Pierre Bourdieu – Televizyon Üzerine -Alıntılar

page_1-193x300 Pierre Bourdieu - Televizyon Üzerine -Alıntılar
Televizyonun iki etki yarattığını gösterdim. Bir yandan, felsefeye, yargıya, vb. ait birtakım alanlara girme hakkını ucuzlatmaktadır: mesleğin iç tanımı açısından, giriş hakkını ödememiş olan insanları, sosyolog, yazar, ya da filozof, vb. olarak kutsayabilmektedir. Öte yandan da, en çok sayıda insana ulaşabilecek durumdadır. Doğrulanması bana zor gibi gelen şey, alana giriş hakkını ucuzlatmak için izlenirliğin yaygınlığından güç alın masıdır.
—————————————————
Gazetecilerin, düşünümleme için Zorunlu olan mesafeyi koyamadıkları için, yangına körükle giden itfaiye rolü oynadıkları bile olmaktadır. Bir gelgeç olayın (genç bir Fransızın aynı şekilde Fransız olan ama “Afrika kökenli” bir başka genç tarafından öldürülmesi) açığa çıkarılmasıyla, olay yaratmaya katkıda bulunabilirler, ardından, bizzat kendilerinin yakmış oldukları ateşe benzin dökmeye gelenleri, yani Front National’i suçlarlarken, manşete çıkarmak, bütün televizyon haberlerinin başında yineleyip durmak, vb. suretiyle olayı yaratmış olan gazetelerin bizzat söyledikleri gibi, berikiler elbette “olayın neden olduğu heyecan”ı sömürmekte ya da sömürmeye çalışmaktadırlar; ve sonra da çıkıp, bağıra çağıra suçlayarak, kullanmalara kalkışmasına katkıda bulunduktan ve ona en güzel kullanma araçlarını sunmaya devam ettikleri kişinin ırkçı müdahalesini tumturaklı bir şekilde mahkum ederek, kendilerine o güzelim insanlık ruhundan, erdemden bir kar payı çıkarabilirler.
—————————————————
5O’li yılların televizyonu, kültürel olma iddiasındaydı ve herkese kültürel iddia taşıyan ürünler (belgeseller, klasik yapıtlardan uyarlamalar, kültür tartışmaları, vb.) dayatmak ve geniş halk kitlesinin beğenilerini oluşturmak için bir bakıma kendi tekelinden yararlanıyordu; 90’lı yılların televizyonu, en geniş izleyıcı kitlesine ulaşmak için, televizyon izleyi cilerine, paradigması talk-show, yaşam kesitlerinin, yaşantılarin hiç saklısız teşhiri olan, çoğunlukla aşırılıklar içeren ve bir çeşit röntgenciliği ve teşhirciliği tatmine yarayan ham ürünler (esasen tıpkı, insanların, bir anlık görünürlüğe erişebilmek uğruna, sıradan seyirci olarak bile olsa katılmak için yanıp tutuştukları televizyon oyunları gibi) sunarak, bu beğenileri sömürmeyi ve şımartmayı hedeflemektedir.
—————————————————
Televizyon haberlerini okuyan, tartışma programlarını yöneten sunucularımız, spor yorumcularımız, pek de fazla zorlanmaksızın, kendilerini tipik bir küçük-burjuva ahlakının sözcüleri yapan ve “toplum sorunları” adını verdikleri şey hakkında, varoşlardaki saldırganlıklar ya da okullardaki şiddet eylemleri hakkında “ne düşünmek gerektiğini” söyleyen, küçümen birer günah çıkartıcı haline geldiler. Aynı şey, sanat ve edebiyat alanı için de geçerli: edebi olduğu söylenen yayınların en tanınmışları -üstelik giderek daha fazla ubudiyet içinde- yerleşik değerlere, uydumculuğa ve akademiciliğe, ya da pazarın değerlerine hizmet etmekteler.
—————————————————

Sunucu, konuşma süresini paylaştırır, sözün, saygılı ya da küçümseyici, dikkatli ya da sabırsız olabilen tınısını paylaştırır. Örneğin, bir “evet, evet evet. .. ” deme tarzı vardır ki, muhatabı zorlar, ona sabırsızlığı ya da ilgisizliği hissettirir … (Yaptığımız mülakatlarda, insanlara birtakım katılım imleri, ilgi imleri yol lamanın çok önemli olduğunu biliriz, aksi takdirde muhataplarımız bezginliğe düşerler ve konuşma yavaş yavaş anlamsızlaşır: onlar, küçücük şeyler beklerler, “evet, evet”ler, onaylar tarz da baş sallamalar, birtakım küçük kavrayış imleri beklerler).

Sunucu, bu belirsiz imleri, çoğu kez bilinçli olmaktan çok bilinçsiz bir tarzda kullanır. Örneğin, kültürel yüceliklere duyu lan saygı, kendi kendini yetiştirmiş ve biraz kültüre bulaşmış olan bir kişiyi sahte yüceliklere, akademisyenlere, saygı telkin eden sanlarla donanmış kişilere hayranlık duymaya götürecektir.

Sunucunun bir başka stratejisi de şudur: ivedilikle oynar; sözü kesmek, çabuk bitirmeye zorlamak, yarıda bırakmak için zamandan, ivedilikten, saatten yararlanır. Ve burada, bir başka yardımcısı vardır; bütün sunucular gibi, kendini izleyicilerin sözcüsü konumuna sokar: “Sözünüzü kesiyorum, ne söylemek istediğinizi anlamıyorum”. Budalanın teki olduğunu değil de, tanım gereği budala olan sıradan izleyicinin anlamayacağını anlatmak ister. Ve aklı başında bir konuşmayı yarıda kesmek için “ahmakların” sözcülüğüne soyunur

—————————————————
Ve televizyonun karşımıza çıkardığı başlıca problemlerden biri de düşünce ile hız arasındaki bağlantılar sorunudur. Hızın içinde düşünmek mümkün müdür? Televizyon, hızlandırılmış hızda düşündükleri varsayılan düşünürlere söz vermek suretiyle, kendini yalnızca birtakım Jast-thinker’lara, gölgelerinden daha hızlı düşü nen düşünürlere mahküm etmiyor mu? …
—————————————————

İzlenme-oranı, televizyon üzerinde bütünüyle özel bir etki de bulunur: kendini, ivediliğin baskısı içinde yeniden dile getirir. Gazeteler arasındaki rekabet, gazeteler ile televizyon arasındaki rekabet, televizyon kanalları arasındaki rekabet, atlatma için, ilk sırayı kapmak için sürdürülen geçici bir rekabet şeklini alır. Örneğin, Alain Accardo, gazetecilerle yaptığı bir dizi mülakatı sunduğu bir kitapta, televizyon gazetecilerinin, falanca rakip televizyon bir sel felaketini “verdiği” için, bu olayı, nasıl onun elde edemediği bir şeyler elde etmeye çalışarak “vermek” zorunda kaldıklarını göstermektedir.

İnceleyin:  Batı’nın Üç Kaynağı, Yabancılaşma ve Biz

Kısacası, birtakım nesneler vardır ki, bunlar kendilerini yapımcılara dayattıkları için televizyon izleyicilerine dayatılmışlardır; ve bunlar, başka yapımcılarla olan rekabet tarafından dayatılmış oldukları için kendilerini yapımcılara dayatırlar.

—————————————————
Daha bu sabah, radyoda, bir sunucunun son best-seller’i bilgiççe yorumlayıp şöyle dediğini duydum: “felsefe bu yıl çok moda, zira Sophie’nin Dünyası 800.000 bastı”. Satış rakamlarının kararını, mutlak karar, son hüküm olarak sunuyordu. İzlenme-oranları boyunca, tecimsel olanın mantığı, kendini kültürel ürünlere dayatmaktadır. Oysa, tarih sel yönden, benim -ve umarım, yalnız benim değil-, bir kısım kişilerin, insanlığın en yüce ürünleri olarak düşündüğümüz bütün kültür ürünleri, matematik, şiir, edebiyat, felsefe, bütün bu şeyler, izlenme-oranına tekabül eden şeye karşı, tecimin mantığına karşı üretilmişlerdir. Bu izlenme-oranı mantığının, pazarlamacılığa soyunan avangard yayıncılara, bilimsel kurumlara kadar ulaşmış olduğunu görmek son derece kaygı vericidir, çünkü, izleyicilerinin beklentilerinin önünden gitmeyen, ama sonuçta, kendi izleyicilerini yaratmaya muktedir olan, bu nedenle içrek {isoterique) gibi görünebilecek yapıtlar üretmenin koşullarını bile sorgulanır hale getirme tehlikesi taşımaktadır.
—————————————————
Hiçbir şey, gerçekliği bütün sırradanlığı içinde hissetirmekten daha zor değildir. Flaubert’in severek kullandığı bir söz vardı: “vasatı iyi betimlemek gere kir”. Bu, sosyologların da karşılaştığı sorundur: sıradanı sıradışı kılmak; sıradandan söz açarken, insanların onun ne kadar sıradışı olduğunu görecekleri tarzda söz etmek.
—————————————————

Ayıklama ilkesi, sansasyonelin, gösteri’ niteliği taşıyanın atanmasıdır. Televizyon, iki anlamıyla da dramatikleştirmeye [canlandırma) başvurur: bir olayı sahneye koyar, görüntülendirir ve bu olayın önemini, vahametini, dramatik ve trajik niteliğini abartır. Varoşlar söz konusu oldukta, ilgi çekecek olan şey buralardaki ayaklanmalardır. Ayaklanma esasen abartılı bir sözcüktür … (Aynı iş sözcükler üzerinde de yapılır. Sıradan sözcüklerle ne “burjuva şaşırtılabilir”, ne de “halk”.

Sıradışı sözcükler gerekir. Aslında görüntü dünyası, tuhaf bir şekilde, sözcüklerin egemenliği altındadır. Okunması gereken şeyi söyle yen altyazı -legendum-, yani, çoğu zaman, en önemsiz şeyleri gösteren altyazılar olmadan, fotoğraf bir hiçtir

—————————————————

Gözbağcıların çok basit bir ilkeleri vardır, seyir cinin dikkatini yaptıkları numaradan başka bir şeye yöneltirler. Televizyonun, örneğin haberler düzeyindeki simgesel eyleminin bir bölümü, dikkatleri, herkesin ilgisini çekecek türden, omnibüs olarak nitelenebilecek -yani herkes için geçerli olan-olay larda yoğunlaştırmaktan ibarettir. Omnibüs olaylar, söylenegeldiği üzere, hiç kimseyi şaşırtmamak zorunda olan, hiçbir tercih içermeyen, bölmeyen, uzlaşım sağlayan, herkesi ilgilendiren ama hiçbir önemli şeye dokunmayan bir kipte ilgilendiren olaylardır.

Gelgeç olay, işte bu türden, basit, ilkel nevaledir, hiç bir sakıncası olmaksızın herkesi ilgilendirdiği ve zaman aldığı, başka seyleri söylemek için kullanılabilecek zamanı harcadığı için çok önemli olan haberdir. Oysa, zaman, tele-Vizyonda ala bildiğine az bulunan bir nevaledir. Ve eğer bunca değerli dakikalar bunca önemsiz şeyler söylemek için kullanılıyorsa, bunun nedeni, bunca önemsiz bu şeylerin, değerli şeyleri gizledikleri ölçüde, aslında çok önemli olmalarıdır. Bu nokta üzerinde durmamın nedeni, beri yanda, hiçbir günlük gazete okumayan; yegane enformasyon kaynağı olarak ruhları ve bedenleriyle tele vizyona bağlanmış insanların oranının çok yüksek olduğunun bilinmesidir.

—————————————————

Televizyonla birlikte, kuramsal olarak, herkese ulaşmaya imkan veren bir aygıt karşısındayızdır. Bu da birtakım vazgeçilmez soruları sormayı gerektirir: söyleyeceğim şeyler acaba herkese ulaştırılacak türden şeyler midir? Söylemi min, dile geliş biçimiyle, herkesçe duyulabilmesini sağlamaya hazır mıyım? Acaba bu söylem, herkesçe duyulmayı hak ediyor mu? Hatta daha da ileriye gidilebilir: bu söylem herkes tarafından duyulmalı mıdır?

Araştırmacıların, özellikle de bilim adamlarının bir misyonu vardır -ve belki de bu misyon toplum bilimleri için özellikle ivedilik taşır-, o da, araştırmanın sağladığı kazanımların herkese maledilmesidir. Bizler, Husserl’in dediği gibi, “insanlığın memurları”yız, kah doğal dünyaya kah toplumsal dünyaya ilişkin şeyler keşfetmek için devletçe maaşa bağlanmışız ve bana öyle geliyor ki, elde ettiklerimizi geri vermek de mecburiyetlerimiz arasında yer alıyor.

İnceleyin:  Batı İstilası

Ben, televizyona çıkmayı kabul ya da reddederken, kararlarımı her zaman bu vazgeçilmez sorgulamaların süzgecinden geçirmeye uğraştım. Ve televizyona çağrılan herkesin bu sorulan kendine sormasını ya da yavaş yavaş kendine sormaya mecbur kalmasını temenni ederim, çünkü televizyon izleyicileri, televizyon eleştirmenleri, bunları kendilerine soruyorlar ve bunları televizyona çıkanlarla ilgili olarak soruyorlar: acaba söyleyecek bir şeyi var mı? Bunu söyleyebilecek koşullar içinde mi? Söylediği şey, orada söylen meyi hak ediyor mu? Tek sözcükle, ne yapıyor orada?

—————————————————

İnsanların her şeye rağmen neden bu koşullarda televizyon programlarına katılmak istediklerini sorgulayabiliriz. Bütün önemine rağmen, bırakın gazetecileri, televizyona çıkmayı kabul eden araştırmacıların, akademisyenlerin ve yazarların bile kendilerine sormadıkları bir sorudur bu. Bu meselenin neden hiç sorgulanmadığı üzerine düşünülmesi gerektiği kanaatindeyim. Ne söyleyeceği kaygısını taşımadan televizyona çıkmayı kabul eden birinin, bir şey söylemek için değil, bütünüyle başka bir sebepten, örneğin, özellikle kendini göstermek ve görülmek için televizyona çıktığı açıkça belli olur. “Olmak,” diyordu Berkeley, “algılanmaktır.”

Bazı filozoflarımız ve yazarlarımız için olmak, aynı zamanda televizyonda algılanmak, yani gazeteciler tarafından algılanmış olmak, onların beğenisini kazanmak anlamına gelir (bu da, işin doğrusu, sayısız ödün ve uzlaşma gerektiren bir şeydir). Kendi eserlerinin kalıcılığına güvenemediklerinden, mümkün olduğu kadar sık ekranda görünmekten ve Gilles Deleuze’ün de ifade ettiği gibi televizyondan davet almak için düzenli aralıklarla kısa eserler yazmaktan başka çareleri yoktur. Televizyon ekranı işte bu şekilde Narkissos’un aynasına, narsist bir sergi alanına dönüşmüştür.

—————————————————
Bir şeyleri ilk gören ya da gösteren olmak için hemen hemen her şeyi yapmaya hazırsınızdır ve ötekilerin önüne geçmek, ötekilerden önce yapmak, ya da ötekilerden farklı biçimde yapmak için karşılıklı olarak birbirinizden kopya çektiğinizden, sonuçta hepiniz aynı şeyi yapar hale gelirsiniz, özelin, başka yerde, daha başka alanlarda, özgünlük ve tekillik üreten aranışı, burada tekbiçimliliğe ve sıradanlığa ulaşır.
—————————————————
Hiçbir şey, gerçekliği bütün sıradanlığı içinde hissetirmekten daha zor değildir. Flaubert’in severek kullandığı bir söz vardı: “vasatı iyi betimlemek gerekir”. Bu, sosyologların da karşılaştığı sorundur: sıradanı sıradışı kılmak; sıradandan söz açarken, insanların onun ne kadar sıradışı olduğunu görecekleri tarzda söz etmek.
—————————————————
İnsanlar, genel olarak, nesne yerine konulmuş, nesneleştirilmiş olmaktan asla hoşlanmazlar ve gazeteciler başkalarından da daha fazla olarak bundan hoşlanmazlar. Kendilerini hedef alınmış, mimlenmiş hissederler, oysa ki, bir ortamın çözümlenişinde ne kadar ilerlerseniz, bireyleri de sorumluluklarından o kadar arındırmaya yönelirsiniz -bu, o ortamda olup biten her şeyi doğrularsınız anlamına gelmez- ve ortamın nasıl çalıştığını ne kadar iyi anlarsanız, ona katılan insanların, kullanıcı oldukları ölçüde de kullanılan olduklarını daha iyi anlarsınız. Hattâ çoğu kez, kendileri daha çok kullanıldıkları ve kullanıldıklarının bilincinde olmadıkları ölçüde, kullanma işini daha iyi yaparlar.
—————————————————
Gerçekten de, bana öyle geliyor ki, bir şeyler söyleyebilip söyleyemeyeceği konusunda herhangi bir kaygı taşımaksızın televizyona çıkmayı kabul etmekle insan, oraya bir şey söylemek için değil, ama daha başka nedenlerle, özellikle de kendini göstermek ve görünmüş olmak için çıktığını ortaya koymaktadır. “Olmak,” diyordu Berkeley, “algılanmış olmaktır.” Felsefecilerimizden bazıları için, olmak, televizyonda algılanmış olmaktır, yani, sonuçta, gazeteciler tarafından algılanmış olmak, hep söylenegeldiği gibi, gazeteciler tarafından iyi bulunmuş olmaktır (bu da, düpedüz ödünleri, gizli ödünleşmeleri içerir) – ve şurası da doğrudur ki, varlıklarını sürdürebilme konusunda yapıtlarına hiçbir şekilde güvenemediklerinden, ekranda olabildiğince sıklıkla belirmekten, dolayısıyla da, Gilles Deleuze’ün saptadığı gibi, başlıca işlevi televizyona çağrılmalarını sağlamak olan, olabildiğince kısa yapıtları, düzenli aralıklarla yazmaktan başkaca umarları yoktur. Televizyon ekranı bugün işte bu şekilde bir tür Narsis aynası, Narsisçil bir teşhir mekânı haline gelmiştir.
Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir