Rüzgâr ve Tayfun: İtidal ve istikrar Üzerine

ruzgar_ve_imla Rüzgâr ve Tayfun: İtidal ve istikrar Üzerine

Acelemiz olduğunu söylüyoruz. Acele ediyoruz.

İşlerin, insanların ardından koşmaya, yetişmeye çabalıyoruz. Ama içimiz gene de, tatminsiz, çünkü biliyoruz ki, yetişemediğimiz, yarım bıraktığımız, yarım bırakmak zorunda kaldığımız işlerimiz, tamam­layabildiklerimizden daima daha az görünüyor. Bir de, içinde yaşadığımız çağın “hızlı” diye nitelenmesi, bizi, baş döndürücü bir hız girdabının içine sürüklemeye yetiyor, işimizin daima biraz daha aceleyle ve biraz daha hızla ifa edilebilmesi için, birileri elinden geleni ardına koymuyor. Böylece, nerdeyse hiç bir şeye demlenme fırsatı tanınmıyor dense yeridir.

Bir yerde okumuştum. Bir baba, oğlunun devam et­tiği okulun müdürüne, oğlunun daha kısa zamanda me­zun olabilmesi için, derslerin basitleştirilmesinin müm­kün olup olmadığını sorunca, müdürden şu cevabı al­mış: “Şüphesiz ki, mümkündür. Yalnız bu, sizin, oğlu­nuzu ne olarak yetiştirmek istediğinize bağlı. Şöyle ki, Allah, bir meşe ağacını murat edince ona yüz yıllık mühlet tanır. Ama bir balkabağını murat ettiğinde iki ay kâfi gelir!”

Gerçekten de, tabiatın işleyişinde daima itidalin ya- nında istikran görüyoruz. Her ne kadar andığımız anek­dotta, meşe ağacına yüz yıl gerektiğini, balkabağına da iki ayın yettiğini söylüyorsak da, bir başka görüngüden bakıldığında, balkabağı için gerekli olan iki ay, kendi bağ­lamı içinde itidal üzere bulunan ve istikrarla işleyen iki aya tekabül etmektedir. Eğer balkabağının ihtiyacı olan iki ayı ondan esirgersek, ortaya, olması gerekli biçimde bir balkabağının meydana gelmesini de önlemiş oluruz. Bizim, yani insanların acelesi var, ama tabiatın acelesi yok. Tabiat, insan gibi hür iradeyle teçhiz edilmiş olmadı­ğından, o, daima, kendine tanınan mühletin içinde kalır. Bu yüzden de onun verimi daima olması gerektiği gibi­dir. Bizim, tabiatın aceleciliğine dair olan benzetmeleri­miz daima birer istiare değerinde kalır. Rüzgâr ve tayfun da bu türden bir istiaredir. Rüzgârın her zaman tek düze estiğini farz ederiz. Rüzgâr istikrarlı biçimde esiyor, iti­dalini bozmuyor, deriz. Rüzgâr kendi tabiatına uygun bi­çimde estiğinde, baharda, tohumların taşınmasına yar­dımcı olur. Rüzgâr itidalli estiğinde, zaman içinde, ka­yaları aşındırır. Rüzgârın itidalini bozması, onun fırtına­ya, poyraza, karayele çevirmesi, ondan beklenen fayda­nın hâsıl olmasını engeller. Tayfuna dönüşmüş olan bir rüzgârsa, artık, tümüyle tahrip edici bir nitelik kazanır.

Yangının ateşi de ateştir, fırının ateşi de ateş. Ama biri, çığırından ve kendi tabiatının gereğinden, denetimden çık­mıştır; ötekiyse denetim altında ve itidal üzere kendi ma­hiyetinin gereğini icra etmektedir. Birincisi tahripkârken, İkincisi yapıcıdır.

Aceleci olduğumuzu söylüyoruz, değil mi? Aceleci ol- mak, aslında sabrın ters yüz edilmiş halidir. Tabiatın ace­lesi yoktur. Tabiat, kendi fıtratına uygun olan her ne ise, o uyguluk ve o tamlık içinde durur. Tabiatın bir parçası olan hayvan da, kendi fıtratının gerektirdiği itidali ve is­tikrarı muhafaza eder. Elbette tabiatta, bu muhafaza edi­şin iradî bir tavırla icra edildiğini söylemiyoruz. Ancak tabiat (ve onun parçası olarak hayatını idame eden hay­van), kendine vahyedilene harfiyyen bağlı kalarak mis­yonunu ifa ediyor: o misyonun ifasında ne bir gecikme­ye, ne aceleye yer bulunuyor. İtidal ve istikrar üzere bir tavır geliştirmek, ancak, kendisine irade ve bilinç veril­miş olan insana özgüdür.

Rüzgâr ve tayfun benzetmesine bile, bu bakımdan ih­tiyatla bakılmasını tavsiye ediyorum. Çünkü rüzgârın ifa ettiği bir misyon bulunuyorsa, tayfunun ifa ettiği bir mis­yon da bulunmaktadır. Başka bir söyleyişle, tayfuna, as­lında, rüzgârın hızlandırılmış hali olarak bakmamamız ge­rekiyor. Bu bakımdan, tayfunun tahrip edici niteliği bir görüngüden doğruysa da, bir başka görüngüden bakıl­dığında, onun da kendine özgü bir işlevinin bulunduğunu kabul etmek mecburiyetinde kalıyoruz.

Ebu Abdillah Bin Hafifin tasavvufu şöyle anlattığı ak­tarılıyor: “Tasavvuf, kadere sabır, Hakk’ın atâsına rıza ve hakikatleri aramak için dere tepe dolaşmaktır.” Eğer sabrı, elimizde olan veya elimizde olmayan bir işin olması veya olmaması hususunda ona bir mühlet tanımak olarak anlıyorsak, itidal ve istikrarın, tam da bu noktada, sabrın destekçisi, dayanağı ve yardımcısı olduğunu da söylemiş oluyoruz. Hakikat belki aramakla bulunmaz, ama onu bu­lanların arayanlar olduğu da her zaman söylenir. Demek ki, bu arayışın, itidal ve istikrar üzere ifa edilmesi gerekiyor.

Maruf Kerhî de, bir müride: “Sakın ameli terk etme, seni ancak o amel Allah’ın rızasına götürür.” deyince, mü­rit de: “O amel hangisidir?” diye sorar ve şu cevabı alır: “Hakkın emirlerine itaate devam etmek, Müslümanların işine koşmak ve onlara daima nasihatte bulunmaktır.” Bu cümlede yer alan “devam etmek” fiiliyle “daima” zarfı, bizce aynı zamanda itidali ve istikran tazammun ediyor.

İstiaredeki ihtiyat payını hesaba katarak biz gene de, insana, tayfun gibi değil, fakat rüzgâr gibi olmasını öne­riyoruz. Çünkü tayfun, her ne kadar rüzgârın azman hali olmasa da, tabiatın istisnaî vukuatındandır. Aynı biçim­de yangın ateşi olmayı değil, fakat fırın ateşi olmayı öne­riyoruz. Çünkü yangın ateşi itidalsiz ve istikrarsız oldu­ğu gibi ve işte tam da bu yüzden istisnaîdir de: yangın ate­şi pişirmez, yakar, tahrip eder. Ama fırın ateşi, belki yan­gın ateşinden daha yüksek bir ısıdadır ama o pişirir, çün­kü itidallidir ve istikrarlıdır ve acelesi yoktur, sabırlıdır. Nil ve Fırat ne kadar coşkun akarsa aksın, onlarda, bu coş­kunluk istikrarlı ve itidalli bir coşkunluk içindedir; bu ba­kımdan asla sellerin coşkunluğuyla bir tutulmazlar: bi­rinciler besleyici ve verimli olurken; itidalden ve istik­rardan mahrum bulunan sel suyu tahrip edicidir. Ben, ne­hir suyu olmayı öneriyorum, sel suyu olmayı değil…

Rasim Özdenören-Eşikte Duran İnsan

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir