Risale-i Nurda Akıl

islamda_hakikat2-702x336-1-300x144 Risale-i Nurda Akıl

Akıl, en genel anlamda, düşünüp yargılama gücü, doğru olanı yanlış olandan ayırma kabiliyetidir. Bediüzzaman’ın eserlerinde akıl, âdeta bütün konuların yörüngesinde yer alır. Onun okulu bir akıl terbiyesidir denilebilir.

Bediüzzaman günlük insanın yeni perspektifler kazanmasını dolaylı ola­rak düşünmüştür. Onun belirgin iddiasına böyle bir isteği yerleştirmek baş­langıçta yadırganabilir. Ama Risale-i Nur’u sürekli okuyan ve hayatla ve sa­natla bağını kurmaya çalışan bir insanın sıradan ve günlük insandan zaman­la çok uzaklaştığı görülür. Aslında Risale-i Nur, insanda çok yönlü perspektif kazanımını sağlayan eser topluluğudur. Şu anlamda düşünülürse Risale-i Nur okumak aklın bütün fakültelerinin bir mektebe kaydolmasıdır. Hayal, vehim, merak, sevgi, nefret, korku, kaçınma, aşk, istek, seyir, anlam, anlama, tahkik, muhakeme, münazara, dünya görüşü, hakikat gibi insana ait daha birçok fii­lin, olay ve olgunun Risale-i Nur okumakla çok geliştiği görülmektedir. On yıl önce Risale-i Nur okumaya başlayan bir insanın on yıl sonra yukarıda sayılan meleke ve fakültelerinde ne gibi değişiklikler olduğunu görünce mesele elle tutulur hale gelir.

Onun eserleri günlük insanın nesnelleşmeye yönelik insana dönüşme­si, bu noktada insanın ruhunda muhteva ve biçim açısından gerçek ve ola­sı bir genişlemeye, zenginleşmeye yol açmaktadır. Yeni bakışlar, alımlamalar okuyucunun yaşantı ve hayat dağarcığını büyütmektedir. Bütün bir Risale-i Nur bu genişlemeyi sağlamakta, yeni bir dünya görüşüyle akla ve ruha bağlı fakültelerin genişlemesine yol açmaktadır.

Bediüzzaman’ın eserlerinde aklın en önemli faaliyeti, kendisini, evreni ve Allah’ı anlamaktır. Sözler isimli eseri akıl ile evren, insan ve Allah hakkında münasebetler ağından oluşur. Eserin başındaki akıl, bahisler ilerledikçe geli­şen bir perspektif genişlemesi sayesinde büyür ve ideal bir noktaya gelir. San­ki kitabın tanzimi akıldaki gelişmeyi tedricen ele alan bir mantık içermektedir. İlk sekiz sözde akla bağlı olarak ağırlık anlamak kelimesi üzerinde yoz­laşır. Bahislerde akıl yem mektebe kaydolmuş bir talebe mantığı ve muhake­meye, yorumlamaya alıştırılır. İlk sekiz söz Bediüzzaman estetiğinin ve öğre­tisinin anahtarı durumundadır, onlar iyi kavranırsa daha sonraki bahislerde anahtar da bahisler de büyür.

Bu sekiz sözde “Anlamak istersen” cümlesi olayların odağındadır. “Do­kuzuncu Söz”de anlaşılması istenen konu ‘namazın gün İçinde beş vakte dağı­tılmasının hikmeti’dir. “Onuncu Söz”de akıl İlk zorlu sınavına başlar, öldükten sonra dirilme meselesi ve insanın ebedî olduğu hakikati ile karşılaşır ve önce­ki sözlerde düşünmeye alışmış ve sıradanlıktan kurtulmuş olan akıl insanlık tarihinin, dinler ve felsefe tarihinin çözemediği öldükten sonra dirilme bah­sine hazırlanır. Bediüzzaman, bahsin sonunda işin zorluğunu ibn-i Sinayı da konuya katarak anlatır. Okuyucusuna seslenir ve konuyu birden bütün derin­liğiyle anlamadığı için üzülmemesini söyler. Çünkü İbn-i Sina, haşir için İman ederiz, fakat akıl bu yolda gidemez” demiştir. İslâm âlimleri de haşrin nakil olduğunu, aklın bu konuda yetersiz olduğunu söylemişlerdir. Deha olarak bilinen isimlerin aklına göre patika dahi olmayan bir yolu herkesin yürüyeceği bir umumi cadde haline getirdiği için, Bediüzzaman Allah’a şükreder.,

Bediüzzaman bir sır çözücüdür. Asırlardır kapalı kalmış nice sırlar gibi haşrin de sırrını açmıştır. O, akü bu hakikate hazırlar. Yoksa aklın dar ve kü­çük düsturları meseleyi çözümleyemez: “Şu Onuncu Söz de feyz-i Kur an (Kur’ân’ın tesiri ve ışığı) ile öyle görülüyor ve gösteriliyor. Yoksa akıl, dar ve küçük düsturlariyle kendi başına kalsa aciz kalır, taklide mecbur olur… (Söz- ler, s. 120). Ustalık Bedlüzzaman’ın aklı tatmin yolunda kullandığı unsurlar, gözlemler, deliller ve yorumlardadır.

“Onbirinci Söz”de ‘fehmetmek’ kelimesini kullanır Bediüzzaman. O da yine akılla, anlamakla ilgili bir fiildir. Bu sefer anlaşılması lâzım gelen ‘hikmet-i  âlemin tılsımı(alemin yaratılış gayesi), ‘hilkat-i insanın muamması’ (insanın sembolik tavırlarının iç anlamları) gibi üç esrarlı meseledir.Sözün ayrıntısında iki grup insandan biri aklı başında olanlardır. Yâver-i Ekrem’in (a. s. m.) konuşması da akla hitap eder. İkinci güruh ise ‘akılları bozulmuş’ olanlardır. Bahsin derinliğinde “Her aklı başında olan bilir ki,” “Aklınızı başınıza toplayınız,” “Hiç akıl ve İn­safa lâyık mıdır ki” şeklinde, yine akıldan kaynaklanan ve ona hitap eden İkaz­lar vardır.

Tek boyutlu meseleler bundan sonra mukayeselerle zenginleşir, çünkü akıl şimdi iki boyutlu konularla yüzyüzedlr.

“Onikinci Söz”de anlaşılması gereken, ‘hikmet-i Kur’âniye’ (Kur’ân’ın yaratılış konusundaki emirleri) ile ‘hikmet-i fenniye’nln farklarıdır (bilimlerin, özellikle fen bilimlerinin mahlukata ve âleme yükledikleri gayeler). “Onüçün- cü Söz” ise ana konu, Kur’ân ile felsefenin muvazenesidir. Muvazene aklın sı- raüstü bir sorunudur. Bediüzzaman aklı tek boyutlu meselelerden alıp, muka­yese gibi birkaç öge arasında yapılan problemlere götürür.

Risale-i Nur’da akıl gittikçe ilerleyen bir yoğunluk ile meselelerle karşı­laşır. Bütün bahislerde akıl, iki, üç, daha ileri derken dört-beş boyutlu bahis­lerle karşılaşıp gelişmek için mesafeler kateder.

Aklın anlamakta büyük gayret sarfetmesi gereken bahisler de vardır. Meselâ Bediüzzaman’ın eserlerindeki tefekkürün fildişi kulelerinden biri olan “Otuzuncu Söz”de, Bediüzzaman akla yönelik yorumlar yapar ve onu hazırlar, ona bahsin derinliğini anlatır. Bütün yorumlar ve ikazlar akla yöneliktir.

“İsm-i Âzama ait nükteler, azamî bir surette geniş, hem gayet derin ol­duğundan, hususan ism-i Kayyum’a ait meseleler ve bilhassa Birinci Şua’ı maddiyunlara baktığı için (materyalistlere) daha ziyade derin gittiğinden, el­bette her adam her meseleyi her cihette anlamaz. Fakat herkes her mesele­den bir derece hisse alabilir. ‘Birşey bütün bütün elde edilmezse, bütün bü­tün elden kaçırılmaz’ kaidesiyle, ‘Bu manevî bahçenin bütün meyvelerini ko­paramıyorum’ diye vazgeçmek kâr-ı akıl değildir. Ism-I Âzama ait meselelerin ihata edilemeyecek derecede genişleri olduğu gibi, akıl görmeyecek derece­de inceleri de vardır.” (Külliyat, s. 818)

İkinci Şua” bizzat Bediüzzaman’ın önemine ve büyüklüğüne tahşidat yaptığı bir eserdir. Estetiğin bir şaheseridir, sanat felsefesinin özüdür, aynı za­manda itikadın da özüdür. Herkes ansiklopedik ve kültürel dağarcığı oranın­da bu eseri anlar. Bu bahsin açıklaması bir koca kitap olacak kadar önemlidir. Konuyla ilgili Bediüzzaman’ dinleyelim, hitap yine akladır:

İnceleyin:  Kainatta Görülen Hüsn-ü Sanat Dahi Risalete Delalet ve Şehadet Eder

“Bu risale benim nazarımda çok mühimdir. Çünkü içinde çok mühim ve ince olan esrâr-ı imaniye (imanın sırları) İnkişaf ediyor. Bu risaleyi anlayarak okuyan adam imanını kurtarır inşallah.” (Külliyat, s. 848)

Özetle Bediüzzaman, akla hitap eden bir öğretinin başındadır. Ama onun çizdiği aklın yükselmesi, gelişmesi yolu için uzun süreli bir eğitim gerekir. Nefesi kesilenler akıllarının güçsüzlüğünden dolayı oldukları yerde kalırlar.

Risalelerde aklın çeşitli yönleri anlatılır. Bir kere akıl hayatın süzülmüş en safi hülasasıdır (Sözler, s. 139). Hayatın ziyasıdır (Sözler, s. 679). “Hakikat­lerin bütün inceliklerine nüfuz eder” (Sözler, s. 423). Aklın insana veriliş ne­deni “ebedî hayatın esasatını, uhrevî saadetin levazımatını tedarik” etmek içindir. Akıl bu yola girerse kendisine yüksek maksatlar seçer. Çıplak anlamda, eğitilmemiş akıl “zahire müptela” yani görünüşe düşkündür (Sözler, s. 238). “Zahirperest ve sermayesi âfâkî malumattan ibarettir” (yani herşeyi görünü­şüne göre yorumlar, gereksiz bilgilerle meşguldür) (Sözler, s. 285). Varlığı bir azaptır (Sözler, s. 287). Hüzünlerin, elem ve gamın nakil vasıtasıdır (Sözler, s. 437). Bu akıl, dar olduğu için, içine sığışmayan şeylerle uğraşmaz (Sözler, s. 366) Birçok şeyi uzak görür (Sözler, s. 368).

Aklın kalb ile imtizacı gerekir. Nasıl gözün siyah noktası görürse, aklın ortasındaki siyahlık da kalbdir. Bu birliktelikten ilim ve basiret doğar. “Ger fikret-i beyzâda süveydâ-yı kalb olmazsa ilim ve basiret olmaz. Kalbsiz akıl olamaz. ” (Sözler, s. 448) Bu birliği Bediüzzaman kendi hayatından örnekle belirler: “Aklım yürüyüş yaparken bazen kalbimle arkadaş olur. Kalb zevkiyle bulduğu şeyi akla veriyor. Akıl bervech-i mutad (alışılmış olduğu üzere) bür- han (delil) şeklinde bir temsille ibraz ediyor (bir olay örnekliyor)” (Mesnevi, s. 1366)

Akıl, güçlü yanları yanında, ruhu ihata edemeyecek kadar da yetersizdir.

“Akıl ise ruhun harekatını ihata edemez. Lisan ne kadar aklın dekâik-i tasavvuratının tercümesinde aciz ise, ihtiyar dahi ruhun dekâik-i harekatının derkinde o derece acizdir.” (Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, s. 150)

Bediüzzaman eserlerinde aklın müsbet ve olumsuz kullanışlarını an­latır. Bunlar çok fazladır. Çıplak aklın bu dayanıksız yapısı ancak Allah’a ve âhirete iman ile güçlenir:

“Hem kıymettar bir nimet olan aklı dahi geçmiş zamanın hüzünlerini ve gelecek zamanın korkularını düşünmek ile kalb-i insanı mütemadiyen incitip bir lezzete dokuz elemleri karıştırdığından en musibetli bir bela olur. Bu ise yüz derece bâtıldır. Demek bu hayat-ı dünyeviye ahirete iman rüknünü kat’î isbat ediyor ve her baharda haşrin üçyüz binden ziyade nümunelerini gözü­müze gösteriyor. ” (Sözler, s. 137)

Bütün bahislerin başında akıl dar bir görüş açısı ile meselelere kayıtsız kalır, onları kabul etmez. Bahislerin sonunda ise akıl gerekli açılımı kazanmış ve darlıktan kurtulmuştur:

“O serseri adam dedi: Ben bütün rahatımı ve keyfimi, O’nu düşünme­mekte görüyorum. Hem böyle aklıma sığmayan şeylerle uğraşmayacağım. Bütün bu işler, tesadüfi ve karmakarışık işlerdir, kendi kendine dönüyor; be­nim neme lâzım. Akıllı arkadaşı ona dedi: Senin bu temerrüdün (inatçılığın) beni de, belki çokları da belaya atacaktır. Bir edepsizin yüzünden bazen olur ki bir memleket harab olur.” (Sözler, s. 366)

Allah’ı tanımak konusunda da aynı darlıklar yaşanır:

“Gel ey nefsim*gibi kendini âkil zanneden akılsız arkadaş! Şu saray-ı muhteşemin sahibini tanımak istemiyorsun! Halbuki her şey O’nu gösteri­yor, O’na işaret ediyor, O’na şehadet ediyor. Bütün bu şeylerin şehadetini na­sıl tekzib ediyorsun? Öyle ise bu sarayı da inkâr et ve âlem yok memleket yok de, kendini de inkâr et, ortadan çık. Yahut aklını başına al, beni dinle.” (Söz- ler, s. 371)

Aklın hem gücü, hem de güçsüzlüğü vardır. Güçsüzlüğü bazlara ve zevk­lere düşkünlüktür. Bu onun dokusunu bozar.

Ey nefisi Ehl-i dünyaya, hususan ehl-i sefahete, hususan ehl-l küfre ba­kıp sûrî zinet ve aldatıcı gayrimeşru lezzetlerine aldanıp taklid etme. Çünkü sen onları taklid etsen, onlar gibi olamazsın. Pek çok sukut edeceksin. Hay­van dahi olamazsın. Çünkü senin başındaki akıl, meş’um (kötülüğü kuran) bir âlet olur. Senin başını daima döğecektlr. * (Sözler, s. 472)

Bediüzzaman’a göre, aklın gücü Kur’ân’a yaslanmaktır. Çünkü altı ci­heti nuranî olan Kur’ân’ın sol tarafı aklı kendisine bağlayacak niteliktedir. Yani Kur’ân insan aklının evren, insan, Allah, ölüm ve daha birçok konu­daki boşluğunu dolduracak şekilde tanzim edilmiştir (Sözler, s. 480). Aklın gücü onu Allah’ın olumlu belirlediği alanda kullanmaktır: “Akıl satılsa, bütün künûz-ı esmâ-yı ilâhiyenin miftahı (Allah’ın isimlerindeki gizli sırların anah­tarı) ve kâinatın hakaikinın keşşafı (kâinattaki hakikatleri keşfeden) hükmün­de bir cevher-i âlî ve gâlî (zengin ve yüce bir cevher) olur. Satılmazsa mazi­nin âlâm-ı hazinânesini (hazin ve elemleri olaylarını) ve müstakbelin ahvâl-ı muhavvifânesini (korkulu hallerini) biçare beşerin başına yükleten meş’um bir âlet hükmüne geçer” (Külliyat, s. 1374). Tolstoy da aklın inandığı zaman güçlü olduğunu söyler:

“Birden ancak Tanrı’ya inandığım sıralarda yaşadığımı anladım. Sırf onu düşünmekle bile yaşamın sevinçli dalgalan kabarıyordu benliğimde. Çevrem- de herşey canlanıyor, herşey bir anlam kazanıyordu. Ama Tanrı ya inanma­maya başladım mı, yaşam duruveriyordu.” fRomain Roland, Tolstoy, s. 122>

Aklın bir diğer güçlü yanı kâinatı seyr ve temâşâ yeri olarak görüp an­lamlarını okumaktır.

“Bütün zâhirî ve bâtınî (bedendeki ve ruhtaki) duyguları akıl ve kalb ve his ve latifeleri o derece mükemmel ve o mertebe inkişaf etmiştir ki o seyrangâhtaki bütün incelikleri, güzellikleri ve letâifi ve garaibi ayr, ayn hisse- dip zevkederek, ayrı ayrı lezzet aldığı.. . ” (Söz/er, s. 669)

İnsanı yaratan, insanın İdaresi için ona akıl vermiş ve kendisi ile akıl ara­sında vicdana dayanan bir bağ kurmuştur. Akıl kabul etmese de vicdan o bağı İnkâr edemez, çünkü vicdanın çalışması aklın mantığına dayalı değildir. Bunu Bediüzzaman şöyle anlatır: Akıl tatil-i eşgal etse de nazarını ihmal etse, vic­dan Sânii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de O’nu görür, O’nu düşünür. O’na müteveccihtir* (Mesnevi, Külliyat, s. 1370).

İnceleyin:  Ruhun ve Kalbin Hakikati

Risale-i Nur’da filozofların aklı da sözkonusu edilir. Onların aklı gözüne inmiştir, gözlerine perde çekilmiştir. Bu yüzden kâinatın mutlak hakikatleri­ni göremezler. Hakim bakış açılarına sahip değillerdir. Bu konu tek başına bü­yük bir bahistir.

Akıl bütün bu nitelikleri bir kenara iterek onlara göre hareket etmezse, zevklerin dar dünyasına hapsolur, bu onun niteliği ile çatışır:

“İşte ey nefsim! Hayatının böyle ulvî gâyâta (gayelere) müteveccih (yö­nelik) olduğu ve şöyle kıymetli hâzineleri câmi (içine alır halde) olduğu hal­de, hiç akıl ve insafa lâyık mıdır ki, hiç ender hiç olan muvakkat huzuzât-ı nefsâniyeye, (geçici bedensel hazlara, lezzetlere) geçici lezâiz-i dünyeviyeye (geçici dünya lezzetlerine) sârfedip zayi edersin. * (Sözler, s. 165)

Bediüzzaman’ın  akıl konusundaki fikirleri mukayeseli olarak yorumlanır­sa ortaya kocaman bir kitap çıkar. Meselâ Hegel’in Tarihte Akıl kitabı ile onun fi­kirleri karşılaştırılabilir. Ama filozoflar insanın günlük hayattaki faaliyetleri ile il­gili aklı sorgularlar, Bediüzzaman ise evrensel ve lâhutî sorunları yorumlar. Akıl sahibi insan zorunluluğun gücünü bastıracak araca sahip olmadığında zorun­luluğa boyun eğmek durumundadır. Yani ona isyan etmemek, ama kaçınılmaz olana sükunet ve sabırla katlanmak zorundadır (Hegel, Estetik, s. 210).

Bediüzzaman eserleriyle insanın latifelerini topyekün terbiye eder. On­ları kendisi sayar.

“Mektubunda letâif-i aşereyi (on latife) sual ediyorsun. Şimdi tarikatı ders vermek zamanı olmadığından tarik-i Nakşî muhakkiklerinin letâif-i aşe- reye dair eserleri var. Şimdilik vazifemiz ise istihrac-ı esrar (sırları çıkarmak) Olduğundan, mevcut mesaili nakil değildir. Letâlf-i aşere, Imam-ı Rabbanî kalb, ruh, sır, ahfâ, insanda anasır-ı erbaanın her bir unsurdan o unsura mü­nasip bir latife-i insaniye tabir ederek, seyr-i sülukta her mertebede bir latife- nin terakkiyatı ve ahvalinden icmalen bahsetmiştir.” (Barla Lâhlkası, s. 186)

Bediüzzaman aklı mitolojik, mistik büyü elemanlarından ayırarak, on­lardan bağımsız bir akıl ortaya çıkardı. Dinin son bin yıl içindeki hükümleri, za­man içinde insanlar tarafından ya mitolojik, ya mistik büyü ve hurafeler alanı­na hapsedilir. Elbette bu, dinin vahyolunmuş saf hali değil, uygulamadaki ha­liydi. Bediüzzaman eleştirici ve sistemli bir kafa İdi. Ortaya gerçekten mantıklı düşünen, kalble ilişkileri sağlam, bilimden faydalanan bir akıl çıkardı.

Bediüzzaman, kavramları ve formları üstün tutan bir akılcıdır. O sosyal aklı da kendisine gelinceye kadarki akıldan farklı algılar. Din, politika ve ilim alanlarında akıl ve kalb bireşiminde bir hürriyet peşindedir. Namık Kemal den beri sistemle ve yönetici sınıfla kavga etmeyi hürriyetçilik olarak yorumla­yan zihniyeti iyi karşılamaz. O, fileşme tarihimizde yapılan eski-yeni kav­gasını devam ettirmekten kaçınır, toplumu yeni yapacak bataryaları düzen­ler. İki yüzyıllık yenileşme dönemi edebiyatımız, aklı gölgeleyerek bir hüzün âletine çeviren karamsarlıklarla, kaybedilene karşı ağlamaklı bir havayla nos­taljik form ve muhtevada eserler üretmiştir. Yenileşme konusunda tek yönlü kalmayan, toplumu kuşatan bütün kültürel alanları yeni bir dünya için orga­nize etmeye çalışan bir yazarımız Ahmet Mithat Efendi dışında yetişmemiştir. Cumhuriyet döneminde ise kurumları çok yönlü ve korkusuz bir surette yeni­leşmeye adapte edecek bir yazarımız ne yazık ki yoktur. Hepsi yuvarlağın bir tarafını mukaddes, öte yanını lânetli gören adamlardır. Çünkü yuvarlağı dön­düren başkalarıdır, herkes o yuvarlağa göre ve çıkarlarına endeksli duruşlar sergilemiştir. Meselelere edebiyat bazında akılcı yaklaşan olmamıştır.

Kant’ın ideal aklı bulmasındaki mücadelesi Batı toplumunu kurtarmıştır Bediüzzaman’ın ideal aklı da bizim toplumumuzu kurtaracaktır. Descartes’ın skolastik ile mücadelesi Batı skolastiğini öldürmüştür. Bediüzzaman da sari skolastiğini yıkmıştır.

İnsan aklının sıradan istekleri akıl ile elde edilir. İnsanların büyük bir kısmı akıllarını sıradan istekler uğruna heba ederler, farkında dahi olmazlar. Akıl insanın yüce maksatlarını talep içindir. Çünkü yaşamak için gerekli şeyleri aklı olmayan canlılar da elde etmektedirler. Aklın yüce maksatları din, sa­nat, felsefe olarak kabul edilmiştir. Bediüzzaman İnsan aklını sıradan işlerden ve meşguliyetlerden yüce meşguliyetlere doğru götürür. Bu, tek bahsin çatısı altında toplanmamıştır, ama bütün Risale-i Nur güçlü insanlar yetiştirme oku­ludur. Okul ile öğrenci ilişkisi oranında büyük zekalar yetiştirir.

Akıl Bediüzzaman’ın temsilleri ile yükselir; çünkü o temsillerini merdi­venlere benzetir. Âyetü’l- Kübra’daki otuzüç mertebe de merdivenlerdir. Veya Küçük Sözler’deki her bahis de merdivenlerdir. “Pencerelerde merdivenler­dir. “Esma-i Sitte Risalesi” büyük ve tırmanılması zor merdivenlerdir.

Kant’ın temsilleme konusundaki fikirleri Bediüzzaman’ın dehasının gös­tergesidir. “Temsilleme önemli bir örnektir. Representation (temsilleme) sun­duğu şeylerin etkin bir canlandırmasını içerir” (Gilles Deleuze, Kant’ın Eleştiri Felsefesi, s. 15). Temsil Kant düşünmeden yüzyıllarda önce Kur’ân’ın uygula­dığı bir metoddur. Batılı filozoflar fikirlerinin kaynaklarını ifşa etmezler; ama yeni bir şey diye de sunarlar.

İslâmiyet’in uygulayıcıları yüzyıllarca halkı saf akıl ile sadece bilgilendir­me düzeyinde meşgul etmiştir. Bediüzzaman bilgilendirme türü dinî faaliyetle­re pek sıcak bakmaz, çünkü bilgilendirme sadece almak ve yerine koymak tü­ründe kolaya bir akıl kullanma yoludur. Bediüzzaman aklı, yargılayan ve eleş­tiren akıl düzeyine getirmek ister. “Birinci Söz” ile “Birinci Lem’a”daki allegorik hikâyeler bile bilgilendirme olmakla birlikte kişiyi mukayeseye ve eleştirel dü­şünmeye, kendi dünyasını ve ahvalini yorumlamaya iter. Ama “İkinci Şua” ve “Otuzuncu Lem’a” gibi bahisler tamamen eleştirel, yani yargılayan aklın zor fa­aliyetleridir. Kant’ın çok az bir entellektüel kesime hitap ederek aklı üç evreye ayırıp uygulaması kıt bir yorum ile anlatmasına karşılık, Bediüzzaman saf aklı, pratik aklı, yargılayan aklı birbiri ile ilişkili bir şekilde bütün Risale-i Nur’a yay­mıştır. Risale-i Nur, aklın sürekli olgunlaşmasının hayret verici seyahatidir.

Prof.Dr.Himmet Uç – Bediüzzamanın Fikir ve Sanat Dünyası,syf:280-288

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir