Mekan Üzerine Düşünceler

resimde-mekan-nedir-ft-300x169 Mekan Üzerine Düşüncelerı.

“Yaşadıkları metropolün günlük keşmekeşinde —mecazi ve gerçek anlamda- soyutlanmış olmalarıydı. Akşam çalıştıkları binanın (emniyetli) otoparkından arabalarına atlayıp (üye oldukları) spor salonunda günün yorgunluğunu çıkarıp, yolda (girişleri kontrollü) bir alışveriş merkezine uğradıktan sonra (kilitli bir sitedeki) evlerine dönebilirler. Kısacası, cam gök-kulelerin simgelediği kapalı/korumalı mekanlar, ofis binaları ile sınırlı değil. Beş yıldızlı otellerden gurme restoranlara, havaalanlarının “vip” salonlarından kilitli sitelere kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Büyük kent dokusu içinde cepçikler oluşturan bu “küresel mekanlar”, metropoller arası bir bilişim-ulaşım ağıyla birbirine kenetlenmiş. Küresel mekanlar zincirinin kapalı devreleri içinde çalışan, eğlenen, yolculuk edenler için, dünyanın farklı köşelerinde yer alan büyük metropoller —değişen panoramik manzaraları dışında- hep birbirine benzer. Cam gök-kulelerin gölgesinde süregiden sıradan kent yaşamı, yüzer-gezer kalabalıkların, yan-işsizliğin, “enformel” ilişkilerin hüküm sürdüğü bir keşmekeş olarak algılanır.1

Yazının girişine böyle uzun bir alıntı ile başlamak genellikle âdetim değildir. Fakat bu alıntıyı önemseyerek yazımın girişine koymam içinde yaşadığımız dünyanın gittikçe neye dönüştüğüne, neye tekabül ettiğine bir nevi işaret etmek içindir. Şimdi içinde yaşadığımız toprak ve gök yuvarlığının terkibinden başka kendi floralarımızı kurarak dünyada yer edinmeye başlıyoruz.

İnsanlık tarihini incelediğimiz zaman bu tarihin bir nevi mekânların da tarihi olduğunu gözlemlemek mümkün. Mağaralardan gökdelenlere ilerleyen süreçte insan zihni de çeşitli şekillerde değişim ve dönüşüme uğradı. Mağaradan gökdelene gelen süreçte insan aynı kalmadı, değişti ve bugün sanki yine tarihsel serüven içerisinde atlattığı bir sürece geri dönüyor gibidir. Bu da bir tür modern kabilecilik. Toprak ağalığı sisteminin yeni dünyada vücut bulmuş hali sitelerde neşet etmeye başladı.

Dört tarafı duvarlarla çevrili, kapısında muhafızları olan, komşularına zerre kadar güvenemeyen ve. hiç giremeyeceği havuzun aylık giderini ve yıllık bakım masrafını ödeyen insanlardan oluşan yapıya bugün “güvenlikli site” denmeye başlandı.

Zaman ilerledikçe rezidanslar çoğalmaya başlayınca camdan ve çelikten müteşekkil yapılar bit gibi büyük şehirleri istila etmeye başladı. Modern babil kuleleri, insanlığın mekân konusunda geldiği zirve nokta şimdilik budur. Dramatik olan ise bu zirvede yaşayanlar toprakta yetişti, mahalle aralarında büyüdü, sokaklarda top koşturdu, mahalle bakkallarında çiklet, gazoz aldı. Fakat çocukları bu yaşantıdan uzak kalacak. Yarının bu mekânlarda yetişmiş çocukları için babaları ayrı bir dünya inşa ederek geleceklerini hazırladı çünkü.
Ben ise toprağa dönüşü savunuyorum. İnsan fıtratına uygun yapılar inşaa edilmekçe ve insanlar da bu mekânlarda yaşamadıkça zihinsel olarak bir “öze dönüş”, asli olana yöneliş mümkün olmayacaktır. Çünkü yaşanılan mekânın bir ruhu vardır ve bu da insana sirayet eder,

ıı.

Mekân nedir? Neresidir? Aitlik hissettiğin yer midir yoksa yaşadığın yer mi? Bunu cevaplarken kendimize bir odak noktası belirlerken hep yine yer isimleri ile bunu tanımlarız. Bir dağ kulübesi, bir ağaç sırtı, bir deniz kıyısı, bir apartmanın çatı katı, bir odanın köşesi, mahallenin herhangi bir yeri, sokağın başı, caminin girişi… Kendimize odak noktası olarak bir yeri seçerken neyi kriter olarak seçiyoruz?

Mekân bir canlı varlık gibidir. Kurulur; bu onun için bir doğuştur. Değiştirilir; bu onun için bir yenilenmedir. Yıkılır; bu onun için ölümdür. Tum bunlar olurken bir hafızanın varlığından da konuşmamız gerekir. Mekânın hafızasından. Çay içtiğimiz bir yeri herhangi bir yerden ayıran temel unsur; oradaki yaşanmışlığımızdır. Bu bakımdan, mekânın hafızası onda biriktirdiğimiz anlamla alakalıdır.

İnceleyin:  Klasik Roller-Statüler ve Bunlara Karşı Modern Duruş

İnsan mekânın da kurdudur. Mekânı üretebildiği gibi mekânları ortadan kaldırabilme kapasitesine sahip olması, mekân üzerinde kendini sonsuz güce sahip hissetmesi, mekânı pasifize etmesi mekânı araçsallaştırması ve daha sonra da mekânı amaçsallaştırması sonucu mekâna dair anlamda bir kaymaya neden olmuştur.
Mekânlarımızın bizdeki anlamı eski anlamından uzaklaşmıştır. Geçmişteki anlamı ile mekân bizler için bir gölgelik, bu dünya hayatım geçirdiğimiz yurt, ocak, sıcak bir yuva iken bugün kapitalizmin etkisi mekân, bu anlamdan uzaklaşıp daha farklı anlamlara bürünmüştür.
Mekânlar, gün hem görüntüde hem de anlamda değişse de onunla karşılaştığımız herhangi bir metinde veya fotoğrafta damağımızda “nostaljik” bir tad bırakarak kendini var etmeye devam edecektir.

ııı

Mekân sadece somut dünyada yer edinen bir olgu olmayıp duyusal/soyut bir dünya ile ilgili anlamlar da içermektedir. Bu da mekânın sınırlarının çok geniş olduğunu göstermektedir. Hem fizik hem de metafizik örüntü içerisinde anlam bulan mekân, birbirine bağlı olgularla anlaşılır olmaktadır.

Mekân-Zaman-Olay üçlüsü içerisinde olayın gerçekleşebilmesi için bunun belirli ve değişmez bir biçimde sıralanması gerekmektedir. İnsanlığın bu dünyadaki serüvenine baktığımız’ da önce mekân yaratıldı, sonra onun üzerinde yaşayacak insanlar ardından insanların yaşayacağı roller ve olaylar ve bunları bir düzen içerisinde nizama sokacak zaman. Bu bakımdan önce zaman, sonra mekân, sonra da olay sıralaması kanaatimizce doğru bir sıralama olup tartışmaya da açık bir konudur.

Zaman insanoğlunun bütün eylemlerini içine alan geniş bir kavram. Sonsuz ve süreklilik arz eden bir biçimde ilerler. Mekân, olayın kaderini belirleyen bir olgu olabilmektedir. Örneğin bir köprü, inşam amacına ulaştıran bir unsur iken bir nehir, insanı amacına ulaşması için bir engel teşkil etmektedir.

ıv.

Kentlerin ortaya çıkışım birçok nedene bağlayan kent bilimciler ile sosyal bilimciler arasında bir rekabet oluşmuş gibidir. Her iki tarafın da hakkım teslim etmemiz lazım.
Kentin arkeolojisini ortaya koyan ve ona bir tamm getirme biçimi bir sorunsal olarak durmakta ve bu konuda ilgilenen her kişinin tanımı da bu sorunsala farklı bir perspektif katmaktadır. Bu sorunsal kente/mekâna yaklaşım biçimiyle ilgili olup, kente/ mekâna yaklaşan her düşünce biçimi kente dair bir açıklama geliştirmiştir.

J. Rykvvert, daha dilimize çevrilmemiş olan The Idea of a Trum isimli eserinde ilk kent düşüncesinin ortaya çıkışım kutsal metinlerdeki veya mitolojideki kardeş katiline bağlayıp daha soma ortaya çıkan “ölü gömme işlemleri” ile başlatır. Ona göre bu defin ve gömme işlemi sonucunda ortaya çıkan yapılar yani mezarlar ölümle, kutsiyede, kurbanla olan ilişkisi bizim zihnimizde mekâna dair bir alan oluşturmaktadır. Bu alan çeşitli zamanlarda çeşitli unsurlarla değişmekte, çeşitli biçim ve şekillerle dönüşmektedir. Bu bakış açısı bize göre de uygun bir görüş arz etmektedir. Çünkü bir yerin yurt olma durumu, orada biriktirilen anlamlarla ilişkilidir. Mezarlıklar da bir yerin yurt edinilmesinde en önemli unsurlardandır. Mezarlıklar, orada ikame eden insanların gelecek nesillerin defnedildikleri toprakları sahiplenebilmesi açısından önemlidir. Savaş zamanlarında da şehirlerin yakılıp yıkılmasıyla birlikte mezarlıkların da yağma edilmesi bu anlamı ortadan kaldırmak amacıyladır.

V.

“Kusursuz mekân arayışı” içerisinde olan bugünün insanı, kendi yalnızlığını beton ve çelikle örülmüş kutularda bulmaya çalışmaktadır. Büyük borçlar altına girerek edindiği kutularda bu borçlardan kurtulmanın vermiş olduğu sıkıntıyı gidermeye çalışmaktadır. Oysa evler, mekânlar bir tür mahremiyetin sınırlarının belirlendiği alanlardır.
İnam, her ne kadar bu sınırın mahremiyetin sınırı olmadığını, insanı sınırlandırmak için olduğunu söylese de (inam, 2002: s. 189) kimse kendi sırlarının, mahremiyetinin ayan olmasını istemez. Bu bir tür tersten bakışın vermiş olduğu düşünce biçimidir.

İnceleyin:  Batı’nın ‘Modern’Ie İmtihanı

vı.

Batının meydanları vardır, bu meydanlar genellikle heykellerle, anıtlarla süslenmiştir. Çünkü Hıristiyanlık teolojisinde boşluk hoş görülmez.

vıı.

Mekân bir bilinç durumudur, insanoğlunun dünya macerasında önemli bir meseleyi teşkil eder, içerisine doğduğu “habitus” onun mekânı olmakta ve insan bu mekânda doğup bu mekânda ölmektedir. Bu bakımdan denilebilir ki; mekân hem doğumun hem de ölümün gerçekleştiği yer olarak insanoğlu için başat bir özellik göstermektedir. Mekân üzerine konuşulmasının önemi bana göre tam da burada belirginlik kazanır. Çünkü hem doğumunda hem de ölümünde etkili olan mekân olgusu insanlık için hayati bir önem taşımaktadır. Bu yüzden hem etken hem de etkilenen bir ilişki içerisinde insan-mekân ilişkisi üzerinde önemle durulması gerekli olan konulardan biridir.

vııı.

Zaman içerisinde insan-mekân ilişkileri değişmelere uğramış, ilk insandan bugüne kadar inşam kendine bağlayan mekân unsuru insanın yaşam biçiminde de değişimleri sağlamış, daha kalıcı eserler bırakabilmesi açısından da insanın dünyevileşmesine, dünyaya sarılmasına katkı sağlamıştır. Mağaradan, ağaç evlere, müstakil evlerden apartmanlara bugün ise rezidanslara doğru ilerleyen insanın mekâna yerleşim süreci tarihsellik içerisinde bir değişim ve dönüşüme uğramıştır. Aile biçimleriyle de alakalı olan mekân unsuru kendisine yerleşen kişilerin aile yapıları hakkında da önemli çıkarımlar bulunulmasına yardıma olmaktadır.

ıx.

Kabilelerden, geniş aileye oradan çekirdek aileye ve bugün modern insanın çıkmazlarından biri olan tekil yaşam formlarına kadar kalınan mekânlar insanlığın da geçirdiği tarihsel serüveni ve insanın zamansallık içerisinde yaşamının nasıl değiştiğini göstermektedir. Bugün mekânlar kapitalizmin saç ayaklarından biri olan endüstriyalizm ile bir saldın altındadır. Bu saldırıyı açık bir şekilde göremesek de genel bir bakış ile tarihselliği bu bakışa ekleyip mukayeseli bir bakışa çevirirsek göreceğiz ki mekânlar gitgide aynı- laşmakta, birbirine benzemekte, birbirinin aynısı gibi olmaktadır.

x.

Mekânların aynı olması bana göre bir sorun teşkil etmektedir. Hatta denilebilir ki insanların aynılaşmasına temel olan neden mekânların aynılaşmasıdır. Çünkü başta da belirttiğimiz gibi “mekân bir bilinç durumudur” ve bilinç aynılaştığında bir özelliği kalmamış demektir. Bu bakımdan mekânın aynılaşması sorunsalı bizi mekânsal olarak farklı olana yönlendirmeli. Çünkü kıyas, bir izlektir. Mukayese etmek türdeş olan şeyler arasında yapılabilir. Saldırıya uğrayan mekân ya yenilir ya da yenilmez. Yenilenler modern yapılar olarak karşımıza çıkarken dik duranlar ise özgün bir biçimde bir “sui generis” olarak karşımızda durur. Yenilip modernleşen ile dik durup mücadele eden mekânlardan bence konuşulması, üzerinde durulması gereken mekân, dik durmayı başarabilmiş mekânlardır. Mekânın bir ruh barındırdığı ve bu ruhu ayakta durduğu müddetçe içinden gelip geçenlere aktarması, insanın bir mekâna bağlı olması, bir mekâna doğması ve başka bir mekâna göçmesi onun mekânsız kalamayacağını gösterir niteliktedir.

Bilal Can – Zaman İçinde Mekan,syf:96-101

1 Mekân, Kültür, Derleyenler, Ayşe Öncü, Petra Weyland, İletişim Yay, 3-Baskı, İst 2010, s.10

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir