Kitap Notları-Hikmetli Sözler-Şiirler-Beyitler -6

indir-300x150 Kitap Notları-Hikmetli Sözler-Şiirler-Beyitler -6
Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez,
Bârân yerine dürr ü güher yağsa semâdan.
Ziya Paşa
Talihsiz olanın bahçesine bir damlası düşmez,
Yağmur yerine inci ve mücevher yağsa gökten .
—————–

Cenneti annelerin ayaklarının altına sokan bir dine inanıyoruz, ancak annelik ve ev kadınlığının değerleri ve anlamı, ileri kapitalizm, tüketim kültürü, sosyal medya, TV’ler, feminist gruplar, eğitim ve toplumun kültürel ve ideolojik olarak oluşturduğu algılamalar nedeniyle giderek azalmaktadır. Politikacılar, ekonomistler ve kitle iletişim araçları sürekli olarak karalama ve aşağılama kampanyaları ile beynimiz yıkamaktadır. Bazen açık bazen gizli olarak yapılan bu propaganda yöntemleri ile sadece çalışan kadının değerli, saygın ve özgür olduğu algısı bilinçaltımıza aşılanırken, anne ve ev kadını olmanın kadınları dört duvar arasında hapsettiği, kamusal, sosyal ve kültürel alanda yer almasını engellediği propagandası sürekli olarak yapılmaktadır. Kamuoyuna göre maalesef, annelerin ve ev kadınlarının hiçbir değeri ve anlamı yoktur. Çünkü ev kadınlığı, para ve statü kazandıran bir meslek olarak kabul edilmez. Asad Zaman’nın dediği gibi, kapitalist “bir pazar toplumunda her şey satılıktır. İnsan yaşamları, işgücü piyasasında satılan mallardır.”

Ali Güneş

—————–

..Bir yol buldum öteye geçerek gözlerinden
İşte yeni bir dünya peygamber sözlerinden

Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm

Erdem Beyazıt

—————–
Canlı bir kitapsın, yazarı Mevlâ
Açık dur, kitaplar seni okusun.
Yüzünde şavklansın nazarı Mevlâ
Eğilsin mehtaplar seni okusun.
Abdurrahim Karakoç
————–
Sadık kul olanın yüzü apaknr
Şafak aydınlığı gibi parlaktırÖzü doğru, sözü daima haktır
Hakk’ın nuru parlar baksan yüzüne
Doyum olmaz onun tatlı sözüneİbnü’n Nahvi

—————
Bilirsin ki dünya pek kan içici
Her şey fâni burda, her zevk geçici
Vefa nedir bilmez, hep âldatıcı
Şaşırıp da cânım gel/düşme dara
Gerçek mutlulugu cennette ara
İbnü’n Nahvi
—————-
İlâhî kazâya rıza göstermek
“O’ndan gelen her şey kabulüm” demek
İman budur işte, bu zevke ermek
Her işte hedefîn rıza olmalı
Bu kutsal hedeften ayrılmamalı
İbnü’n Nahvi
————-
Nedir varlıktaki uyum ve âhenk
Türleri ayıran kim, hevenk hevenk
Tamtamına her şey birbirine denk
Hikmetle dokunmuş varlık kumaşı
Bunu görmeyenler gerçekten şaşıİbnü’n Nahvi

————–
Zamanın yol açtığı olaylardan hiç korkma
Geçicidir her olay, başa gelenden korkma
Birkaç günlük şu ömrü huzur içinde geçir
Geçmişi tasa etme, gelecekten de korkma!Ömer Hayyam

————–
Dönmese de felek bizim arzumuzca iki gün
Bir kararda kalmaz devran her zaman, üzülme.” (Hâfız-ı Şirazî).
————–

Gülün gülümsemesinde ahde vefa nişanesi yok. Ağla bülbül ağla ki tam ağlanacak iş, tam feryat edilecek çağ.

Hafız-ı Şirazi

————-

Vuslat zamanı gelip geçti, hatırası kaldı. Allah selamet versin…nerde kaldı o cilveler ne oldu o azarlayışlar?

Hafız-ı Şirazi

—————

Hâfız! Sonsuz bir mutluluğa erişmek istiyorsan ondan uzak olma.

Sevdiğine eriştiğinde de artık terk et dünyayı ve görmezden gel onu.

Hafız-ı Şirazi

————–

Ne ulûm-ı nakliye hisse-i akıldan âzâde, ne ulûm-ı akliye hisse-i nakilden vârestedir. Terakki, mazideki kıymetlerden istiğnâ değil, onları tadilât ve keşfiyât-ı cedîde ile daha mütekâmil kıymetlere iblâğ etmektir, tabir-i âharla servet-i eslâfa servet-i ahlâfı zammeylemektir”

Elmalılı Hamdi(Metalib ve Mezahib Dibacesinden)

————

Budur dünya dediğin:Dağılmak için biriktirilir; yıkılmak için yapılır.

Budur dünya dediğin devr-i Adem’den beri
Değişmekte sürekli kâh ileri kâh geri
Kim acep mutlu olan, varsa göstersin biri
Biriktirmenin sonu dağılmaktır, eyvah ey!
Her yapının kaderi yıkılmaktır, tuhaf şey..

İbn Sina

——————-

Beş çeşit insan ile arkadaş olmaktan sakın!

1) Yalancı: Çünkü onunla beraber olduğun sürece aldanış içinde bulunursun. O serap gibidir. Sana uzağı yakın, yakını uzak gösterir.

2) Ahmak: Sana faydalı olmak istediği zaman bile zarar verir, bunun da farkında olmaz.

3) Cimri: Senin en fazla muhtaç olduğun şeyi senden esirger.

4) Korkak: Seni başkasına teslim eder ve zor zamanda kaçıp gider.

5) Fâsık: Seni bir lokmaya ya da daha azına satar.”

“–Bir lokmadan daha azı nedir?” diye sorulunca Câfer-i Sâdık Hazretleri:

“–Bir lokmaya tamah etmek, sonra onu da elde edememektir.” buyurmuştur.[5]

Başka bir rivâyette şu ilâve de vardır:

“Sıla-i rahime riâyet etmeyen kimseyle de arkadaşlık etme! Zira ben, Allâh’ın Kitâbı’nın üç yerinde, onun mel’ûn olduğunu gördüm.”6

5] Gazâlî, İhyâ, II, 172.
[6] Ebû Nuaym, Hilye, III, 183-184; İbn-i Asâkir, Târîhu Dımaşk, c. 41, s. 409.

———

..Meselâ; okuduğumuz bir Bilim veya ders kitabında şöyle bir ifadeye rastlarız: “Güneş, ısı ve ışık verir.” Bu ifade, herhangi bir dinî veya felsefî inançtan veya inançsızlıktan bağımsız, gayet nötr ve objektif görünüyor değil mi? Yani, Güneşi gören herkesin, kabul edeceği ve inansın – inanmasın herkesin kabul etmek zorunda olduğu bir “gözlem bilgisi” olarak gözüküyor, değil mi? Aslında, hayır!

Çünkü: Bu ifade; olan’ın, olduğu gibi çekilmiş bir fotoğrafı değil! Çünkü, bu cümledeki “verir” kelimesi; Dil ve Mantık kuralları açısından, “Güneş” gibi cansız ve iradesiz varlıklar için kullanılamaz! Çünkü: “Verir” kelimesi; sadece canlı ve şuurlu, iradeli ve bilgili (meselâ biz insanlar gibi) varlıklar için kullanılır! Yani, Güneş’e sorabilseydik ki: “Sen, dünyaya ısı ve ışığını nasıl gönderiyor, nasıl ulaştırıyorsun?” Muhakkak; “Olaydan haberim bile yok” diyecektir!

Bu örnek gibi; gene, meselâ, okuduğumuz herhangi bir bilim veya ders kitabında geçen: “Su, güneş ve toprak; bitkilerin büyümesine sebeptir” ifadesinde; “Su, güneş ve toprağı”; bitkinin büyümesinde “fail ve özne” olarak lânse eden bu Bilimsel Bilgi’de de, Mantık ve Dil hataları mevcuttur. Yani: Yukarıdaki soruyu, bunlara da yöneltsek: “Siz bu bitkiyi nasıl büyütüyorsunuz?” Onlar: “Bitkiyi değil büyütmek, o bitkinin varlığından bile haberimiz yok!” diyecekler!

Zaten, bitki’nin “büyüme” eylemi, bambaşka bir hâdise olup; su – güneş – toprak gibi varlıklarda, bitkiyi nasıl büyüteceğinin bilgisi yoktur. Yani: “Su”, sebep olarak, olsa olsa en fazla, bitkileri “ıslatır”; Güneş, “ısıtır ve aydınlatır”; toprak, “saksılık” yapar! Bunları yapmaları da, gene Rabbimiz’in kudretiyle ve ilim, iradesiyle olur

Ayhan Küflüoğlu

—————-

Şeyh Sâdî, Bostan adlı hikemî eserinde çok ibretli bir hikâye nakleder:

“Tatlı dilli, güler yüzlü bir delikanlı bal satardı. Bu, öyle bir civanmert idi ki, gönüller onun tatlılığından yanar, erirdi. Boyu, beli saz ile bağlanmış şeker kamışına benzerdi. Müşterisinin sayısı belli değildi.

Öyle bir yiğit idi ki, faraza bal satmayıp zehir satacak olsaydı, herkes zehri onun elinden, bal gibi içerdi.

Suratsızın biri de, o yiğidin satışına özendi, kazancını kıskanıp bal satmak istedi. Bal tablası başında, sirke satan yüzüyle, mahalle mahalle dolaştı. «Bal, bal!» diye bağırdı durdu. Fakat balına müşteri değil, bir sinek bile konmadı.

Akşam oldu, eve döndü. Eline bir kuruş geçmemişti. Fenâ hâlde kızdı, bir köşeye çekildi, oturdu. Günahının cezâsından korkan günahkâra, bayram günü zindanda tutulan bedbahta benziyordu.

Hanımı ona, latîfe sûretiyle:

“–Ekşi yüzlünün balı acı olur!..” dedi.

Çirkin huy insanı cehenneme götürür. İyi huy ise cennetten çıkmıştır.

Arkadaş! Yürü, gerekirse ırmaktan sıcak su iç de, kızgın güneşte kavrulsan bile ekşi yüzlü insanın elinden soğuk şeker şerbeti içme! Kaşları diken gibi çatılmış olan kimsenin ekmeğini yemek, rûha ziyanlıktır.

Efendi, hırçınlıkla işini sarpa sardırma; çünkü hırçınlar dâimâ bedbaht olurlar. Farz edelim ki; altının, gümüşün, bir şeyin yok. Tatlı bir dilin de mi yok?” (Osman Nuri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlakı-1, Erkam Yay.)

——————

İyi çocuk yetiştirmek ve annelik yapmak, iyi bir fabrika kurmaktan daha kıymetlidir. Anneliği bu yüzden en önemli meslek olarak görmek gerekiyor. Ev hanımlığını küçültmek, psikolojik olarak yapılan bir savaş taktiğidir.

| Nevzat Tarhan

————————-
Bilmiş ol ki her hastalık, ölümden bir parçadır. Eğer çare bulabilirsen ölüm cüz’ünü kendinden defet.
Madem ki ölümün cüz’ünden kaçamıyorsun, bilmiş ol ki onun tamamını senin başına dökeceklerdir.
Eğer ölümün cüz’ü sana tatlı geliyorsa bilmiş ol ki Allah, onun küllünü de sana tatlılaştırır.”
(Mesnevi’den…)
———————

Yine insan vardır ki güzellik ve iyiliklerden kaçınır, çirkinlik ve kötülüklere yönelir. Kötü amellerin tehlikeli bir girdap olduğunu hem akıl hem de dini açıdan bildiği halde o korkutucu girdapdan yüz çevirmez, iyilikler anayoluna koşmaz. Dünyadaki alçak menfaatleri uhrevi faydalara tercih eder. Rüzgâr hangi taraftan eserse fırıldak gibi o yöne döner ve oradan gelecek hazzı düşünür. “Rüzgârın önüne düşmeyen âdem yorulur.” hikmetli sözünün bu meseleye tatbik edilemeyeceğini izah etmek gereksizdir. Bir an gelir iyilikleri kabul edip kötülükleri tahkir etmede hakperestlerle aynı dili konuşur. Bir an gelir bu ilkenin tersini savunur ve boş kelâm eder. Zira hakikat meslekinde renkten renge girmek olmadığı gibi, hakikatten uzak kalan karanlık düşünce sahiplerinin müstakil ve belli bir yol bellemeleri de imkânsızdır. Nitekim şu şiirde de bu durum şöyle ifade edilmiştir:

“Pek şaşırdım bir şeyhe ve onun zühdüne / İnsanlara daima korkularından bahseden şeyh / Gümüş kupadan içmeyi kendisi kerih görür / Elde ettiğinde ise içmekten geri kalmaz.”

İbnülemin Mahmud Kemal

——————

İnsaf bir güzel haslettir ki hangi fert onunla nitelenirse insanlığa mahsus olan bir şerefi elde eder. Çünkü insanlık vazifesini hakkıyla ifa edebilmek için en büyük sâik insaf duygusudur. İnsaf duygusundan yoksun insan, insanlık kâinatına bedenlenmiş bir musibettir. İnsanların bu musibet yüzünden uğradıkları zarar, yeryüzü ve gökyüzü âfetlerinden hiçbiriyle mukayese edilemeyecek derecede tehlikelidir. Kişinin kendini başkalarına kıyas etmesi (kıyâs-ı nefs) fazilet ve insanlıkta yegâne kıyastır. Emel ve amellerini bu kıyasa tatbik etmeyenler, fazilet ve insanlık dairesinin hâricinde kalarak insanlık âlemini musibetlere maruz bırakırlar. İnsaf sahipleri her emel ve amelde tabii olarak kendilerine lâyık görmedikleri kötülükleri başkalarına da lâyık göremeyeceklerinden, insanlık âlemi musibet ve bela karanlıklarından mahfuz olacaktır.

İbnülemin Mahmud Kemal

———————–

Her insan iki kutuplu bir yapıda sayıları sonsuz varoluş mümkünatları taşıma potansiyeli ile yaratılmıştır.6 Alt varoluş mertebeleri “karanlık” (içim karardı), “dar” (daral bastı), kaygı, esef, pişmanlık, suçluluk, hased, kin, öfke, intikam, hırs, enaniyet, şehvet duyu ve duyguları ile doluyken yukarılara doğru bunlar azalır ve varoluş kaygısı yerini varoluş ümidi ve güvenine bırakır (reca’ ve itminan). Hazret-i Mevlânâ’mız bu nefs yapısını şu beyitlerle ifade eder:

“Aziz dost! Sen, tek bir kişi değilsin; sen bir âlemsin! Sen derin ve çok büyük bir denizsin. Ey insan-ı kâmil! O senin muazzam varlığın, belki dokuz yüz kattır; dibi, kıyısı olmayan bir denizdir. Yüzlerce âlem, o denize gark olup gitmiştir! Bu konuyu anlatmak; uyanıklığın da uykunun da elinde değildir. Zaten bu dünya ne uyanıklık ne de uyku yeridir!” (Hz.Mevlânâ, Mesnevi, cilt 3-4 s.94)

Mustafa Merter

————–

“Aydınlanma”, Rönesans, Barok, Reform hareketleri dumura uğradıktan sonra dininden ümidini kesmiş Avrupa insanının aklına sığınarak kendi kendini kurtarma çabasıdır.3 Vicdanın, sağduyunun, sezgilerin merkezi olan kalbin unutulup aklın ön plana çıkartılması, o kapkaranlık varoluş okyanusunda bir can simidi gibidir. Ve kalb kapısı tıkanıp, ilâhî rabıta kesilince de, kaçınılmaz olarak “hikmet”e dayanmayan bilim ortaya çıkmıştır. Bir yandan keşifler yapılıp, tabiat üzerine hüküm kurulurken bir yandan da paradoks olarak usulca kendi kendini yok etme süreci başlar. Çünkü Yeats’in ne güzel ifade ettiği gibi “terbiyeci” nin sesi artık duyulmaz. 4 İnsanı din ve maneviyat olmadan anlama çabaları ise, benzetmeyi affedin, satın aldığımız herhangi bir aleti, “kullanma kılavuzu”nu okumadan kullanmaya benzer. Ruh unutulup maddiyata aşırı önem verilince insan hakkında doğruların yanı sıra spekülatif, uyduruk bilgiler de üretilir ve bugünkü insan manzaraları ortaya çıkar.

Mustafa Merter

——————-

Özgürlük, hayır olsun veya olmasın, arzulananı tercih etme değil, sadece hayırlı olanı ihtiyar etme ve mahza hayır olan Allah’ın razı olduğunu yaşamadır. İhtiyar demek, salt hayır olan Allah’tan bir nur olarak bahşedilen akıl gücüyle temyiz ve tespit edilendir. İnsan denen varlıkta iradenin gadabî ve şehevî güçleri yönetmesi her hâlükârda ahlak (tedbîru’l-ferd) olarak adlandırılmıştır, fakat iradenin bu güçleri, fıtrattaki ilâhî nur olan aklın ışığıyla yönetmesine “güzel ahlak” denir. Dolayısıyla güzel ahlak dışında özgürlük imkânı yoktur. Bir şekilde iradeye sahip olmak değil, akıl gücünün iradeye hâkim olması önemlidir.

Özgürlük Batı’nın kapitalizmi tebliğinin etkisiyle bütünüyle yanlış anlaşıldığı gibi, örneğin “serbest” kavramı da yanlış yerleşmiştir. Oysa ser-best demek, başa bağ(ım)lılık demektir. Buradaki baş pür hayır olan Allah’tan başkası değildir. Bütün bunların aksine öz-gürlük ve ser-bestlik, ser-keşlik (akılsız başlık ve itaatsizlik) anlamına kaydırılmış, özü yok edecek olan bir öz-körlük, özü gürleştirme olarak lanse edilmiştir.

Salih Aydın

——————-

Kendilik bilincii, insanın varoluşunu zamanın üç boyutuna göre açıklaması ve kimliğini oluşturması anlamına gelmektedir. Kültürel bir varlık olarak insanın kendi varoluş şartlarını üretmesi, söz konusu şartların sürekliliğinin sağlanması ve kendi geleceğini güvenceye alması kendilik bilincinin en önemli göstergesidir. İnsan olmanın şartlarını oluşturan kültürel yapı kişilerin kendilik bilinci üzerinden varoluşlarını açıklayarak yaşantılarını sürdürmelerini sağlamaktadır. Kişiler, kültürel yapıdan aldıkları donanımla kimliklerini oluşturmakta ve kendilik bilinçlerini geliştirmektedirler. Kendilik bilinci, düşünen bir varlık olan insanın, insan olmanın ne anlama geldiği ve kişi olarak varoluşunu nasıl sürdüreceği, hangi amaçlar peşinde gideceği içerikleriyle oluşmaktadır.

Kendilik bilincinin içeriği, genellikle kültür ya da toplum tarafından ana hatlarıyla biçimlendirilmekle birlikte, asıl olan, kişinin kendi kimliğini gerçekleştirirken dayandığı değerler, eylemler ve amaçların sorgulanarak seçilip benimsenmesidir. Seçilen değerlerin gerekçeleri ve uygulamaları ile belirlenen amaçlarla ilişkilerinin kurulması ve hesaplarının verilebilmesi kişinin kendilik bilincini oluşturmaktadır. Başka bir deyişle kendilik bilinci, insanın kendine dönerek insan olmanın ne demek olduğunu kavraması ve kişi olarak yaşama tarzı ile amaçlarının belirlenmesidir.

Ayhan Bıçak

—————

Sufiler “Âlem Hakkın kemalini izhar eden bir ayna olarak var oldu.” dediklerinde, insan ve âlem için sadece kendi dışlarında bir ilke bulmuş olmadılar; gayeyi de dışarıya taşıyarak insandan ve âlemden daha büyük bir varlık alanının parçası hâline getirdiler bizi. Günümüzde hareket edebileceğimiz noktalardan birisi budur: Varlığı Allah’ın gayesi üzerinden yorumlamak ve insana gerçek görev olarak da bu varlığın tecellilerini temaşayı yüklemek!

Ekrem Demirli

———–

Nasıl böyle olabilir, sorumlu tutulan kim? ‘Kuldur’ dersen, işte o ölümlü! ‘Rabdir’ dersen, O nasıl sorumlu olabilir ki!” İbnü’l-Arabî

“Ger ben ‘ben’ isem nesin ey yâr Ver Sen ‘sen’ isen neyim men-i zar” Fuzulî

—————-

Kendini bilmenin ilk adımı insânın kendi varlığında her kötülüğü yapabilme potansiyeline sahip bulunan bir nefsi bulunduğunu anlamasıdır. Bunu anlayan insân kendi nefsini ve ahlâkını düzeltmenin, başkalarını ve toplumu düzeltmenin öncelikli adımı olduğunu anlar ve bunun gereğini yapar. Kur’ân’ın, “Şüphesiz, dönüş yalnızca Rabbinedir” veya “Bizler, Allah içiniz ve yine bizler O’na dönenleriz” âyetlerine baktığımızda anlıyoruz ki bir “dönüş” ile karşı karşıyayız ve bu dönüş görüldüğü gibi varlığın aslı/kaynağı olan Allah’a dönüştür.

Öyleyse insânın kendini bilmesinin bir anlamı da zamandan ve mekândan münezzeh olan varlık ötesi boyutta kendi varlığının gerçek arketipini bulmasıdır. Kendini bilme aynı zamanda insan varlığının derûnundaki gizli “Hakk’ın” ortaya çıkarılması, diğer bir ifâdeyle insânın kendi varlığının derûnundaki ilâhî varlığı temaşa etmesidir. Bu kemâle ulaşanlar, ilâhî varlığın kendi rûhunun en derin ve en merkezi parçasında var olduğunu bilir ve hisseder.

Necmettin Şahinler

——————-

İnsânın kendini bilmesi, asıl benliği üzerindeki maskelerin/perdelerin ötesine geçerek “çıplak ben”ine yâni bir anlamda ben ötesi şuura ulaşmasıdır. Başka bir deyişle kendini bilme, insânın varlığındaki iğreti unsurların ötesindeki değişmez realiteyi/özü ortaya çıkarma arayışıdır. İnsânda sahte bir benlik tasarımı oluşmasına yol açan her şey, kendi varlığına ilişkin bilgiden onu alıkoyabilir. Çünkü insânın kendini bilmesinin önündeki engel, kimi zaman sahip olduğu toplumsal statü, elde ettiği kariyer, sahip olduğu ilim veya herhangi bir hüneri, kısaca kişide koşullanmış bir bakış açısı meydana getiren her şey olabilir.

İşte bütün bu engeller ortadan kalktığında “insân ne olur veya ne olabilir?” sorusunun cevabı insânın kendini bilmesidir. Her insân kişisel deneyim ve içsel keşif yoluyla zamansal ve mekânsal değişime maruz olmayan kendi öz “ben”ini tanıma ve inşâ etme kapasitesine sahiptir. Bu inşâ sayesindedir ki insân, kendi varlığının mahiyetine ilişkin gerçekliğin farkına varır.

Necmettin Şahinler

—————-
Yaşadığı konutu yuva’ya dönüştüremeyen bireyde ‘kişilik’; üzerinde hayat sürdüğü toprak’ı yurda dönüştüremeyen bireyde de ‘kimlik’ sorunları baş-gösterir.
Kişilik ve kimlik sorunu olanın ‘kendilik bilinci’ gam’dır; yuvası ve yurdu olmayan da kuşa-kurda yem’dir…
İhsan Fazlıoğlu
—————–

Modern çağlarda özellikle Rönesans ile başlayan süreçte sanatlar da bilim ve teknolojinin hizmetine benzer hizmetler görecekti. Bütün “ilke” ve “bilgileri” kendi ben’i ile bulacağı vehmine kapılan modern insanın “bireyciliği”nin faşizan bir görünümüne dönüşecekti tüm sanatlar. Önce hayattan itina ile koparılıp müzelere tıkılacak, sonra müzelerin birer iktidar odağı hâline gelmesi sağlanacak ve üretilen “estetik” bilimiyle, insanların güzellik anlayışının hakikat ve marifetle bağı hunharca koparılacaktı. Her birisi sanat rahibine dönüşmüş estetik “uzmanları” ve “sanatçılar”, toplumu tepeden dönüştürmenin ve Allah-kâinat-insan bağlarını parça parça etmenin özneleri olarak giderek mini tanrıcıklara dönüştürülecekti.

Artık her şeyi paramparça etmiş modern çağın yersiz soruları sanat anlayışımızı da teslim alacaktı. Sanat sanat için mi, sanat toplum için mi? Sanat bireysel mi, toplumsal mı? Sanatçı özgür müdür, bağımlı mıdır? Sanatçı devrimci/muhalif midir, yoksa muhafazakar mıdır? Bütün bu yanlış sorular, anlayışımızı iğdiş etmek ve, ya o ya öteki tarafa “saptırmak” için, bizatihi kendisi sapmış bir sanat anlayışının bizi teslim alma girişiminden başka bir şey değildir.

Enver Gülşen

——————

Modern bilme biçimleri, nesne ile özne arasındaki bağları “kartezyen cogito” lehine gittikçe kopararak ayne’l-yakîn imkânlarını tümüyle iğdiş etme görevi gördü. Tüm kadim bilme biçimlerinin nesne ile özne arasında kurduğu “o olarak bilme” şeklinde tanımlayabileceğimiz hemhâl olma durumu ve “o olma” imkânları, bilginin iktidar kurma süreçleri içinde giderek kayboldu. “O olma” yok, “onu hegemonya altına almak” vardı artık! Modern “özne” giderek her şeyle ilişkisini, ilişki kurduğu nesneyi tanımlamak ve giderek tanımladığı biçime dönüştürmek üzere kuruyordu artık. “Empati” diye bir şey uydurduğu zamanda dahi, bu asla hemhâl olmak anlamına gelmiyor, “üstün” olanın “aşağıda” olana bir anlık acımasından ibaret bir duygusal görünümden başka bir şeye hizmet etmiyordu.

Enver Gülşen

——————

Modern/ultra-modern çağlar, bilgi ile hakikat arasındaki bağların kopmaya yüz tuttuğu zamanlar oldu. Bir yandan nicelik açısından ve her birinin belirli bir pra(gma)tik uygulama/çıkar değeri olan “bilgiler” çoğalırken; öte yandan, o bilgilerin insanın hakikat arayışında nereye yerleşebileceği meselesi gittikçe belirsizleşti. Bilgi yığını, kendisine ruhunu ve ilkesini verecek olan asıl bilginin hakemliği olmayınca, giderek gücün, iktidarın ve kötülüğün efendisine dönüşmeye başladı. Her bir unsuru ancak yerli yerine oturtulduğu zaman kıymetli olabilecek olan bilgi, uzmanlaşmanın güç planlarının kendisinden doğduğu bir “hırs merkezine” dönüştü. Böylece tevazuun değil kibrin, merhametin değil acımasızlığın, aşkın değil türü cinslerdeki şehvetlerin egemenliğine hizmet etmeye başladı.

Enver Gülşen

———————-

Kişinin söyleyecek şarkısı var ise, dinleyici aramaz… Bilir ki, söz menzile girerse, çölde dahi bir dinleyeni çıkacaktır…

İhsan Fazlıoğlu

—————–

Hiç kimseyi değiştirmeye kalkışma; kendin değiş; değişimini kendinde temessül; eylemlerinde temsîl et; yani -kısaca- sen yan ki, etrafın da aydınlansın…

İhsan Fazlıoğlu

—————
Bu dünya bir kuyu, havasız çömlek
Daralıyorum!
Kelime, mânayı boğan bir gömlek
Paralıyorum!ALLAH ismi varken lügat ne demek
Karalıyorum!

Kapımı, buyursun, diye o melek
Aralıyorum!

Necip Fazıl

—————–

“Bütün Kuran’ları yaksak, bütün camileri yıksak Batı insanın gözünde Haçlı Seferlerinin yalınkılıç ve tekbir getiren cündileriyiz.”

Cemil Meriç

———

İnsanın çaba göstermeden, özveride bulunmadan ve acı çekmeden “kültürlü” olabileceği varsayımı entellektüel üstünlüğü kökünden sarsmaktadır.Eğitim ve kültür sahibi olma, tedrici, aşamalı ve düzenli süreçlerse, o zaman popüler kültür bunun zıttıdır.Çünkü kitle kültürünü çekici kılan şey, çaba göstermenin gereksiz olduğu imasıdır.

Zygmunt Bauman

———

‘Kalbinden kırgınlıkları sök at’ dedi bilge, ‘orası başka bir şey için.’ ‘Neden gül yetiştirmek dururken pıtrak ekiyorsun?’

Kemal Sayar

————-
Gözün varsa kendi gözünle bir bak
Hiçbir şeyden haberi olmayan bir ahmağın gözüyle bakma.
Kulağın varsa kendi kulağınla dinle duy.
Neden sersemlerin kulağına kapılıyorsun?
Taklide uymaksızın bakmayı âdet edin,
Kendi aklını koru, onu düşün sen.
Hz.Mevlana
—————-

Modernite insan nefsini – ki İslam düşüncesinde ruha ve nihayetinde Allah’a boyun eğmek zorundadır – bir ilaha çevirmiştir. Modern düşüncedeki genel eğilim, inanmam gereken asli ilahın ben olduğunu telkin etmektedir, çünkü en önemli ilah odur. Açıkça bu bir kaosun tarifidir: “Herkes kendi çaresine baksın.” Bu yüzden modern insan, kaosa düzen getirmek için tanrıları kapsayarak daha mükemmelini üretmek zorundadır. Modern insan ütopyanın, dünyadaki cennettin hayalin kurar. Bu cennet insan yapımı bir ideali, bir “ideolojiyi” tesis etmek ister ve “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” veya “hayat, özgürlük ve mutluluğun peşimde koşma” gibi inancımızın tanrılarına kul olmak ile yönetilir. “Demokrasinin” ütopyayı veya ilerlemeyi veya özgürlüğü veya interneti veya şu siyasi partiyi veya şu lideri getirecek olduğu bizlere söylendi… Bu tanrılar, daha fazla teksir ile çoğalmaya devam etmektedir ve bu da en büyük ahenksizliktir, parçalanmadır ve kaostur.

William Chittick

————-

Facebook ve diğer sosyal ağ siteleri kullanıcıya bireysel profiliyle kendini takdim etme şeklini düzenleme olanağı verir. Facebook profilindeki standart öğeler (arkadaş listesi, profil resmi, kişisel beğeni ve faaliyetlerin dökümü) açıktan tüketime sunma amaçlı «benlik paketlemesidir». Kendini başkalarına sunmak için paketlemek, bir performans unsuru da içerir. Mesela, Snapchat kimliğin performansla ilgili yönüne ışık tutuyor (Gardner&Davis, 2014: 81-83). Snapchat’teki performansı geçici zaman diliminde paylaşmayı şu anda Facebook, Twitter ve Instagram’da sunmaktadır.

Sosyal medyanın bu ikircikli ruh hali için uygun platform olması şizofrenik parçalanmışlıklara neden olmaktadır. Bu bağlamda, Can Kozanoğlu’nun, sosyal medya ve toplumsal şizofreni hakkındaki yorumu anlamh olmaktadır:

”Bir insanın sekiz dakikada attığı tweetlere bakın. Birinden nasıl nefret ettiğini, onü nasıl kötülüklerin beklediğini söylüyor, bombalamaktan bahsediyor. Üzerine bir Cemal Süreya şiiri, eğer muhafazakâr ise İslamcı bir şairin şiirini paylaşıyor. Birkaç dakika sonra ‘süt içtim içine de bal koydum’ tweeti atıyor. Sonra ’iyi geceler ben uyuyorum’ diyor. Hepsi sekiz dakika içinde oluyor. Buyurun size şizofreni zemini.” (akt. Ongun, 2015).

İnceleyin:  Kitap Notları-Hikmetli Sözler-Şiirler-Beyitler -3

Bu durum postmodernizmin ruhunu da yansıtır. ”Ya 0 Ya da bu” yerine, ”hem o hem de bu” mantığı ve ”anything goes” mottosu ile bir araya gelemeyecek sanılan unsurların bir sentez oluşturması çağın ruhunu yansıtmaktadır.

Vehbi Bayhan

——————–

Milenyum kuşağını ”Ben Nesli” olarak adlandıran Twenge’e göre bu nesil için birey daima önce gelmektedir. Kendinden memnun olmak her zaman önemli şeydir. Amerikan bireyciliği McDonald’s ve Coca-Cola örneklerinde olduğu gibi dünyanın her köşesine yayılmaktadır. Kişi kendi ihtiyaçlarına odaklanmakta, depresyon ve endişe oranları artmaktadır. Pop kültür, sürekli şahsa ve bireyselliğe vurgu yapmaktadır (Twenge, 2009: 13-24). Twenge, ABD’de 1980’den sonra artan narsist kişilik özelliklerinin 2000 yılından sonra ivmeli olarak hızlandığını; 2006 yılında, her dört üniversite öğrencisinden birinin narsist kişilik özellikleri taşıdığının tespit edildiğini ifade etmektedir (Twenge, 2010: 22).

Bozkurt’un yaptığı araştırmada Türkiye’de sosyal medya kullanan gençlerin yalnızlık ve bencillik oranlarında artış saptanmıştır. Bozkurt’a göre, günümüzde sosyal medya, narsist-bencil insanlar için kendilerini sergileyebilecekleri uygun bir zemin hazırlamaktadır. Nitekim kendilerinden başkasını düşünmeyen bencil gençler, uzun saatlerini sosyal ağlarda geçirmektedir. Kendisinden memnun olmayan bencil insanlar, bir taraftan kıskançlıkla başkalarının hayatlarını ”dikizlerken”, diğer taraftan da idealize edilmiş benliğini olabildiğince ihtişamı ile ”teşhir” etmektedir (Bozkurt, 2018: 6). Bayhan’ın yaptığı araştırmada da üniversite gençlerinin sosyal medya kullanma oranları yükselirken narsisistik kişilik eğilimleri de artmaktadır (Bayhan, 2015).

Milenyum kuşağı, kendi gettolarında narsisizm, materyalizm ve teknoloji bağımlılığı içinde yaşamaktadırlar. Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsüne göre, 65 ve daha yaşlı kuşaklara göre şimdiki 20’li yaşlardaki genç kuşakta narsisistik kişilik bozukluğu üç kat daha yüksektir. 1982 yılındaki araştırmaya göre 2009’daki araştırmada, üniversite gençleri narsisizm ölçeğinden yüzde 58 daha fazla oranda yüksek puan almışlardır. Yani, narsisistik kişilik oranı çağımızda gittikçe artmaktadır.

Vehbi Bayhan

Sosyoloji Divanı Dergisi – Kuşaklar Sosyolojisi,syf36

——————

“Ölmek, dirilmek, eskimek, yenilenmek kıyametin bir türlüsüdür. Onun için gözleri gönüllerine açık olanlar ‘halk-ı cedîd ’i her an görür ve yaratılış âleminin her lahza bir başka libasa bürünüp bir gûnâ boy gösterişini seyrederler. Kendimize kendimizde mahfuz olan hayat ve bekâ iksirine yeni baştan dudak değdirelim. Öyle ki yokluğun bağrından varlık baş kaldırsın ve gebe olan zaman, hâmil olduğu ‘haIk-ı cedid’i bir kere daha doğurup beşiğinde sallasın.”

(Sâmiha Ayverdi, Boğaziçi’nde Tarih, “’Halk-ı Cedîd” başlıklı yazıdan.)

————–

Anlamanın iki şartı vardır:Birincisi anlayanla anlaşılan arasındaki benzerlik,ikincisi ise bir miktar yabancılık.

Sadreddin Konevi

———

..Byung-Chul Han bu kitabında(şeffaflık toplumu) şunlardan bahsediyor. Günümüz dünyasında Şeffaflık (saydamlık), olumlu bir olgu olarak biliniyor. Şeffaflıkla birlikte hayatın her alanında verimliliğin artması bekleniyor. Enformasyon özgürlüğünün artmasından dolayı şeffaflığın güven sağladığı düşünülüyor. Fakat Feylesof Han bunların tam tersini söylüyor. Enformasyon elde etmenin günümüzdeki gibi çok kolay olması, toplum düzenini güven toplumu değil de kontrol toplumu yapar, diyor. Sosyal medyada özellikle facebookda şeffaflık çok net görülebilir. Herşeyin ışıklandırıldığı, gizliliğin, mahremiyetin olmadığı alanlar tüketilir. Böylelikle dünyamız her geçen gün daha utanmaz ve daha çıplak bir hâl almıyor mu? Ayrıca şeffaflığın düzgünleştirici ve hizaya getirici etkisinin bulunduğundan bahsediyor Han. Bu hâlin bir örnekliğe yol açtığını ve farklılıkların asla yer edinemediğini söylüyor. Şimdi bu durum ile toplum düzenini birlikte düşünürsek; toplum düzeninde uyum sağlama zorlamasının da aslında buradan kaynaklandığını görebiliriz. Günümüzde birçok insanın karşısındaki kişinin yetiştiği yörenin şivesiyle konuşmasına bile tahammülü yok. Birilerini sürekli belirli kalıplara dahil etme ve oraya hapsetme peşindeyiz. Ve bu durumu şeffaflık ile ilişkilendirmek mümkün…

Feylesofun şeffaflık konusunda bahsettiği bir başka husus; şeffaflık toplumlarında özgürlüğün yoğun bir biçimde kullanılması gerektiği… Bu durumun da kişinin kendisini gönüllü olarak ortaya çıkarması sayesinde mümkün olduğuna dikkat çekiyor. Yani, aslında özgürlük sömürülüyor. Kişinin kendini vitrine koyarak bu şekilde özgürlüğünü yaşadığını zannetme eğilimi artıyor. Ve bu eğilim kendisinin özel alanını koruma ihtiyacını bastırıyor. Böyle olunca da, kişinin yaratılış gayesini yaşayabileceği bir alan kalmıyor.

Şeylerin pürüzsüzleştirilmesi, düzleştirilmesi yada hizaya getirilmiş aynılar olarak da ifade edebileceğimiz olumluluk toplumu daha genel adıyla şeffaflık toplumu her şeyden önce insan ruhuna ters özelliklere sahip. Han, insan ruhunun geçirgen bir özelliği bulunmadığını, bu yüzden de olumluluk yada şeffaflık toplumunda bir tür ruhsal tükenişin görüleceğini, hatta günümüzde çok net görüldüğünü söylüyor. Kendimizle ilgili bu durumu birçok alanda farkedebiliriz. Mesela ilişkilerimizi ele alalım. Her türlü pürüzden arındırılmış, düz bir ilişkiden bir canlılık beklenir mi? Böyle bir ilişki ölü bir ilişkidir. Günümüz dünyasının en büyük probleminden biri de bu. Karşımızdaki insanı bütünüyle içimize alırken, onun iç dünyasına saygı gösterme gereğini unutuyoruz. Onun iç dünyasındaki farklılıkların farkına varmak yerine, bu ince detayları düzleştiriyoruz. Bu durumda ilişkilerimiz donuk bir özellik gösteriyor…

Hanife Kındır

Aylık Dergisi

————

Austin’e göre eylemler özgürlük kavramıyla açıklanamaz. Eylemle özgürlüğün ilişkisi açık değildir. Filozofların “Eylem özgürce ya da zorlanmadan gerçekleştirilmiş fiillerdir.” şeklindeki düşünceleri kapalıdır. Onlar “özgür” kelimesini kullanmakla, bu kelimenin karşıtı pek çok kelimeyi veya bunlardan birini dışlar. “Özgür değil” dediğimiz durumların hepsi aynı değildir, “Özgür değil” ifadesi, bu eylemlerin özgün niteliklerini göz ardı eder. Austin, özgürlüğü analiz ederken “hakikat” kavramının sentaksını kullanır ve şunları söyler: Nasıl “hakikat” bildirimlerin bir özelliğinin adı değilse, özgürlük de eylemlerin bir özelliğinin adı değildir; fakat eylemlere ilişkin bir değer hükmümüzdür.

Prof.Dr.Zeki Özcan

——————-

Nasıl bakacağımızı bilmezsek her gördüğümüzün görülmesi gereken olduğuna inanma hatasına düşmemiz kaçınılmazdır.

Zeki Özcan

————–

Logos (akıl) her filozofta farklı farklı işler; bu nedenle asla bir organon (düşünmenin yasası) değildir.

Zeki Özcan

—————
Cihânârâ cihân içindedir ârâyı bilmezler
o mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler
Hayâlî
—————–

“Postmodern dünyada, kadınların birey olmasını hızlandıran çok şey var. Gittikçe de kadınlar daha fazla birey olacak, erkekler birey olamadıkları için de boşanmalar daha çok artacak. Şimdi kadınlara birey olmak, kariyer yapmak iyi geliyor. Esasında kadınlar daha fazla yük alırken, erkekler sorumluluklarından vazgeçiyorlar. Evet, feministler çok uğraştı, ama öbür tarafta, Türk erkekleri de reisliği vermek istiyordu. Bunu nereden çıkarıyorum? Mesela; son 20-30 yıldır enflasyonist baskılar nedeniyle evlenecek erkekler, çalışan kadın istiyor. Bu ne demektir? “Ben evleneceğim kadının karnını doyurmak istemiyorum?” demektir. Bu, esasında bir şekilde reislikten vazgeçmektir.”

– Fatma Barbarosoğlu – Sözüm Söz (Röportajın senesi: 2004)

—————

Nostalji bir anlamda geçmişle barışmanın yoludur. Geçmişin, geri gelmeyecek kadar uzağa gitmiş olan geçmişin bir tür ehlileştirilmesi, bir şeytan kovma. Ülküleştirilen şey yitmiş gitmiştir ancak yine de özlenmektedir. Ancak gerçekte onu geri getirmenin mümkün olmadığını da biliyoruzdur. O ancak imgelerle geri gelir. Öyleymiş gibi yaparız. Geçmiş olaylar öyle bir yeniden inşa sürecinden geçer ki izleyici onu bugünde yaşantılar. O zamanın nasıl olduğuna değin bir hayal kurar ve geçmişin temsillerine duygusal olarak bağlanır. Evet, bu bir tahayyül işlemidir ancak yine de izleyiciden bilişsel bir tepkiye gereksinir: Temsil asla gerçeği ikame edemez. Geçmişin sonsuza dek yitip gitmiş olduğu bilgisi yürek yakar. Nostalji, geçmişin temsili ve gerçeği arasındaki boşluğa oynar. O boşluğu yenme arzusunu ve kaybedilmiş olanı telafi etme isteğini dile getirir.

Mesele, geçmişe dönmek ve oradan kendimize bugün yoksun olduğumuz değerleri çıkarıp yapıştırmak değil, burada ve şimdi kalarak kendimizle yüzleşmek, “olmak cesareti”ni gösterebilmektir. İnsanın ve milletin ruhsal esenliği, ne kadar acı verici de olsa, hakikatle yüzleşebilmektedir.

Kemal Sayar

——————–

Günümüzde Müslümanlar yaklaşık yüzelli yıldan beri devam eden ve farklı bölgelerde, farklı şekillerde gerçekleşen, ama aynı neticeyi veren bir süreç neticesinde ikiyüzyıl önce sahip oldukları, yaşadıkları, herkese tanıdık ve bildik gelen, herkesin iştirak ederek devamını sağladığı bir kültürden fersah fersah uzaklaşmış durumdadırlar. Bugün yaşayan nesil 18. yüzyılda yaşayıp eserlerini vermiş olan, İsmail Hakkı Bursevi ve Gelenbevi gibi, Müslüman düşünürler ve onların eserlerine, aynı dönemde yaşamış ve eserlerini vermiş olan, David Hume ve Immanuel Kant gibi Batılı düşünürlerden çok daha uzak, çok daha mesafeli bir hâldedirler.

İslam dünyası, Müslümanlar, yaklaşık bir asır öncesinden itibaren Muhammed İkbal’in ifade ettiği gibi, hâl ve zihniyet/ruhi olarak Batı’ya doğru bir kayış yaşamıştır. İkbal’in anormal görmediği bu kayış, aslında medeniyetler arasında tarihin her döneminde gerçekleşen bir etkileşimin tikel bir örneği olarak, yepyeni ve eski kazanımları yok etmeden, onlarla birlikte ortaya çıkan sıkıntıların aşıldığı, bu anlamda yeninin yenilenerek sürdürülmesi olarak gerçekleşebilirdi.

Ancak İkbal’in umduğu değil de korktuğu gerçekleşerek, bu kayış Batı kültürünün zahiri unsurlarına takılıp kalarak, İslam dünyası ve düşüncesindeki hareketi dur/dur/muş; bunun neticesinde de Müslümanlar ne kendi sahip oldukları birikimi işleyerek canlı tutabilmiş, ne de Batı kültürünün içinde, onlara katkı sağlama niteliğini gösterir bir başarı ortaya koymuştur.

Prof.Dr.Tahsin Görgün

—————–

Bir metoda sahip olmadan şeriatı müdafaa edenlerin şeriata verdikleri zarar, ona bir metotla saldıranların verdiği zarardan çok daha büyüktür.

İmam el-Gazzâlî

——————

Yine de İbn el-Nefis’in tanımının vurguladığı üzere, bilgi ile eylem birlikteliği –ki hikmettir- bizi, erdemli düşünen yani insan kılar. Bu nedenle ilmî-irfanî geleneğimizde, Cibril hadisinde dile getirilen hem iman hem İslam hem de ihsan’ın kemaline ancak bilgiyle erişilir.

Kadim geleneğimizde sıkça kullanılan ve Eflātūn’a nispet edilen şu deyişle tamamlayalım: “Çirkin bilgiden daha da çirkini, ona ilişkin cehalettir (ma min ilmin mustakbah illā ve el-cehl bi-hi akbah).” Öyle ya, Ebu’l-Derdā’nın (r.a.) dediği gibi “insan bilgiyi ya öğreten ya da öğrenendir; diğerleri ise kendilerinde hayr olmayan bir yığındır”.

İhsan Fazlıoğlu

———————-
“Bir alemi görmek kum tanesinde,
Ve cenneti yaban çiçeğinde,
Tutmak sonsuzluğu avucunun içinde,
Ve ebediyeti tek bir vakit içinde.”
William Blake
——————–

Ben putperest değilim, kitaba tapmıyorum; içindeki ses, içindeki ışık, içindeki ruh, içindeki çile, içindeki Tanrı çekiyor beni.

Cemil Meriç

—————–

Sonsuz tevekkülde huzur ve sükûn vardır.

Soren Kierkegaard

———————-

Öğrenmek demek, yaptığımız her şeyin bize özsel olarak seslenene cevap vermesini sağlamaktır. Bunu yapabilmek için, yol üzerinde [yola çıkmış] olmamız gerekir.

• Martin Heidegger

————————–

Uygarlık ve sürekli ilerleme diye diye vardığımız yer, yeniden hayvanlığa dönmekten mi ibaret?

Alain Touraine

————-
Zygmunt Bauman, Hıristiyanlığın “Baba, Oğul, Ruh’ul Kudüs’ten” müteşekkil teslisinin, Aydınlanma ile “Akıl, Bireysellik ve Özgürlüğe” evrildiğini, Modernite ile “Bilim, Ulus ve Devlet/Vatan”ın oturduğu kutsal teslis tahtına, Postmodern dönemde “Vücud, Haz ve Karışılmazlığın (özgürlük)” oturduğunu söyler.
Sonuncuları olan Postmodernite, tıpkı kendinden öncekilerin daha öncekilerle dalga geçtiği gibi Modernitenin kutsallarına (kahramanlık, fedakârlık, şehitlik ve benzeri ütopyacı kutsallarına) tapınmayı reddederken, onları aşağılar. Postmodern dönem tüm “mutlak değerlerin”, “kutsal ve sorgulanamaz doğruların” darmadağın edildiği insanın elinde güvenebileceği hiç bir değerin kalmadığı bir dönemdir. Postmodern insan, bu anlamda kendisinden(vücudundan), hazlarından ve bunların dokunulmazlığından başka hiç bir değere tapınamaz.Bauman Postmodern dönemi –en azından başlangıçta- aşkınlığın, çoğulculuğun ve hoşgörünün vaad edilen cenneti ve insanlığın son umudu olarak görür. İlerleyen dönemde Postmodernite övgüsünün yerini, akışkan modernite metaforunun övülmesi alır. Ancak sonuç, Bauman için bir hayal kırıklığıdır. Çünkü Postmodern dönem yok edilen kutsalların yerine, insanlığın üzerinde anlaşabileceği hiç bir değer öneremez. Bauman’a göre bütün mutlak doğruların, değerlerin, normların sıvılaşma süreci sanatı, kültürü ve insan ilişkilerini içine alarak çağdaş beşeri koşulların haritalanmasında iki ana metafora hayat verir: Cinsellik ve beden. Bunlar yeni dönemin sorgulanamaz Tanrılarıdır[1]. Bauman bu dönemi “orgazm” Tanrısının dönemi olarak tanımlar.Bauman’ın Karamazov Kardeşlerden alıntıladığı şu pasaj konu hakkındaki fikrini özetler niteliktedir: “Ölümsüzlüğe olan inanç yitirildiğinde “sadece aşk değil onu hayatta tutan yaşam enerjisi de sönecek. Dahası hiç bir şey ahlaka aykırı sayılmayacak, her şeye hatta yamyamlığa bile göz yumulacaktır.” Tanrıya ve ebediyete inanmaktan vazgeçilip inancın yerine akıl konulursa- makul olabilecek tek kural “bencilliktir.” Dostoyevski, kahramanı İvan’a “Ebediyet yok ise, iyilik de yok” dedirtir. “İnsanlar Tanrıdan ve ebediyet fikrinden kurtulduğunda (ki ardışık jeolojik katmanları delmenin acımasız mantığı ile bu mutlaka gerçekleşecektir) herkes hayatın vereceği tüm mutluluğu ve sevinci -ümitlerini erteleyebileceği bir Ahireti olmadığından- bu dünyada, şu anda yaşamaya odaklanacaktır… Kaybedebileceği tek bir saniyesi yoktur. Her şeyi büyük bir hız ve yoğunlukla, bir ömre sığdırmaya çalışmak zorundadır[2]” der.

Ahmet Hakan Çakıcı

————–

Kadim geleneğimizde sıkça kullanılan ve Eflātūn’a nispet edilen şu deyişle tamamlayalım: “Çirkin bilgiden daha da çirkini, ona ilişkin cehalettir (ma min ilmin mustakbah illā ve el-cehl bi-hi akbah).” Öyle ya, Ebu’l-Derdā’nın (r.a.) dediği gibi “insan bilgiyi ya öğreten ya da öğrenendir; diğerleri ise kendilerinde hayr olmayan bir yığındır”.

İhsan Fazlıoğlu

——————

Kadîm geleneğimizde, insan üç türlü kullukla yükümlüdür: taabbüd, tefekkür ve tezekkür… Taabbüd ameli, tefekkür fikri/düşünceyi, tezekkür ise irfânı meydana getirir. Bu üç kavram, geleneğimizde üç farklı bilim dalının da ortaya çıkış nedenidir: fıkıh – kelâm/felsefe – irfan… İnsan aklının kemâli de bu üç kulluğun niteliğine bağlıdır. Bu nedenle, ulema ve urefa akılda, ilimde ve ibadette tatili caiz görmezler; çünkü akılda tatil, bizi insanlıktan çıkarır; ilimde tatil hayattan koparır; ibadette tatil ise kulluktan eder.

Başka bir deyişle, akılda tatil, saadeti; ilimde tatil, siyâdeti; ibadette tatil ise selâmeti yok eder. Aklı, insan için ışık gibi kabul eden kudema şöyle der: Işığını kaybeden, geceye/karanlığa kalır; geceye kalmak geçe kalmaktır, gecikmektir.

İhsan Fazlıoğlu

——————

Açıktır ki, ahlâk, beden için değil akıl içindir; başka bir deyişle ahlâk, insanî olanın, beşerî olanı mütâlaa etmesidir; bunun sonucu da erdemdir; akıl olmadan tefekkür, tefekkür olmadan bilgi, bilgi olmadan erdem olmaz…

Tefekkürün konusu hem duyulur(mahsus), hem de akledilir(makul) alandır. Öyle ki, mahsusata ilişkin bilgisi eksik olanın aklî kemâli de eksiktir.

İhsan Fazlıoğlu

——————-

Ârifler, İslâm’daki biçimsel ibadetlerin derûnî manâlarından bir tanesinin beşerî organları terbiye etmek olduğunu; başka bir deyişle, her bir maddî organının terbiye için bir ibadeti bulunduğunu söyler ve eklerler, “Aklın ibadeti ise tefekkürdür”; ibadet yani kulluk… Bu nedenledir ki, tanınmış Osmanlı düşünürü Taşköprülü-zâde, “İlim aklın ibadetidir” demektedir. İlim/bilgi konusunda ulema ve urefa arasındaki bu vurgu son derece dikkat çekicidir; o kadar ki, bazı müfessirler Kur’an-ı Kerîm’de kullanılan ibâdet (Zariyat Sûresi, 65) ve emânet (Ahzab Sûresi, 72) kavramlarını, biçimsel fıkhî ibadet yanında ilim olarak yorumlarlar. Sonuç açıktır: İnsana yüklenen emanet akıl, dolayısıyla tefekkür ve yine dolayısıyla ilim/bilgidir.

İhsan Fazlıoğlu

Kudema, Allah’a kulluğu, “yaratılanın, yaratıldığı hal üzere olması” biçiminde tanımlar. Başka bir deyişle, kul olmak, bir şeyin ne üzere yaratıldıysa o şey üzere olmasıdır. Bu nedenle, Evren’deki her şey kuldur. Bir gezegenin ya da bir atomun doğaları neyi gerektiriyorsa onu yapması kullukları üzerinde oldukları anlamına gelir. Tüm yaratılanlar, kulluklarına ilişkin bilgiyle donatılmışlardır; dolayısıyla kullukları zorunluluk içerir. Yaratılanlar, zorunluluklarını yerine getirdiklerinde hem görevlerini ifa etmiş, hem de içerdikleri imkânları bi’l-fiil hale taşıyarak kemallerini tamamlamış olurlar. Kemâline ulaşan her yaratılanın zevâli de başlar… Zeval, Evren’deki her var-olan için Bütüne geri dönmek; yeni bir görev için Sürece dahil olmak demektir.

İhsan Fazlıoğlu

————–

Dürüstlük, diyor David Whyte, tevazuyla ilgilidir. İnsanın güçsüzlüğünü kabullenebilmesiyle. Kaybedeceği bir şeyler olduğuna inanan kişi, dürüstlükten şaşabilir. Dürüstlük hakikat saydığımızı bağırmakla değil, hakikatten ne kadar korktuğumuzu keşfetmekle bulunabilir.

Kemal Sayar

——————

Alemdeki tertip, nizam ve neticelerin, nedenler üzerine kurulmuş olması esası, varlıkların ilim ve hikmete dayanan birer eser olarak meydana geldiğine delil teşkil eder.

Ibn Rüşd

————
Bir derviş Allah’a yalvarıyor, “Yarabbi, lütfet kapıları aç” diyordu.
Rabiatü’l-Adeviyye hazretleri de tesadüfen orada bulunuyordu. Bu duayı duyunca:
“A gafil! O kapı ne zaman kapalıydı ki?”(Feridüddin Attar, Mantıku’t-Tayr, s. 247) (Harun Çetin)
—————–

“Şayet kapitalizm bir hastalıksa etinizi yiyen cinstendir; kemiklerinizi gübre niyetine satarak elde ettiği kârı şekerkamışı hasadını kaldırmaya yatırır, ardından hasadı mezar taşınız ziyaret etmek için para ödeyen turistlere satar.”

R.Patel, J.S. More, Yedi Ucuz Şey Üzerinden Dünya Tarihi, s.31

Ercan çiftçi

———-
İnlar kendi sözlerini sarfeder ve ayeti ispata veya izaha çalışırlardı. Şimdi ise, insanlar kendi iddialarını ispat sadedinde ayetleri cımbızla bağlamından kopararak kendi açıklamalarının altında delil ve hüccet olarak istimal ediyorlar. Buna da ilim demeye çalışıyorlar. İlim dediğin şey baştan sona, murad-ı ilahi riza-i bari gözetilerek takip edilen usul ve isnaddır. Bu usulsüzlüğün en feci neticesiyse; Allah adına konuşurken Allah’tan hiç korkmamak ve ictinab etmemek velakin yine de Allah adına konuştuğunu zannetmektir.(Harun Çetin)
—————
Âşık esiri olduğu güzelliğin düşünseydi sonunu
Acaba o öyle bir güzelliğin tutsağı olur muydu?
Şair Mütenebbî
——————–

Rızkından endişe etme, fıskından (günahların ve isyanlarından) endişe et!

Soner Duman

———————

Modern düşünce, düşünmenin bir yanına dengesiz bir çöküş demekti aslında. Düşünmenin, rasyonel düşünmeye, bilgi edinme araçlarının da rasyonel bileşenine indirgenmiş akıl ile deneyin egemenliğine indirgenmesi demekti bu. Bu durum, insanlığın en başından beri aynı zamanda bir düşünme biçimi olagelmiş sanatın/şiirin ve Murray’in “muhayyileye dayalı düşünme” diye tabir ettiği başka tür bir düşünme biçiminin ufkumuzdan atılması anlamına geliyordu.

Düşünmenin rasyonel bileşenine indirgenmesi, doğal olarak özne-nesne dikotomisini ortaya çıkaracak, özne ile nesne ayrımının kesin olmadığı başka tür düşünme ve anlama biçimlerinin ortadan kalkmasına yol açacaktı. Bilim, kesin bilginin yegâne yolu olarak kutsanacak; keşfin, muhayyilenin, vahyin, şiirin ve “tecelli olarak düşünmenin” yolları kapatılacaktı. Ancak, bu kapatılma, başka yerlerden ve bu defa korkunç yüzlerle başka sızıntılara yol açacak ve ortaya ifrattan tefrite dönüşen bir görünüm çıkacaktı. Bireyi/insanı merkeze alan modern düşüncenin “insanın ölümünü” duyuran bir noktaya gelmesi başka türlü anlaşılamazdı.

Enver Gülşen

Sabah ülkesi dergisi,sayı.56

——————–

Bilgin sana kıymet, talebin neyse, osun sen

İnsanlığı sade yiyip içmekte mi sandın.

Kenan Rıfai

——————–
Her şey yaşana yaşana eskiyor, tazeliğini, canlılığını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. İnsan yorgunlaşıyor, kabiliyetleri zayıflıyor. İdraki diri tutmak, şuur kaybına uğramamak için fazladan dikkat ve hassasiyet gerekiyor. Bunun için de kalplerin ise pasa yenik düşmemiş, kararmamış olması gerekiyor. Hazana yenilmeden kalplerin ayarını baharda tutmak gerekiyor. Ömrün son düzlüğüne gözlerinde fer, dizlerinde derman azalmış olsa bile içinde bugünler için bir parça tazelik saklamış bir insanlıkla girmek gerekiyor. Umudu bütün mevsimlerin ortak iklimi kılmak gerekiyor. Çünkü yine ariflerin dediği gibi, insanın bu dünyadan ölümü ahirete doğumudur aslında. İmtihanın bittiği yer, insanın bittiği yer değil… Hikâyenin bittiği yer hiç değil… Hikâyenin kendini asıl hikâyeye teslim ettiği yer… Damlanın ummana damladığı yer…(Gökhan Özcan)
—————————

Bizi inşa eden yapıp ettiklerimizdir. Hayatın sonu gelmez teklifleri arasında neleri seçtiğimizdir. İnsan binasını kuran yine insanın kendisidir. Bina doğruysa da böyledir, eğriyse de böyle… Hayır ve şerri girdikleri bin bir kılık içinde tanıyıp bilmekle mükellefiz. Bizim imtihanımızın molası, teneffüsü yoktur. Tatili, dinlenmesi yoktur. Hayat dediğimiz şey, her anı ve adımıyla imtihanın ta kendisidir. Şairin dediği gibi: En uzun yoldur insanın içi… İnsan hem yolcudur o uzun ve meşakkatli yolda, hem de yolun kendisi…

Âlemde ne varsa, insanda da vardır. İnsan âlemin içindedir, âlem insanın içinde… İnsan âlemin içinde seyran eder, âlem insanın içinde… İnsan âlemin hikâyesi içinde, âlem insanın hikâyesi içinde… Hepsi aslında bir idrakin içinde… Arif diyor ya: Kâh çıkarıp gökyüzüne seyrederim âlemi… Kâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni. Yani ki hikâyemiz daha büyük bir hikâyenin içinde. Biz hikâyenin içindeyiz, hikâye bizim içimizde.

Gökhan Özcan

———————

İnsanın dışında bir imtihan, içinde bir imtihan vardır. Güzel olan ve çirkin olan, doğru olan ve yanlış olan vardır. İki ucu arasında salınıp durduğumuz nice ikilemler, çetin tecrübeler vardır. İnsanın beşerden insana doğru uzun bir yolculuğu vardır. Çünkü insanın kalbi vardır. Aynı kalbin içinde insan olmanın hüznü ve sevinci vardır. Kalp çarpıntıları ve hayal kırıklıkları vardır. Düşe kalka yürür insan, yanılır, yenilir ve yeniden dener. Beşer doğanlar, bir ömür mücadele ederek “insan”ın içini doldurmaya çalışır. Varlığını “insan”a yaklaştırmaya çalışır.

Gökhan Özcan

—————–
Nasıl ki bağrı yanar gün kızınca sahranın
Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın…
Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada
Yetişmeseydin eğer ya Muhammed imdada…
Bu hasta ruhumu artık ayırma hâkinden
Nedir o meşale? Nurun mu ya Resûlallah!…
Mehmet Akif Ersoy
————————

Bilindiği gibi geleneksel Türk evlerinde inşa içten dışa doğru devam eder. İnsanın inşası da aslında böyledir. Modern mimarlığın deyimiyle söylersek işlev biçimi takaddüm eder. Medine’nin inşası da böyledir. Önce işlev, iç dünya imar edilir onun akabinde biçim yani dış dünyanın imarına geçilir. Bu katman katman değerlenir. Medine’ye yerleşildiğinde evvela iç yani hane-i saadet inşa edilir sonra da şehir onun etrafında genişler. Güzellik de içten dışadır aslında. Cengiz Bektaş’ın deyimiyle dış güzel oluyorsa bu için güzelliğindendir. İçin güzelliği dışa yansımaktadır. Bugünkü çirkinliğimiz evimizin güzelliğini yitirmesindendir. Bu güzelliğin Byung Chul Han’ın harikulade bir bilgelikle maskesini düşürdüğü o pürüzsüz güzellikle herhangi bir bağlantısı, alakası yoktur.

Selman Bayer,Sabah ülkesi dergisi,s.58.

————————-
Ev temeli olan bir temeldir. Evin temeli zamana ve mekâna tetabuk etmesidir. Evin bir yatırım aracı olarak telakki edildiği bir zamanda evden mülhem bir düşünsel zeminin yokluğu dolayısıyla düşünce de pazara düşecektir hâliyle. Sonra da pazardaki düşüncenin işgüzarlığıyla evin kâr getirici, kaliteli, sağlam, sıcak ya da müstakil olmasına vurgu yapılacaktır. Oysa sahih ve silsilesi sağlam bir düşüncenin üzerine inşa edildiği bir zemindir ev. İnsanın olduğu ve oldurduğu atölyedir. Kazılmış bir çukura tıka basa doldurulmuş heveslerin muhkem ve göz alıcı bir kalıba girmesi hiç değildir.

Abdurrahman Arslan bir yerde “Ahlak insanın evidir.” diyordu. Tam tersini de söyleyebiliriz sanırım: Ev insanın ahlakıdır. Tasavvuf literatürüne başvurarak izah etmeye çalışırsak evin dört duvarı şeriatı; odalar ise sırasıyla tarikat, marifet ve hakikatidir. Hulasası ev insanın bihakkın tezahür, tebarüz ve tekâmül ettiği mekândır. İnsan varlığını ahlak denilen o evde sürdürür. Parçalanmış bir dille izah etmek gerekirse düşünmek ve inanmak da böylesi bir varlıkla mümkündür dememiz icap eder. Bilindiği gibi en kâmil hâlini Kınalızâde’nin Ahlâk-ı Alâî’sinde bulan ahlak geleneğimiz üç temel sacayağı üzerine inşa edilir.Bunun en mühimi tedbir’ül menzildir. Tedbir’ül menzil ev idaresi anlamına gelmektedir. Lakin hem zahir hem de bâtın anlamını mündemiçtir. Yani ev idaresi evin ekonomik ve idari yönetimiyle birlikte ailenin ahlakı ve terbiyesini de içermektedir. O hâlde ev ahlakın ve siyasetin ilk okuludur diyebiliriz.Selman Bayer,Sabah Ülkesi Dergisi,sayı.58

İnceleyin:  Filozoflardan Sözler:İbn Sab
————————-

Çağımız, insan tini kendi özünü matematiksel çözümleme aracılığıyla makine teknolojisi biçiminde yeniden üretmek suretiyle kendini matematikselleştirilebilir bir insan eseri olarak vaz etmeye yönelik en son ve sonuncu girişimini gerçekleştirdiği bir çağ. Çağımızı tanımlayan durumun çetinliği –Zeit’ımızın Geist’ı yani- öyle bir raddededir ki Geist kendini ancak kendi makineliğinde gerçekleştirebilir ve dolayısıyla sonunda kendini kendi matematiksel-teknik yaratımına kaptırır. Yapay zekâ denen büyük kültürel tasarıda modern insan tinselliğinin yazgısının sapkın doruk noktasına tanıklık ediyoruz. Teknik mühendislik ve matematiksel akıl yürütme aracılığıyla mutlak efendiliğin arzulandığı bu noktada insan tinselliğinin yazgısı artık insanın kendi yaratımı olan Ötekine nihai bir itaati kabul etmesi biçimini alır.

Hans Ruin

————————–

Arendt, modern toplumun iktidarla ilişkisini anlamaya çalışırken, aşağı yukarı şöyle cümleler kurmuştu: “Modernlik, daha kötü, daha zalim, daha namussuz, daha acımasız insanlar üretmedi; ama zulmün, katliamların, kötülüğün tam da bu kötü olmayan bireyler tarafından yapılabildiği mekanizmayı üretti.” Arendt’in özellikle Eichmann Kudüs’te: Kötülüğün Sıradanlığı kitabında anlamaya çalıştığı modern katliam pratikleri, sadece toplumsal alanda katliamların değil, aynı zamanda bizatihi insanın-ölümünün yazgısını paylaşacaktı. Modern bireyin, modern düşünme biçimlerinin verdiği kibir ve dengesizliğin yardımıyla ürettiği mekanizmalar, bir süre sonra o mekanizma içerisine insanı da dâhil edecekti. Mekanizmaya hâkim görünen insan, aynı mekanizmaların kölesi olmaya başlayacak ve bir süre sonra, bu durumun farkınca varabileceği nirengi noktasını da geçecekti.

Protez çağı insanı ya da post-insan tam da böyle doğdu. Ölümlü olduğunu bilen kadim-insan’ın ardından “ölümsüzlük şehvetiyle her şeyi öldürebilen” modern birey geldi ve post-insan, yedek parça çağında “ölümün mümkün olmadığı” zannıyla, ama o zannın ürettiği alt edilemeyecek bir korkuyla yaşıyor. İnsanın biricikliğini ve bedeni ile ruhu, aklı ile kalbi arasındaki dengesini sağlayan şey Tanrı-insan-kâinat arasındaki dinamik ilişkiydi ve modern bireyle başlayan kırılma, bu üçlü bağı darmadağın edecekti. Halı altına süpürülen, anlamından soyutlanan ve “kendisi olmayacak şekilde tanımlanan” her şey, nasıl en kötü yüzleriyle karşımıza geri geliyorsa, tahakküm kurduğumuz nesnenin de karşımıza gelişi benzer biçimde oluyordu. İnsan, artık yeniden-üretilebilir bir yedek parça dükkânıydı!

Enver Gülşen

Sabah ülkesi dergisi,57.sayı

—————————-

Horkheimer ve Adorno’nun dediği gibi, tabiat ile insanın birbirinden kesin çizgilerle ayrılması, insanın, tabiatı dışsal bir öğe olarak algılaması sonucunu doğurarak, tabiatın insan için “şeyleşmesine” sebep oldu. Bilim ve teknoloji aracılığıyla tabiat üzerine tahakküm kuran insan, tabiatı, üzerinde hâkimiyet kurulacak bir nesne olarak görmeye başladı. Tabiat hakkında bilgi edinme niyeti bile bu egemenlik anlayışının sürekli hâle gelmesi içindi.

İnsanın tabiat üzerindeki egemenliği, tabiatı, üzerinde hükümranlık kurulacak ve “tanımlanacak” bir nesne hâline döndürdü. Akıl ise tabiatı egemenlik aracı olarak algılamak ve bu manada dönüştürmek için gerekli olan “araçsal akıl” hâline dönüştü ve kendisine yabancılaştı. Böylece, aslında ister istemez tabiatın yazgısını paylaşan insan, tabiatı egemenlik nesnesi hâline dönüştürürken, farkında olmadan, kendisini de bir nesneye dönüştürüyordu. Mefistofeles’in, insanlar, biraz da dalga geçerek uyardığı şey buydu. “Tanrı’yı öldürüp” yerine kurulmak büyük bir trajediyi de beraberinde getiriyordu zorunlu olarak.

Enver Gülşen
Sabah ülkesi dergisi,57.sayı

————————-

İnsan kendisini, başkalarıyla münasebetlerinde gerçekleştirir. Her türlü sahici ahlak tasavvurunda, karşıdakinin aslında bizim bir parçamız olduğu, “ben” ile “sen”in sözün hakiki anlamında birbirinden ayrıştırılmasının imkânsız olduğu bilinci vardır. İnsanın kendine bakışıyla başkasına bakışı arasındaki irtibatı tesis eden ve hiçbir şeyin küçük sayılamayacağını bize hatırlatan bir söz, Ca’fer es-Sâdık’a nispet edilir:

“Allah Teâlâ, üç şeyi üç şeyde gizlemiştir. 1. Rızasını taatinde gizlemiştir. Bu sebeple O’nun taatinden hiçbir şeyi küçük görmeyin; belki rızası o şeydedir. 2. Gazabını günahlarda gizlemiştir. Onun için hiçbir günahı küçük görmeyin; belki gazabı ondadır. 3. Evliyasını mümin kulları arasında gizlemiştir. Bu sebeple müminlerden hiç kimseyi hor görmeyin; belki o, Allah’ın veli kuludur.”(Ebu Tâlib Mekkî, Kûtü’l-Kulûb; Gazzâlî, İhyâ.)

Asım Cüneyd Köksal

Sabah Ülkesi Dergisi,58.sayı

——————–

Jacques Ellul, Sözün Düşüşü (9) isimli kitabında, imajların istila ettiği ve dilin gözden düştüğü günümüz dünyasını betimler. Sınırsız imaj patlamasıyla “hakikat”i “gerçeklik” düzeyine indirgeyen modern insan, artık tarlalar, ırmaklar, ormanlar arasında değil; reklam panoları, sinyaller, etiketler gibi göstergeler arasında yaşıyor.

Böylelikle kurgulanmış bir dünyaya sığınan insan, hakikatin bir temsili olan sözden (dilden) nefret etmeye ve onun yerine gerçeklikle ilişkili olan imajı ikame etmeye başlar. “Anlamı taşıyan şey dildir ve anlamlı olan yalnızca dildir. Anlamın buharlaşması hakikatin buharlaşmasıdır ve hakikatin mekânı dildir. Bize anlamlı bir dünyanın kapısını ve hayatın kapısını yalnızca dil aralayabilir.”(10)

Söz-eylem teorisine (speech-acts theory) göre performatif (inşai), yani yeni bir durum meydana getiren bir eylem olarak söz vermek(11) ise, yükümlülük doğuran bir kelam olarak sözün düşüşünden nasibini almaktadır. Kısacası sözlerimizin artık lodosa tahammülü kalmamıştır.

———-

9. Jacques Ellul, Sözün Düşüşü, çev. Hüsamettin Arslan, İstanbul: Paradigma Yayınları, 2004.

10. Jacques Ellul, Sözün Düşüşü, çevirenin Türkçe Baskıya Önsöz’ünden, s. 15.

11. Bk. J. L. Austin, How to Do Things with Words, Oxford University Press, 1982, 1. bölüm (Türkçesi: Söylemek ve Yapmak, Metis Yayınları).

Sabah ülkesi dergisi,58.sayı

Asım Cüneyd Köksal

———————

Üzerinde konuşulmayagörsün, en yalın şey bile hemen çetrefil ve anlaşılmaz bir nitelik kazanır..”

*Hermann Hesse

———————

Bir toplumun dini ne ise içtimâî vicdanı da o, içtimâî vicdanı ne ise dini de odur.”

Elmalılı M.Hamdi Yazır

——————-
Aktivistleri sevmem fazlasıyla “kullanışlı” olur.

“Ağır sanayii”, “Nükleeri” olmayan Türkiye’yi bu arkadaşın(Greta Thunberg)iklim meselesinde tehlikeli sayıp ABD, Rusya, Çin’i temize çıkarması küresel şirketlerin başarısıdır.

Ne demişler: muhalefeti yaşat, muhalifini de besle.
Ercan Yıldırım
——————

Mutluluk, insan ruhunun varlık bakımından, güç alacağı bir maddeye ihtiyaç duymadığı bir mükemmellik derecesine ulaşmasıdır.”

| İdeal Devlet, Farabi

————–
Zamanın ters, sohbetin faydasız, herkesin bezgin ve her başın bir ağrı taşıdığını görünce; evime kapanıp haysiyetimi korudum./
Farabi
—————–

Hayatın yaşanmaya değerliğini sürdürebilmesi için ölümün onu kısıtlamaması gerekir. Bu da ancak ötelere imanla mümkün olur. Yoksa, ister-istemez, ‘Destination Wedding/İstikamet Düğün’ filminde Winona Ryder’ın Keanu Reeves’e sorduğu gibi sorar insan: “Sonunda herşey hiç olacaksa neden yaşamaya devam ediyoruz?”

– Ahmet AY

——————–

“ Hz. Peygamber , baktığı her göz ile gördüğü gibi baktığı herkeste ‘ görmeyen körlerin farkına varmadığı ‘ şeyleri görürdü. “

Fütuhat c6 , s41 – Muhyiddin İbn Arabi (k.s.)

Resulullah (S.A.V) efendimizin ‘ baktığı her göz ile görmesi ‘ mevzusu şudur ki ; ortada bir olay cereyan ettiğinde kişilerin o olay karşısındaki algılayışlarını, idraklerini, mevcut kapasiteleri gereği değerlendirmelerini ayrı ayrı ‘görür’ anlardı ve sonrasında onların anlayışlarına (seviyelerine) göre o iş hakkında izahatta bulunurdu.

Bununla birlikte oradakilerin baktığı ancak ‘göremedikleri’ yani farkına varamadıkları şeyleri de görür ve hakikatini idrak eder idi.

Allah en doğrusunu bilir.

Ahmet Şahin Uçar

—————–

Ebû İdris el-Havlânî anlatıyor: “Ömer İbnu’l-Hattâb (radıyallahu anh), Umeyr İbnu Sa’d’ı Humus valiliğinden azledince yerine Hz. Muâviye (radıyallahu anh)’ı tayin etti. Halk:

“Umeyr’i azledip Muâviye’yi mi tayin etti?” diye mırıldandı. Umeyr (radıyallahu anh):
“Muâviye’yi hayırla yâdedin. Zira ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın: “Allahım, onunla (insanlara) hidayetini ulaştır!” dediğini duydum!” dedi. (Tirmizî, Menâkıb)

Tirmizî’de gelen ve müteakiben 4480 numarada kaydedilen bir başka rivayette Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Muâviye’ye şöyle dua etmiştir:

“Allahım, onu (İnsanlara) hidayet edici ve kendisini de hidayete ermiş kıl, onunla (insanları) doğru yola sevket.”

————-
Şu düşündürücü çağımızda,
daha da düşündürücü olan,
bizim hâlâ düşünmüyor olduğumuzdur.
Martin Heidegger
———————-

Kendini başkasının göz bebeğinde görürsün.

Platon

——————

Kitapları yakıldığında, bir öğrencisi ağlamaya başlar. İbn Rüşd ona şöyle der: ‘Evladım müslümanların haline ağlıyorsan, denizler dolusu gözyaşı yetmez. Kitaplar için ağlıyorsan, bil ki fikirlerin kanatları vardır ve düşünen insanların zihnine ulaşmak için sonsuzluğu aşarlar’.

Kemal Sayar

————
Çünki sen âyîne-i kevne tecellâ eyledün,
Öz cemâlün çeşm-i âşıkdan temâşâ eyledün.-
Yenişehirli Avnî Dîvânı, İlk Beyit.”Çünkü sen varlık aynasında göründün de,
Kendi yüzünün güzelliğini âşıkların gözlerinden seyrettin.”

——————–

Anadolu mayasında ise bilgi, ne rasyonel yetinin ne de idrak yetisinin fiilleriyle kavranamayan gönlün bilgisidir, aslın bilinmesiyle ortaya çıkan bir dönüşümdür. Ferd, rasyonel yetinin yargısını bir kenara bırakır, gönül esasıyla “görerek ve dönüşerek aşma”sıyla gözlüğünü kırar. Burada “akıl”, esas ve zemine ulaşmak için bindiği dalı keser, yolunu öyle yürür. Öğretisi, “aşma”yı gönle bağlayamadığı için, Anadolu mayasında Eflatun’a dahi yer yoktur.

Prof.Dr.Yalçın Koç

——————–
Herkes kendi ayarında söz söylemeli; çünkü hasır dokuyucusu altın işlemeyi bilmez…
//-: Bezm u Rezm
——————–
Biz müttekâ-yı zer-keş-î câha dayanmazız
Hakk’ın kemâl-i lütfunadır istinâdımızBâkîBiz, mevki ve makamın altın işlemesine dayanıp, itimat etmeyiz. Allah’ın lütfunun büyüklüğüne,noksansızlığına dayanır ve güveniriz.

Berceste Beyitler

——————-
Elin çek meyl-i dünyadan eğer âşık isen yâre
Muhabbet câmını nûş et asıl Mansâr gibi dâre
Misafirsin felek bağında bendin salma efkâre
Düşersin bir belâya sabrı kıl Mevlâ verir çâre.
Felekde hâsılı insân isen bir cânı incitme
Günahkâr olma fahr-i âlem-i zî-şânı incitme.
Alvarlı Muhammed Lütfi
———-Eğer hakiki sevgili olan Allah’a âşık isen dünyaya meyletme. Ondan elini çek.

Muhabbet kadehini iç. Mansur gibi dara asıl.

Sen bu dünya bahçesinden bir misafirsin.

Bendini efkâra salma. Eğer bir belâya düşersen, sabret.

Mevlâ çaresini verir. Netice olarak, eğer insan isen bu dünyada bir canı incitme.

Günahkâr olup da âlemin övünç kaynağı olan Peygamberimizia (s.a.v) incitme.

Berceste Beyitler

———–

Nefis ister,akıl gerekçeler bulur,vicdan aklar.Oysa sen kendini kandırsan bile Allah hesap sorar.Ellerinle kendini ateşe atma!

Aşkın Şehidi – Ahmet Turgut

—————–

İmam Şa’rani “Mizânü’l-Kübrâ” adlı eserinde ezberlediği ve okuduğu kitapların 5 sayfa tafsilatlı listesini verir. İmam Şarani, Celaleyn tefsirini 30 defa, İmam Nevevinin Sahihi Müslim şerhini 5 defa, Hazin tefsirini 5, Bagavi tefsirini 3, Beyzavi tefsiri 3, İbni Hazmın 30 ciltlik Muhallasını, İbni Nakib El-Makdisinin 100 ciltlik tefsir kitabını bir defa okuduğunu, usulü fıkıh ve kelamla ilgili 70 kadar kitabı mütalaa ettiğini söylemektedir.

MaşaAllah..

“yeni bir eser ancak yedi meseleden birini ele almalıdır:

1- Hiç yapılmamış bir şeyi ortaya koymak,
2- Eksik kalmış bir şeyi tamamlamak,
3- Anlaşılmaz bir şeyi anlaşılır kılmak,
4- Çok uzun bir eseri özetlemek,
5- Düzensiz bir eseri düzene sokmak,
6- Dağınık bir eseri bir araya getirmek veya
7- Yanlış bir şeyi düzeltmek

(Şemseddin El-Babilî, öl. 1077 H.7)”

—————-

Bugün eğer biz vahim bir buhran içinde isek, bunun tek ve en önemli sebebi, modern toplumun maddî değerlere fazla düşkün olması ve temel manevî problemleri ihmal etmesidir. Maddî hayata düşkünlük insanlığa bir saadet getirmek şöyle dursun, harap olmasını bile önleyememiştir. Çünkü gerçek imanın kaybolması, insanı korkunç bir manevî uçuruma sürüklemiştir.”

Alexis Carrel

—————-
*Kâinat “öyle bir kitab ki; her kelimesi içinde küçük kalemle bir kitap yazılmış”(Sözler, s:59)
——————-

“Nev’-i insanı, şuurca kesrete müptela”(Sözler s: 62)

———————

*Eğer insan tefekkürü, eğer insan düşünceyi, eğer insan derin bilgiyi,fikretmeyi,akletmeyi âleminden silerse, o insanın hayatı hayvandan da aşağıya düşer.

Ne olur? O insan, tabiri caizse pislik makinesi gibi olur. Yer ve döker, kâinatı kirletir. İşte insanı hayvandan ayıran özellik, düşüncesidir. İnsan, düşündüğü zaman insandır.

Prof.Dr.Şener Dilek

——————–

“Dünya lezzetleri için yaşayan dünya ehilleri, dünyadaki en lezzetli şeyi tadamadan dünyadan çıktılar. O da Allah’ı bilmek ve tanımak yani marifetullah’tır.

Abdullah ibn Mübarek (r.a)

———————–

“Uğradığın bir bela, nükteleri ve işaretleri ahmaklığından anlamadığın içindir.

Hz.Mevlana

—————
Kim ki lütuflar için şükretmez,
O’nu kaybetme riskiyle karşı karşıyadır;
Kim ki şükreder, o lütufları manevi bağlarla
Kendine bağlamış olur.
(İbn Atâullah)
——————-
Bediüzzaman insanın dört bir yandan ihtiyaç tesiriyle yıkılmaya yüz tutmuş dünyasını Allah’a dayanarak inşa eder. “İ ş t e bu vaziyette bir insana hakiki Mabud olacak, yalnız her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nazır, her mekanda hazır, mekandan münezzeh, acizden Müberra, kusurdan mukaddes, nakıstan muallâ bir Kadir-i Zülcelâl bir Rahim-i Zülcemal, bir hakîm-i Zülkemal olabilir. Çünki nihayetsiz hâcât-ı insaniyeyi ifa edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise mabudiyete layık yalnız odur. “(Sözler s 297)
—————
Bir ağaç da konuşur, bir kitap da konuşur. Herkes ağacın ve dağın konuşmasını anlayamaz, kitaptan anlar. İnsan iki kitabı anlayacak bir özel bir muhatabdır. Gördüğü şeyler üzerinde inceden inceye düşünen bir muhataptır. Bir ressamın eseri onun isimlerinin, özelliklerinin yansımasıdır. İnsan o resimde ressamın özelliklerini okur, yorumlar. İnsan da kendini ve kainatı isimleri ile yapan Allah’ın eserlerindeki isim inceliklerini hem gösteren hem anlayan bir canlı. Mikelanj’ın Musa heykeli onun en güzel eseri, Sinan’ın Selimiye en güzel eseri, İnsan da Allah’ın en güzel eseri olara yaratılmış.(Himmet Uç)
————————-

Kâinat çeşitli sanat levhalarından oluşur, seyirci insanlar o levhalardaki manaları okur ve yorumlarlar. Seyir sırasında seyrin harikalığına ve mana derinliğine seyirciler ibadetle karşılık verirler. Sanat eseri hayretle, ilâhî sanat eserleri de onların sahibinin büyüklüğünü belirten ibadetle yorumlanır. Kâinat seyirci canlıların ibret, tefekkürüne göre şekillendirilmiştir. Onların hareketine, tavırlarına hikmet yüklenmiş, insana da o hikmetleri gören göz ve yorumlayan akıl verilmiştir. Âlemdeki güzellikleri ve hayret verici manzaraları insanlar dışında gökyüzünde melekler de seyrederler. Bu kadar güzel bir kâinatın sahibi hiç bu eserini, olaylarını, nesnelerini, canlılarını memursuz, elçisiz, yâversiz, nâzırsız, seyircisiz, âbidsiz, raiyetsiz bırakır mı?

Varlıkları bu kadar harika yaratan, memur, anlatan elçi, aracı, kendi isteklerini seyircilere anlatan yâver, olayları seyreden onlara nezaret eden nâzır, seyircisiz sanat eserleri, ve yarattığı âlemi şenlendiren raiyyet, olmaması imkansızdır. İnsan seyrederken seyretmenin âdâbını, kendini seyreden sahibini rencide etmeyecek şekilde seyrini tamamlar. Adabi ile edebi ile itibar görür.(Himmet Uç)

———————

Acaba sırf bu dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona sarf ediyorsun?

Bediüzzaman Said Nursi (r.h)

—————–

Okumak okumak yine okumak.Okumaktan yorulunca ne okuduğunu okumak veya kitab-ı kebir-i kainat (büyük kainat kitabını)okumak.”

Zübeyir Gündüzalp r.h

————————-

İlim hakkı, fazilet hayrı nasıl takip ederse aşk da öylece hüsnü takip eyler. Aşk ecsâmdan ervâha, hüsn-i suverden hüsn-i ihtisâsâta, ihtisâsât-ı haseneden maʻlûmât-ı haseneye irtikā ederek hasen-fî-zâtihî’ye vâsıl olana kadar gider.”

(İlim, hakkı, fazilet, hayrı nasıl takip ederse, aşk da, öylece güzelliği takip eder. Aşk, cisim-lerden ruhlara, suretlerin güzelliğinden ihtisasların (duyuların) güzelliğine, güzel ihtisaslardan güzel bilgilere yükselerek, asıl güzelliğin kendisine ulaşıncaya kadar gider.)

Metalib ve Mezahib

——————-

Bir toplumun dini ne ise içtimâî vicdanı da o, içtimâî vicdanı ne ise dini de odur.”

Elmalili-Metalib ve Mezahib’in dibacesinden..

——————-

“Sırf akletme, kulluğa engeldir; sırf duygu da akletmeye engeldir. Akletme, gerçeği bulmaya; kulluk, hayrı bulmaya; din ise gerçek ve hayrı toplayan tanrı inancına bakar. Avrupa’nın son gelişmeleri, islamla ilişkisinden sonra elde ettiği vicdanın etkisiyle, aklı, Hristiyanlığın sırf kulluğu karşısında sönmekten kurtarıp, ayrıca çalışmasına deger verebilmesi ve Hristiyanlığı duygular dairesinde tutmaya çalışmasıyla başlamıştır. Bundan dolayı bugünkü Avrupa Medeniyeti, anlayışı ve duyguları ayrı çatlak bir medeniyettir. Bilim ile duygular arasındaki bu çatlaklık, Avrupa’yı ‘insanî olgunluktan uzaklaştıran ve bir gün gelip, bugünkü yapısını yıkacak olan en büyük yarığıdır.Avrupaya imrenirken bu yarıktan titremek gerekir.

Elmalılı Hamdi Yazır r.h

—————

İslâm Milleti (Vecealnaküm iimmeten vasatan litekûnû şühedâe alennas) sırrına mazhar olmak için (Ve yekûnürresulü aleyküm şehiden) gereğince, Hazreti Resulullahı örnek ittihaz edebilmeli ve diğer ümmetlerden istiğna ile tam istiklâle sâhip olmalıdır ki; yalnız Allahın dergâhı önünde rükû edebilsin. Halbuki, bugünkü ümmet, geçmişlerinin ilimlerini zayi etmekte bulunduğu gibi, yeni ilimlerde de, her bakımdan, noksan olduğu için, İslâmın şevketinden hisse alamamış, garp milletlerine karşı ilmî noksanı ile onlar, Allah korusun, her bakımdan benzemek tehlikesile karsı karşıya gelmiştir.

Elmalılı Hamdi Yazır r.h

————————-
Malûm ya, her ilmin bir nakilciliği bir de akılcılığı vardır. Ne nakil ilimleri akıl hissesinden müstağni, ne de akıl ilimleri nakilden varestedir. Terakki, geçmişteki kıymetlerden müstağni olmak değil, onları yeni değişiklikler ve keşiflerle daha mütekâmil kıymetlere ulaştırmaktır.Başka bir deyişle, geçmişlerin servetine geleceklerin servetini zammeylemektir.
Elmalılı Hamdi Yazır – Metalib ve Mezahib
————————
Evet Allaha kulluk edebilmek için onun emirlerini kati bir vahiy ve o vahiyden elde edilecek bilgi yolu ile almak ihtiyacındayız. Madem ki hepimizin vahiy sahibi olamadığını görüyoruz, o halde Peygambere ihtiyacımızı kabul edeceğiz. Hakikaten Peygambersiz din mümkün değildir. Bunun içindir ki, Allahı bilmeyenler, mabutlarını kendi önlerine dikmek ve ondan ilham almak isterler. İşte Peygamberlere dayanmayan bütün bâtıl dinler buradan çıkmıştır.
Elmalılı H.Yazır – Metalib ve Mezahib
—————————
-Hem iki yüzlü olup hem karşılık bekleyen,
-hem insanlara kaba olup hem onların sevgisini bekleyen,
-hem vefasız olup hem de dostlardan vefa bekleyen,
-hem rahatına düşkün olup, hem ilim isteyen olmayan şeyi ister.
(Mâverdî, Edebü’dünyâ ve’d-dîn, s. 514.)
——————-
Bu yaşa erdirdin beni,gençtim almadın canımı
ölmedim genç olarak ,ölmedim beni leylak
büklümlerinin içten ve dışardan
sarmaladığı günlerde
bir zamandı
heves ettim gölgemi enginde yatan
o berrak sayfada gezindirsem diye
ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.
Vakti vardıysa aşkın,onu beklemeliydi
genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için
halbuki aşk,başka ne olsundu hayatın mazereti
demedim dilimin ucuna gelen her ne ise
vay ki gençtim
ölümle paslanmış buldum sesimi.
İsmet Özel
——————–

Osmanlı için bir oyuncaktı matbaa, Avrupa’dan gelen her oyuncak gibi tehlikeli. Aydının kalabalığa ifşa edeceği bir hakikat yoktu. Aydın kalabalıktı, kalabalık aydın. Ve Kelam-ı Kadim her müminin hafızasında ve elindeydi. Avrupa’nın en güzide âlimleri, Osmanlı’nın arif-i ümmileri yanında birer tıfl-ı ebcedhandır.”

Cemil Meriç

———————

Âlim deyince, âhıret bilgilerine âlim olan kimse anlaşılmalıdır. Dünyâ âlimleri anlaşılmamalıdır. Çünki dünyâ âlimleri, bütün mü’minler gibidir.

İmam Rabbani (r.a)

—————–
Bin Kere Vaad Edeceğine Bir Kere Vaadini Yerine Getir !.
La Edri
——————–
Yüz tane ahlaklı gayrı müslim bir tane günahkar müslüman etmez.Burda tercih sebebi olan günah değil belki imanından dolayı tercih sebebidir.Demek iman başka birşey..En günahkar müslüman dahi kafir olmayıp ebedi cehennemi hak etmez.Fakat müslüman olmayan ise ebedi cehennemi hak eder.Elbette cehennemin de mertebeleri var,o ayrı..
———————————-

“Her eve kendi kapısıyla gitmek lazımdır. Zira her evin bir kapısı vardır. Ve her kilidin bir anahtarı vardır”

Üstad Bediüzzaman

——————————-
Modernizm ve Modern İslâm algısı karşısında bizim hatamız; kusuru dinimizde veya dini algılayışımızda aramak oldu. Bir kere terakki olarak görülen şeyin gerçekten terakki olduğunu kim söylemiş? O Batı’nın ahlak ve değerden yoksun ilerleyişidir. Dikkat edin, “ilerleme” , “çağdaşlık” kelimelerinin ne büyük bir imajinatif gücü var! Siz hiç, “Gelin şu “ilerleme” denen şeyi bir tartışalım. İyisiyle, kötüsüyle, artısıyla, eksisiyle masaya yatıralım” diyebilen birine rastladınız mı?
Ben diyorum ki, bu anlamda bir terakkiye İslâm manidir, yani batılı anlamdaki terakkiye. Hormonsuz ve katkı maddesiz yiyeceğin bulunmadığı, ahlak ve maneviyatın köşe bucak sürüldüğü, çıkar ve sömürü üzerine kurulu terakkiye. Hiç düşündünüz mü ABD niçin bir “şirketler devleti”dir? Her şeyi, ahlakî ilkeleri bile ekonominin belirlediği bir ortamda, evet ilerlersiniz, ama hala “insan” olarak kalıp kalmadığınız bence şüphelidir.Bugün düşünün ki, İslâm dünyasının elinde en son teknoloji olsun. Biz atom bombası veya nükleer silah yapamayız. Neden? Çünkü İslâm’ın savaş hukukuna ve ahlâkına aykırıdır. Kadınlara, çocuklara, yaşlılara, din adamlarına, sizinle savaşmayanlara dokunamazsınız. Peki bunları yapmadan nasıl kullanacaksın atom bombasını?O halde, Modern düşünce ve hayat tarzını mutlaklaştırdığımız sürece biz her halükârda yenilmeye(!) mahkumuz. Zira bu durumda başkalarının ürettiği değer yargısı, hedef, ilke, kaygı ve korkular ekseninde yaşamayı alternatifsiz olarak kabul etmiş oluyoruz. Mesele gelip sonunda kaba güce dayanıyor ve burada tıkanıyoruz. “Başkaları gelip silahıyla bizi dize getirmesin diye, biz de aynı güce ulaşmalıyız” diyoruz. Oysa bu gücün dün Anadolu’da, Vietnam’da ve Afganistan’da işe yarayıp yaramadığını görmüş olmamız gerekiyordu. Ama öylesine yoğun bir propaganda rüzgârının etkisindeyiz ki, neden korkmamız ve neye saygı duymamız gerektiği konusunda bile kendimiz karar veremiyoruz çünkü modern düşünerek kurtulabileceğimize(!) biz karar verdik.

Ebubekir Sifil Hoca

————————-

Her yerde açık kollara karşılanan turistleri ve inatla kovalanan mültecileri görürüz. (Tanrı’ya ve insana Dair, Z. Bauman)

Mültecilerin parası yoktur. Can kurtarma derdinde zavallılardır. Parası olmayana saygı göstermek kapitalizmin amentüsüne uymaz.

Turist, parası olan zevk ehlidir. Paraya tapan dünya, parası olana kul olup hizmet etmeyi şeref bilir.

Diye anladım.(Ahmet Hakan Çakıcı)

————————–

“Önce insanların arasına sınırlar çekilir, sonra araya çekilen sınırların gerekçelerini üretmeye başlarlar. Ardından sınırların her iki tarafına da farklılıklara dair notlar yapıştırılmaya başlanır. Notlarda çekilen sınırın neden haklı olduğu ve neden böyle devam edilmesi gerektiği uzun uzun önem ve ciddiyetle anlatılır. (Tanrıya ve İnsana Dair, s:133)

Toplumların arasına çekilen sınırlar, aralarına atılan bölücü ve çatışmacı konular toplumların iyiliği için değil, egemenlerin koltuklarını korumak içindir, diye anladım.(Ahmet Hakan Çakıcı)

————

Küfür ile imanın mahiyetini ve tarifini, hak ile dalaletin sırlarını ve sınırlarını, kalpleri mal ve makam sevgisi ve kaygısı ile kirlenmiş kimselerin idrak edemeyeceği bilinmelidir.

Gazzali – Faysalu’t-Tefrika

———————-

Mucizeleri inkar edenler, Kur’an’ı da kendi arzularına ve kevnî mucizelerin olmadığına dair inançlarına arz ediyorlar. Netice itibariyle onlara göre temel kaide, hadislerin Kur’an’a uygun olup olmadığı değil, kendi akidelerine uyup uymadığıdır.”

Mustafa Sabri Efendi

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir