Haber-i Vahidin İtikatta Hüccet Değeri

Amelî hükümlerde haber-i vahidle amel edilmesi gerektiği bütün alimlerin icmaıyla sabittir. Müslüman alimlerden hiçkimse haber-i vahidi, haber-i vahid olması nedeniyle reddetmiş değil­dir.

Burada “itikadı konularda haber-i vahidle amel” konusunu ele almak istiyoruz. Ulema konuyla ilgili uzun uzadıya açıkla­malarda bulunmuştur. Ancak hiçbirinin meseleyi hakkıyla tah­kik edip tatmin edici bir tarzda açıklamadığını görmekteyiz. Şimdi Allah’ın yardımıyla bu konuyu işlemeye çalışacağız:

Kelamcılar arasında yaygın olan görüşe göre haber-i vahid, itikadı konularda hüccet değildir. Fakat ulemanın cumhuruna göre itikadı konularda da hüccettir.

Meseleyi hakkıyla tahkik etmek için konuyu biraz detaylan-dırmak gerekir. Şöyle ki:

Itikadî konular, beş kısma aynhr:

1-Bilinmemesi küfrü gerektiren konular, (zarurat diniyye)

Cenab-ı Hakk’ın varlığı, birliği ve zatî sıfatları gibi konular bu kısma girer.

2-İnkarı küfrü gerektiren, bilinmemesi ise günahkarlığa se­bep olan konular.

Cenab-ı Hakkın “kadîm” olduğu, onun dışında bütün ale­min “hadis” ve sonradan varolduğu gibi konular bu kısma girer. Zira kişi Allah’ın varlığına ve birliğine inandıktan sonra Allah ve âlem konusunda hudûs ve kıdemle ilgili hiçbir zihnî hüküm ta­şımadan, kafası bomboş olarak Allah’a kavuşursa, müslüman olarak ölmüş olur. Ancak bunları bilmediğinden dolayı günah­kar olur. Kişinin Allah’ın kadim olduğuna, alemin ise hadis ol­duğuna inanması gerekir. Ta ki, böyle bir meseleyle karşılaşıl­ması halinde aksi doğrultuda bir inanca saplanıp, küfre girme­sin. Kitap ve mütevatir Sünnetin sübût ve delâlet açısından kat’î naslanyla sabit olan, ancak avamın bir kısmına kapalı kalan akaid konulannın geneli bu kabildendir.

3-İnkarı ileri derecede bidat olan, bilinmemesi ise günah­karlığa sebep olan konular. Kitabın, Mütevatir veya Müstefîd (Mütevatirden düşük haberi vahid’den kuvvetli) Sünnetin zahi­riyle sabit olan ve ümmetin genel kabulüne mazhar olan konu­lar bu kısma girer. Bu kısmın inkan, nassları zahirî delâletlerin­den kaydırıp, başka manalara hamletmekle olur. Nassları, sele­fin kabul ettiği manaların dışında başka manalarla tevil etmek çirkin bir bidattir. Şayet ümmetin genel telakkisi, icma ile sabit ve dinin açıkça bilinen konularından biriyse sözkonusu tevil küf­re bile sebep olabilir.

4-İnkarı ufak bir bidat olan, bilinmemesi ise muaf olan konular.

Müstefîd olmayan âhâd haberlerle sabit olup, avamın çoğu ve havasın bir kısmı tarafından bilinmeyen, hakkındaki delillerin çelişik olmadığı konular bu kısma girer.

5-Hakkında Kitap ve Sünnete ait delillerin -görünürde- çe­lişik olduğu ve bu nedenle hakkında ihtilaf edilen konular.

Bu kısma giren konular muhatapların muaf tutulduğu ko­nulardır. Bu konuların muaf olması, bunlarla ilgili genel bir hükmün verilmeyeceği, bunların içtihadı ve taklîdî konular ol­duğu anlamına gelir.

Ulemadan hiçkimsenîn açıklamasında bu ayırımı göremi­yoruz. Ancak şer’î deliller böyle bir ayırımı gerektirmekte ve ulemanın açıklamalarından da bu anlaşılmaktadır.

Bu ayırım sayesinde haber-i vahidin itikatta hüccet olup olmadığı konusundaki ihtilaflı görüşleri bir araya getirebiliriz. Buna göre “Haber-i vahid itikadî konularda delil olmaz” di­yenlerin bu sözü haber-i vahide muhalefet edip gereğine inan­mamanın küfür olmadığı şeklinde anlaşılmalıdır. Zira haber-i vahidin subûtu kat’î değildir. Dolayısıyla haber-i vahide muha­lefet, Allah Rasûlü’nün [kafî] sözüne muhalefetle özdeşleştirelemez. Buradaki karşı çıkış sadece ravilere olan itimatsızlıktan kaynak­lanmaktadır. Ancak kişi haber-i vahidin Allah Rasûlü’nün kela­mı olduğuna inandığı halde hiçbir tevile başvurmadan onu reddederse bu küfür olur. Bu söylediklerimize hiçbir alimin itiraz edeceğini sanmıyorum. Çünkü haber-i vahidin itikatta delil olamıyacağı iddiasının nisbet edildiği kelam alimlerinin Özellikle akaidin “sem’iyyât” kısmında haber-i vahidle çokça istidlal et­tikleri görülmektedir. Bu husus kelama aşina olan herkesin ma­lumudur.

Abdulhayy el-Leknevî (rahimehullâh) Zaferu’l-Emânî adlı eserinde şunları kaydeder[1] “Alimler, âhâd haberlerin sahih ol­ması durumunda bile itikadî konularda yeterli olamıyacağını belirtmişlerdir. Dolayısıyla zayıf olanların delil teşkil etmeyeceği evleviyetle anlaşılır. Âhâd haberlerinden maksat, bunların kat’iyet ifade etmediği dolayısıyla insanların kesin ola­rak inanmakla yükümlü bulunduğu itikadî konularda mutlak su­rette esas alınamayacağı demektir. Yoksa ‘yetersizlikken mak­sat, ahad haberlerin zann-ı [galibi] de ifade etmeyeceği veya günümüzde çoğu kimsenin sandığı gibi itikadî konularda hiçbir şekilde itibara alınmayacağı demek değildir.”

Leknevî açıklamasına şöyle devam etmektedir; “Taftazanî, Şerhu’l-Makâsıdda meleklerin masumiyeti konusunu işlerken şöyle der: İtikadı konularda zannî bilgiye [zanniyât) itibar olun­mayacağı iddia edilemez. Şayet böyle bir iddiayla kastedilen, zannî bilginin kat’î inanca ve kesin hükme kaynaklık edemiyeceği ise bu tartışma götümeyen bir husustur. Ancak eğer bununla, zannî bilginin sözkonusu hüküm hakkında zann[-ı galib] derece­sinde bile olsa bir bilgi ifade etmeyeceği kastediliyorsa bu açık­ça yanlış bir iddiadır.”

İşte kelam ilmi imamlarından olan Taftazanî, dediğimiz bu hususu açıkça belirtmektedir.

“Haber-i vahid itikadî konularda [da] delildir,” diyenlerin sözü ise şu şekilde anlaşılmalıdır: Haber-i vahid sahih olup, kar­şıt bir delille çatışmadığı ve zahirî mananın dışına çıkmayı ge­rektiren bir unsur taşımadığı zaman -zannı galib veya kesinlik kazandıran karinelerin bulunması durumunda- kesinlikle onun muktezâsına inanmak gerekir.

Haber-i vahidi ve onun şahinliğini öğrenip onun gereğine inanmamak, günahkarlık ve bidat sebebidir. Bu tespitlere de hiçbir alimin itiraz edeceğini sanmıyorum.

Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da şudur: Tevhid, ilâhî sıfatlar, risalet, öldükten sonra dirilme, uhrevî mükafat ve ceza, cennet ve cehennem gibi temel itikâdî konular, Kur’an’da çok yoğun ve vurgulu bir şekilde açıklanmıştır. Bu konular, aklı ikna edici deliller eşliğinde tekrarlanmış ve detaylandınlmıştır. Konuya ilişkin hadisler ise ya Kur’an’daki muhtevayı teyid edip pekiştirmiş ya da Kur’an’da yer alan küllî hususların cüzî ör­neklerini ifade etmekle sınırlı kalmıştır.

Cenab-ı Hakk en iyisini bilendir. [2]

Sünnetin Aktarım Yolunun Haberlerin Naklinde Takip Edilebilecek En Güvenli Yol Oluşu Ve Müslüman İlim Adamlarının Bu Uğurda Sarfettikleri Eşsiz Çaba

Daha Önce hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde İs­lam’ın ikinci kaynağının sahih hadisler olduğunu beyan etmiş­tik. Bu, seleften halefe bütün ümmetin Peygamber döneminden itibaren hakkıyla bildiği ve din olarak telakki ettiği bir gerçektir.

Bundan dolayı selef-i sâlih’in sahih hadislerin muhafaza edilip, zayıf ve uydurma olanlardan ayırdedilmesini en önemli görevlerden telakki etmiştir. Bu işi en güzel şekilde eda edip bu uğurda bütün güçleriyle çalışmışlardır. Bu yolda zorlukları kolay sayıp, her türlü sıkıntıya göğüs germişlerdir. Sonuçta bu alan­daki gayretlerini ortaya koyup bu alanın seçkin sımaları haline geldiler. Birçok ilim tesis edip bu ilimleri sağlam kaide ve esas­larla pekiştirdiler. Sünnet-i mutahharanın muhafazası için şaşı­lacak derecede parlak neticeler elde ettiler. Uydurma olayını ve hadis uyduranları deşifre eden ve sağlam yöntemlere dayanan sabit ilmî dinamikler tesis ettiler. Bu vesileyle hiçbir ilme ve hiç­bir peygambere veya herhangi bir büyük şahsiyetin haberlerine tarihin hiçbir döneminde nasip olmayan ölçüde Sünnet-i Mutahharaya hizmette bulundular. Haberlerin kabulü için sağ­lam ve kesin birtakım şartlar vazettiler ki, bunlardan sağlam ve daha güvenilir şartlar tasavvur etmek mümkün değildir. Tarih, hiçbir ümmetin veya mezhebin haberlerin kabulünde buna ya­kın bir seviyeyi yakaladığını kaydetmemiştir.

Böylece müslüman ilim adamları tarihin dolaylı aktarım yo­luyla şahit olduğu en sağlam haberleri yani “sahih hadisleri” tespit etmiş oldular.

Konuyla ilgili detaylı bilgiler, sayıları yüzlerce ciltle ifade edilen ulûmu’1-Hadisle ilgili kitaplarda bulunmaktadır. Ancak, burada konuya kısaca değinip hadis alimlerinin sahih hadisin tarifine dair söylediklerini kaydetmek istiyoruz.

Hadis alimleri sahih hadisi şöyle tanımlamışlardır:

“Sika bîr ravinin (yani âdil ve zabıt bir kişinin) yine kendisi gibi sika kimselerden asıl kaynağına {ilk rivayet edene) vannca-ya kadar herhangi bir inkıtaya uğramadan illet ve şuzûzdan uzak bir şekilde rivayet ettiği hadise, sahih hadis denir.”

Bu tarife baktığımızda iki grup şartla karşılaşırız: Bunlardan birincisi, senede taalluk eden şartlardır. İlk üç şart, yani adalet, zabıt ve inkıtaya uğramama {ittisal) bu gruba girer. Diğer grup ise metin ve sened arasında müşterek olan ancak daha fazla metne ilişkin olan şartlardır. Şazz ve illetli olmama şartları da bu gruba dahil olur.

İllet, hadisin sıhhatine zarar veren ve ancak hadis hafızları­nın farkına vardiklan, zahirde görünmeyen gizli kusurdur. Şaz ise güvenilir [sika) ravinin kendisinden daha güvenilir bir raviye muhalefet etmesidir.

Zeki ve dikkatli bir insan’sahih hadis için şart koşulan takdir edilen bu beş şarh düşündüğünde, bunların haberlerin kabulü için ileri sürülebilecek en makul ve dikkatli şartlar olduğunu anlar. Keza bu şartlar muvacehesinde tespit edilen haberlerin, ta­rihin kaydettiği en sahih ve en güvenilir haberler olduğunu bilir. Ancak hadis alimleri mezkûr şartları genel açıklamalarla ye­tinmemişlerdir. Bu şartlardan herbirini hak ettiği genişlikte açık­lamış ve onun iktiza ettiği hususları belirtmişlerdir. Böylece riva­yetleri tenkid edip, doğru olanı yanlıştan ayırdetme konusunda en ince ve en sağlam usûlü keşfetmişlerdir. Birtakım usûl ve öl­çülere kavuşmuş, birçok ilmin tedvin ve tasnifine imza at­mışlardır. Sonuçta akıllara şaşkınlık verecek derecede muazzam eserler ortaya koymuşlardır.

Muhaddis alimlerin yaptığı çalışmaları iki gurupta toplamak mümkündür:

A. Senede ye ravilere taalluk eden konular

B, Metne taalluk eden konular[3]

[1] Leknevî, Zaferu’l-Emânî, 222,223

[2] Muhammed Salih Ekinci, Hüccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet, Rağbet Yayınları: 181-184.

[3] Bu iki şıkta zikrettiklerimiz, icaze yoluyla hocamız olan büyük alim ve mu­hakkik zat Abdulfettah Ebu Gudde (rahimehul!âh}’in “Lemehât Min Ta­rihi’s-Sünneti ue Ulûmi’l-Hadis” adlı kitabının “Muhaddis Alimlerin Sün­neti Muhafaza İçin Ortaya Koydukları En Önemli Esaslar” başlıklı bölümün özetidir. 138. sayafadan başlayan bu kısım aynı zamanda kitabın son yarı­sını oluşturmaktadır.

Muhammed Salih Ekinci, Hüccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet, Rağbet Yayınları: 184-186.

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir