İslam, bir nasslar bütünü değildir..

İslam, bir nasslar bütünü değildir..

İslam, bir nasslar bütünü değildir. İslam insanın olgunlaştıkça bir kere daha başvurup anlamaya çalışacağı bir esas hakikatler bütünüdür. Yani bir nevi anayasadır. Donmuş, bitmiş, son sözü söylenmiş bir kitap değildir Kur’an, seyyaldir, insanla beraber büyür, insanla beraber gelişir. Bütün büyüklüğü burada. Yani geometrik bir kitap değildir. Yaşayan, gelişen bir kitaptır. Kur’an’daki işaretler medeniyetler doğurmuştur.

Yüzyıllardır bir çok millete bilhassa Osmanlı’ya kılavuz olmuştur. Kur’an biz geliştikçe gelişir, biz büyüdükçe büyür. Yani biz onda neyi ararsak, bir parça onu buluruz. Haddizatında bir medeniyet rehberi olarak ele alınmalıdır. Bin sene evvel ondan anladıklarımızla bugün anladıklarımız arasında fark vardır. Biz olgunlaştıkça, irfanımız arttıkça Kur’an da bize ona göre konuşur. Dün, biz üstündük, bugün Batı üstün. Bugün Batı’nın yükselmesine temel olan kaynaklar, biz de mevcut değil mi? Bir başka deyişle, mutlaka Batı’dan tamamlamamız gerekli eksikliklerimiz mi var bugün?

Kaynaklar vardı şüphesiz. Fakat inkişaflarımız ayrı.Düşünce dünyasında her fetih, çetin kavgaların eseridir. Tarih tezatlar içinde gelişir. Hakikatte bizim tezadımız Avrupa idi. Biz Avrupa ile dövüşerek geliştik. Fakat kendine düşman bir cemiyet olan Batı’nın gelişmesi ayrı. Batı sınıf kavgası içinde gelişti. Ve bu sınıf kavgası ile gelişirken, bizim ister istemez üzerinde durmadığımız, bizim için o zamanlar mühim olmayan bazı meselelere eğildi. Bu meselelerin başında teknik ve endüstri gelir. Batı, kiliseye karşı açtığı savaşta, maddi fetihlere dayandı. Biz ise tarihin bize yüklemediği bu mecburiyetleri tabii olarak ihmal ettik. Şimdi yavrucuğum, bunlar uzun bir tarih felsefesi haddizatında. Konuştuğumuz şeyler son derece enteresan, fakat bitmek tükenmek bilmez bir konudur.

Konuşmamızın temeline geçecek olursak, ben şöyle derim: Osmanlı’da irfan yalnız şifahi değildir. Hakikatte şifahi irfan, irfanın bir kısmıdır. Bu irfanın şümulü madde dünyasının fethinden çok, insanın kendi kendini tasfiyesi, terbiyesi ve insanın insana karşı davranışlarıdır. Sonra bu irfanın felsefe kısmı da yoktur.)

Felsefeye neden ihtiyaç duymamış Osmanlı? Belli başlı bütün meseleleri Kur’an halletmiş çünkü. Hristiyanlığın ne böyle birr iddiası var, ne de programı. Hristiyanlık insanın insanla münasebetine karışmaz. Zaten Hz. İsa 33 yaşında dünyadan ayrıldı. Ondan asırlar sonra gelen Hz. Muhammed, bütün insanlığı kucaklayan bir din getirdi. Batı’ının düşünerek halletmek zorunda olduğu bir çok meseleleri, İslam önceden halletmişti. Fazla düşünmeye ihtiyaç bırakmadığı gibi, şüpheye de yer vermiyordu. Bizim irfanımız, Batı kültüründen farklıdır.

Şüphe, metafizik sahada yok İslam’da. Çünkü Kur’an, felsefenin başlıca konuları olan eşyanın, hayatın, kainatın yaratılışı, geleceği konularını kesinlikle çözmüş. Ama maddi sahada şüphe var. Elbette ki bu sahalarda şüphe ilmin kılavuzudur.

 

Bulutları Delen Kartal(Cemil Meriç ile Konuşmalar) – Mustafa Armağan

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir