Bilal Kemikli – İnsan Deniz ve Hayat -Alıntılar

wi_500-188x300 Bilal Kemikli - İnsan Deniz ve Hayat -Alıntılar

Konuşmak, bir meselenin peşinde olmak, onun üzerinde düşünmek, onunla dertlenmek ve onu çözmektir. Şimdi herkesin konuştuğu, ama neyi konuştuğunu bilmediği modern hayatta neyi nasıl çözüyoruz? Daha doğrusu bir meselemiz var mı? Bir derdimiz, çözmek istediğimiz bir konumuz ve cevap peşinde koştuğumuz bir sorumuz… Evet, işte bunlar eksik. O yüzden patırtı gürültüyle hayatımızı idame ettiriyor ve buna da konuşma diyoruz. Oysa konuşmaya ihtiyacımız var; konuşmaya, dertleşmeye, dinlemeye ve en önemlisi sükünete…

————————————————————-

Günümüzü ve gecemizi alan “yoğunluk masalı”ndan kurtulup, aktif tembellik durağından geçmeye, gerçek anlamda üretmek için varoluş sokağında yürümeye, yağmur altında ıslanmaya, dağ başlarında seyretmeye, tabiatın şifalı berrak ve temiz sularından kana kana içmeye, kaplıcalarında arınmaya, aklanıp paklanmaya ihtiyacımız var. Kuş seslerini dinlemeye, arı gibi çiçekleri koklamaya, martı olup dalgalarda uyumaya ve mavi göklerde bulutlara değin yükselmeye, uçmaya, yücelmeye ihtiyacımız var. Velhasıl kendimiz olmaya, kendi yalnızlığımızı “Hu” zikriyle giyinip bütün yükleri terk etmeye ve buluşmaya ihtiyacımız var.

————————————————————-

Evet, insan denizdir. Deli ve dingin dalgaları, gönül aynasında rakseden ışıklar, iç âleminde gece ve gündüz akseden hilal, orada her dem doğan güneş… Kuş sesleri, ezan sesleri. İskele ve sahil… Evet, insan deniz. Her gün o denizin sahilindeyiz, temaşa ediyoruz, sesine kulak veriyoruz, ışığını ve nefesini duyumsuyoruz… Lakin çoğu kere o denizin farkında degiliz. O yüzden ufuklar buluşmuyor, çoğalamıyoruz.

————————————————————-

Deniz sudur. Su safiyet ve rahmettir… Saf bilgidir. Berekettir.

Hayattır. İnsan da safiyetle doğuyor, safiyete ermeye çabalıyor. İnsan da o saf bilginin peşinde. Baştan sona bilgi, baştan sona görgü olan insanlar yok mu? Evet, işte onlar insanlık aleminin ufkudur. O ufka doğru giden saflaşıyor, bilgi oluyor ve bereket saçıyor. Ne var ki, herkes o doğru ufka kavuşabilme, onunla buluşma ve onunla yol alma niyetinde değil. Esasen her niyet eden de kavuşuyor, buluşuyor, hem-zeban ve hem-hal oluyor da değil. Demek ki, çoğu kimse su olduğunu unutup, suyun kaynağına ulaşma idealini yitiriyor.

Unuttuklarımızı hatırladıkça insan oluyoruz.

Yitiklerimizi buldukça kendimiz oluyoruz.

Deniz bize unuttuklarımızı hatırlatıyor.

Deniz bize yitiğimizi hatırlatıyor.

————————————————————-

Şimdi mevsim sonbahar, yazlıkçılar birer birer evlerine döndüler. Şehir sâkin. Ben denizi biraz da bugünlerde severim, ne kışın hırçınlığı ve ne de baharın coşkusu vardır. Denizin müsikisine teslim olur, ses ve âhenkle coşarım. Benim deniz sevgim bu kadar; seyretmek ve dinlemek. Yüzme bilmem. Öyle uluorta denize dokunmam da. Sanki bir mahremiyet hissi… Sanki bir sadakat. Sanki bir utanma. Ne derseniz deyin; ama mahremiyeti, sadakati ve utanma hissini deniz dalgaları bilir. Martılar bilir. İnsanlar unutsalar da kendilerini yücelten değerleri, deniz farkındadır. Şu palmiye ağacı tanıktır, insanın kendini tükettiğine.

————————————————————-
İnsanın hazır olması zor meseledir; bir ömür geçer de, değil denizi dinleyip anlamayı, an gelir aynı yastığa baş koyduğu eşini anlamadığını, onunla yeterince halleşmedigini ve dertlerini dinlemediğini fark eder. Fark eder, ama iş işten geçmiştir. Zaten ömür dediğin de ne ki; bir varmış, bir yokmuş. Lakin deniz öyle mi? İşte şuracıkta oturduğumuz sahil hele bir dile gelse de anlatsa; kim bilir kaç dertli âşık işte şuracıkta oturup derdini dalgalara anlattı? Kaç dertli?…
————————————————————-
Denizi seyrediyorum; ama dalgalar beni kıyıya vuruyor. Kıyı demek insan demek; gelip geçen insanları seyrediyor, onları düşünüyor, yürüyüşlerinden, bakışlarından ve etrafla olan ilgilerinden yola çıkarak onları anlamaya çalışıyorum. İşte insan, yapıp ettikleriyle, görüntüsü ve davranışıyla çözülmeye çalışılan yumak. Çöz, çöze bilirsen. İnsanı anlamak ne mümkün?
————————————————————-
Estetik algılarımız, varlık tasavvurumuz ve ahlak anlayışımız değiştikçe, kelimelerin de anlamları daralıyor, değişiyor ve dönüşüyor. Hatta zevkiselimde olduğu gibi, bazı kelimeler, deyimler ve terkipler de unutulmaya terk ediliyor. Kayıp kelime, kayıp düşünce, kayıp hayal, kayıp tarih demektir… Velhasıl unutulan veya tedavülden kalkan her kelime veya kavram, yerine yenisi ikame edilmediği sürece, fark edelim yahut etmeyelim zihin dünyamızda büyük bir boşluk bırakıyor.

Zevkiselim, selim zevk… Selîm, bilindiği gibi, kusuru, noksanı olmayan; sağlam, doğru; tehlikesiz, zararsız, habis olmayan; temiz ve samimi gibi anlamlara gelir. Selîm kelimesinin kullanılan bu anlamlarını dikkate alarak zevkiselim terkibini, kusuru, noksanı olmayan zevk, sağlam zevk, doğru zevk, tehlikesiz, zararsız zevk; makul zevk, temiz zevk, samimi zevk gibi yenileyebilir miyiz? Bu soruyu dilciler düşüne dursun, zevkiselim ile biz en genel anlamda, en doğru ve mükemmel zevki kastettiğimizi belirtelim. En doğru ve en mükemmel… Demek ki, mefhûm-ı muhâlifinden yola çıkarak söylemek gerekirse, yanlış ve kusurlu zevk de vardır. Acaba buna zevki habîs mi desek? Yoksa zevki nâkıs mı? Her ne ise, zevkiselim, bir bakışı, bir düşüncesi, bir duyuşu, bir estetik duruşu, daha doğrusu bir dünya görüşü olan ve varlığı bu dünya görüşüyle anlamlandıran bir zevk biçimidir. Anlık ve gelip geçici değil, geçmişi ve geleceği olan, kendine mahsus estetik duruşuyla yeni bir dünya ve yeni bir hayat kurmaya matuf bir derinliğe sahip olan bir zevk

İnceleyin:  İstanbul: Süreklilik kafada kopunca!
————————————————————-
Elün çekdünse ‘âlem lezzetinden zevke sen erdün
Nice mûr u mekes ayağın almış bir aseldür bu

Şairin zevke eriş için önerdiği yolun adı, terktir. Terk, bırakmak. Sırtındaki yükü bırakırsan, kafanı kaldırıp güzellikleri görüp zevke ereceksin. Aksi takdirde yükün yukarıya bakmana mani olur, yeni bir bakışa ve yeni bir duyuşa ulaşamazsın.

————————————————————-

Biz sözü Hayâlî’ye bırakalım, diyor ki:

“Aç gözün kesretde vahdet zevkin eyle yâra bak
Kalbüni sâf eyleyüp âyine-i dîdâra bak”

Aç gözünü yâre bak ve kesrette vahdet zevkin eyle… Kesret ve vahdet kelimelerini kullanarak şair tezat sanatı yapıyor; zıtları, karşıtları bir araya getirerek, âdeta hayatın dirlik ve düzen içerisindeki haliyle kaos halinin birliğine işaret ediyor. Gözünü açar yâre bakarsan, zıtlıklar içinde ahengi görür, yoklukta varlığı, acıda tatlıyı, hüzünde sevinci, karanlıkta gündüzü hisseder, kahırda lütfu, celalde cemali temaşa edersin… Viranede hazine bulursun.
Burada gözünü açıp bakmakla vahdete ermek arasındaki ilişki, vahdet kelimesinin tevriyeli kullanımına da imkân veriyor. Vahdet, bilindiği gibi, kelime olarak birlik ve teklik anlamlarına geldiği gibi, tenhalık, yalnızlık ve halvet anlamlarına da gelir. Şair âdeta şöyle haykırıyor:

Gözünü aç, kesret içerisinde yâre bakarak onun biricikliğini temaşa et. Bütün o şeyler içerisinde, onun tekliğini, her şeyden farklı olduğunu ve her şeye hayat verdiğini gör. Bu birliğin, esasen çokluğun ışığı, hayat kaynağı olduğunu fark et. Bu temaşa, bu görüş ve bu fark edişle, esasen yârin her şeyde ve her yerde olduğunu gör de neşelen, bundan haz al! Bil ki yalnız değilsin, seninle birlikte seni kuşatan bütün varlıklar, hayat kaynakları olan o ışığın, o yârin meftûnudur. Her şeyde ondan bir iz, bir alamet vardır. Öyle çaresiz, bikes gurbette kalmadığını bil. Bu bilişi zevk et, neşelen, coş…

————————————————————-
Bilgelik, öyle kolay ulaşılan bir felsefi seviye olmasa gerektir. Derin düşünce, varlık üzerinde tefekkür, murakabe ve sağlam bir tecrübe gerekir. Bu tecrübe, sözü, niyeti, düşünceyi ve eylemi birleştirmeyi gerekli kılıyor. Şöyle diyelim: İnandıklarını yaşa, yaşadıklarını söyle! Ama önce şu soruları zihnen hallet: Neye inanıyorsun? Nasıl inanıyorsun? Neden inanıyorsun? Sözü uzatmayalım, bilgelik lafla, ezberden bilinen bir iki cümleyi sarfetmekle ve bilgece edayla dolaşmakla olmuyor. Mesela, vefadan dem vurmadan, insanları vefasızlıkla itham etmeden evvel şu soruya sağlam bir cevap bulmalısın: Ben ne kadar vefalıyım? Demem o ki, bilgelik, sorulara insanın önce içinde cevaplar aramasıdır. Önce içindeki insanı uyandır… Önce onu düzelt, doğrult ki, iyi niyetli, hoş bakışlı ve hoşgörülü olasın.
————————————————————-
Dosta gidenün yolı gönül içinden geçer
Bir amel eylemedüm gireyidüm gönüle
Dosta giden kişiler unudur kendözini
Ben nereye varursam beni ileden bile
Senlik benlik olıcak iş ikilikde kalur
İkilik dutan kişi niçe birike birle

Şerhe ne hacet! Yûnusca söyleyişe kendimi teslim ediyorum…

————————————————————-
Beş beyitten oluşan 336 numaralı şiirde benim dostum, er olmanın, er eteğini tutmaktan geçtiğini anlatıyordu. Er eteğini tut mak… Bir yolu, bir izi takip etmek! Diyor ki:

Sen bu cihân mülkine geldüm gelmedüm dime Dut evliya etegin zinhâr elinde koma

Er kişi, Allah dostudur, velidir. Benim can dostum diyor ki: “Eğer, bir erin izinde gitmiyorsan, bu dünyaya geldim veya gelmedim deme.” Dünyaya gelmek, hayatı anlamlandırmak, varlığı anlamak ve anlamlandırmak ancak bir yolda gitmekle mümkündür. Yol, insana duruş verir. Bir izi, bir yolu takip edemeyenin duruşu olmaz. Duruşu olmayan da temel sorulara doğru cevaplar veremez. Diğer bir ifadeyle, dünya hayatı baştan sona bir yolculuktur. Yönünü tayin edebilmen, ufkunu belirleyebilmen için bir rehbere ihtiyacın var… O rehber, Allah dostudur.

————————————————————-
Siz de bir yola çıkacağınız zaman yahut içiniz daraldığında, kendinizi yalnız hissettiğinizde… Artık ne bileyim, salih ve sadık bir dosta ihtiyacınız olduğunda sohbet edebilirsiniz. Çünkü benim dostlarım okuyucularıma da dosttur.

Bu dostlarımdan ilki Türkçe’nin süt dişi olan Yunus Emre’dir… Bizim Yunus. Evinde bir Yunus divanı bulundurmayan, Yunus’un deyişlerinden ve gönle huzur veren sohbetinden mahrum olur. Yunus’la dost olmak için, onun ilâhilerini dinlemek, kelimelerle hayat bulan mana dünyasını okumak gerek. Benim Yunus’la dostluğum, sohbetim onu okuyarak gerçekleşiyor… Bakın bu kutsal yolculuğa çıkmadan önce de Yunus’a müracaat ettim… Eskilerin tefe’ül yapmak dedikleri yöntemle, evvela merhum dostumun ruhu için bir Fatiha okuyup öylesine bir sayfasını açtım.

Sohbet başladı… Ama ne sohbet! Bu sohbeti mutlaka dinlemelisinız.

————————————————————-
Bugün ideale ihtiyacımız var. Bir ideal. Bir gaye. Ama bu gaye, basit iktidar oyunlarından ibaret olmamalı. Birlik ve beraberlik içerisinde, samimi ve özverili bir birliktelik içinde tecelli eden bir ideal olmalı.

İnceleyin:  Hayatın Anlamı Üzerinde Durabilmek

Hayalimiz, yegâne hayalimiz, bu yangını söndürmek üzerine olmalı. Nasıl söndürebilirim bu yangını? Nasıl?… Yanan yüreğimiz, içimizdeki vatan. Daha açık söylemek gerekirse, vicdanlar tutuşuyor beyler, vicdanlar. Siz orada siyasi entrikalarla her hali, her yangın, her felâketi istismar ede ede mansıbınızın, mevki ve makamınızın daha muhkem hâle gelmesine çalışırken… Evet, çalışırken ocaklar sönüyor, körpe yavrular can veriyor.

Umud, ne sihirli kelimedir. Bakınız sonunu t ile yazmadım; d ile biten umudan söz ediyorum. Çünkü umud derken, elifin, mimin, yenin ve dalın bir gücü var. Dal, te’ye dönüştü; millet olarak biz umurdumuzu da tiye alır olduk.

Umud, elif gibi doğru olmak, hukuktan yana olmak, insana ve eşyaya saygılı olmak demektir.

Umud, mim gibi Muhammedi olmak, ağırbaşlı, kanaatkar, kendi kendine yeterli ve iç âleminde barışık olmak demektir.

Umud, “ye” gibi eğilip büzülsede, kargaşaya düşse de ayağa kalkabilmek, bütün sorunları iki nokta gibi altına alıp onlardan ders çıkartmayı başarmak ve bir anlama ulaşmak demektir.

Umud, bütün şartları hazırladıktan sonra, aklın, ilmin ve tekniğin imkânlarıyla her türlü önlemi aldıktan sonra dua edebilmek, mütevekkil ve kararlı bir halde barış için, huzur için ve kardeşlik için gönülden dua etmektir.

————————————————————-
Derler ki, insanı iki şey öldürür: Birincisi, düşmanın silahından gelen mermi… İkincisi ise, sevdiği insandan gelmeyen ilgi.

Ben de iki şey ilave edeyim buna: Birincisi aşırı ilgi, aşırı iltifat ve övgü… İkincisi ise, hak edilmeyen menfi eleştiri.

Biz insanları öldürmek, insani duyguyu ve akli tüketmek niyetinde miyiz? Hayır, asla! Hayat vermek, yaşatmak, güzellikleri yeşertmek, çoğalmak ve çoğaltmak niyetindeyiz. O zaman ne yapmalıyız? Yapılacak şey bellidir: Fark edebilmek, iltifatta da menfi eleştiri de de aşırıya kaçmamak. Sözün özü, dengeli, yerli yerince davranabilmek… Ne dersiniz?

————————————————————-
Dağda olmalıydık bu yaz akşamı. Ateş dansını seyredip, karanlığın sesini dinlemeliydik. Karanlığın sesi, sessizliğin sesi… Bocekler, yarasalar ve ağaç yaprakları konuşmalıydı. Bir de ateş. Ne zaman ateş yakılsa, etrafında bir sohbet halkası kurulur. Bu sefer süküt sohbeti etsek… İçimizden Şeyh Gâlib’in Hüsn ü Aşkın’ı okur yabiliriz, ateş denizlerinden geçip aşk iksirine kavuşabiliriz. Olsun, hayallerimizle, düşlerimizle dinlemeliydik karanlığı. Sonra… Uzanıp toprağa, yıldızları saymalıydık. Hani “yıldızların titreme si”nden bahsediyor ya Atila İlhan. O titreyen yıldızlara tutunmalıydık, onlarla titremeliydik, onlarla gezinmeliydik gökyüzünde.
————————————————————-
Bugün geleneksel ilimlerden, şifahi kültürden mahrumuz. Çiçeklerin, bitkilerin ve değişen zamanın adlarını bilemiyoruz… Laboratuar sınırları dahilinde bir ilim, tabiatı tanımaktan, insanı kendisini tanımaktan mahrum bırakıyor. Daha doğrusu uzmanlık alanları arttıkça, bir bütün olarak ne insanı ne de kâinatı anlama ve anlamlandırma imkânı kalıyor. Parçalıyoruz, herkes bir yerinden bakarak izah ediyor. Bir bütünlük yok. Oysa kalbi akılla elde edilen ilim, gönül ilmi varlığı birlik içinde görme ilmidir. İnsanda kâinatı, kâinatta insanı arama ilmi.
————————————————————-
Şehir, geceyi almışsa insanın elinden, huzuru da almıştır. Hele sessizlik, hele sessizlik… Gürültünün yanında abus çehreli şehrin insanı da konuşma hastalığına tutuldu. Her şeyi bildiğine kani, her konuda söyleyecek sözü ve önerisi olduğu zehabına kapılan şık giyimli bey ve zarif bayanın sükütun kollarında kendi gerçeğine ermesini beklemek nafile. Kaldı ki, memlekette demokrasi var. Demokrasi, benim memleketimde, bilip bilmediğin her konuda sana verilen konuşma hürriyetini kullanman olarak anlaşılmıştır. Öyle ki, konunun uzmanlarına da ders vermeyi bilir şehrin insanı. Haddizatında geceyi gündüze ulamak, sınırları kaldırmaktır; sınırını, haddini, hududunu, kadrini ve kıymetini bilmemek… Zira geceyi kaybetmek, biricik bilgiyi, içe doğan, gönlü şenlendiren ve aklı aydınlatan bilgiyi kaybetmektir.
————————————————————-
Zavallı yavrucaklar; sabah akşam ders, test, bilgisayar oyunları ve tivinin sihirli ekranına esir. Oysa çocukluk, tabiat demektir. Safiyet demektir. Doğallık demektir. Çıkıp koşacak, kır çiçeklerine dokunacak, yeni yeni maceralara koşacak, düşecek, kalkacak ve yeni tatlar keşfedecek, yeni kitaplar okuyacak, yeni şiirler ezberleyecek… Ah, nerede? Yavrucaklar adına üzülüyorum. Bırak bunları, rahat rahat uyuyamıyorlar bile. Hep bir yarışın içinde, oradan oraya savruluyor, sahte sevinçlerle tatmin oluyorlar.
————————————————————-
İnsanın hazır olması zor meseledir; bir ömür geçer de, değil denizi dinleyip anlamayı, an gelir aynı yastığa baş koyduğu eşini anlamadığını, onunla yeterince halleşmedigini ve dertlerini dinlemediğini fark eder. Fark eder, ama iş işten geçmiştir. Zaten ömür dediğin de ne ki; bir varmış, bir yokmuş. Lakin deniz öyle mi? İşte şuracıkta oturduğumuz sahil hele bir dile gelse de anlatsa; kim bilir kaç dertli âşık işte şuracıkta oturup derdini dalgalara anlattı? Kaç dertli?…
Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir