Kitap Notları-Hikmetli Sözler-Şiirler-Beyitler -7

indir-300x150 Kitap Notları-Hikmetli Sözler-Şiirler-Beyitler -7

İnsan elde edilmesi mümkün olmayan beş şeyi sever ki,boş meşakkattir:Nefsi sever,o nefsin hevası içindir.Ruhu sever,o Allah içindir.Malı sever,o varisler içindir.Tamamlanması kabil olmayan iki şeyi,ferah ve rahatı ister,halbuki bu ikisi de cennettedir.

H.z Ali r.a

—————————

El-haya ve’l-edeb!” der eskiler; hayasızca bir tavır gördüklerinde, edep dışı bir söz işittiklerinde. Haya ki bir utanma duygusudur; ar ve namus perdesinden bestelenir zaman notalarında.

Perde açıldı mı da bir kez; küser sahibine ve kaçar gider coğrafyamızdan bütün güzel nağmelerini toplayarak. Kişi ancak haya sermayesi kadar edîb olur çünki; ancak hayası ölçüsünde müeddeb sayılır. Yakışıksız işlerden alıkoyan da, kötüleri iyi kılan da odur hep.

Hayamızı yitirdik ve silinmiş boş kağıtlara döndü şimdi hayat. Lalezarlarımızda ayrıklar bitti hayasızlıktan; medeniyet birikimlerimiz ağıt sütunlarında kırıldı, yontulmuş mermerlerimiz damar damar çatladı. Zümrüdü ankanın kanatlarından kavruk baharlara döküldü safirler.

İmkanın en dar kapısında oturup ruhumuzu şer ile şerh ettik; ve hayayı unuttuk. Esir kentlerin mahpusları gibi puslu sokaklara serpildi fırtınalı akşamlarda hayasızlık; ve göz kapaklarımıza kan damladı süveydalarımızdan. Her karanlıkta yağmurlar büyüttü acılarımızı ve her solukta biraz daha savaş, biraz daha şiddet, biraz daha kin, biraz daha vahşet, biraz daha.. biraz daha…

İskender Pala

———————

Nasıl ki bir Gül’ün varolabilmesi için bütün bir Evren’in varolması elzem ise, bir İnsan’ın varolabilmesi için de, Evren’in yanında bütün bir Hayat’ın varolması gerekir. Çünkü şey Doğa’ya doğarken insan Hayat’a doğar. Bu nedenle insan, Doğa’ya bağlı beşeriyeti yanında, metafizik bir varlıktır. Metafizik bir varlık olduğu için de, her şeyiyle bir sorudur.

İnsan denilen soruya verilecek yanıtlar her şeyden önce, insanın üçlü yapısını, hissî, vicdanî ve aklî yapısı dikkate alınarak verilmelidir. Bu üçlü yapıdan birisinin ihmali ya da reddi insanı sakatlar, en azından rencide eder. İnsanın ‘duyu’sunu sakatlayan; ‘duygu’sunu körelten, ‘aklı’nı ketleyen her türlü yanıt, insan denilen soruya tam bir karşılık olamayacağından bunalıma neden olur. Bunalım her türlü bildirişim ve iletişim imkanını ortadan kaldıracağından sonuç insanın kendi kendini imhasıdır.

İhsan Fazlıoğlu

————–

En kötü kombinasyon ; boş bir ruh ile dolu bir midedir.

Aliya İzzetbegoviç

——————

Bırakın din adamları başka bir dünya vaat etsinler. Biz cenneti yeryüzünde kuracağız! –

Lev Troçki

Bize dünya üzerinde cenneti vaat edenler cehennem dışında hiçbir şeyi üretememiş olanlardır.

Karl Popper

——————

En derin düşünce dahi düşünceden ibarettir.

Yalçın Koç

—————-
“Zaman zaman bir kısım insanlara semavi ve arazi ilahi musibetlerin gelişi Allah Teala’nın nimetleri, fazl ve keremine karşı isyanda olanları uyarmak ve onları zulüm ve isyan gibi kötü yollardan alıkoymak içindir. Zira sonsuz kudret ve tasarruf ancak Allah-u Teala’ya mahsustur. Allah-u Teala’nın hikmeti hudutsuzdur. Görmez misin hasta bir adam, ağzını buruşturan, kötü kokulu ilaçları sıhhati için nasıl içer. İşte ara sıra vukua gelen ilahi afetlerde
böyledir.
İmam Gazâli
————————-

Şunu iyi bil,ki; -bu alem, içinde muhtaç olduğun her şey bulunan bir ev gibidir.Gök tavan gibi yükseltilmiştir. Yeryüzü yaygı gibi uzanmıştır. Yıldızlar kandiller gibi asılmıştır. Madenler hazineler gibi saklanmıştır. Bunlardan her biri keyfiyetine göre insanlar için hazırlanmıştır. İnsan ise eski bir evin sahibi gibidir. Bu evde bulunan çeşitli bitkiler, hayvanlar, insanın ihtiyacıni karşılamak içindir.

İmam Gazâli,İhya

——————

Allah yeryüzüne insanla bakar. İnsanı ilk yarattı- ğında “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”dediğinde, ilk muhatabı ve “evet” demek suretiyle onu tasdik eden insandır. Bu açıdan Şeyh-i Ekber: “İlahî surete benzer bir yapıda yaratılmış yegâne varlık insandır yani kâmil insan-dır.” der. Bu sebepten insanlık, insan-ı kâmil olmaya doğru bir özlem içindedir.

Nasıl ki, “kadim kimya” ilmi (simya) cansız varlıkların içindeki altın olma özlemini tahrik etmek suretiyle kıymetsiz madenleri altına doğru dön- dürülebileceğini ileri sürüyor ise, bunun bir benzerini insanlık içinde, ister mümin ister kâfir, ister dile getirsin ister dile getirmesin bütün insanların insan-ı kâmil olmaya doğru, kemale doğru olan bir özlemi olduğunda görebiliyoruz. İnsanı bu yönde eğitmediğimiz zaman, modern hayat ve felsefeler – buna medya da aracılık etmek suretiyle – modern insanın önünde hedef sapması gerçekleşmektedir. Yani insan, aslî hedefinden, gitmesi gerekli olduğu yerden uzaklaştırılmakta ve önüne sahte hedefler konulmaktadır. Ona “sen ancak şöyle olursan mutlu olabilirsin” imajı yerleştirilmektedir.

Mesela dünyanın değişik coğrafyalarında “manken olursan mutlu olabilirsin” denilerek eğitilen yüzlerce genç kız bulunmaktadır. O yolu izleyen sonunda bir şekilde mutluluğu hangi düzeyde elde edebilecekse oraya kadar elde ede- bilmekte. Oysa ki, bu bir insanın hayatında iş olarak yapacağı şey değildir. Farkında olsun olmasın insanın esas gayesi içinin yöneldiği yere kavuşma-sıdır. Çünkü onun içi ilahîdir ve suyun suya kavuşmak istemesi gibi ilahî olan da ilahî olana kavuşmak ister. İnsanın cevheri, aslı, özü, aynı, kökeni ilahîdir. Bu görüşümüzün kaynağı hem Kur’ân’da hem de sünnette yer almaktadır.

Mahmut Erol Kiliç

—————

Modern insanı esas ait olduğu öteler ötesinden koparttığınız vakit, o insanın yapmayacağı bir şey yoktur. Yaradı-lış merdiveninde, Muhyiddin İbn Arabî’nin görüşlerinden öğrendiğimize göre, her mertebe yaratıldığı mertebenin hakkını verir. Üstelik insanın “Ben sana kendi ruhumdan üfledim.” ayetinde de açıkca belirtildiği gibi Allah Teâlâ’nın ruhunu kendi içinde taşıyan ilâhî bir tarafı vardır.Sonra aşağılara inmek suretiyle o insanda bir de maddeye meyleden taraf, hayvaniyet tarafı oluştu.

Binâenaleyh insan ikisi arasında inip çıkabilen bir varlıktır. Bu yönüyle bir muhteşem varlıktır insan… İşte insanı metafiziğinden kopardığı-mızda, yani kaynağından kopardığımız zaman onu annesinin memesinden koparılıp ormana atılmış bir bebek gibi düşünebilirsiniz. O çocuk kendi başına yaşamaya çalışıyor ama o ortamda ne kadar yaşayabileceğini bir düşü- nün. Takdir edersiniz ki, bunda başarılı olabilmesi mümkün değil. O zaman insanın tekrar asli konumuna yüceltilmesi yani memesinin ağzına verilmesi gerekmektedir. Bu şuur haliyle insanın özgüvenini tekrar kazandığı görüle-cektir. Bunu tesis edecek bilgelere ihtiyacımız her zamankinden çok daha fazla. Modernlik öncesi dönemde de bunlara ihtiyacımız vardı, ama kopma o kadar sert değildi. Fakat modern zamanda insanı tamamen metafizikten, ana kaynağından, yani Rabbi’nden kopardılar. Rabbi ile olan irtibatını ötekileştirdiler. Oysa “Ben” ve “Rabbim” birbiriyle hiç alakası olmayan iki ayrı kategori değildi.

Mahmut Erol Kılıç

—————–

Muhyiddin İbn Arabî der ki: “görüntüye aldanma”, bunlar, şeyler ve nesneler birer görüntü. Görüntü ise tamamen yaratılmış bir şeydir ve dört unsurun bir araya gelmesiyle meydana gelir. Bu bir tür göz yanılsamasıdır ve siz aslında buna illüzyon diyebilirsiniz. Oysa hakikat bunun içinde, bâtınındadır. Der ki, “Aynü’l-âlem Haktır.” Onun bu ifadesini “âlemin aynı, özü Hak’tır” diye tercüme edebiliriz. Yalnız buradaki “ayn” kelimesine dikkat etmemiz gerekiyor.

Türkçede bazen yanlış anlama oluşabiliyor burada. Aynısı, tıpkısı anlamındaki “ayn” ile kökenleri bir ise de kullanım alanları farklılaşmıştır. Arapçada bu kelime; “göz bebeği” anlamında ve “göze” dediğimiz suyun çıktığı, fışkırdığı kaynak anlamlarına gelmektedir. Bu durumda Şeyh-i Ekber “Hakk âlemin aynıdır” derken “gö-züdür, göz bebeğidir” demek istemektedir. İşte o âlemin içinde———————

Aslından uzaklaşan her canlı, uzaklaşması ölçüsünde aslına dair bilgisini kaybeder.

İbnü’l Arabi

——————

Politika, bağımsız tavır alma imkânının yokluğunda bir işe (bir memuriyete) dönüşüyor. Çünkü asla tabi olduğu güçleri ve zorunlulukları sorgulama ve onların üstüne çıkma imkanı yok. İş(memuriyet) olarak politika her türlü aşkın ufuktan yoksun sermayenin iç mekânına kıvrılıp uzanıyor. Politikanın olumlulanması karşısında siyasi partiler ve ideolojiler gitgide anlam kaybediyor.

Byung Chul Han, Şiddetin Topolojisi, s:69

Politika artık fabrika işçiliği gibi bir iştir. Politikacının sistemi sorgulama imkanı yoktur. O sermayenin kendisine verdiği işleri yerine getirmek için çalışan sıradan bir işçiye/memura dönüşmüştür. Bu yüzden partiler, hangi ideolojiden beslenirse beslensin, Büyük Sermayenin ilgilendiği konularda birbirlerinden farklı düşünemezler, diyor sanırım.

İstanbul Sözleşmesi, Hayvan Hakları, Aile ile ilgili düzenlemelerin Tüm PArtilerin OY Birliği ile Geçmiş olması size de garip gelmemiş miydi?

Ahmet Hakan Cakıcı

————————

“Dünya birbirini arayan ruhlarla dolu. İki satır konuşabileceğimiz, gülüşün ve hüznün kıvrımlarında birlikte kaybolacağımız sahici insana susamış durumdayız.

Kemal Sayar

———————

Nefsin idrâk ve hareket güçleri kalpten beyne, beyinden de sinirlere yayılır, fakat merkez yine de kalbtir.

İbn Sinâ (ö. 1037)

———————
Bilginin hikmete dönüştürülmesi, bilgiye ölümün bilgisinin katılmasıyla mümkündür. Bu bilgiyi genişletir; derinleştirir.Şimdi bu çok ilginç bir şey. Yani şunu demek istiyor: Eğer bilgi, Hz.Ali’ye nispet edilen Kelam-ı Kibar’daki gibi düşünülürse, yani Hz Ali diyorlar ki, bilgi nedir? Diyor ki, bilgi “İlmü min eyne, ilmü fî eyne, ilmü
ilâ eyne’nin toplamıdır.” Ne demek? Nereden bilgisi? Nerede bilgisi? Nereye bilgisi bir araya getirildiğinde bu ilimdir, diyor. Bir kere bilgiyi bu şekilde gördüğünde o hikmet adını alır Yesevî’ye göre.Şimdi biz genelde modern hayatta sadece buranın bilgisini önemsiyoruz. Atom altı yapılara iniyoruz küçük ölçekle; büyük ölçekle astrofizik yaparak evrenin sınırlarını paralel evrenlere kadar gidiyoruz. Burada bir sıkıntı yok.Bu sağı ve solu eksik olan bilgidir; ya da altı ve üstü eksik olan bilgidir.Köken ve dönüş bilgisini mebde’ ve me‘âd bilgisini kattığımızda, o bilgi hikmete dönüşür. Peki, yeterli midir? Bu da çok önemli. Yeterli değildir;bu neticede nazarî, teorik kalan bir eylemdir. Ne yapacağız? Bunu eyleme dökeceğiz.Ele ve eyleme inmeyen bilgi, yine Hz. Peygamber’in hadisinden ilham alarak Yesevî’nin kullandığı gibi, eşek olmaktır. Yani taşıyorsun o kadar yükü. Kitap yüklü merkep olmak demektir.İhsan Fazlioğlu

————————

Kur’an-ı Kerim’de bildiğiniz gibi ayet-i kerimede “El-hayatü’d-dün- ya ve’l-ahire” tamlaması vardır. Bu son derece önemli. Çünkü bu tabirde dünya hiçbir zaman isim olarak kullanılmamıştır. Kur’an-ı Kerim’de dünya, isim olarak kullanılmaz; sıfat olarak kullanılır. Ahiret de öyle. Burada mevsuf olan, sıfat olan, öz olan, taşıyıcı olan ya da mantık terimiyle mevzu olan, hayattır. Dolayısıyla İslam dünya görüşüne göre, hayat süreklidir. Dünya, yakın hayat, yakın demektir malumunuz. Ahiret ise öteki hayat. İkisi de sıfattır. Sıfatları attığınızda mevsuf kalır; mevsuf da hayatın kendisidir. Hayat, Cenabı Hakk’ın el-Hayy isminin bir tecellisi olması bakımından ebedî ve ezelîdir. Bu nedenle ölüm, yok olmak değildir, İslam hayat anlayışına göre.

Ben bunu şöyle ifade etmiştim: Müslüman var olur; var ölür; ama yok olmaz. Yani varlığı hep devam eder. Şimdi benzer ifadeleri Yesevî’de de görmek şaşırtıcı. Gerçi Hz. Ali’ye nispet edilen bir cümlede “Kim ölümün yokluk olduğunu zannederse, onun yokluğu doğmakla başlar.” der. Çok ilginçtir. Doğduğun anda yokluğun başlıyor; eğer ölüm yokluksa. Çünkü niye? Yine Ahmet Yesevî’nin ifade ettiği gibi; daha önce Ömer Hayyam’ın ifade ettiği gibi; ölüm, insana özgü bir şey; insan ölür ve doğduğu anda ölüme hazırız demektir. Daha doğrusu, anne karnında canlandığımız an ölüme hazırız. Ölüme doğrudur insan, insanın yönü ölüme yönlenmiştir, der sufiler. Bu açıdan zaten İslam medeniyeti bununla alakalı, Yesevî’nin dile getirdiği ifadelerle alakalı olarak, hazır bir veri sunuyor bize.

İhsan Fazlıoğlu

———————————-
Her ne eylesen aşk ile eyle,
Aşksız insan kişi değildir.Ben, aşk kelimesini kullanmayı pek sevmiyorum. Çünkü çok alçaltıcı bir anlamı var günümüzde. Işksız kulluk, taharetsiz yaşamaya benzer.Işk, kalbin taharetidir. Ahlak ise, aklın taharetidir. Hileci olmayın âşık olun. Âşık olsan sadık ol. Hile hurda işlerden uzak dur. Bakın hepsi ihlâs ve diğer kavram çiftleri ile alakalıdır. Yesevî’ye göre, söz ile
yaşamaktan mana ile yaşamaya geçmenin asgari şartı, ihlâstır; samimiyet ve dürüstlüktür.İhsan Fazlıoğlu
————————–

“Tecessüsü madde dünyasına çivilemeyen, (hikmeti tarif ediyor dikkatinizi çekmek isterim) zekayı zirvelere kanatlandıran, uzun ve çileli bir nefis terbiyesi: irfan. Kemale açılan kapı, amelle taçlanan ilim. Yani ilim; hayatınıza uyguladığınız, hayatımızın bir parçası hâline getirdiğiniz, onu bir ahlak olarak yaşadığınız zaman ilimdir. İrfan bir Tanrı vergisi cehitle gelişen bir mevhibe. Kültür irfana göre katı, fakir ve tek buutlu. İrfan insanı insan yapan vasıfların bütünü. Yani hem ilim, hem iman, hem edep. Kültür homoekonomikusun kanlı fetihlerini gizlemeye yarayan bir şal. İrfan dinî ve dünyevî diye ikiye ayırmaz. Yani her bütün gibi tecezzi kabul etmez. İrfanın bu ta kendisidir.”

Cemil Meriç

—————
“Mana odur ki senin her tarafını kuşatır
Ve seni bütün suretlere mahkum olmaktan kurtarır.” (Mesnevî II, 720)
———————

Sana kızdığı halde bir kötülükte bulunmayan insanı kendine arkadaş edin, çünkü öfke insanın karakterini ortaya çıkarır.

( Hz. Ali)

—————-

Bir eylemin, iyi ya da kötü olduğuna işaret eden tek bir nitelik vardır; eğer dünyadaki sevgi oranını arttırıyorsa iyidir ancak insanları ayırıyor ve aralarında düşmanlığa sebep oluyorsa kötüdür.

Le Tolstoy

——————–

Kur’an’ın kâfi geleceği bir noktadan bahsedeceksek, bu, ancak sair İslamî ilimlerde bir yetkinlik elde edip onların vasıtasıyla Kur’an’ın bağlamına ve şümulüne bir yakınlık kesbettiğimiz noktada mümkündür. (Müceddid de zaten bir bağlam hatırlatıcıdır.) Hele hele ayet-i kerimelerin tefsirleri hükmünde olan ehadis-i nebeviyeye ve o ehadisin müfessirleri hükmünde olan selef-i salihînin içtihad ve görüşlerine danışmazsak, ne sözün kendisine ne de bağlamına yeterince yakınlık kesbedemeyiz. (Sarf-nahiv ilmi de böylesi ilimlerden birisidir.)

Müçtehid imamların aynı zamanda birçok İslamî ilimde yetkin isimler olmaları işte o bütünlüğe vukufiyetin kendilerine kazandıracağı bağlam bilgisi ile açıklanabilir. Yoksa Arapçasının A’sını, hadisin h’sini bile bilmeyen modern zaman işgüzarlarının meallerin karşısına oturup damaklarını şaklatarak “Bize Kur’an yeter!” demelerinin hiçbir anlamı yoktur. Bu aptallıklarını ilandan başka birşey değildir. Bırakın dinî ilimleri, bırakın Kur’an’ı, tarihî bir olayı/sözü anlarken bile o dönemin şartlarına vukufiyetin lazım olduğunu bilen bir ehl-i ilim için bu söz deli saçmasıdır.

Ahmet Ay

———-

Hasîslikden elin çek sen cömerd ol kân-ı ihsân ol
Konuşma câhil-i nâ-dân ile gel ehl-i irfân ol
Hakîr ol âlem-i zâhirde sen ma’nâda sultân ol

Felekde hâsılı insân isen bir cânı incitme
Günâhkâr olma fahr-i âlem-i zî-şânı incitme

| Alvarlı Muhammed Lutfî

Cimrilikten vazgeç! Cömert ol! İhsan kaynağı ol! Bilgisi olmayan cahil insanla konuşma! Gel irfan ehli ol!
Bu dünyada hakir, mânâ âleminde ise sultan ol! Karıncanın dahi hâlini gözet, hassas ol! Hz. Süleyman gibi ol!
Netice olarak eğer insan isen bu dünyada bir canı incitme!
Günahkâr olup da âlemin övünç kaynağı olan Peygamberimizi (s.a.v) incitme!

————–
Sabr-ı meh bâ-şeb munevver dâredeş
Sabr-ı gul bâ-hâr ezfer dâredeş
Hz.MevlanaAyın geceye sabretmesi, onu apaydın bir hâle getirir.
Gülün dikene sabrı, onu güzel kokulu yapar.| Berceste Beyitler
————–
Cehlimi bilmeyecek mertebe câhil değilim
Bilirim rütbe-i noksânımı kâmil değilim.
Yenişehirli Avni
————

Modern dünyada aslında herşeyin farklı olabilecekmiş gibi göründüğü fakat hiçbir şeyin temelde veya köklü bir şekilde farklı olmadığı ironisi temel duygu haline gelir. ( Zygmunt Bauman, Akışkan Modernite s:136)

Herkes dilediği kıyafeti giyebilir ama herkes bluecin tişört giyiyor.
Herkes dilediği dili konuşabilir ama herkes İngilizce konuşmaya çalışıyor.
Herkes dilediği eğitimi alabilir ama herkes pozitivist eğitim alıyor,
Herkes çocuğunu dilediği gibi yetiştirebilir ama herkes aynı şeyleri öğretiyor,
Herkes dilediğini yiyebilir ama herkes fast foodcuların kapısını bekliyor
Herkes dilediği gibi vakit geçirebilir ama herkes TVleri bekliyor
Herkes dilediği gibi dinlenebilir ama herkes otele rezervasyonu bakıyor,
Herkes aynı sloganları, aynı kelimeleri, aynı mimiklerle konuşmaya çalışıyor.
Herkes aynı şeylere aynı şekilde tepki, veriyor, aynı şekilde gülüyor, aynı şekilde ağlıyor
Herkes elinde telefon boynu bükük ya da boynu kırılmış dolanıyor,
Herkes herkes gibi oluyor,
herkes herkes oluyor.

Ahmet Hakan Cakıci

———————
İyilik bazen, uzak kalabilmek inceliğini gösterebilmektir. Orada olmak ama yarayı deşmemek. Ezra Pound’un Konfüçyus’tan aktardığı bir deyişle devam edelim, “Tze-Chang sordu: İyi insan nasıl davranır? Konfüçyus; O başkalarının ayaklarına dolaşmaz. Duygularına dolaşmaz, iç odaya girmez.” İyilik, ona ihtiyacı olanın ölçüsüne ve meşrebine göre yapılmalıdır. Bu konuda ezberden bir görenek ahlakıyla davranmak, bizatihi muhatabı rahatsız eden, örseleyen bir kötülüğe dönüşebiliyor. İyilik yaparken gözetilmesi gereken başka hassasiyetler de var; Gönenli Mehmet Efendi “İnsanlara iyilik yaptınız mı uzaklaşın oradan, küçülmesinler yanınızda, size teşekkür etme ihtiyacı dahi duymasınlar.” diyordu.(Kemal Sayar)
———————-
Einstein’in, kızını kaybetmiş olan bir Musevi din adamına yazdığı mektup, varlığın birbirinden ayrılmazlığını çok güzel anlatıyor: ‘’İnsan, adına ‘Kâinat’ dediğimiz bütünün bir parçasıdır, zaman ve mekanca sınırlı bir parçası. Bilincinin yarattığı görsel bir vehim yüzünden kendisini, düşünce ve duygularını sanki başkalarından ayrıymış gibi deneyimler. Bu vehim bizler için bir tür hapishanedir. Görevimiz merhamet halkasını genişleterek bu hapishaneden özgürleşmek olmalıdır, merhamet halkasını kendi güzelliği içinde var olan tüm canlı varlıkları ve doğayı kucaklayarak genişletmeliyiz. Bunu bütünüyle başarmak kimsenin harcı değildir, fakat böylesi bir başarı için ter dökmenin bizatihi kendisi, özgürleşmenin ve içsel güvenliğimizi inşa etmenin bir adımıdır.’’(Kemal Sayar)
———————
Hâfız-ı Şirâzî “Dostum, feleğin on günlük sevgisi masaldan, hikâyeden ibarettir. Dostlara iyilik etmek için şu on günlük fırsatı ganimet bil!… Ey kerem ve ihsan sahibi, selâmettesin, sağ, esensin. Buna şükret de yoksul biçareyi bir günceğiz olsun, sor, soruştur! İki cihanın da istirahati şu iki sözün tefsirinden ibarettir: Dostlara mürüvvet, düş­manlarla geçim!”
——————-

Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı kitabına konu olan meşhur bir Adolf Eichmann davası vardır. Eichmann bir Nazi subayı, mahkemede yargılanırken “Niçin bu kadar insan gaz odalarına gönderilirken hiç sesinizi çıkarmadınız?” denildiğinde “Ben sadece vazifemi yaptım. Emirlere itaat ettim. Kant’ın söylediği manaya uygun olarak hiçbir ahlaksızlık yapmadım ben, görevlerimi yerine getirdim” diyor. Bu adam, munis bir adam, çocuklarına çok iyi bakan iyi bir aile babası, iyi bir eş fakat günlük hayatında bir kötülük emrini sorgusuz sualsiz uyguladığı için sıradan- banal bir kötülüğün içinde olan bir insan. Bazen kötülük ve vicdansızlık biz ona hayır diyemediğimiz için gelir.

İnceleyin:  İmam Buhari - Muhaddislerin Efendisi

Kemal Sayar

———————

Gazzâli, İhyâ’sında şöyle yazıyor : “Âdil olup iyi insanlara yumuşaklıkla muâmele eden mütevâzı bir yönetici duyduğun ve bunun aksine olarak zâlim, acımasız bir yönetici duyduğun zaman, her ikisi de sana kâr ve zararı dokunmayacak şekilde uzak memleketlerde olsalar bile, bunlardan birine kalbinden nefret eder, diğerine sevgi duyar ve zorunlu olarak bu ayrımı yaparsın. Bu sevgi, ihsanda bulunan kimseyi sırf ihsanı yüzünden sevmektir ki, bu sevgi ihsandan bir yarar görmeyen kimsede görülür. İşte bu bile sadece Allah’ı sevmeyi gerektirir. Başkası ise sebep ile ilgisi olması bakımından sevilir. Zira gerçekte ihsan eden Yüce Allah’tır.”

Bizler bu iyilik ve ihsan bilgisiyle iyiye, merhamete yönelimli olarak doğuyoruz. Şair “Biz büyüdük ve kirlendi dünya” diyor ya, biz büyüdükçe ve konvansiyonel ahlak anlayışına uyum sağladıkça, bazen vicdan ve iyilikten uzaklaşabiliyoruz.

Kemal Sayar

————-

İyilik olmasa yeryüzü dönmez. İyilik olmasa sokaklarda yürüyemeyiz. İyilik olmasa insan insana güvenmez. “İnsanların yüreğinin derinliklerinde, maruz kalınan ve tanık olunan onca cürme rağmen ona kötülük değil de iyilik yapılacağına dair yenilmez bir beklenti vardır. Her insanda kutsal olan, her şeyden önce işte budur.” demişti Simone Weil.

İyilik kötülükten daha fazla olduğu için, hâlâ adalet mefhumuna güvenerek döndürüyoruz bu dünyayı. İyilik olmasaydı sabah evimizden akşam vakti evimize döneceğimiz bilgisiyle çıkamazdık. İyiliğin olmadığı bir dünya kaos ve belirsizliğin cari olduğu, insanın vahşileştiği bir dünya olurdu.

Kemal Sayar

—————

Başkalarına ihtimam göstermek bizi gerçek manada insan kılan şeydir. Hayal ederek başka insanların zihnine, düşünce, umut ve duygularına girmek ve onların da bizim iç dünyamıza girmelerine izin vermek. Modern Batı düşüncesi insan bağımsızlığına yaptığı vurguyla başka bir insana ihtiyaç duymayı bir zayıflık alameti olarak görüyor ve gösteriyor. Çocuklar, hastalar veya çok yaşılar dışında hemen herkesin kendisine yetmesi ve özerk olması bekleniyor. Yakın ilişkilerde bile sevgi alış verişi elden çıkarılabilir bir mahiyette, öyle ki bağımsızlığın zorlandığı yerde feda edilmesi gerekebilir. Oysa insan insana, insan varlığa bağımlı. Bencilce rekabet günümüzde kardeşçe işbirliğini öncelese de ruhumuzda ötekinin ıstırabına duyarlılık var. Ne ki kapitalizm iyi yürekliler için tasarlanmış bir sistem değil. Günümüzde ‘girişim kültürü’ aşırı çalışma, endişe ve yalnızlaşmayla atbaşı gidiyor.

Kemal Sayar

——————-
Tesettür, Hz. Musa’ya Firavun sarayları yıktıran ruhun, Tarık bin Ziyad’a okyanusu aştıktan sonra gemileri yaktırıp Endülüs’ü kurduran imânın, Selahaddin-i Eyyubi’ye Kudüs’ün kapılarını açtıran aşkın, Sultan Mehmet’e gemileri karadan yürütüp İstanbul’u fethettiren idealin adıdır. Tesettür, ne kolayca elde edilecek bir mânâ ne de rahatlıkla çıkarılıp atılacak bir şeydir. O “suret olmadan mânâlar ebediyen görünmez” hakikatinden hareketle er yüreklilerin mânâ suretidir, fetih sancağıdır, izzet ve iffetidir.
….
Tesettür, aşkın adıdır; aşksa herkesin peşinde olduğu sır. Tesettür, inancın adıdır; inançsa yalnız nasiplisinin kavuştuğu edeb. Tesettür, her mısraında estetik zevkin yükseldiği yüce bir şiirin adıdır; şiirse ilâhî vuslata yol veren perde. Sevmektir tesettür, bilmektir ve öğretmektir insan olmayı, insan kalmayı. “Yaşanmaya değer hayat ne?” hesabını vermek ve gereğini yapmaktır tesettür. Tesettür Asiye’de izzet, Meryem’de iffet, Hatice’de rikkat, Fatıma’da incelik, Aişe’de hikmettir.Ercan Cifci
——————————
——————–

Allah’ın yaratıcısı olduğunu bilip de hayrete düşmeyen kimsenin durumu cahilliğine kanıttır.

İbn Arabi

———————–

“..Zira her an vücudunun bütün zerrelerini gözetleyen ve kendine şah damarından yakın olan Mevlâ’sının görmesini düşünmeyip, uzak olan zavallı bir kulun görmesini düşünmek, cahillik ve gafillik nişanıdır. Ziyankârların şânıdır.

Demek ki, insanlar katında itibar ve mertebe isteyen, Allah katında bir mertebeye kavuşamaz. Nitekim, halkın rızasına sevinen, Hakk’ın rızasından uzaktır demişlerdir…”

Erzurumlu İbrahim Hakkı (ks)

————————-

Hiçbir yerde olmaz, sevdiklerim, dünya, içimizde yoksa.

Hayatımız geçip gidiyor değişimlerle. Ve gitgide azalıp kayboluyor dışarısı. Bir zamanlar kalıcı bir evin olduğu yerde, tasarlanmış bir yapı duruyor, verevine, tasavvur edilebilme tamamiyle uygun, sanki hâlâ dururmuş gibi beynin içinde.
..

Evet, bir şey kaldıysa hâlâ,

bir zamanlar tapılmış, hizmet edilmiş, diz çökülmüş önünde -, olduğu haliyle uzanıyor şimdiden, görünmeze.

Yedinci Ağıt , Rainer Maria Rılke

————————

Kendimiz dışında nereye koştuysak, gurbette kaldık.

Nurettin Topçu

—————-

“Hocanın talebesine bırakacağı en değerli miras, ‘bilmiyorum’ demeyi öğretmesidir” diyen ulema, bunu, “lâ edrî” demenin sadece ilim öğrenmenin ilk basamağı olduğunu vurgulamak için değil, aynı zamanda sorumluluk duygusunun da gereği olduğu için yapmıştır.

Ebubekir Sifil Hoca
“Tevakkuf” adlı makaleden..

—————–

Yaşamın ancak yaşanarak keşfedilecek saklı güçleri vardır.

Soren Kierkegaard

——————

 

Tedbîrini terk eyle takdîr Hudâ’nındır
Sen yoksun o benlikler hep vehm ü gümânındır
Birden bire bul aşkı bu tuhfe bulanındır
Devrân olalı devrân erbâb‐ı safânındır
Âşıkda keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz pîr‐i mugânındır

Şeyb Galib

——————-

Özgürlüğün insanın canının istediğini yapması anlamına geldiğine asla inanmadım. Özgürlük, daha ziyade, yapmak istemediğini yapmamaktır…” (s.94)

-Jean Jacques Rousseau, Yalnızgezerin Düşleri
(Alınti)

——————

Kendini birinin yerine koyamıyorsan kimseyi yargılama.” Bu eski atasözü her türlü yargıyı olanaksız kılar. Çünkü biz birini, tam da kendimizi o kişinin yerine koyamadığımız için yargılarız. (s.75)

-Emil Michel Cioran, Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne(alinti)

——————-

İnsanın öfkeliyken sesinin kalın ve yüksek, korktuğu zaman da sesinin kesik ve alçak olduğunu müşahede ediyoruz. Bunun sebebi şöyle izah edilmiştir: Öfkeliyken, içten dışa katı hararet çıkar ve derinin dışı ısınır; hararet ise, ses tellerindeki delikleri açar; bu deliklerin genişletilmesini zorunlu kılar. Dolayısıyla bu durumda ses kalın ve ağır olur. Ama korku anında durum bunun aksinedir. Çünkü şiddetli hararet içte mahsur kalır. Soğukluk ise dış bedeni; zahiri kaplar. Bu durum, sesin kesikleşip incelmesine sebep olur. Bu iki örneği anladığın zaman diğer durumlarda da aynısını düşünebilirsin. Bu durumda özel bir sesin oluşumu ile özel bir ahlâka istidlal etmemiz mümkün olur. Bu da sağlam bir kuraldır.

Fahruddin er Razi

——————

Nefsi terbiye esnasında bazen mizaç bozulur, hatta akıl bozulur ve beden hasta olur. Eğer o nefsin riyazeti ilimle beslenmezse, kalpte saçma sapan hayaller peyda olur ki, nefis onlarla uzun bir müddet doyuma ulaşır, onları gerçek bir rehber sanır; hedefe varamadan ömür biter. Ancak daha önce köklü, sahih bir ilim almışsa, hayallerin perdesi açılır.

İmam Gazzâlî

—————–

Çayın demlisi, insanın erdemlisi, dostun her-dem’lisi makbul imiş.

Asım Cüneyd Köksal

————————-

Sen keyfine bakiyorsun ama ben umut ediyorum; bil ki, umut, her şeyi güzelleştiren yegane şeydir.

Rousseau

—————–
Bilmek’ ile ‘Kanmak’.
Kadîm geleneğimizde ‘araştırma’ anlamındaki ‘bahs’ kelimesi ‘içinde bir şeyi bulmayı umarak toprağı kazmak’ demektir. Öyleyse ‘bilmek’ istiyorsan gördüğünün, duyduğunun ‘ötesi’ne geç, ‘kanmak’ istiyorsan gördüğünün, duyduğunun ‘berisi’nde kalabilirsin.
İhsan Fazlıoğlu
——————-

“Öyle bir hayat ki hem nefes almakla devam ediyor hem nefes aldıkça azalıyor!”

Gülnihal (Sayfa 97) – Namık Kemal

——————–
Putperestlik inancının temelinde;
İtibarlı insanların yapılan heykellerine sonraki asırda kutsiyet atfetme şeklinde veya putlardan menfaat sağlama şeklinde olmuştur….
——————

Umut etmek hak değil, bir ödevdir.

Ş.Teoman Duralı

Ey ahmakul humakadan tahammuk etmiş sarhoş ahmak! Başını tabiat bataklığından çıkar, arkana bak; zerrâttan, seyyarata kadar bütün mevcûdât, ayrı ayrı lîsanlarla şehâdet ettikleri ve parmaklariyle işâret ettikleri bir Sâni-i Zülcelâl’i gör.. ve o sarayı yapan ve o defterde sarayın proğramını yazan Nakkaşı Ezelî’nin cilvesini gör, fermanına bak, Kur’ânını dinle.. o hezeyanlardan kurtul!..

Üstad Bediüzzaman

———————-
İnsanlara iyi Umutlar her zaman bâkidir amma,
Zaman kısa,
Ben yorgunum,
Yol uzun. . /Abdurrahim Karakoç
——————–
Bil illeti, kıl sonra müdâvâta tasaddî,
Her merhemi her yâreye merhem mi sanırsın?Kibre ne sebeb? Yoksa vezîrim diye gerçek,
Sen kendini düstûr-ı mükerrem mi sanırsın?
Ziya PaşaKibire ne gerek var? Yoksa vezirim diye gerçekten
Sen kendini nizamın sahibi mi sanıyorsun?Önce hastalığın ne olduğunu bil, sonra tedaviye başla,Her merhemi her yaraya merhem olur mu sanıyorsun?
————————-
Modern anlayış bakımından adalet değeri,
“Ağacı sev, yeşili koru” iken,
Efendimiz ‘aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmın bildirdiği
adaletin sünneti,
“Bir dereden bile abdest alırken suyu israf etmemek”tir.
-Bedri Gencer
—————–

Allah-u Teâlâ`ya inanıyorsan, iman ediyorsan bunun gereği senin amel etmendir. Azalarınla ve kalbinle amel etmendir. Azalarımızın amelinin dış dünyada görünen bir tarafı kısmen var diye yapıyoruz ama kalbimizle ilgili konu tamamen ihmal edilmiş durumda. İtikadi boyut ihmal edilmiş durumda. Din bizim için -hâşa- Marksizm gibi, Faşizm gibi, Nasyonal Sosyalizm gibi bir ideoloji. Biz bunun üzerinden kendimizi dünyada, bulunduğumuz ortamda anlamlı kılmanın yollarına bakıyoruz. Oysa din, birincil olarak insanın içinde yaşanan, hissedilen ve oradan dışarıya taşan bir şeydir. Bizim içimizde onun kökü yok, sadece kuru bir entelektüel söylem olarak dilimizde, bu kadar. Bu makbul Müslümanlık değil. İlmihalimizi öğreneceğiz, onun içinde akaid var, ahkam var, ahlak var, siyer var, tarih var, Kur`an var, Sünnet var. Her şey var. Ben pek çok arkadaşıma bunu söylüyorum. Belki bu söyleyeceğim şey sizi entelektüel bir tatmine götürmeyecek ama dünyanızı ve ahiretiniz kurtaracak: “Gidin Ömer Nasuhi Bilmen merhumun ilmihalini alın, okuyun, hazmedin, amel edin ve kurtulun kardeşim.”

Bir insana yetebilecek ne lazımsa o var orada. Ama hayır, gencimize bu yetmiyor. Niye? Çünkü orada hermönetik yok, bilmem Heideger yok, Fukuyama yok.

(Ebubekir Sifil)

——————-
Bizden önceki nesiller sahih bir Müslümanlık yaşadılar. Dünyaları da mamur oldu, ahiretleri de mamur oldu. Biz gayri sahih bir İslâmi hayatın eşiğindeyiz, belki ortasındayız. Sebebi de modernitedir. Beynimizi, bilincimizi allak bullak etmiş durumda, dini sahih bir şekilde kavrayamıyoruz.(Ebubekir Sifil)
——————–

Makbul insan çok bilen insan değildir. Makbul insan Allah katında az da olsa ihlasla, takvayla amel eden insandır. Tabii dengeler yerinden oynayınca, modern toplumda makbul insan kim oldu? Çok bilen insan, çok etiketli insan, çok maaş alan, çok tüketen insan oldu… Oturduğu zaman carcar konuşan, ahkam kesen, entelektüel kapasitesi yüksek insan makbul oldu. Bu yüzden okuma faaliyetinden önce diriltmemiz gereken bir metodun üzerine eğilmek lazım. Nedir o? Bir bilenden, Allah korkusuna sahip bir bilenden öğrenme usulünü, tarzını, metodunu ihya etmemiz lazım. Buna önem vermemiz lazım.

Ebubekir Sifil Hoca

————————-

Son birkaç yüzyıldır akademi dünyasının, kapitalistlerin tasarlayıp uygulamaya koyduklarından başka kavramsal ağlarına düşürecekleri, üzerine kafa yoracakları başka dünyaları olmadı. Bu dönem boyunca iş ve akademi dünyası -aslında birbirleri ile konuşarak anlaşamadıkları için- aralarındaki mesafeyi korur görünseler de sürekli olarak bir arada idiler. Bir araya geldikleri toplantı odasını ise, büyük ortak seçip döşemişti. (Zygmunt BAuman, Akışkan Modernite s:95)

Son bir kaç yüzyıldır Bilim Kapitalistlerin emrine girdi, kalabalıkları sattı. Sadece patronların istediklerini, patronların emirlerini kalabalıklara yedirmekte aracı kurumlara dönüştüler, diyor sanırım. Büyük ortak dediği ise Henry Ford, yani en büyük kapitalistler galiba.

Bu da Türkiye’nin son bir kaç senedir Üniversitelerinde en çok araştırılan konunun, neden toplumsal cinsiyet eşitliği, alternatif aileler vs. olduğunu açıklar sanırım.(Ahmet Hakan Cakıcı)

—————–
Çaycı getir ilaç kokulu çaydan!
Dakika düşelim,senelik paydan!
Zindanda dakika farksız aydanKarıştır çayını zaman erisin
Kopuk kopuk,duman duman erisin!Necip Fazil
———————

Bir milletin ahlak ve din ideali güçsüz düştüğü anda, insanlar pusulayı şaşırır, ondan sonra da, yalnız ve yalnız rızıklarını kurtarmak için bir araya gelmeye başlarlar. Bundan böyle siyasi bir birliğin (devletin) başka bir gayesi kalmamıştır. İnsanları bir araya getiren idealler içinde en sonra geleni, en kısırı bu rızık kurtarma idealidir. Sonun başlangıcıdır bu; Kıyamet gününün habercisi.

Fyodor Dostoyevski

————-

İsmail Hakkı Bursevi:Mü’min dünyadayken ne kadar yakınen zayıf olsa da yine de itikaden boş değildir. Belki bazı ümmilerin imanı âlimlerden daha kuvvetlidir. Zira ümmiler; ‘Kocakarı imanına sahip olun’ vakfı üzere, umumun itikadı üzere iman etmişlerdir. Ve itikadlarından öyle kolay kolay dönmezler. Âlimler ise daldan dala konarlar. Ve nihayet onlar da kocakarıların dinine, kadın ve erkek kölelerin dinine, çiftçilerin ve benzerlerinin dinine gelirler.”

Dursun Gurlek

—————-

Abdurrahim Karakoç – Biraz da Kitaplar Seni Okusun

 

Canlı bir kitapsın, yazarı Mevlâ
Açık dur, kitaplar seni okusun.
Yüzünde şavklansın nazarı Mevlâ
Eğilsin mehtaplar seni okusun.

Kasırga ol, döne döne zikir et
Her nefese on bin misli şükür et
Şüphe burgacında Hakkı fikir et
Uyansın girdaplar seni okusun.

————————–

Her sorulana cevap veren, her gördüğünü anlatan, her bildiğini söyleyen kişinin cahil olduğunu anla…”

– Hikem-i Atâiyye

——————

İbnü’l-Arabî’nin insan telakkisi bütün disiplinleriyle birlikte dinî düşünceyi temsil eder mi etmez mi, tartışmaya açıktır; lakin onun insan tanımının dayandığı felsefe eleştirisi dinî metinlerin yorumundan ortaya çıkar. Bu bakımdan onun insan tanımı hakkındaki arayışı dinî düşünceyi doğrudan ilgilendirir. Ona göre filozofların “insan hayvan-ı natıktır” tanımları eksik bir tanımdır. Haddi zatında filozoflar -Gazali’nin sandığı gibi tutarsızlık ile malul kalmazlar- her şeyi eksik bırakarak tam bilgi vermekten acizdirler. Onlar tespit eder, tasnif eder, lakin ikmal edemezler; zihnimizi besler lakin tatmin edemezler. Hepsinden önemlisi insanın sayesinde ahlaki kemale ulaşabileceği bir güzergâh çizemezler. İbnü’l-Arabî’nin dinî düşünceyi ve nübüvveti müdafaadan doğan bakış açısı budur. Ona göre insan tanımında, filozoflar tanımı eksik bırakmışlardır: Tespit etmişler, lakin ikmal edememişlerdir.

Ekrem Demirli

Modern insanın çevreyle ilişkisi “kar-zarar” ilişkisi üzerinden tesis edilir, bunu biliyoruz. Birçok insan çevreden, yeşilden, ağaçtan, tabiattaki düzenin korunmasından söz ederken insanın daha iyi ve daha huzurlu yaşayabileceği evreni tahayyül eder. Bir ağacın varlığını savunmamız oksijen veriyor olmasıyla irtibatlı hâle gelir. Böyle bir zihin klasik dünyadaki taş-toprak, bitkiler, öteki varlıklarla ilgili tasnifi anlayamaz. Hz. Peygamber “Hurma ağacı halanızdır” dediğinde, insan ile bitkiler, hayvanlar arasında akrabalık bağı kurmuştu. İnsanı evrenin doğurduğu, yetiştirdiği çocuk gibi görmek insan ile tüm varlıklar arasında güçlü akrabalık ilişkisi kurmak demektir. O hâlde ağacı müdafaa etmek veya onu sevmek, fayda veren bir şeyi değil, yeryüzünün canlı sakinini sevmek demektir. Evreni ve ondaki varlıklara böyle bakabilmek “kalp gözünün” açılmasının, daha doğrusu zihnimizin kâr-zarar denkleminden özgürleşmesi demektir.

Ekrem Demirli

——————-
Bir gün kalp gözümüz açılır da her şeyi “olduğu hâl üzere” görebilirsek, çevremizdeki her şeyin hüviyetinin, bir adının olduğunu, bir sözünün ve görevinin olduğunu fark edeceğiz. Bu itibarla âlem anlamsız ve değersiz nesneler değil “sayılı” âlemin kimliğini teşkil eden varlıklardan oluşur. Her şey sadece canlı değil, aynı zamanda konuşandır (natık); her şey bize bir şey anlatır, en azından Hakkın övgüsünü beyan ederken anlamadığımız bir dille konuşurlar. Üstelik sadece dille değil! Rengiyle, kokusuyla da bize bir şey anlatır. Bu bakımdan havass-ı selime, yani alışkanlık ve adetlerimizden azade olmuş duyularımız bunu fark edebilir. Kalp gözünün açılması veya feraset insanın ahlaki yetkinleşmesinin bir merhalesidir. İnsan ahlaken yükseldikçe evrendeki her şeyin bir hüviyeti olduğunu, konuştuğunu, hak sahibi olduğunu fark edebilecek zihinsel yetkinliğe ulaşır.
Ekrem DemirliSabah Ülkesi Dergisi,62.sayi
——————–

İlim ehli genişlik ehlidir (ehli’t-tevsi). Onlar birbirlerinden farklı fetvalar vermeye devam ederler ve hiç bir alim diğerini görüşünden dolayı kınamaz. Bununla beraber bir hizbin arzuladığı gibi şayet sıradan insanlar hükümlerini doğrusan Kur’an’dan ve Sünnetten çıkarmaya kalksa bunların fikirleri birbirini tutmaz, bir bütünlüğe erişemez ve ahenksiz olur, mezheplerin sayısı da binlerce olurdu. eğer böyle bir gün gelirse o gün Müslümanların başına musibet üzerine musibet geldiği gün olacaktır. ( Yahya İbni Said’den alıntı)

İnceleyin:  Filozoflardan Sözler:Medargis

Abdulhalık Murad, Postmodern Dönemde Kıbleyi Bulmak, s:321

Cahil neyin kendi nefsinden, menfaatinden, keyfinden, çevreden kaynaklandığını çözemez. Genellikle “ilim” diye söyledikleri bir araştırmanın neticesi değil çevreden etkilenmelerinden hafızasında kalanlardır. Bunlar Kur’an’dan ve Hadisten hüküm çıkarırken bir disiplini bütünü takip edemezler. En son neden etkilendilerse ona göre hüküm verirler. Sonuç herkesin kendi menfaatine ya da zevkine uygun bir din anlatısıdır. Bunların bir araya gelebilmeleri ortak düşmana karşı birleşebilmeleri mümkün değildir, perişan olurlar, diye anladım.
Acaba anlamadım da bugünü mü anlattım?(A.Hakan Cakıcı)

——————-
Hazer kıl kırma kalbin kimsenin cânını incitme
Esir-i gurbet-i nâlân olan insânı incitme
Tarîk-i ışkda bi-çâreyi hicrânı incitme
Sabır kıl her belâya hâne-yi Rahmân’ı incitme
Felekde hâsılı insan isen bir cânı incitmeGünahkâr olma Fahr-i Âlem-i zî-şânı incitme
Elin çek meyl-i dünyâdan eğer âşık isen yâre
Muhabbet câmını nûş et asıl Mansur gibi dâre
Misâfirsin felek bağında bendin salma efkâre
Düşersin bir belâya sabır kıl Mevlâ verir çâre
Felekde hâsılı insan isen bir cânı incitme
Günahkâr olma Fahr-i Âlem-i zi-şânı incitme
..Alvarli Efe Hazretleri
—————–

Dağa küsen tavşanın safındayım. Dağın haberinin olmaması kibirinden, tavşanın küsüşü onurundan.

Güray Süngü

—————–

Köklerini hasette bulan düşmanlık dışındaki her düşmanlığın dostluğa dönüşme ümidi vardır; ancak haset öncelikle sahibini tüketir.

İmâm Gazzalî

——————
Bu din ile tedeyyünün, diyanetin mebdei evvela Allah Teâlâ’yı tanımak ve O’na İyyâke na’budu ve iyyâke neste’în diye kemâl-i tevhid ile ahd ü misâk ve ondan sonra da kemâl-i sebât ve ihlas ile icabını icra için hukûk u vezâifin bütün hududunu bildiren ve üzerinde sühület ve selâmetle yürümek mümkün olan müstakim bir cadde-i şeriate hidayet, yani ilmen irşat ve amelen Tevfik talep eylemektir. (Elmalılı, t.y., 143).
—————

“Babaları anneleştirme, anneleri babalaştırma kampanyaları sonucu Avrupa’da artık bir çok ev, “ev”den çok “yatakhaneye” dönüşmüştür. Öğün vakitleri rastgeledir, öğünler konserve türü hazır yemeklerden ibarettir; anne ve babalar işte tüm enerjilerini tükettiklerinden, çocuklarına ne zaman ne de sabır harcayabilecek durumdadırlar. Dahası evin bireylerinin birbirlerine aidiyet duyguları çok zayıflamıştır. Bu nedenle 16-18 yaşına geldiğinde çocuk evi terk ederken kendisini pek bir şey terk etmiş gibi hissetmemektedir. (T.J. Wİnter Postmodern Dünyada Kıbleyi Bulmak, s:109)

Annemsi babalar, babamsı annelerin evlerinde anne, baba, çocuk, karı , koca, kardeş herkes birbirine uzaklaşmakta ve birbirine yabancılaşmakta, diyor sanırım.(Ahmet Hakan Cakici)

——————-

“Modernite, İslam’ın kadının kocasına, erkeğin annesine karşı vazifeşinas olmasını öğütleyen iki bağı birden zayıflatır: ilkini hiddetle, ikincisini dalgınlıkla…. (Abdülhakim Murad, Postmodern Dünyada Kıbleyi Bulmak)

Kadının kocasına karşı vazifeşinaslığı, oğlunun/damadının ona itaat vazifesi ile ödüllendirilir. Erkek bir kadından hizmet görürken diğer bir kadının hizmetine girmiş olur. Feminist hareketler kadın ile kocası arasındaki bağa saldırırken farkında olmadan erkek ile annesi arasındaki bağı da kırarlar.
Batı toplumunda yaşlanan herkes yalnızlığa mahkumdur ama fakir kadınlar daha beter yalnızdırlar, diye anladım.

Ahmet Hakan Çakici

——————-

İnsan biyolojiye irca edilemez. Tıpkı sanat eseri bir resmin, yapılışında kullanılmış muayyen miktarda boyaya veya bir şarkı metninin söze irca edilemeyişi gibi… Bir cami muayyen biçim ve dizelerde şu kadar taş bloku, şu kadar harç, şu kadar kereste vs. ile yapılmıştır. Bu doğrudur, fakat cami hakkındaki gerçek bu değildir. Camî mefhumu caminin yapılışı ile ilgili malumatla tamamlanmış olmaz. Aksi takdirde bir camî ile bir kışla arasında ne fark olacaktı?

Goethe’nin bir şiiri hakkında biz gramer, dil veya imlâ bakımından fevkalâde ilmî ve doğru bir tahlili şiirin mahiyetine dokunmadan bile pekâlâ yapabiliriz.Bir lisanın lügati ile bu lisanda olan bir şiir arasındaki fark gibidir bu…

Şiirin mânâsı ve erişilemeyen mahiyeti vardır. Aynı şekilde, fosiller, antropoloji, morfoloji,fizyoloji insandan bahsetmezler. Meğer ki onun haricî, tesadüfi,mekanik ve mânâdan yoksun tarafı dikkate alınmış olsun… Bu misalde resim, mabed, şiir ne ise, insan da odur; bunların yapıldığı malzeme değildir. İnsan tüm ilimlerin onun hakkında söyleyebildiklerinden daha fazladır.

Aliya İzzetbegovic

————-

Bilmeyenler, samimiyetle sussalardı, insanlar arasındaki ihtilâflar suhûletle hal olurdu.

Sokrates

—————–

Kibir/gurur, insanın hayvani doğasındandır; ki, siyasette, tekebbür edenler, hayvanlar gibi birbirlerine musalllat olurlar.

-İbn Haldun

——————

İnsan, tedirgin olduğu, korku ve kaygı içre bulunduğu sürece, yol’dadır; bunları kaybeden kişi, yol’dan çıkar; dolanır durur.

Zunnûn-i Mısrî

———————-

Tarihimizi, kendimizi “yüceltmek” için değil; aksine kendimizi “düzeltmek” için çalışmalıyız…

-Mehmet Genç

———————–
İlme sa’y etmemekten hazer et
İlm ü sa’y ikisi birdir nazar et[İlme gayret etmemekten sakın ki, düşününce ilim ile gayret birdir.]..-Nâbî
————————–

Dünün üzüntüleri ve yarının endişeleriyle donatılmış bir kalpten, bugün için bir şey bekleme…

-Hannah Arendt

——————

Öyle zamanlar olur ki, nereye gittiğin önemini yitirir. Çünkü asıl önemli olan, yanında kiminle gittiğindir…

-Tolstoy

———————–

Her bilginin bir menzili vardır; o menzile varmadan, o bilgi nâzil olmaz; çünkü nuzûl, menzile tâbidir…

– Taşköprülüzâde

—————————

İnsanların geçmişleriyle / tarihleriyle bağlantıları koparılabilirse kolayca ikna edilebilirler…

-Karl Marx (ö. 1883)

——————–
Tek marifeti içinden çıktıkları milletin anlam-değer dünyası ile tarihî tecrübesini tahkîr olan aydınlar eğitim zayiatıdır…; yazdıkları kağıt israfı…; sözde-düşüncelerini dikkate almak da zaman kaybı…
İhsan Fazlıoğlu
———————–

Dostluk, dost olduğun kişinin hikâyesinde yer almakla başlar; dostluğunun mâhiyetini ise hikâyedeki yerinin keyfiyeti belirler…

İhsan Fazlıoğlu

————————

Başlamak için tek bir ilke var: Yola çıkmak… İlkeler, sen ve yol… Yanlış yapmaktan korkmadan… İrfânî deyişle: Hâlis bir niyetle çıktığın yolda yaptığın yanlışlar doğruna azık olur…

İhsan Fazlıoğlu

——————

Kendini dua ile kuşat; şükür ile savun; zaferi değil, mücâdeleyi talep et; namluya kurşunu değil, işini sür.

İhsan Fazlıoğlu

——————–

İyi bir eş veya arkadaşlık ilişkisi, sevgi ve ihtimamla olur. Gerçek ihtimam da keşfe, değişmeye ve ve büyümeye izin verir. Ne isek o olabildiğimiz, hayallerimizi izleyebildiğimiz, maske takmadığımız bir beraberlik. Her insan ait olmak, sevilmek, değer ve takdir görmek ister.

Kemal Sayar

———————

Günümüzde müşahede edilen farklı İslâm anlayışlarının, İslâm’ı anlama biçimleri konusunda oluşturdukları bütünlük arz eden bir sistem yok. Yani “Biz Kur’an’ı yorumlarken şu şu ilkelerden hareket ediyoruz, Kur’an ve Sünnet’ten hüküm çıkarırken esas aldığımız unsurlar şunlardır” diyebilen kimse yok.

Daha kestirmeden söylersek, mesela bu kimselerin, ulemamızın ortaya koyduğu ciddiyet ve hacimde bir Usul-i Hadis’leri, Usul-i Fıkıh’ları, Usul-i Tefsir’leri ve Kelam/Akaid ilkeleri mevcut değil. Ele aldıkları her konuda bölük-pörçük, kırık-dökük bir şeyler söylüyorlar. Ama bunları bir araya getirip de bir sistem, bir metodoloji oluşturmak mümkün değil. Bu sebeple de çok sık olarak bir söyledikleri öbürünü tutmuyor, çelişkiden kurtulamıyorlar.

Tarih içinde birbirine eklenen ve birbirini tamamlayan gayretlerin ürünü olarak ortaya konulmuş bulunan muhteşem bir binayı, adına “gelenek” diyerek yıkmaya çalışıyorlar, ama kendilerinin ortaya koyduğu elle tutulur, ilmîliği isbat edilmiş bir şey yok.

Ebubekir Sifil Hoca

———————
İmâm-ı Şâfıî (rahmetullahi aleyh) der ki: Kızdırılmak istenip de kızmayan kimse hımardır, yani eşektir.
Yahut ifrat eder, yani çok kızar. Bu sıfat, insanda galib olunca,akıl ve din idare ve hâmiyetinden çıkıp, gayr-ı meşrû’ ve akılsızca intikam almağa koyulur. Bu da bazen tabiatı, yaradılışı icabı olur,bazen de sonradan kazanılır. Meselâ gayz ve gadabmı söndürmek için
uğraşan ve bununla sevinen, yahut gadabının icâbını yapmakla övünen ve buna mağrur olan ve buna cesaret, yiğitlik ve erkeklik adını veren insanlar arasında bulunur.Burada itidal üzere olmak, derecelerin en güzel ve hallerin en iyisidir. Bu ise, akıl ve dinin işâretine bakmak, onlara göre hareket etmek, onlara danışmaktır. O zaman hamiyeti gözetmek gerekli olan
yerde gadab hâsıl olur. Hilim ve afv güzel olan yerde gadabı söner.Allahü Teâlâ’nın Bakara sûresi yüz kırk üçüncü âyetinde: “Sizi va-sat ümmet kıldım ” buyurması ile teklif ettiği vasat mertebesi budur. Kıldan ince, kılıçtan keskin olan sırat-ı müstakim de budur.Taşköprülüzade Ahmed Efendi
—————–

Hadisi şerifte: ” Kulun isteyerek yaptığı her hareket ve hareketsizlik için önüne üç defter konur. Biri niçin yaptın? Diğeri nasıl yaptın? Üçüncüsü de kim için yaptın? Birinci niçinin manası, kendisine bunu Allah için mi kendi nefsi için mi yoksa şeytana uymak için mi yaptın demektir. Bundan kurtulursa nasıla sıra gelir. Yani nasıl yaptın? Çünkü her bir hakkın bir şartı edebi ve ilmi vardır. Yaptığını ile uyarak mı yoksa cahilliği kolay görerek mi yaptın? Bundan kurtulursa, yani şartlarına uygun olarak yapmışsa kim için? yani bunu ihlas ile, yalnız Allah için senden yapman isteniyordu. Onun için yaptıysan mükafatını görürsün, başkası için yaptıysan, karşılığını ondan iste, dünya için yaptıysan zaten nasibsizsin, daha başkası için yaptıysan sıkıntı ve cezaya kavuşursun denir.” buyruldu.

Taşköprülüzade Ahmed Efendi – Mevzuatul Ulum

———————–

Ehil olsun veya olmasın çok mizah ve şakadan kaçınmalıdır.Zira mizah ve şaka yaptığın akıllı ise, sana kin besler, sefih ise, sana saldırır. Çünkü mizâh ve şakanın çok olması heybeti kırar, yüz-suyunu giderir ve aşağılık denizine batırır. Ardından kin doğar, tatlılık gider, âlimse ilmi lekelenir, akılsızın cüretini artırır, yalana götürür. Hâkim yanında mertebesini düşürür, takva sahibi kullardan ona kızgınlık gelir. Kalbi öldürür, onu ezer ve söyleyeni Rabbinden uzak eder. Gaflet ve zilleti arttırır. Onunla zulmet artar, belki ölüm düşüncesi fazlalaşır. Ayıplar çoğalır, gizli şeyler ortaya çıkar. Derler ki, mizahın çokluğu, ancak akıl azlığındandır. Yahut inkâr ve tekebbürden olur.

Taşköprülüzade Ahmed Efendi – Mevzuatul Ulum

———————-
İyi bir hayat ve insanlarla iyi geçinmek istiyorsan, sevdiklerine ve sevmediklerine, onları beğenir gibi görünüp, onları aşağılamamalısın. Onlardan heybet hasıl olur diye de korkup, uzaklaşmayasın.
Tekebbür olmadan tevkîr edesin. Tevazuun ise, zillet şeklinde, aşağılık hâlinde olmamalıdır. Her işinde orta halde olasın. Nitekim: «Her işte, doğru yoldan sapmamak lâzımdır» demişlerdir. Çünkü her iki tarafı da mezmûmdur. İki tarafına da bakma ki, bu bakış tekebbürden doğar. Etrafına çok bakmamahdır. Cemaat arasında oturmamalıdır. Oturursan çok oturmayasın. Parmaklarını çıtırtmaktan, sakal ve yüzüğün ile oynamaktan sakınasın. Dişlerini kurcalamaktan,parmağını burnuna sokmaktan, çok sümkürmekten, yüzünden sineği kovmaktan,insanların önünde, namazda ve başka yerde gerinmek ve esnemekten sakınasın.Taşköprülüzade Ahmed Efendi – Mevzuatul Ulum
——————
Şâdmânam gam-ı yâr ile sevinmez yokdur
Bir gedâ cümle cihân mülkine sultân olsa.
Taşlıcalı Yahyâ
Bende sevgiliden bana gelen sıkıntılardan dolayı mutluyum
Bir dilenci bütün dünyâ mülküne sultan olsa buna hiç sevinmez mi?| Berceste Beyitler
————————

“Müslümanca düşünmek ve yaşamak nedir?”

“Müslümanlık”ı nasıl tarif ettiğinize bağlı olarak bu sorunun cevabı değişecektir. Küreselleşmenin “amentü”sünü benimsemiş, “çağın dışına düşmemek” gibi bir kaygıyla hareket eden, “kale alınma”yı ve “ayak uydurma”yı temel endişe edinmiş birisi için elbette “Müslümanlık”, temel kaynakları tarafından nasıl tarif edilmiş, daha doğrusu temel kaynaklarının tarif biçiminin ne olduğu konusunda başından beri nasıl bir konsensüs oluşmuş olursa olsun, bunun hiçbir önemi yoktur. Onun için Müslümanlık, “mevcudu onaylayan”, “problem çıkarmayan”, bu sebeple “yararlı” bir şeydir. Böyle olduğu sürece onaylanmayı hak eder.

Bu dünyanın efendileri bu dünyayı istedikleri şekle soksunlar; Müslümanlık onlara bu noktada herhangi bir şey söylemez. Pardon, “elinize sağlık”tan başka bir şey söylemez! Eh, bu arada bunun bize sağlayacağı küçücük getiriler bulunması da eşyanın tabiatından sayılmalı değil mi?!

İtiraz edenler mi? Artık hayli “marjinal” konuma düşmüş durumdalar. Dolayısıyla sözlerini etmeye bile değmez…

Ebubekir Sifil Hoca
“Bizim Meselemiz Ne?” adlı makaleden…

——————-
Gezerken yağmurda rüzgarda karda
İçimde güneşi yakar giderim
Ömrümü kaplayan karanlıklarda
Ben bir şimşek gibi çakar giderimVarsın kovalasın gece gündüzü
Bahar içimdedir düşünmem güzü
Bana gülmezse de hayatın yüzü
Ben ona gülerek bakar giderimMünir Nurettin Selçuk
———————
Bir evin güzelliği uyumdur. Bir evin tadı bağlılıktır. Bir evin sevinci sevgidir. Bir evin zenginliği çocuklarıdır. Bir evin yasası hizmettir. Bir evin refahı memnun olan gönüllerdir. ” (Henry Taylor)
—————-

İnsanın varlık gayesi içindeki çocuğu korumaktır. İçindeki çocuğu korumak, Allah’a vefa, Rasûlüne sadakat, Halka safa, Âleme hayret demek olan fıtratı korumaktır. Asıl felaket,içindeki çocuğu, fıtratı yitirmektir, içi geçmiş, özünü yitirmiş meyveler gibi…

Bedri Gencer

————-
Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde,
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.
Yahya Kemal

Cenazemi görünce; “Ayrılık, ayrılık!” deme! O vakit, benim ayrılık vaktim değil, “buluşma, kavuşma” vaktimdir! Beni toprağın kucağına verdikleri zaman sakın; “Veda veda!”deme! Çünkü mezar, öteki âlemin, cennetler mekânının perdesidir! Batmayı, gözden kaybolmayı gördün ya, bir de doğmayı gör,düşün Güneş’le Ay batıp gözden kayboldukları zaman bir ziyan gelir mi?

Bu hâl, sana, batmak, kaybolmak gibi görünse de aslında bu hâl doğmaktır. Mezar insana hapishane gibi gelse de orası ruhun kurtulduğu yerdir. Hangi tohum yere atıldı da yeniden bitmedi? Öyleyse niçin insan tohumu hakkında şüpheye düşüyorsun? Hangi kova kuyuya sarkıtıldı da dolu çıkmadı?

Hz.Mevlâna

—————–

Bir gerçeklik hakkındaki ”doğruyu” (bir büyük anlatıyı) söyleme çabasında olan televizyon haberleri bile, gerçeklikten farklı olduğunu ve gerçekliğin temsilini öncelediğini vurgulayarak, postmodern özellikler gösterir. Örneğin, Orta Doğu’daki siyasal bir rehin alma olayıyla ilgili haber, gerçekten ne olduğuna ilişkin oldukça farklı imgeleri içerebilir: Stüdyodaki sunucu, olay yerine giden muhabir, olayın gerçekleştiği sokaktan görüntüler, editörün uygun gördüğü arşiv görüntüleri, kurbanların aile veya mezuniyet fotoğrafları, ”bir uzman” tarafından yapılan yorum, olaya veya kaçıranlara ilişkin sanatçı izlenimleri, bilgisayar grafikleri…

Tüm bunlar bir olayla onun temsili arasındaki olası ilişkiyi karmakarışık eder. Ayrıca uzlaşımsallıkları sanki yeni bir olayı temsil etmekten çok, bildik imgeleri yeniden üretiyor gibidir. Orta Doğu’daki huzursuzluğun imgeleri bu huzursuzluktan ayrılamaz ama bunun nedeni rehin alma olayı değil, medya haberlerinde olayın sunum biçimidir. Rehin alma bir taklittir çünkü temsiliyle birliktedir ve dolayısıyla farklı temsil biçimleri (arşiv görüntüleri, canlı görüntüler veya sanatçıların canlandırmaları) arasında bir çelişki yoktur. Eğer imgeyle göndergesi arasında varlıkbilimsel bir farklılık yoksa, diğerlerini ona karşı sınayabileceğimiz ”doğru” bir temsil biçiminden de söz edilemez. Her imge diğerleri kadar ”doğrudur” ve dolayısıyla bunlar arasında çelişkili farklılıklar söz konusu değildir.

John Fiske

Der:Süleyman İrvan – Medya,Kültür,Siyaset; syf.35

——————

Temsil kuramlarının temel görüşü şudur: görünenin aksine televizyon gerçekliğin herhangi bir parçasım temsil etmekten (yeniden-sunmaktan) çok, onu üretir ya da inşa eder. Gerçeklik görgülcülüğün nesnelliğinde varolmaz, söylemin bir ürünüdür. Televizyon kamerası ve mikrofonu gerçekliği kaydetmez, onu kodlar: kodlama ideolojik olan bir gerçeklik duygusu üretir. Dolayısıyla yeniden-sunulan gerçeklik değil ideolojidir ve bu ideolojinin etkililiği televizyonun görselliğiyle sağlanır. Böylelikle doğruluk iddiasını gerçeğin nesnelliği içinde konumlandırmaya çalışır ve dolayısıyla ürettiği her ”doğrunun” gerçeklik değil ideoloji olduğu gerçeğini gizler. Dolayısıyla televizyon, endüstriyel sistemin ekonomik alanda yaptığını göstergebilimsel alanda yapar. Endüstriyel sistem yalnızca mal üretimi ve yeniden üretimi yapmaz: son kertede ve kaçınılmaz olarak yeniden ürettiği şey kapitalizmin kendisidir.

Televizyon da, telegörsel gerçeklik üretimi sırasında nesnel gerçekliği değil kapitalizmi yeniden üretir. Elbette bu maddi değil ideolojik bir yeniden üretimdir. Taklitçi (mimetic) yaklaşım, bir imgenin kendi göndergesinin bir yansıması olduğu ya da en azından olması gerektiği varsayımına dayanır. Kamera merceğini dünyaya açılan bir pencere olarak inşa eden bir saydamlık eğretilemesi üzerine temellendirilmiştir. Ancak, bu büyülü pencere gördüğümüz şeylerin imgelerini kaydedip dolaşımını sağlayabileceği gibi, imge ile göndergesi arasındaki gerçek ya da mantıksal olarak doğru ilişkiyi tersine de çevirir: imgeyi göndergesinden daha önemli hâle getirir.

John Fiske

Der:Süleyman İrvan – Medya,Kültür,Siyaset; syf.30

————–
“Bizim işimiz belki de,
Nilüfer çiçeği ve çağımız arasında,
Hakikat şarkısının peşinde koşmaktır.”Sohrab Sepehri-
———–
“İyisi ayağa kalkayım
boyaları alayım
kendi yalnızlığımın üzerinde bir kuş çizeyim!”Sohrap Sepehri
————–

Sen şarkılarını söyle,kendin ve ilham perileri için.Gerisi karşılık beklentisi.Sesinin yankılanmasını beklemek bile kayalıklara umut bağlamak, yani arzu yani mayâ.Dağ başlarında açan güzel çiçekler gibi olmalı insan; başkaları görsün diye değil sırf güzel olmak için”

Rafet Elçi

7.Bölüm:

https://www.ilimcephesi.com/kitap-notlari-hikmetli-sozler-siirler-beyitler-6/

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir