günümüze kadar selef ve halef alimlerinin eserlerine baktığımızda kalbinde zerre kadar iman ve bir nebze İhlas olduğu halde Sünneti, Sünnet olması İtibariyle inkar eden; Sünnetle istidlalde bulunmayı inkar eden ve onun gereğiyle amel etmeyi reddeden hiçbir imama rastlayamayız. [1] Aksine hepsinin Sünnete bağlı, Sünnetle amel etmeyi teşvik eden, ona muhalefet ermekten sakındıran, gerek kendi nefsi için gerek başkası için Sünneti delil kabul eden, ona karşı çıkmayı ve onu hafife almayı yadırgayan, onu Kur’an’ın tamamlayıcı ve açıklayıcısı olarak addeden kimseler olduğunu görürüz. Rivayet edilen herhangi bir hadis onların ileri sürdüğü sıhhat şartlarını taşıyan muteber bir hadis ise kendi kişisel içtihadlan sonucu vardıkları görüşten vazgeçerlerdi. Nitekim “hadis sahih ise be­nim mezhebim odur. [Hadise aykırı] görüşlerimi duvara çar­pın.[2] şeklindeki ifade meşhurdur. Bu ibarenin mana itibariyle Şafiî’ye nisbeti tevatürle sabittir. Bir çok müçtehitten buna yakın ifadeler aktarılmıştır.

Onlar, hadisin değerini yüksek tutar ve hadis meclislerinde edebe son derece dikkat ederlerdi. Hadîs ehline saygı ve ta­zimde bulunup onlardan övgüyle bahsederlerdi. Onların varlı­ğını, din için en büyük yardım ve dinsiz çevrelerin saldırılannı püskürten en güçlü amil olarak görüyorlardı. Sadece bidatçı ve facir kimselerin ya da ilhad ve küfür ehli olanların onlardan buğzedebileçeklerine inanıyorlardı. Onların rivayetlerine büyük bir ihtimam gösterip bu uğurda ömürlerini tüketmişlerdir. İşin­den, yuvasından, arzu ve isteklerinden, yurdundan, mal ve evladlanndan aynlarak memleket memleket dolaşmışlardır. Bü­tün bunları hadisleri rivayet edip derlemek, tahkik edip mu­hafaza altına almak, hadis tarihini öğrenip sahihini zayıf ve mevzu olanından ayırmak için yapıyorlardı. Şüphesiz bu, önemi büyük ve sonuçları yüce olan bir şey uğruna; yani İslam’ın esaslarından biri olan Kur’an’ın anlaşılmasına ve ahkamın genelinin sübûtuna esas teşkil eden bir kaynak (sünnet-i nebevîyye) uğ­runa yapılıyordu. Onlar, sünnetin hüccet değeri konusunda fikirbirliği halindedirler. Aralarında vuku bulan ihtilaf sadece İki alana münhasırdır:

a.  Hadisin Peygamber’e isnadının sahih olup olmadığı

b.  Hadisin sözkonusu edilen hükme delâlet edip etmediği­dir.

Şafiî (r.a.) der ki: “Kendisine Allah Rasûlü (S.A.V.)’nün Sünneti ayan olduktan sonra herhangi bir kimsenin sözünden ötürü o Sünneti terketmenin caiz olmadığı konusunda bütün in­sanlar ittifak halindedir. [3]

“İnsanların âlim saydığı ya da kendisini ilme nisbet eden­lerden hiçbirinin Cenab-ı Hakk’ın, Rasûlünün emrine İtaati farz kıldığı konusunda muhalefet ettiğini duymadım[4]

“Sahabe ve tabundan olup Allah Rasûlü (SAV.)’nden ha­ber verdiğinde haberi kabul edilmeyen, kendisine başvurulma­yan ve verdiği haber Sünnet olarak tesbit edilmeyen kimseyi bilmiyorum. [5]

“Eğer Peygamber’den sabit olan bir hadise [farkında ol­madan] muhalefet edersek, umanm bundan dolayı muaheze edilmeyiz inşaallah. Kimsenin (bilerek) bunu yapmaya hakkı yoktur; fakat insan bazen Sünnete muhalefet kasdı taşımadığı halde Sünnetten haberdar olmaz ve ona muhalif söz söyler. Ba­zen de gaflet sebebiyle tevilde hata eder. [6]

Şeyhu’l-İslâm İbni Teymiyye (rahimehullâh) şöyle der: “Şu husus iyice bilinmelidir ki, ümmetin genel kabulüne mazhar olmuş hiçbir imam, küçük veya büyük herhangi bir ko­nuda bilerek Sünnete muhalefet etmiş değildir. Zira müçtehidler Allah Rasûlü’ne itaatin gerekliliği ve Peygamber dışında herke­sin sözünün alınıp terkedilebileceği konusunda müttefiktir. [7]

Şayet birinden hadise aykırı bir söz varid olmuşsa bu, mut­laka bir mazerete ve gerekçeye dayanmaktadır. Konuyla ilgili gerekçeleri üç şıkta toplamak mümkündür:

a- Peygamber (S.A.V.)’in o hadisi söylemiş olabileceğine inanmama

b- Peygamber (S.A.V.)’in o hadisle sözkonusu meseleyi kasdettiğine inanmama

c- Sözkonusu edilen hükmün mensuh olduğuna inan­ma. [8]

Kaynaklar:

[1] İlk dönem alim ve İdarecilerinin Kur’an yorumunda çok serbest davrandık­ları, lıncak İmam Şafiî’nin buna tepki olarak ortaya çıkıp yorum için İçtihad ve kıyas yerine genel olarak hadislerin temel alınması gerektiğini savun­duğu iddiası, tarihî gerçeklere tamamen aykırı bir iddiadır. Özellikle or­yantalistler tarafından ileri sürülen hadis hareketinin İmam Şafiî’yle başla­dığı tezi tamamen kurgusal olup hilaf-ı hakikattir. (Geniş bir değerlendirme için bkz. M. Mustafa el-A’zamî, islam Fıkhı ue Sünnet) Sünnetin Kur’an’dan sonra ikinci kaynak olarak görülmesi istisnasız bütün müçtehid imamların içtihad usûlünde karşılaştığımız bir vakıadır. Hatta Şafiî’nin mezhebini ted­vin etmeden önce İmam Malik’ten Muvatta dinlediği Irak’a gidip İmam Muhammed’den bir deve yükü ilim aldığı kaynaklarda geçmektedir. Şa­fiî’den daha önce yaşayan İmam Ebu Yusuf ve Leys b. Sa’d’ın elimize ula­şan  beyanlarından  mevcut  hadis anlayışının  ilk dönemlerden  itibaren varolduğu ve Şafiî’nin belirleyiciliğinin sözkonusu olmadığı aniaşılmakta-dır.-Çeviren-

[2] Bu sözün izahı için Takiyyüddin es-Sübkî’nin Mecmûatur-ResâiH’l-Mümrİyye içinde basılan açıklamalarına bakılabilir. Bu eser, çok değerli ve nadir bu­lunan açıklamalar içermektedir.

[3] Bkz. İ’lâmu’l-Muvakiîn, 2/361

[4] Bkz. İ’Iâmu’I-MuvaJtiîn, 2/364

[5] Bkz. Suyûtî, Miftâhu’lCenne, 24

[6] er-Risâle,219

[7] İbni Teymiyye, Refu’l-Melâm ani’l-Eimmeti’i-A’lâm, 22-23

[8] Hucciyyetu’s-Sünne, 341-343

Muhammed Salih Ekinci, Hüccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet, Rağbet Yayınları: 168-170.

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir