Niçin kınadığımız şey başımıza gelir?

147430-300x154 Niçin kınadığımız şey başımıza gelir?

Hatta kınadığınız o şey başınıza gelmeden ölmezsiniz, buyuruyor Allah’ın Kutlu Elçisi. Bir yanıyla kınadığımız şey, o fiil, o nitelik, o hususiyet, bizim hassasiyetle kaçındığımız bir şeyken, nasıl oluyor da kendimizi tam da onu işlerken buluyoruz? O şeyi kınamakla, ona olan soğukluğumuzu, antipatimizi, giderek nefretimizi göstermişken, nasıl oluyor da o şeye bulaşıyoruz?

Aslında bu meselenin tam da bahsettiğimiz hassasiyetle bir ilgisi var. Bir insandaki bir nitelik hakkındaki hassasiyetimiz, o niteliğe yönelik bir dikkat keskinleşmesinin sonucudur. O niteliği fark etmek, ancak o niteliğe yönelik bir hassasiyetle mümkün. Bu hassasiyet olmasaydı, o niteliğin farkına varmayacak ya da varsak bile bizde o nitelik kınamaya yol açmayacaktı.

Söz gelimi arkadaş grubumuzun bir üyesinin cimriliğini kınıyor olalım. Onun cimriliğini fark etmek için, bizim de bir miktar cimri olmamız lazım. Çünkü onun paylaşmaktan kaçınması, bizim paylaşmaktan kaçınmamızda aydınlığa kavuşur. Onun cimriliğini fark etmek, o cimrilikten rahatsız olmakla mümkün. Onun cimriliğinden rahatsız olmak da, bizim yeterince cömert olmayışımızla, daha da doğrusu paylaşırken içten içe yaşadığımız bir huzursuzlukla ilgili. Yeterince eli açık olsaydık, cömertlik yapmak için kendimizi bir başkasının cömertlik sınırlarıyla mukayyet görmeyecektik.

“Yirminci yüzyılda bir veli” olan Ahmed el-Alavi hazretleri, “Kibirliden rahatsız olan da kibirlidir” der. Aynı şey. Kibirlinin kibri, o hususiyete olan aşinalığımızla belirginlik kazanır. Bizde eğer kibrin esamisi okunmuyor olsaydı, kibirlideki kibri tanıyamazdık. Daha doğrusu, tanısak bile o kibir bizde bir gerilime yol açmaz, belki merhamete yol açardı.

Bir başkasındaki menfi bir niteliği, ancak o niteliğin bir kökü, bir ucu bizde mevcutsa tanıyabiliriz. Bir söz vardır: “Nasıl bilirsin? Kendim gibi.” Biz başkalarını kendimiz gibi biliriz. Kemal kazandıkça, hem kendimizdeki noksanlıkları, hem de başkalarındaki kemali daha ziyade görmeye başlarız. Kendi kusurlarımızı görmek, başkalarının kusurlarını gözümüzde küçültür. Aslında tam da bu sebeple, kendimizi onarmış, o kusurlardan arındırmaya başlamış oluruz. Çünkü başkalarındaki kusurları göremeyecek bir saflığa ve arınmaya ulaşmak, aslında o kusurların bizdeki köklerini ve uçlarını kurutmak anlamına gelir.

Görmeyen kurtulur. Görmeyi sürdürdüğümüz sürece, bilelim ki gördüğümüz o şey, bizim onarılması ve terbiye edilmesi gereken niteliğimizi ifşa etmektedir. İnsan insanın aynasıdır. Hangi kusuru görüyorsak, bizde muğlak ve biçimsiz olarak bulunan ama içten içe bizim huzursuzluğumuzun da kaynağını oluşturan şeyi görmüşüzdür.

Aynı husus iyi niteliklerle ilgili olarak da geçerli. Karşımızdaki iyi niteliği tanıyabilmek için, yine onun bizdeki köküne müracaat etmek gerekir. Bizde ona dair bir şuur olmasaydı, onu tanıyamayacaktık. Karşımızda iyi nitelikler gördükçe, bu bizim iyi niteliklerle donandığımızı gösterir. İyi olan, iyi görür. Tersi de geçerli: İyi gören, iyidir.

Safdillik olarak gelebilir. Gelsin. Çünkü safdillik, esasen iyiyi görmenin, kötüyü görmemenin, daha da doğrusu görememenin zeminidir. Safdil olan, kendi iyiliğini dışarı taşırandır. Dünya onun kendi iyiliğini izlediği bir dekora dönüşmüştür.

Kınamanın saplantıya dönüşmesi ise daha vahim bir eşik. Çünkü kınamanın şiddeti arttıkça, o şey bizde daha da kökleşir. Bir şeyi kınamayı sürekli hale getirmek, o şeyle derinden ve güçlü biçimde meşguliyetimizin bir ifşası, demektir. O şeyi lafta, dil düzeyinde yerdikçe, kendimizi adeta o şeyle hesaplaşıyor gibi hissederiz. Ama bu sahici bir hesaplaşma değildir. Belki tersinden bu yerme, o şeyi bizde bir yandan pekiştirirken, öte yandan da bizim o şeyle sahiden, ruhsal olarak hesaplaşmamıza mani olmaktadır.

Bir şeyi yermemiz ve kınamamız zaaflarımızı da ele veren bir ifşa olabilir. Yani o şeyi ne kadar önemsediğimizi, o şeye nasıl meftun olduğumuzu da dile getiriyor olabiliriz. Râbiatü’l-Adeviyye’ye bir adam gelmiş. Başlamış huzurunda dünyayı yermeye: “Dünya şöyle kötü, böyle bayağı, şu kadar adi. Ah şu dünyanın ettikleri.” Epey uzun da süren bu yerme seansından sonra, tarihin gördüğü en dev kadınlardan olan Rabia Sultan ona şöyle demiş: “Bitirdiysen, senin şu ana kadar ne yaptığını söyleyeyim. Senin konuşmandan benim anladığım, sen dünyayı çok önemsemiş, onu çokça kafana takmışsın.”

Ahmet Murat – Kuşlarla Sohbetin Şartları,syf.15,18

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir