Allah (c.c) İçin Buğzetmek

allah-icin-bugz-etmek-h1545471888-5b5985-300x150 Allah (c.c) İçin Buğzetmek

 

Allah (cc.) için seven bir kimseye Allah (cc.) için buğzetmek de lazımdır. Çünkü sen, Allah (cc.)’a itaat ediyor ve Allah (cc.) nezdinde değerlidir diye bir insanı seversen eğer o insan, Allah (cc.)’a isyan ederse, Allah (cc.)’a isyan etti­ği ve O’nun nezdinde değersizleştiği zaman da ona buğzetmen gerekir. Her­hangi bir kimseyi bir sebepten ötürü seviyorsa, o sebebin zıddından ötürü de buğzetmesi zaruridir. Bunların ikisi, biri diğerinden ayrılmayan lazım ve melzumlardır. Bu kaide adetlerdeki buğz ve sevgide daimi bir kaidedir. Fakat sevgi ve buğzun herbiri kalpte saklı bir hastalıktır. Ancak galebe çaldığı zaman, sızar. Sevgililerin birbirine yaklaşması, düşmanların birbirinden uzaklaşması, birbirlerine uygun veya aykırı hareket etmeleriyle meydana çıkar. Bu bakım­dan ne zaman fiilde bu belirirse, o fiile dostluk ve düşmanlık adı takılır. Allah Teâlâ (cc.) daha önce naklettiğimiz hadîs-i kudsîde kulundan şunu sorar:

Sen benim yolumda herhangi bir dostu dost edindin mi? Herhangi bir düş­mana düşmanlık güttün mü?

Bu hakikat senin için taat ve ibadetinden başka bir tarafı gözükmeyen bir kimse hakkında apaçıktır. Çünkü sen böyle bir kimseyi sevmeye muktedirsin veya sana kötülüğünden başka birşeyi gözükmeyen kimseyi (düşünelim): Sen böyle bir kimseye buğzetmeye muktedirsin. Ancak girift ve çözülmez durum şudur: Adamın taat ve ibadetleri günahlarla karıştığı zaman dersin ki: ‘Ben bu adam hakkında sevgi ile buğzu nasıl bir arada yürütebilirim. Oysa ikisi zıttırlar. İkisinin meyvesi uygunluk ve muhalefet, dostluk ve düşmanlık da zıttırlar’.

İşte cevap olarak derim ki: Bu durum, beşerî bazlarda mütenakız (zıt) ol­madığı gibi, Allah Teâlâ (cc.)’nm hakkında da zıt değildir. Çünkü bir kişide ne zaman ki birtakım hasletler bir araya gelirse, onların bir kısmı sevilir, bir kıs­mına da buğzedilir. Sen o kişiyi bir yönden seversin, diğer yönden ona buğze- dersin. Bu bakımdan bir kimsenin güzel ve fasık bir hanımı vardır veya güzel hizmet eden ve zeki bir evlâdı vardır. Fakat bununla beraber fasıktır. İşte bu kimse bu tip yakınını bir yönden sever, öbür yönden de ona buğzeder. Onun­la iki hâl arasında bulunan bir halde olur. Zira adamın biri zeki ve itaatkâr, di­ğeri ahmak ve asi, üçüncüsü hem ahmak, hem de itaatkâr veya zeki ve asi üç evlâdı farzedilirse böyle bir kimse bu evlâtlarına karşı nefsinin üç değişik du­rumda bulunduğunu görür. Onların hasletlerinin değişikliği sebebiyle nefsi­nin değişikliğini müşahede eder. İşte böylece senin de durumun, fısk u fücu­run veya taat ve ibadetin kendisine galebe çalmış olduğu veya bu iki yönden birinin kendisinde bulunduğu bir kimseye izafeten böyle olmalıdır. Üç deği­şik mertebe üzerinde olmalıdır. Şöyle ki; onların herbirine kendi durumları­na göre davranman gerekir. Her sıfata; sevgi veya düşmanlıktan hakkı ne ise onu vermeli, ondan tamamen yüz çevirmemelisin.

Soru: Her müslümanın İslâmiyeti ondan sadır olan bir taattir. İslâm’la be­raber ben o müslümana nasıl buğzedebilirim?

Cevap: İslâm’ından ötürü onu sever, masiyetinden ötürü de buğzedersin. Onunla beraber öyle bir durumda olmalısın ki, eğer o durumu bir kâfir veya facirle beraber üzerinde bulunduğun durumla kıyas edersen iki durumun arasın­daki farklılığı derhal idrâk etmelisin. İşte o farklılık İslâm için sevilmesidir ve hakkının yerine getirilmesidir. Allah (cc.) hakkında tıpkı sana yapılan itaat ve ita­atsizlik gibi olmalıdır. Bu bakımdan herhangi bir gaye üzerinde sana muvafakat eden, başka bir gayede sana muhalefet eden bir kimseye, bir konuda iyi, bir ko­nuda kötü davranırsın. Bütün gayelerinde sana uygun hareket eden bir kimse­ye, yapacağın ikramda göstereceğin fazlalığı bu tip kimseye yapacağın ikramda göstermez ve yine bütün gayelerinde sana muhalefet eden bir kimseye de gös­termezsin. Sonra bu orta hareket bazen ihanet ve düşürme tarafına meyleder. Bu da suçun galip geldiğindedir. Bazen de mücamele ve ikram tarafına meyle­der. Bu da muvafakatin galebe çaldığmdadır. İşte böylece hem Allah (cc.)’a itaat ve hem de isyan eden bir kimseye karşı takınacağın tavır da böyle olmalıdır.

İnceleyin:  Hz.Peygamber’in Hayatı En Üstün Örnektir

Soru: Buğzun açığa çıkması ne ile mümkündür?

Cevap: Söz ile yapılan buğzun göstergesi, buğzettiğin kimse ile konuş­maktan dili tutmaktır. Başka bir zamanda da konuşurken şiddet gösterip onu hafife almakla mümkündür. Fiilde ise, bir defasında ona yardım etmeye koş­mayı kesmekle, başka bir zaman onun maksatlarını bozmak ve boşa çıkarma­ya çalışmakla mümkün olur. Bu gösterdiğin tavrın bir kısmı diğerinden daha şiddetli olur. Bunlar da buğzettiğini kişiden sadır olan isyan ve fasıldık derece­lerine göre değişir. Küçük hatalarına ve yaptığından pişman olduğu bilinen ve üzerinde ısrar etmediği günahlarına gelince… O günahlarda adamın ayıbını örtmek ve hatalarına göz yummak daha evlâdır.

Üzerinde ısrar ettiği küçük veya büyük günaha gelince… Eğer bu günahı işleyen adamla aranda sevgi ve arkadaşlık güçlüyse, bunun başka bir hükmü vardır. Bu hüküm ileride beyan edilecektir. Bu hususta âlimlerin çeşitli görüş­leri vardır. Fakat aranızda dostluk ve sohbet kuvvetli değilse, buğzettiğini gös­termen gerekir. Bu buğzun eseri bazen adamdan uzaklaşmak, adama az iltifat göstermek suretiyle olur veya adamı azarlamak, kendisiyle konuşurken sert şe­kilde konuşmak suretiyle olur. Bu ikinci suret adamdan uzak durmaktan daha şiddetlidir. Bu da adamdan sadır olan günahın ağır ve hafif olmasına göre de­ğişir. İşte böylece fiilde de iki derece vardır. Biri yardımı ve dostluğu kesmek­tir. Bu ise, derecelerin en hafifidir, düşmanlıklarda yapıldığı gibi. Böyle yap­mak da lazımdır. Fakat meşru gayelerini ifsad etmek değil de, günah yolunu bozacak şekilde olmalıdır. O günah yolunu kesmekle tesir etmeyen fiillerine gelince, onlara tevessül edilmemelidir. Buna misal şudur: Adamın biri içki iç­mek suretiyle Allah (cc.)’a isyan etmiştir. Aynı zamanda bir kadına talip ol­muştur. Eğer o kadınla evlenirse, o kadının malından, güzellik ve mevkiinden istifade edecektir. Ancak bu kadınla evlenmesi kendisini içkiden alıkoymakta herhangi bir tesir göstermez veya kendisini içki içmeye teşvik de etmez. Bu durumda sen onun yardımına muktedir bulunuyorsan, yardımınla hedefine varıp maksadına nail olabiliyorsan veya o durumu bozup da hedefine varma­sına mani olmaya muktedir bulunuyorsan, böyle bir kimsenin durumunu bozmak için çalışmaya yetkili değilsin. Ama fasıklığından ötürü buğzettiğini göstermek için kendisine yardım etmeyi terk edersen, bunda da bir sakınca yoktur. Fakat bu y ardımı terk etmek de sana farz değildir. Çünkü çoğu zaman ona yardım etmek suretiyle onu yola getirmek niyetini ve ona karşı şefkatli ol­duğunu gösterirsen, böylece o da senin kendisini sevdiğine inanır ve dolayısıyla nasihatini dinler. Bu ise güzel bir şeydir.

Eğer kendisine yardım etmeni istemezse dahi sen kendiliğinden müslü- man oluşunun bir hakkı olarak hedefine varmakta kendisine yardım etmeyi uygun görürsen, böyle bir yardım yasak değildir. Hatta daha güzeldir. Eğer onun masiyeti senin veya seninle ilgili bir kimsenin hakkına tecavüz etmek suretiyle olursa… İşte bu hususta şu ayet nazil olmuştur:

Bir de içinizde fazilet ve servet sahibi olanlar akrabalara, yoksullara, Allah (cc.) yolunda hicret edenlere vermemek üzere yemin etmesinler, (kusurlarını) bağışlasınlar, aldırmasınlar. Allah (cc.)’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah (cc.) gafurdur (çok bağışlayıcıdır), rahimdir (çok merhametlidir).

(Nur/22)

Mıstah b. Esase, ifk (Hz. Aişe (ra.)’ye yapılan iftira) olayında konuştuğu için, Hz. Ebubekir Sıddîk (ra.) ondan yardımını keseceğine dair yemin etti. Oysa daha önce ona malen yardım ediyordu. Mıstah’ın günahının büyüklü­ğüne rağmen bu ayet-i celile nazil oldu. Acaba Rasûlullah (sav.)’ın harem-i pa­kına dil uzatmaktan hangi günah daha büyük olabilir? Hz. Âişe gibi Rasûlul- lah’ın pak zevcesine dil uzatmak gibi büyük günah olur mu? Hz. Ebubekir Sıddîk (ra.) bu hâdisede öz nefsine saldırılmış gibiydi. Zulmedeni affetmek, kötülük yapana iyilik yapmak, sıddîkların ahlâkındandır. Şunu bil ki; sana zul­medene ihsan etmek güzeldir. Başkasına zulmeden ve ona zulmetmekle Allah (cc.)’a isyan eden bir kimseye gelince… Böyle bir kimseye ihsan etmek iyi bir­şey değildir. Çünkü zâlime ihsan etmek, mazluma kötülük yapmak demektir. Oysa mazlumun hakkını gözetmek daha evlâdır. Zâlimden yüz çevirmek su­retiyle mazlumun kalbini takviye etmek, zâlimin kalbini takviye etmekten daha fazla Allah (cc.)’ın hoşuna gider. Ama mazlum isen, senin için en güzeli affetmek ve zâlimden yüz çevirmektir.

İnceleyin:  Sabır, Ne Demektir? Nasıl Kazanılır?

Selef-i sâlihînin günahkârlara karşı buğzlarını göstermekte yolları değişik­ti. Fakat hepsinin ittifak ettiği bir nokta vardı. O da zâlimlere ve bid’atçılara buğzetmeyi ilan etmekti. Başkasının hakkına tecavüz etmek suretiyle Allah (cc.)’a isyan eden herkesten nefret etmekti. Ama öz nefsinde Allah (cc.)’a is­yan eden bir kimseye gelince… Seleften bazıları bu gibi asilerin hepsine rah­met gözüyle bakmıştır. Bazıları da şiddetle hücum edip onları terk etmeyi ter­cih etmiştir. Ahmed b. Hanbel (ra.) ümmetin büyüklerini dahi İlahî nizama uygun düşmeyen bir kelimeyle terk ediyordu. Hatta Yahya b. Main (ra.) gibi bir imamı ‘Ben hiç kimseden birşey istemiyorum, eğer sultan bana birşey ge­tirirse onu da kabul ederim’ dediğinden dolayı terk etmiştir. Haris Muhasibi(ra.) mutezile aleyhinde kitap yazdığı için İmam-ı Ahmed (ra.) onu terk ederek şöyle demiştir: ‘Sen önce onların şüpheye düşdüğü noktaları açıklamalıydın. Halkın o noktalarda düşünmesini sağlamalıydın. Sonra o noktaların hatalı ol­duğunu belirtip onların görüşlerini reddetmeliydin’.

Ebu Sağır (ra.) (İmam Şafiî (ra.)’nin talebesidir) ‘Allah (cc.), Adem (as.)’i kendi suretinde yarattı’(Müslim)hadîsini te’vil ettiği için İmam Ahmed (ra.) onu da terk etti. Bu durum, niyete göre değişen bir durumdur. Niyet de hâle göre değişir. Kişi, insanların acziyetini ve takdir önündeki durumlarını düşünerek buğz ve düşmanlıkta temkinli davranarak müsamaha gösterir. Bunun da caiz olan tarafı vardır. Fakat bu durum, bazen nemelazımcılık ve yağcılıkla karıştırılır.

Günahlara göz yummaya sevkeden sebeplerin çoğu nemelazımcılık ve kalplerin kırılmamasını gözetmektir. Kalplerin kırılmasından ve ürkmesinden korkmaktır. Bazen de şeytan, ahmak kişiyi yağcı olduğu halde ‘rahmet gözüy­le bakıyorsun’ diye aldatır. Bunun mihenk taşı şudur: Eğer cani kendisinin özel hakkına tecavüz ediyorsa ona rahmet gözüyle bakıp ‘Bunun böyle yapıl­ması kader-i İlâhînin teshir ve cilvesidir, kaderin önünde hazer ve tedbirin hiç­bir faydası yoktur. Bu adam nasıl bunu yapmayacaktır? Oysa bunun yapılma­sı bu adamın defterine yazılmıştır’ diyebilir.

işte bunun gibisine bazen Allah Teâlâ (cc.)’nın hakkına yapılan saldırganlık­ta da göz yumulabilir. Eğer kendi hakkına yapılan tecavüz anında öfkelenir, Al­lah (cc.)’ın hakkına yapılan tecavüzde merhamet gösterirse, böyle bir kimse yağ­cıdır. Şeytanın hilelerine kurban gitmiştir. Bu şeytanî desiseye dikkat etmelidir.

Soru: Buğzun gösterilmesinde en az derece adamı terk ve ondan yüz çe­virmek, arkadaşlığını kesmek ve yardımına koşmamaktır. Acaba böyle yapmak farz mıdır ki, böyle yapmayan bir kul yapmadığından ötürü günahkâr sayılsın?

Cevap: İlmin zahirinde böyle yapmak teklif ve farziyet altına girmez. Çünkü biz biliyoruz ki, Rasûlullah’ın (sav.) asr-ı saadetinde ve ashâb-ı kiramın devrinde içki içenler ve fahiş şeyleri işlemeyi âdet edenler tamamen terk edil­mezlerdi. Kimisine sözle ve şiddetle hücum edilir, kendisine buğzettiklerini gösterirlerdi. Kimisinden sadece yüz çevriliyor, başka birşey söylenmiyor, ki­misine de merhamet gözüyle bakılıyor, o terk edilmiyor ve ondan uzak durul­muyordu. İşte bunlar dinî inceliklerdir. Ahiret yolunun yolcularının bu hu­sustaki yolları değişiktir. Her birinin ameli, hâlinin ve vaktinin gerektirdiği gi­bi ayarlanır. Bu işlerde hâllerin gereği, ya mekruh olmak veya mendup olmak­tır. Bu bakımdan faziletlerin derecesi söz konusudur. Haram veya farziyet de­recesine varmaz. Çünkü teklifin altına giren, Allah (cc.) marifetinin ve sevgisinin esasıdır. Bu ise, bazen sevgiliden başkasına sirayet etmez. Ancak şu var: Sirayet eden, sevginin ifrat derecede olan ve bütün varlığı istilâ eden kısmıdır. Bu ise, fetva kısmına ve halkın avamı hakkında teklifin zahirine asla sığmaz bir hakikattir.

İmam el-Gazzali – İhya u Ulumuddin,c.2,syf.457-462

terc.Ali Arslan

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir