Osmanlı Devletinde İlim

siyer.kuran_.ilim_ Osmanlı Devletinde İlim

İnsanı, diğer varlıklardan ayıran özelliklerden biri de, Al­lah tarafından kendisine verilmiş bulunan öğrenme kabiliye­tidir. Bu öğrenme kabiliyeti sayesinde insan, diğer mahlûkata hükmedebilmektedir. Böyle bir durum olmasaydı, Allah onu yeryüzüne halife yapmazdı. O, bu öğrenme ve elde ettiği ilim sayesinde büyük bir lütfa nail olmuştur.

Bu yüzden İslâm, ilme büyük bir önem atf etmektedir. O, müntesiplerinin tamamını bununla yükümlü kılar. İslâm’a göre ilim hususunda erkek, kadın, ihtiyar veya genç olmak fark etmemektedir. Zira ilim, insanı doğruya ve hakikate gö­türme yollarının başında gelmektedir. Onsuz hiç bir şey ol­maz. Bu konuda birçok Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerif olmak­la beraber, biz bu bölümde bunlardan söz etmeyeceğiz. Zira bunların bir kısmına biraz yukarıda temas etmiştik. Aynca burada bir nebze Osmanlı ilim hayatından bahs etmek istiyo­ruz. Bunun için Âyet ve Hadislere temas etmek istemiyoruz.

Altı asırdan fazla bir zaman hükümran olmuş bulunan Osmanlı Devleti, bu hâkimiyetini birçok müessese yanında ilim ve ilim adamlarına vermiş olduğu değere borçludur. Zira devleti ayakta tutan ve devlet adamlarına yön veren etken “il­miye sınıfı” ve bunların meydana getirdiği müessese olmuş­tur. Bu kutlu kişiler, daha I. Murat (1362-1389) devrinden itibaren ilk Osmanlı malî kuramlarının tesisi hususunda, zamanın gerektirdiği ihtiyaçları göz önünde bulundurarak “Kanunnâme” neşr edilmesi için devlet adamlarına telkinler­de bulunuyorlardı. Bu durumda âlim-devlet adamı işbirliği, Osmanlı Devletinin hızla teşkilâtlanıp gelişmesinde büyük bir rol oynadı.[23] İlim adamlarının devlet adamlarına bilgi ve yönetim bakımından rehberlik yapmaları ve hatta bir anlam­da onlara yön vermeleri, sadece Osmanlı Devletine has bir özellik değildir. Daha önceki diğer Müslüman ve Müslüman Türk devletlerinde de aynı durumu müşahede ediyoruz. Ni­tekim Brockelmann, Osmanlı Devleti’nde kurulan ilk med­reseden bahs ederken şöyle der: “Kültür, daima İslâm hü­kümdarlarının en belli başlı şöhret unvanlarını teşkil etmiş olduğundan, sadık bir Müslüman olan Orhan (1324-1362) ilk Osmanlı Üniversitesini (Medrese) vücuda getirip onun idaresini Mısır’da tahsil görmüş bulunan Dâvud-i Kayserîye vermek sûretiyle bu andan itibaren ilim aşkını açığa çıkardı.[24]

Böylece, ilkinin İznik’te Orhan Gazi tarafından kurulduğunu gördüğümüz Osmanlı medresesi (Üniversitesi) artık devletin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Devlet, bu müesseselere yeterince önem vermek zorunda kalmıştır. Çünkü her şeyden önce, Müslüman bir devlet olmakla, bu müesseseleri geliştir­mek mecburiyetindedir. Bundan başka o, kendisini bunun­la görevli saymıştır. Ayrıca bu şekildeki bir terakki, devletin hem maddî hem de manevî menfaatine çok uygundu. Bunun içindir ki her Osmanlı Padişahı diğer birçok İslâm ülkeleri hü­kümdarlarında olduğu gibi kendi adına medrese kurmaktan büyük bir zevk duymuştur. Devletin geniş sınırları içinde teş­kil edilen medreseleri sadece padişah sayısı ile müsavi (eşit) tutmak büyük bir haksızlık olur. Çünkü bu devletin köyleri­ne varıncaya kadar halk tarafından ilim müesseseleri teşkil edilmişlerdir. Evliya Çelebi (1611-1682) Seyahatnamesinde büyük şehirlerdeki medreseleri isimleri ile zikr etmektedir. Halk tarafından yapılan bu medreselerin kurucuları, sadece erkekler değildi. Kadınların da, bu konuda büyük bir yarış içinde oldukları görülmektedir.”

Vakıf ve benzeri müesseselerin kuruluşuna paralel olarak daha kuruluştan itibaren önemli birtakım İlmî eserler de or­taya konmuştu. Biz, bunların bazısından“Osmanlı Devletinde Adlî Tıp” adlı bir yazımızda bahs etmiştik. Bilhassa XV ve XVI. asırlarda Avrupa hâla kilisenin karanlık fikirlerinin dı­şına çıkamazken, Müslüman Doğuda müsbet ilimlerle ilgili birçok eser meydana getiriliyordu. Bu eserlerin yanında, dinî kıymeti haiz olanlar da aynı hızla yazılıyor ve halkın istifadesi­ne sunuluyordu. Medreselerde (Üniversite) okutulan dersler tetkik edildiği zaman, bu durumu görmek mümkün olacaktır.

Biz burada medreselerde okutulan bütün dersleri zikr etmek durumunda değiliz. Ancak bu konuda fikir sahibi olmak is­teyenlere, İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın “Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı” (Ankara 1965, s. 19-31) adlı eseri ile bizim (Ziya Kazıcı, Osmanlı’da Eğitim-Öğretim, İstanbul 2014) adlı eserleri tavsiye ederiz.

Gayretli bir çalışma sonucu meydana gelen bilgi birikimi, Müslüman Doğuyu, Batıdan fersah fersah ileri bir seviyeye getirmiştir. Bu dönemde onun elinde bulunan kitap sayısına Batının hayali bile erişemiyordu. Yılmaz Öztuna (Türk Ta­rihinden Yapraklar, İstanbul 1969, s. 223.) bu konuda şöyle der: “XVI. asırda, Türk kültürünün seviyesi, Avrupa’dan ile­rideydi. İlköğretim ve okuma-yazma, Avrupa’ya nazaran pek çok gelişmişti. Aydın tabaka ve kitap okuyanlar da önemli bir sayıdaydı. Avrupa’da bin yazma eseri bir araya getiren hüküm­darlar parmakla gösterilirken, Doğuda on binlerce yazmadan müteşekkil pek çok kitaplık vardı.” Kitaplıkların teşkili, hal­kın kültür seviyesini göstermesi bakımından çok önemlidir. Toplum, bir taraftan kitaplıkların teşkili ile uğraşırken, devlet de sonraki nesillere kültür mirasını bırakmak için arşiv vesi­kalarının toplanması ile meşgul oluyordu. Bu vesikalar, -ta­bir caizse- padişahtan sonra en çok korunmaya mazhar olma niteliğini taşıyorlardı. Bunlara (Arşiv Belgeleri) karşı işlenen bir suçun affı düşünülemezdi. Nitekim Osmanlı Devleti nde “Divân kâtipleri tarafından vesikaların çalınması, saklanması ve tahrif edilmesinin cezası idamdı. Bu yüzden, 1590 yılında üç divan yani bakanlar kurulu kâtibi idam edilmiş, bundan haberi olup ta ihbar etmeyen altı kâtibin de tek elleri kesilip devlet hizmetinden çıkarılmışlardı.”[25]

Biz burada, Osmanlı medreselerinin çeşit, kalite, vakfiye, talebenin yetişmesi, ders geçme gibi hususlardan bahs etme­dik. Keza, bilhassa kuruluştan XVI. asrın sonralarına kadar telif ve terceme edilen eserlerle, icad edilen teknik vasıtalar­dan da söz etmedik. Biz, ana hatlarıyla Osmanlı ilim haya­tının bazı çizgilerinden meydana gelen bir dairesinden bahs ettik ki, padişah bile kendisini bu dairenin içinde bulundur­mak zorunda idi. Nitekim Osmanlı devlet adamlarının birço­ğu edip, şair, sanatkâr gibi özellikleri ile tanınmakta idiler.

Bütün bu yazdıklarımıza ilaveten şimdilik sadece Os- manlı padişahlarına has bir özellik olarak bildiğimiz “Huzur Derslerinden kısaca ve ana hatlarıyla söz etmek istiyoruz. Bu dersler, her sene Ramazan ayında padişahı da aydınlatmak maksadına matuf olarak takrir edilirler. Dersi takrir edecek olan zât, günlerce önce hazırlanır. Padişah ve muhataplar hu­zurunda takririni bitirdikten sonra “Muhatab” olanların soru­larını doğru olarak cevaplandırmak mecburiyetindedir. Mu­hatap olan kimseler de ilmiye sınıfının en üst kademesinden seçilmiş âlim kimselerdi. Bunlar da günlerce önce mukarrir tarafından yapılacak derse hazırlanırlardı. Çünkü onlara da dersin takririnden çok daha önceleri Kur’ân-ı Kerim’den han­gi sure ve âyetlerin takrir edileceği bildiriliyordu. Onlar da buna göre hazırlıklarını yapıyorlardı.[26] İleride müstakil bir başlık altında verilecek olan bu dersler sayesinde gerek pa­dişah, gerek saray erkânı ve gerekse üst düzey görevliler en yetkin kimseler vasıtasıyla bilgi sahibi oluyorlardı.

Osmanlı Devlet teşkilâtı içinde, ilmiye sınıfının en üst noktasında Şeyhülislâm bulunmaktadır. Şeyhülislâm, zâhiren vezir-i azamla aynı derecede sayılmış ise de mânen ondan daha yüksekti.[27]

Vakıfların Osmanlı Eğitimindeki Yeri[28]

Kuruluşundan itibaren Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile Osmanlı Devleti, hem nazari, hem de ameli olarak Islâm hukukunu uygulamaya çalışıyordu. Bu hukuku, her alanda uygulama gayreti içinde bulunan bir devletin ve bu devletin ferdlerinden meydana gelen toplumun eğitim ve öğretim ile sosyal yardımlaşma gibi konularda bu anlayışlara ters düşecek bir hareketin içinde olması düşünülemez. Bunun içindir ki, devletin bütün sistem ve organlarında bu anlayışı görmek mümkün olmaktadır. Zira “bu devlette din asıl, devlet ise onun birfer’i olarak görülmüştür ” Bu bakımdan, vakıfların Osmanlı eğitim ve öğretimindeki yerine işaret etmeden önce, kurulduğu günden itibaren eğitim ve öğretim faaliyetleri ile bu sahanın ilgililerine önem veren Osmanlı’yı böyle bir faali­yete sevk eden âmilden, başka bir ifade ile İslâm’ın eğitim ve öğretime verdiği değerden kısaca söz etmek istiyoruz. Böylece Osmanlı döneminde, devrine göre niçin farklı ilimlerle uğ­raşıldığını ve vakıfların bu sahadaki çalışmalara niçin destek verdiğini anlama imkânını bulmuş olacağız.

Tarihî seyir ve tekâmülü içinde, dinin kuvvet merkezi oldu­ğu eğitim ve öğretim, İslâm kültürünün gelişip yayılmasında büyük bir rol oynamıştır. Eğitim, yetişkin neslin, bir plan çer­çevesinde ve belli bir gayeye göre yetişmekte olan nesillerin gelişmesini sağlamak için yaptığı çalışmalardır. Bu bakımdan eğitim ve öğretim faaliyetleri, yeni kuşakların yetişmesi için bir plan dâhilinde yapılan bütün faaliyetleri içine almaktadır.

Maddî bir karşılık beklemeden başkalarına yardım etmek gibi ulvî ve fevkalade bir düşüncenin mahsûlü olan vakıf, yüzyıllardan beri İslâm ülkelerinde büyük bir ehemmiyet kazanmış, sosyal ve ekonomik hayat üzerinde derin tesirler icra etmiş olan dinî ve hukukî bir müessesedir. İnsan fıtratın­da mevcud olan yardımlaşma hissi, şüphesiz ki insanlık tarihi kadar eskidir. Bu his, dinî emir ve hükümlerle birleşince daha bir kuvvet kazanır. İslâm ülkelerinde vakıfların, asırlarca bü­yük bir fonksiyon icra etmesinin sebebini bu anlayışta ara­mak gerekir. Çünkü “insanların en hayırlısı, insanlara faydalı olan, mâlın en hayırlısı, Allah yolunda harcanan (başka bir ifade ile vakfedilen), vakfın en hayırlısı da insanların en çok duydukları ihtiyacı karşılayandır” prensibinin mânasını çok iyi bilen Müslümanlar, bu yolda birbirleri ile yarışırcasına va­kıf eserler meydana getiridiler.

Tabir caizse bütünüyle bir vakıf medeniyeti olarak isimlendirebileceğimiz Osmanlı Medeniyetinin bu hizmetinden örgün eğitim kurumu olarak medrese, yaygın eğitim kurumu olarak da câmi, tekke vs. gibi kurumlar yeterince istifade et­mişlerdi.

Her devlet, vatandaşını, kendi şartları, ihtiyaçları ve ileri­ye dönük hedeflerini göz önünde bulundurarak yetiştirme­ye çalışır. Bu da ancak onlara, dengeli bir eğitim vermekle mümkün olur. Eğitim ve öğretimin önemli şartlarından biri de yetiştirilecek olan insanların içinde barınabilecekleri ve eğitimlerini sürdürebilecekleri bir mekânın olması ile müm­kündür. Mekânın temininden sonra yetiştirilecek olan kim­selere (öğrencilere) ders verecek kadroya ihtiyaç vardır. Eği­tim ve öğretim için bu iki unsur olmadan sağlam bir eğitimin gerçekleşemeyeceği bilinmektedir. Bu iki unsurun varlığı da maddî imkânlarla sağlanabilir. İşte bunun içindir ki Osmanlı fikir, kültür ve düşünce hayatında önemli derecede rol oyna­yan eğitim kurumlan, vakıflarca tesis ediliyordu. Devletin ku­ruluşu ile başlayıp yıkılışına kadar çeşitlenerek gelişen bu ku­ramların bütün giderleri vakıflarca sağlanıyordu. Bu sebeple olacak ki devlet, kendi bütçesinden Milli Eğitim için ayrıca bir para ayırmıyordu.

Osmanlılar, medrese eğitimi ve dolayisiyle ilim ve bu saha­nın adamlarına değer verdiklerinden, bunların, tahsil ve eği­tim konusunda karşılaşabilecekleri her türlü sıkıntıyı ortadan kaldırmaya çalışıyorlardı. Bu devlette ilim ve mensuplarına itibar edilip saygı gösterildiği için tran, Turan, Horasan, Da­ğıstan, Hindistan, Buhara, Haleb, Şam, Mısır ve Karaman gibi o dönemin birçok İslâm ülkesinden bilginler, İstanbul’a akın ediyorlardı.[29] Bu akın sebebiyle devlet merkezi olan İstanbul, yavaş yavaş İslâm dünyasının ilim merkezi haline gelir.

Osmanlılar, medreselerdeki eğitim ve öğretim faaliyetlerini vakıflar vâsıtasiyle devam ettirdiler. Fâtih Sultan Mehmed’in, İstanbul’u feth eder etmez “Sahn-ı Semân” medreselerini te­sis ettirmesi ve bunların giderlerini karşılamak için vakıflar kurmasından[30] sonra devlet merkezi olduğu gibi ilim merkezi haline de gelen İstanbul’da, başta hükümdarlar olmak üzere sultanlar, vezirler, ilim adamları, bazı saray mensupları ve maddî durumu iyi olan halk tarafından pek çok medrese inşa olunmuştu. Yalnız Mimar Sinan’ın baş mimarlığı sırasında İstanbul’da inşa edilen medreselerin sayısı 6’sı Süleymaniye medreseleri olmak üzere 55’i bulmaktadır. XVII. asrın son çeyreği başında ise İstanbul’daki medrese sayısının 126’ya ulaştığı görülmektedir. Fetihten XIX. asra kadar İstanbul’da inşa edilen medrese sayısı 500 (Beş yüz)ü aşmaktadır. Ancak bunların büyük bir kısmı yangın ve deprem gibi tabii âfetlere maruz kalarak yıkılıp yok olmuş veya terk edilmiştir.[31]

Orta ve yüksek öğretimi gerçekleştiren Osmanlı medre­selerinin ilki, Orhan Gazi tarafından 731 (1330)tarihinde İznik’te açılmıştı.[32] Orhan Gazi, bu medrese için vakıfla muştu. Geliri, medrese, müderris ve talebeye tahsis edik kıf köyler, her türlü “Tekâlif-i örfiye” (örfî vergiler) den ı idiler. Nitekim Orhan Gaziden çok daha sonraki tarihlere uzanan 27 Cemaziyelevvel 1136 (23 Şubat 1724) tarihli bir “arz” (arşiv belgesi),İznike bağlı Kozluca köyünün, adı geçen medreseye vakf edildiğini göstermektedir.[33] Osmanlılarda, Orhan Gazinin kurduğu İznik Medresesi ile mütevazı bir başlangıç yapılmıştı. Bunlara (medreselere) tahsis edilen ve önemli bir gelirin elde edilmesine vesile olan vakıf sistemi, bir devlet politikası olarak teşvik edilmişti. Bu sebeple kısa süre içinde Osmanlı diyarında, birçok medrese kurulmuştu. Şimdilik Os- manlı ülkesindeki medreselerin sayı ve isimlerini bütünüyle verme imkânına sahip olmamakla birlikte, 937-947 (1530- 1540) yılları arasında Anadolu eyâletindeki vakıfların toplam gelir ve bu gelir ile kaç medrese, zaviye, muuallimhâne gibi toplumun irfan, kültür ve gelişmesine hizmet eden müesses lerin sayısını bilmekteyiz. Buna göre Anadolu eyâletindeki va­kıf geliri 13.641.634 akçadır. Bu para ile 112 medrese, 623 za­viye, 154 muallimhâne, 4 dâru’l-huffaz işletiliyordu. Vakıfların bu gelirinden 121 müderris ile 8055 hizmetli maaş alıyordu.[34] Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi, devletlerin hayatında pek uzun sayılmayacak bir süre içinde ve sadece-bir eyâlette vakıf­ların. eğitim ve öğretim fâaliyetleri bakımından oynadığı rol küçümsenmeyecek kadar büyüktür.

Osmanlılar döneminde, memleketin ilim, irfan ve kültürü­ne hizmet eden o günün ilim merkezi olan medreseler, tama­men vakıflara bağlıydı. Kökleri, çok eski tarihlere kadar uzanan bu İslâmî vakıf geleneği, bütün Osmanlı diyarında devam ediyordu. Bu anlayışın bir sonucu olarak medreseyi kuran kişi, sadece bina yapıp işin içinden sıyrılmıyordu. O, medresede öğretmenlik (müderris, profesör) ve muidlik (bir çeşit asis­tanlık, araştırma görevliliği) yapan hoca kadrosu, bina ve tale­belerin hizmetini gören hizmetliler kadrosu, ayrıca eğitim ve öğretim gören öğrencilerin iaşe, ibâta ve daha başka ihtiyaçla­rının karşılanması için de gelir getiren vakıflarda bulunuyor­du. Böylece sosyal ve ekonomik bir sıkıntıya meydan verme­den, öğrencilerin eğitimlerinin devamı sağlanıyordu. Kökü, mazinin derinliklerine uzanan bu uygulamanın, son zamanla­ra kadar devam ettiği anlaşılmaktadır. Örnek olması bakımın­dan 5 Cemaziyelevvel 1267 (3 Nisan 1851) tarihini taşıyan ve Urfa’daki Yusuf Paşa Camii ve mektebi ile ilgili bir belgeye (arîza) işaret etmek yerinde olacaktır. Buna göre Urfa’ya bir saat uzaklıkta bulunan Sırım (Sırrin)adlı köyün bütün arazisi, adı geçen cami ile mektebin vakfıdır.[35] Bu sayede özellikle dı­şarıdan tahsil için Urfa’ya gelenler malî bir sıkıntı ile karşılaş­madan eğitimlerine devam etme imkânı buluyorlardı.

İnceleyin:  Vizyoner Sultan’la Geleceğe Dönüş

Burada şuna da işaret edelim ki, XV. asır ortalarında Fâtih’in inşa ettirdiği Sahn-ı Semân Medreseleri (inşası: 1463-1471) ile bundan bir asır sonra Kanunînin inşa ettir­diği Süleymaniye Medreseleri(inşası:1550-1557), Osman- lı ilim hayatında iki önemli dönüm noktasını teşkil ederler. Bunlar, fizikî görünümleri, sahib oldukları maddî imkânları ve nihayet eğitim-öğretim programları ile kütüphanelerinin zenginlikleri bakımından en üst seviyeyi temsil ediyorlardı.

XV ve XVI. asırlarda Osmanlı anlayışına göre problem, sadece medrese binası inşa edip ona gelir getiren vakıflar tahsis etmekle bitmiyordu. Zira buralarda okutulacak ders­ler, müfredat programları ve takib edilecek eğitim-öğretim metodu da önemliydi. Osmanlı’nın o asırlardaki anlayış ve gelişmişliğini ortaya koyabilmek için Sahn-ı Seman ve Süleymaniye gibi yüksek eğitim veren kurumlan değil, basitçe Sıbyan Mektepleri ne bakmak yeterli olacaktır. Fâtih Sultan Mehmed, medrese teşkilâtını kurarken Eyüp ve Ayasofya’da açtığı iki medresede Sıbyân Mektepleri’nde öğretmenlik ya­pacaklar için ayrı dersler koydurmuş ve bu dersleri görme­yenleri adı geçen mekteplerde öğretmenlik yapmaktan men etmiştir. Bu dersler, Arapça Sarf ve Nahiv, Edebiyat (meâni, beyân, bedi) Mantık, Muhasebe âdabı ve Tedris Usûlü, Mü­nakaşalı Akaid (Kelâm ilmi), Riyaziyat (Hendese ve Heyet) tir. Fâtih’in bu programının ne kadar ileri olduğu açıkça gö­rülmektedir. Matematiğin, Avrupa’da ders programlarına gi­riş tarihinin 1890 olduğunu düşünürsek, Osmanlı eğitim ve öğretim programlarının ne kadar ileride olduğunu daha iyi değerlendirebiliriz.[36]

Gerek medrese, gerekse malî bakımdan vakıflar tarafından idare edilen diğer müesseseler bakımından meydana gelen bu gelişmeler, sadece İstanbul ve Anadolu’da değildi. Rumeli’de bile benzer müesseseler o kadar sür’atle kuruldu ki, fetihten 15 sene sonra buraları görenler, Osmanh idaresine geçmiş olan yerlerin hemen tamamının Müslüman Türk şehri haline gel­diğini görüp hayret ederler. Nitekim XVI. asrın sonlarına doğ­ru Sofya’da 53 cami ve mescid, 40 mektep; Fihbe’de 53 câmi, 70 mektep, 9 medrese, 11 tekke, 9 dâru’l-kurra; Eski Zağra’da 17 cami, 42 mektep; Vidin’de 24 cami, 7 medrese, 11 mek­tep, 7 tekke; Lofça’da 30 câmi, 6 mektep; Şumnu’da 50 câmi; Varna’da 41 câmi; Sihstre’de 40 câmi, 40 mektep, 8 medrese; Tırnovâ’da 26 câmi, 20 mektep, 10 tekke; Mostar’da 47 câmi, 11 mescid, 40 mektep ve 7 medresenin tesbit edilebilmesi, vakıflar sâyesinde Islâm ve Türkleştirme faaliyetlerinin nasıl bir hızla yürütüldüğü konusunda kesin bir fikir vermektedir.

Özellikle XVII. asrın ortalarına kadar olan Osmanlı dün­yasına baktığımız zaman bu dünyada, döneminin bilinen hemen her müessesesinin gelişip tekâmül ettiğini görürüz. Bu gelişme, sadece maddî müesseselerde değil, onlara ruh ve hayat veren anlayışlarda da görülür. Adalet, günümüzde hoşgörü denilen müsamaha, başkalarına yardım, fazilet ve hayırlı şeylerde yarışma gibi mânevi hasletleri burada zik­redebiliriz. Bu anlayışın sebep olduğu hayat tarzında, sosyal hayat, ekonomik gelişme, askerî, İdarî, adlî, siyasî, mimarî, edebî, musikî, tıp ve eğitim sahalarında da vakıfların sağladığı eğitim ve öğretimin payı büyük olmuştur. Arşivlerimizde bu­lunan belgeler, vakfiyelerdeki bilgiler, mahkeme kararlarının yazıldıkları şer’iyye sicilleri ve hala ayakta duran canlı birer şahid olan mimarî eserler, vakıfların topluma karşı üstlendik­leri görevleri bize göstermeye devam etmektedirler.

Fikirleri ile İttihad ve Terakki erkânı üzerinde büyük tesiri bulunan Ziya Gökalp (1876-1926) gibi bazı kimseler, vakıfla­rın yaptığı hizmetleri görmezlikten gelerek onların faydasız ve hatta zararlı olduklarını söyleyebilmektedirler. Öyle anlaşılıyor ki bunlar, Müslüman-Türk hayırseverliğinin tarihî şahidi olarak yurdumuzu bir uçtan bir uca doldurup süsleyen vakıf eserlerin, yerine getirdikleri hizmetleri anlamakta güçlük çekmektedir­ler. Bu düşüncede olanlar, asırları aşan tarihi boyunca, münferid bazı vakaları genelleştirip ona göre hüküm vermektedirler. Halbuki vakıf senedi olan vakfiyelere bakıldığı zaman, tam an­lamıyla insanî ve islâmî bir durumla karşılaşılır.

Tamamen vakıflara bağlı bulunan ve günümüzün ifadesiy­le yaygın eğitim kuramlarından biri olarak kabul edebilece­ğimiz camilerde, halkı irşad edip aydınlatmakla görevli vaiz­lerin, vaazları esnasında bağlı kalmak zorunda bulundukları prensipler, Osmanlı dönemi vâkıfı (vakfı kuran, tesis eden) nın ne denli ileri görüşlü, düşünceli ve gerçekçi olduğu göste­rirler. Nitekim Sultan II. Bâyezid vakfiyesine bakıldığı zaman bu konuya şu ifadelerle temas edildiği görülür. Vaizler, dinî gerçekleri anlatacak, İsrailiyât ve hikâye anlatmayacaklardır. Bu madde, vâkıfın en önemli şartlarından biridir.[37] Bu şartla­ra riâyet etmeyen vaiz, vakıf mütevellisince vazifeden alına­bilecektir. Benzer durumu, daha pek çok vakfiyede görmek mümkündür. Keza aynı şeyin hatip ve imamlar için de geçerli olduğunu burada belirtmemiz gerekir.

Toplumun ilim, irfan ve kültürel sahada gelişmesinin sağ­lanmasında harç vazifesi gören câmi, dinî mimarî grubunun başında gelmektedir. Kendisine verilen Arapça isimden de anlaşılacağı gibi cami, halkı toplayan veya halkın toplantı yeri mânalarına gelmektedir. Bu yüzden sosyal müesseselerimizin başında gelen câmiler, hem ibâdet yeri, hem de cemaatın toplu bulunması sebebiyle memleket, muhit ve mahalleye ait işlerin görüşülüp karara bağlandığı yerlerdi. Bu yüzden, sos­yal bir yapı olarak büyük bir önemi haizdi. Bunun içindir ki Osmanlılarda câmi, bir mahallenin odak noktasını teşkil edi­yordu. Câmilerin etrafında bazan geometrik bir düzen içinde, bazan da yerin özelliğine göre çok defa belli bir estetik dikka­te alınarak evler serpiştirilirdi. Bu evlerden başka en önemli bina medrese idi. Medreseler, özel mimarî tarzı olan, açık bir avlu etrafında ve genellikle kare şeklinde dizilen küçük kub­beli odalardan oluşan zarif ve ağırbaşlı eserlerdi. Bunlardan birkaçı bir câmi etrafında sıralanınca bunlara kütüphâne gibi yardımcı tesisler de ekleniyordu. Bundan başka özellikle bü­yük camilerin yanına sebil, imâret, dâru ş-şifa, hamam vs. gibi sivil ve sosyal hizmetlerin görüldüğü binalar da yapılırdı. Bu haliyle bunlar, bir külliye meydana yetirir ve âdeta yeni bir mahallenin kurulmasına yardım ederlerdi. Çünkü bir câmi yapmak isteyen hayır sahibi, toprağa ağaç diker gibi bina­sını tek başına, yalnız ve garip bırakmazdı, öyle ki, yaptığı ibâdethâneye sosyal ihtiyaçları karşılayacak canlı bir organ karekteri vererek onu, medresesi, imâreti, mektebi, hamamı ve diğer müştemilatı ile bütünlerdi. Böylece câmi sayesin­de mahallede bir lise, bir yüksek okul ve hatta bir üniversite kampüsüne benzer bir ortam meydana gelirdi. Ayrıca öğren­ciler, asistanlar ve öğretim üyesi olan profesörler (müderris) mahalleye renk ve karakter veren başlıca simalar oluyorlardı.

Osmanlı medreselerinde Ulûm-ı âliye (alet ilimleri) de­nilen kelâm, mantık, belagat, lügat, nahiv, matematik, astro­nomi, felsefe, tarih ve coğrafya gibi âlet ilimleri yanında bir de “Ulûm-ı ‘âliye” (Yüksek İlimler) Kur’ân ilimleri, hadis ve fıkıh gibi dinî ilimler okutulurdu.

Osmanlı eğitim ve öğretim tarihinde önemli yeri bulu­nan Fâtih’in “Sahn-ı Semân” medreselerinin programını Vezir Mahmud Paşa ile matematik ve astronomi âlimi Ali Kuşçu tertip etmişlerdi.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki: Osmanlı Devleti’nin yükselmesinde mevcud eğitim ve öğretim müesseselerinin büyük rolü olduğu bilinmektedir. Medrese ve sıbyân mektep­leri, eğitim bakımından devletin kontrol ve dayatmasından uzak ilmi bakımdan müstakil (bağımsız) kuramlardı. Bunlar vakıflara bağlı idiler. Başlangıçta güçlü olmaları, iki sebeple izah edilebilir. Vakıflara bağlı olmaları ve bu bağlılıktan do­layı siyasî otoritenin kontrolünden uzak bulunmalarıdır. Bu dönemde devlet güçlü ve toplum istikrarlı olduğu için vakıf­lar da gerçek görevlerini yerine getiriyorlardı.

Ramazanda Huzur Dersleri

Islâm eğitim tarihinde önemli derecede rolü bulunan “edebî salonlar ”ı hatırlatan “Huzur Dersleri” Osmanlı döne­mi saray Ramazanının, kanunla gelenekleşmiş ve gelişmiş bir uygulaması gibi görünmektedir.

Bilindiği gibi, ilmiye sınıfı, Osmanlı Devleti kültür ve me­deniyeti tarihinde bulunan önemli tarik (meslek) lerden biri­dir. Toplum hayatının belli bir noktaya kanalize edilmesi için yapılan önemli çalışmalardan biri de bu sınıf mensuplarının ortaya koydukları Huzur Dersleridir. Bunlar özellikle Rama­zan gibi hususiyet arz eden gün ve aylarda daha belirgin bir şekil almaktadır. İşte bu faaliyetlerden biri de “Huzur Dersle­ri” adı verilen ve devrin padişahı ile saray erkânı tarafından takib edilen derslerdir.

Osmanlı Devletinde, Ramazan ayının ilk günü başlamak ve umumiyetle sekiz derste sona ermek üzere, sarayda pa­dişah huzurunda “Mukarrir” adı verilen, zamanın tanınmış âlimleri tarafından takrir olunan derslere “Huzur Dersleri” denmektedir. Zamanla sayılarında değişiklik olan (7-15) ve “Muhatab” adı verilen, yine devrin âlimlerinden müte­şekkil bir heyetin de münazarasında bulunduğu bu dersle­re, padişah huzurunda icra edilmelerinden dolayı Huzur-ı Hümâyun Dersleri” de denilmektedir.

Hemen hemen, bütün devlet başkanlarında olduğu gibi, Osmanlı sultanları da herhangi bir konuda bilgi edinmek is­tedikleri zaman, devrin âlimlerinden bir veya birkaçını saraya dâvet eder ve onlardan, istedikleri bilgileri alırlardı. Bunun Ramazanda olmayışı ve mukarrir ile muhatablar arasında münazaralı bir şekilde devam etmemesinden dolayı bunlara huzur dersleri denemez.

Tarihçilerden bir kısmı, tefsirden ibâret olan bu dersin başlangıcım Osman Gazi (1299-1326)’ye kadar çıkarmak isterlerse de, bu derslerin bir kanuna bağlanması, Sultan III. Mustafa (1757-1774) tarafından olmuştur.

Ramazana mahsus olan bu güzel gelenek, pâdişâh, şehzâde, harem halkı ve diğer devlet erkânının, özellikle dinî ilimlerde birçok şeyi öğrenmelerine sebep oluyordu. Bu derslerde, Kur an-ı Kerim’den zamana uygun bir âyet okuna­rak mukarrir tarafından tefsir ve izahı yapılırdı. Bundan son­ra muhataplar tarafından gelebilecek soru ve itirazlara cevap verilirdi. Böylece İlmî bir münakaşa açılmış olurdu. Mukarrir ve muhataplar bu ilmî tartışmada, fikirlerini açıkça ve ser­bestçe söylerlerdi.

Başlangıçta, Kur’andan zaman ve o günün şartlarına uygun bir âyet seçilirken, hicrî 1200 senesi (1786)Ramazan mda, Fatiha sûresinden başlamak üzere sıra ile Kur an m baştan sona tefsir edilmesine başlandı.

Saray Ramazanının, başlıca hususiyetlerinden biri olan Huzur Dersleri, her gün değişen bir mukarrir ile muhatablar- dan müteşekkil ulemadan bir zümre tarafından icra edilirdi. Her ders için, önceden Meşihat (Şeyhülislamlık) makamınca Ramazandan üç-dört ay önce tesbit ve tayin edilmiş bulunan bir mukarrir ile muhatabların icra ettikleri bu derslerin kad­rosuna girebilmek bazı vasıfları (sıfat ve özellik) taşımakla mümkündü.

Sultan III. Mustafa tarafından 1172 (1758) senesi Ramazan’ında icra edilen ilk derste, Fetva emini Ebubekir Efen­di mukarrir, Nebil Muhammed Efendi, Saray Hocası Hamidî Muhammed Efendi, Şeyhülislâm Müfettişi İdris Efendi, Mü- zellef Muhammed Efendi ve Konevî İsmail Efendi muhatab olarak seçilmişlerdi. İcra edilen bu ilk derste, Nisa sûresinin 135. âyeti takrir edilmişti. Bu âyet-i kerimede “Ey iman eden­ler! Kendi nefsiniz, ana babanız veya yakınlarınız aleyhine, zengin veya fakir hakkında da olsa bile Allah için şahidliği adaletle ayakta tutun. Çünkü Allah, onlara sizden daha yakındır. Hevanıza tabi olup adaletten sapmayın. Eğer dilinizi değiştirir veya şahitlikten yüz çevirirseniz günaha girersiniz. Çünkü Al­lah işlediğiniz şeylerden haberdardır.” denilmektedir.

Huzur dersleri Ramazanın ilk on gününde tedris edilirdi, ilk on gündeki Cuma günleri ders okutulmazdı. Mukarrirler rütbelerine göre ders okuturlardı. Bu yüzden, rütbesi büyük olanın takaddüm hakkı vardı. Keza, muhataplar da rütbele­rine göre taksim olunurlardı. Dersler, saray salonlarından birinde ve öğle ile ikindi arasında takrir olunurdu. Salonda biri mukarrir efendiye, on beşi de (veya daha az) muhatapla­ra mahsus olmak üzere on altı rahle ve her bir rahle için birer de minder konurdu. Mukarririn rahlesi sedef işlemeli, muhataplarınkiler ise ceviz boyalı idi. Salonda bu suretle tertibat alındıktan ve dâvetli olan zevat da birer birer geldikten sonra, hünkâr salonu teşrif buyururdu. Sonunda ulemâ-ı kirâm da salona, gelirdi. Padişah ile maiyetindekiler o sırada ayakta bu­lunurlardı. Padişahın oturması üzerine mukarrir ve muhatap­lar da yerlerine otururlardı. Mukarririn takriri kemal-i huşû ile dinlenirdi. Ders bir iki saat sürerdi. Dersin sonunda mu­karrir, muhataplara soruları olup olmadığını sorardı. Rütbe itibariyle yer almış olan ve muhataplardan rütbesi en yüksek olan başta oturan zattan başlanarak her biri sırasiyle sualini sorar, mukarrir de bunlara gereken cevabı verirdi. Muhataplar tarafından sorulan sorulara cevap verilip ders bittikten sonra, mukarrir dua ile derse son verirdi. Dersin sonunda padişah tarafından mukarrirlere birer miktar atiyye ile birer bohça, muhataplara da yalnız atiyye verilirdi.

İnceleyin:  Abdulhamid Han Said Nursi’yi tımarhaneye attırdı mı?

Derslerde, Padişah ve diğer dâvetliler sadece birer dinleyici olarak bulunurlardı. Bu bakımdan onlar münakaşalara katıl­madıkları gibi, herhangi bir müdahalede de bulunmazlardı.

Hakkında kısaca malumat vermeye çalıştığımız Huzur Dersleri, Osmanlı Devletinin başında bulunan sultan ile şehzadegân, hükümet erkânı ve sair ileri gelen zevatın ken­disinden istifade ettiği önemli derslerdir. Bu dersler, Osmanlı Devletinin sona ermesinden sonra da bir müddet devam etmiştir. Son Halife Abdülmecid Efendi’nin huzurunda de­vam eden bu derslerde, en son okunan ve tefsiri yapılan âyet en-Nahl sûresinin 26. âyetidir. Bu dersler vasıtasıyla yukarıda isimleri geçen devlet erkânı, ilmi anlamda en yüksek dereceye sahip olan kimselerden sağlam bir şekilde dinî bilgileri alıyor­lardı. Böylece mümkün mertebe hürafe diyebileceğimiz uy­durmalardan da uzak kalırlardı. Kaldı ki, Kur’ân-ı Kerimdeki bilgiler sadece dinî bilgiler değildi. Onun için devlet erkânı müsbet ilimlerle de karşı karşıya geliyordu.

Sultan III. Mustafa tarafından bir kanuna bağlanan hu­zur dersleri, bu zamandan itibâren herhangi bir kesintiye uğramadan 169 sene devam etmişti. Buna göre 1172 se­nesi Ramazanında başlayan resmî tatbikat, 1341 senesi Ramazanında sana ermiş olmaktadır.

Yönetici Eğitimi

Son günlerde (8 Nisan 2001) yazılı ve görsel medyayı ta­kip edenler, bazı yetkililer tarafından söylenen söz ve verilen demeçlerin zaman zaman insanı hayretler içinde bırakacak derecede çeliştiklerine şahid oluyorlardır. Bu neviden çeliş­kiler, toplumun, devlet ve devlet adamlarına olan güvenini sarsmakla kalmıyor, aym zamanda bir kriz dönemi yaşadığı­mız şu günlerde ekonomiyi de zedeliyor.

Tarih, insanları yönetme sanatının insanlık tarihi kadar eski olduğuna işaret etmektedir, özellikle, bu sanatta söz sahibi olanların, insanlar arasında meydana gelebilecek her konuda­ki problemleri çözüp ortadan kaldırmaları gerekir. Bunlar, yö­nettikleri insanların hayat düzeyini yükseltmek zorundadırlar.

Bunun için de tutarlı ve sağlıklı prensiplerden hareket etmek gerekir. Böyle bir standardı kazandırmak ise basit bir yönetim anlayışı ile mümkün olmaz. Bu bakımdan, tarih boyunca he­men hemen bütün milletlerde şu veya bu seviyede yönetici olacak kimselerde birtakım özellikler aranmıştır. Bu özellik ve sıfatların kazanılması da ancak bu sahada verilecek eğitim ve öğretim ile mümkündür. Tarih, bu gerçeği göz önünde bulunduran yöneticilerden birçoğunun, önce kendisinin, ar­kasından da halefi olacak kimsenin benzer özel eğitimlerden geçtiklerini haber vermektedir. Konunun uzmanı olan kimse­ler tarafından verilen bu eğitim sayesinde yöneticiler, halk ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir hale getiriyorlardı. Bu eğiti­min, iki sınıf (yöneten ve yönetilen) arasında bir köprü vazife­si görmesi gerekir. Toplumun daha sağlıklı olması bakımından bunun ne denli önemli olduğu bilinmektedir.

Bu neviden eğitim işi ile uğraşanlar, yöneticilerin toplu­ma karşı olan davranışlarının nasıl olması gerektiğine dair eserler de yazmışlardır. Böylece bu bilgileri kendilerinden sonraki nesillere de aktarma imkânı bulmuşlardır. Bu konu ile ilgili eserler, pek çok yöneticiye yol gösterip ışık tutmuş­lardır. “Nesâihu 1-Mülûk vel-Vüzera (Hükümdar ve vezirlere öğütler) diye ifade edebileceğimiz bu eserler,“Siyâsetnâme” türüne girerler Bu eserlerde, farklı düzeydeki yönetici ve memurlarm, toplumun her kesiminden insanlara karşı nasıl davranmaları gerektiği güzel hikâye ve örneklerle anlatılır. Bundan başka yöneticilerin topluma karşı nasıl davranma­sı gerektiği ve kendilerinde bulunması gereken özellikler de madde madde sıralanıp anlatılır. Nitekim Mâverdî nin “el- AhkâmuS’Sultaniye” adlı eseri bu türün İslâm âlemindeki ilk örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bu esere baktı­ğımız zaman vezirlerde (günümüz ifadesi ile bakan) bulun­ması gereken sıfatlar şöyle sıralanmaktadır:

Emânet: Yönetimine verilen işlerde güvenilir biri olmak.

Zira bu işler kendisine birer emanet olarak verilmiştir. Bunla­rı zarara uğratacak şekildeki hareketleri, ihanet sayılır.

Doğruluk: Her işinde doğru olmalı. Sözüne güvenilir biri olmalı ki, halk onun doğruluğundan şüpheye düşmesin. Ay­rıca arzularının esiri de olmamalıdır. Bu gibi haller, insanı doğruluktan ayırabilir.

Kanaatkar olmak: Kanaat sahibi olmalıdır. Bu sâyede yö­nettiği işlerde haksız bir kazanca tevessül etmez. Onu, bu özellikleri ile tanıyan memurlar da kendisini örnek alıp aç gözlülük yapmazlar..

Halkı sevmeli: Halka karşı saygılı olmalıdır. Yönetime gel­meden önce başkaları ile bazı konularda anlaşamayabilir. O dönemdeki davranışlarından dolayı kimseyi rencide etme­meli. Halk ile arasında düşmanlık bulunmamalıdır.

Kuvvetli bir hafızaya sahip olmalı: Özellikle kendisini ve alanım ilgilendiren sahalarda iyi ve sağlam bir hafızaya sahip bulunmalıdır. Unutkanlık veya işleri birbirine karıştırmak gibi bir hastalığı bulunmamalıdır.

Tecrübe ve ihtisas sahibi olmalı: Geçmiş olaylardan ders alacak ve anında yeni gelişmelere adapte olabilecek bir tecrü­beye sahip olmalıdır.

Sözünü ettiğimiz türden bir eser de Kanuni Sultan Süleyman’ın veziri Lütfi Paşa tarafından kaleme alınmış bu­lunmaktadır. Âsafnâme adını taşıyan bu eserin birkaç baskı­sı bulunmaktadır. Bu bakımdan hemen herkes bu eseri alıp okuma imkânına sahip olabilir. Böylece gerek kendisi, gerek­se başkalarına yardımcı olabilir. Bu eserin T.C. Kültür Bakan­lığı tarafından basılanı tercih edilebilir.

Tarih, İlim ve Kıyafet

Üniversitelerimizde, mezuniyet törenlerinin başladığı şu günlerde, 22 Haziran 2001 Cuma günü, bir üniversitenin me­zuniyet törenini izlemiştim. Bu töreni izlerken, yeni bir haya­ta başlayacak olan mezunların giydikleri cübbeler ile kepleri, beni asırlar öncesinin Endülüs’üne götürdü. Çeşitli sahalarda ülkemize hizmet verecek olan bu genç mezunların mezuniyet törenlerinin yapıldığı gün Cuma idi. Bir tesadüf eseri olarak o gün Cuma hutbesinde de ilmin öneminden bahsediliyor­du. Islâm’ın ilme ne kadar değer verdiği, ilim yolunda ölenin şehid olduğu, âlimlerin peygamberlerin vârisleri oldukları ve dünya ile âhireti isteyen herkesin ilme sarılması gerektiğine işaret ediliyordu.

Muhterem okuyucularımız, hutbede işaret edilen ilim ile hayatlarının baharında olan bu genç mezunların kıyafetleri arasında nasıl bir ilişki var ki, böyle bir konuyu gündeme ge­tiriyorsunuz diye sorabilir. Doğrusunu söylemek gerekirse ilk bakışta bir ilişki yokmuş gibi görünebilir. Ama zamamnda mu­azzam ve muhteşem olan İslâm Medeniyeti kitabının sayfala­rım biraz karıştırmış olanlar bu iki konu arasında çok kuvvetli bir bağm bulunduğunu hemen hatırlayacaklardır. Hele, Sigrid Hunke, Will Duran, Amold, Raphaela Lewis, Adam Metz vs. gibi yabancı yazarların eserlerini okumuş olanlar bu bağ ve il­ginin ne kadar kuvvetli olduğunu hemen fark ederler.

Bilindiği gibi, günümüzdeki İspanya ve Portekiz devlet­lerinin bulundukları İberik Yanmadası, 800 sene kadar Müs­lümanların yaşadığı bir vatan olmuştu. Müslümanlar, bu­rada büyük ve kuvvetli bir devlet (Endülüs Emevi Devleti) kurmuştu. Bu devletin, ilme dayanan bir medeniyeti vardı. İslâmî anlayış ve geleneğe göre bu medeniyette, dönemin bütün ilimleri öğretiliyordu. “Bütün İlimler” diyoruz. Çün­kü bazı kimseler tarafından yanlış anlaşıldığı şekilde İslâm’da ilim denince sadece din ilimleri anlaşılmaz. Zira İslâm’a göre Tefsir, Fıkıh, Hadis vs. ne ise Tıp, Astronomi, Matematik, Tarih, Sosyoloji gibi ilimler de odur. Aralarında bir fark yoktur. Zaten gerek doğuda(Bağdat), gerekse batıda (Endülüs) meydana gelen İslâm medeniyeti, bu anlayışın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Burada şunu da söyleyelim ki, Müslü­man üniversitelerinde, belirtilen ilimleri tahsil edenler sade­ce Müslüman öğrenciler değildi, özellikle Endülüs’te Batılı Hıristiyan öğrenciler de Müslümanlar tarafından kurulmuş bulunan üniversitelere (Medrese) devam etmek sûretiyle tahsil görüyorlardı. Onlar, buralarda okutulan ilimleri öğ­rendikten sonra mezun oluyorlardı.

Bu öğrenciler, ülkelerine döndükten sonra Müslüman üniversitelerinde görüp öğren­dikleri her şeyi kendi ülkelerinde de uygulamaya başladılar. Endülüs’teki medreseleri bitiren öğrenciler ülkelerinde hoca olarak eğitim ve öğretim faaliyetlerine başladıklarında Müs­lüman hocaların sarık ve cübbelerini de taklid edip giymeye başladılar. Zira bu kıyafet hocalığı sembolize eden özel bir kı­yafetti. Böylece yavaş yavaş bütün bir Batı’da Endülüs hoca­larının kıyafeti olan cübbe ve sarık yayılmaya başladı. Ancak daha sonra bu kıyafet, zaman ve şartlara göre modernize edi­lerek oralarda varlığını sürdürdü. Böylece Batı’da ilim kıyafeti olan bu cübbe, Batı üniversitelerinden bize tekrar dönüş yap­tı. Bununla beraber bu dönüş çok muhteşem oldu. Zira bu­gün üniversitelerin her kademesinde kendisini gösterir oldu. Böylece öğretim üyesinin resmî ve vazgeçilmez bir kıyafeti haline geldi.

Yukarıda işaret edilen tören, beni bu kadar uzak diyarlara götürüp oralardaki üniversitelerin salonlarında bir müddet dolaştırdıktan sonra tekrar günümüze getirdi.

….

Osmanlılar ve Matbaacılık

Emsallerine nazaran uzunca bir hükümranlık dönemi geçir­miş bulunan Osmanlı Devleti’nin gerilemesi ve nihayet tarih sahnesinden çekilmesi, farklı sebeplere bağlanır. Bu bağlamda konu ile meşgul olsun veya olmasın herkes bir fikir ileri sürer. Hatta bazıları yıkılışın yegâne sebebi olarak bu devlette edebi türlerden biri olan roman ve hikâyeciliğin bulunmayışına bağ­layacak kadar meseleyi ileri götürür. Bazıları da Avrupa’da XV. asırda Gutenberg tarafından icad edilmiş ve 1444-1450 yılları arasında kitaplar basmaya başlamış bulunan matbaanın, dinî sebepler yüzünden Osmanlılar a geç gelmesine bağlar.

Bilindiği gibi, sosyal bir olgu olarak, insanlık tarihinde or­taya çıkan yeni gelişmelere karşı, menfaatleri elden gidenle­rin harekete geçmeleri ve bunu, toplumda güçlü bir şekilde varlığını hissettiren hâkim fikre dayandırdıkları görülmüştür. Nitekim İngiltere’de Londra ile Liverpol arasında kurulan ilk demiryolu nakliyesine karşı, bu işle uğraşan ve menfaatleri ha­leldar olan arabacıların ayaklanması; ilk atar mekikli dokuma tezgâhlarına karşı işlerinden olan amelelerin reaksiyonları, bu sosyal olgunun tabiî bir sonucu olarak değerlendirilmektedir.

Osmanlı Devletinde, yabancı eserler basan matbaalar bu­lunmakla beraber, ciddî manada matbaacılığın başlaması, Avrupa’ya göre epey geç olmuştur. Bunun sebebini dinî taas­supla izah eden ve son 70 senedir âdeta bir genellik kazanmış bulunan bu telakkinin, siyasî bir itham olmaktan öte gerçekle bir ilgisi bulunmamaktadır. Avrupa’da, 1444 yılında Gutenberg’le başlamış bulunan matbaanın, oralarda da uzun süre bir gelişme gösteremediğini de burada belirtmemiz gerekir.

Halbuki bu dönemde Osmanlı Devletinde, yüzbinlerce hattat tarafından Avrupa matbaalarının bastığından çok daha fazla kitap istinsah ediliyordu. Yine bu dönemde orta halli bir Osmanlı’nın hususi kütüphanesindeki kitap sayısı, Batı’daki zenginlerin kütüphanelerinde bulunandan çok daha fazla idi. Bizde bu kadar kitabın bulunması, ülkemizde eğitim ve öğre­timin külfetsiz oluşu ile toplumda okuyanlara verilen değer büyük rol oynuyordu. Nitekim XVII. asır başlarında Kont de Marsigli, İstanbul’daki hattat sayısının 90 bin civarında ol­duğunu kaydederken, maarifin yaygınlığına da işaret etmek­tedir. Marsigli’nin verdiği bu rakamı mübalağalı kabul etsek bile (XVI. asırda İstanbul nüfusu 1 milyon civarındadır) yine de küçümsenmeyecek bir hattatlar grubu vardı. Matbaanın gelmesi ise bu meslekten ekmek yiyenlerin zarar görmesine sebep olacaktı. Bu sebepledir ki, alıcısı fazla olan ve çokça ya­zılan dinî kitapların şimdilik basılmamasına karar verilmişti. Böylece bu işten kazanç elde edenlerin ekmeğine mani olun­mayacaktı. Bu bakımdan, meseleye dinî açıdan değil, sosyal ve ekonomik açıdan bakmak gerekir.

Günümüzde de benzer davranışlara şahid olmaktayız. Ni­tekim 1956 yılında açılan ve o zaman için Türkiye’nin en uzun köprüsü olan Birecik Köprüsü’nün açılışı esnasında da Fırat Nehrinde kayıkçılık yapan ve kayıklarla insanları karşı tarafa geçirip para kazananların köprüye karşı çıkmaları din ile değil, ekonomi ile ilgilidir. Keza bir zamanlar İstanbul’daki Boğaziçi Köprüsüne karşı çıkanların bu hareketleri de herhalde dinî bir sebebe dayanmıyordu. Köprünün yapılmasına karşı çıkıp mitinglere katılanlar, köşelerinde aylarca aleyhte yazı yazanlar, kürsülerde aleyhte fetva veren ekonomistler vs. gibi insanların bu davranışlarını ne ile izah edebiliriz? Herhalde bunu dinî bir taassuba bağlayamayız. Bu bakımdan Osmanlı dönemindeki matbaacılığı da dinden ziyade sosyal ve ekonomik bir hareket olarak kabul etmek en doğru değerlendirme olur.

Ziya Kazıcı – Unutulan Medeniyet Osmanlı,syf:177-198;202-204

Dipnotlar:

[23]    Aydın Taneri, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluş Döneminde Vezir-i Azam- lık, Ankara 1974, s. 41.

[24]    C Brockelmann, İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi, trc. Neşet Çağatay, An­kara 1964, s. 1—3.

[25]   Yılmaz Öztuna, Türk Tarihinden Yapraklar, İstanbul 1969, s. 107.

[26]    Bu konuda geniş bilgi için bk. Ziya Kazıcı, “Ramazanda Huzur Dersleri” Ne­sil Dergisi (1979 ), sayı X, 26-30

[27]     Hezarfen Hüseyin Efendi, Telhisü’l-BeyânfiKavanin-İÂl-i Osman, Bibliothe- que National (Paris) Ancien Fonds Turc, nr. 40, vr. 134 a.

[28]    Kuruluşunun 700. yıldönümü münasebetiyle “Osmanlı Devleti nde Bilim ve Düşünce Uluslararası Sempozyumu na sunulan tebliğ. (6.2.1999, İstanbul)

[29]    Tayyarzâde Ahmed Atâ, Tarih-i Atâ, İstanbul 1293,1,213.

[30]    Sahn-ı Semân Medreselerinin kuruluşu, vakıfları ve buradaki hoca ile talebe­nin olmaları gereken özellikleri hakkında geniş bilgi için bk. Fatih Mehtned II Vakfiyeleri, Ankara 1938, s. 51-55.

[31]    Mübahat S. Kütükoğlu, 1869’da Faal İstanbul Medreseleri, İstanbul 1977, s. 5-6.

[32]     Aşık Paşazâde, Tarih, İstanbul 1332, s. 42; Uzunçarşıh, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı, s. 1.

[33]     BOA- Maarif, nr. 5174.

[34]     Ömer Lütfi Barkan-Enver Meriçli, Müdavendigâr Livası Tahrir Defterleri İstanbul 1988, s. 122.

[35] BOA. Cevdet, Evkaf, nr. 21327.

[36] Bu konuda daha geniş bilgi için bk. Özgönül Aksoy, Osmanlı Devri Sıhyan Mektepleri Üzerine Bir İnceleme, İstanbul 1986, s. 15.

« Osman Keskıoğlu, “Bazı Yönleri üe Vakıflar” Vakıflar Damâ. X. ıno

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir