İlim Adamının Vasf-ı Lâzımı; Güven

alim-resimleri İlim Adamının Vasf-ı Lâzımı; Güven

Aslını ararsanız güven sadece ilim adamının değil, insanım diyen herkesin ayrılmaz vasfı olmalıdır.

Çünkü güvenin hâkim olmadığı toplumlar tedirgindir, huzursuzdur. Ne fikir planında ne de aksiyon sahasında bir çalışma içerisinde olamazlar. Bir toplumda iyi şeylerin temelini atmak istiyorsanız öncelikle orada güveni tesis etmelisiniz. Onun için Allah Resülü’nün (s.a.v)Medine’ye hicret ettiğinde kendisini karşılamaya gelen ashabına ilk üç tavsiyesinden biri “Güveni yayın” cümlesi olmuştur.185

Güvensizlik büyük bir musibettir. Zira Hz. Peygamber(s.a.v) emniyetsizlikten Allah’a sığınmış186 ve yalancılık vasfıyla mümin olma özelliğinin asla bağdaşmayacağını ifade etmiştir.187 Eğer bu, sıradan bir Müslüman adına böyleyse, toplumun önderleri ve aydınlatıcıları mertebesindeki âlimler adına ne denli bir ehemmiyet arz eder?

İşte mühim olan tam da burası…

Peygamber varisleri olan âlimler Peygamberlerin özelliklerinden olan “emânet veya sıdk” vasfının da muktezasınca davranış sergilemek mecburiyetindeler. Sizler de takdir edersiniz ki Allah Resülü’ne (s.a.v) peygamberlik verilmeden Önceki en belirgin vasfı “el-emîn/güvenilir” olmasıydı.188 Ve bu vasfı sayesinde bi’setten sonraki etkisi günbegün müzdad olmuştu. Hatta o sıralar ona inanmayan Ebü Süfyân dahi “biz onun yalan konuştuğuna hiç şahit olmadık” demeye mecbur hissetmişti kendini doğrudan yana olmak adına.

Doğru olmak, güven verici olmak hitap ettiğiniz kesimi zihnen ele geçirebilmenin soyut bir anahtarıdır. Lakin doğru olabilmek için de doğruluğunu yansıtmaya çalıştığınız şeye öncelikle kendinizin ikna olması gerekiyor. Böyle olursa eğer, muarızınızın ne delilinden korkarsınız ne de güttüğü davadan.

Aksi takdirde şahsınızın dahi ikna olmadığı görüşlerle karışmış bir zihin dünyasının îras ettiği psikolojik buhranlarla geçen bir ömürle boğuşursunuz sürekli yaşamak adına. Devamlı çelişkiler, bitmek bilmeyen tezat kumkumaları ve ardı arkası kesilmeyen soru silsileleri…

Bu sebepten ötürü Merhum Kevseri: “İçlerinde Ehl-i sünnete karşı çıkma hastalığı bulunan kimselerden kendisiyle çelişmeyen kimseyi görmedim.” demiştir.139

İnceleyin:  Meşakkatin Farklı Olmasına Bağlı Olarak Ecrin De Farklı Olması

Makalât’ında da “Alime öncelikli olarak gerekli olan şey nakilde güvenilir olmasıdır.” der el-Kevserî.190 Kudemanın ısrarla üzerine vurgu yaptığı emniyet konusu bir âlim için toplum nezdindeki itibarını koruması açısından çok önemli bir hassedir.

Bir kısım zamane akademisyenlerimiz gibi gözüne kestirdiği bir görüşü sırf muhalefet yapmak hissiyatıyla her türlü nakil hainliğini meşru kabul eden bir anlayışın mümessillerinin akıbetleri daima rüsvaylıktır. Hatta bu nokta, Ehl-i sünnetle ehl-i bidatın arasını ayrıştıran bir sınır olarak da kabul edilmiştir.

Abdurrahman b. Mehdi şöyle der mesela: “Ehl-i ilim, lehlerine de aleyhlerine de olan şeyleri yazarlar. Ancak heva ehli ise sadece lehlerine olan şeyleri yazarlar.”191

Başımdan geçen bir hadisede bizatihi bu tavra şahit olduğum vakidir. Bir akademisyene ait akidevî bir konuyla ilgili sünni anlayışa karşı antitez hüviyetindeki bir çalışmayı almıştım incelemek için. Vehle-i ülâda kitapta ilk dikkatimi çeken husus, bâ husus hadis ilimleri dalındaki acemilik ve kifayetsizlik olmuştu. Asıl beni şaşkına çeviren husus ilerleyen sayfalarda karşıma çıkmıştı. Müellif Fahru’r-Râzî’nin kabir azabını kabul etmediğini ispat sadedinde Tefsir-i Kebir’den bir pasaj aktarmaktaydı.

Bu nasıl mümkün olabilirdi? Fahru’r-Râzî ki ümmetin akaidini kendilerinden öğrendiği birkaç imamdan biriydi. Kaynak olarak gösterdiği esere baktım, sayfa tutarlığı yoktu. Her neyse bu, şu aşamada çok da önemsenmeyecek bir şeydi. Bahsi yapılan yeri buldum, bir de ne göreyim: Yazar, Râzî’nin kendisine ehl-i bidat bir muarız tarafından yapılabilecek muhtemel bir itirazı Râzî’nin görüşüymüş gibi nakletmiş ve bu itiraza verdiği cevabı zikretmemiş. Nakil hainliği ifadesinin dahi yanında en az şirin bir çocuğun tebessümü kadar masum kaldığı bir aldatmacaydı bu. Hayır, hayır! Aslında bu aptal yerine koymaktı okuyucuları, immea edasıyla bulduğuna sarılan bir şapşal yerine. ..

İnceleyin:  Peygamberimizin beşeriyeti ve manevî şahsiyeti

Bir an nereden nereye geldik diye bir his uyandı içimde? Bu ilim kimlerden kimlere kalmıştı? Dedesi Câmt b. Yezit el-Amirî’nin kabrinin yanından geçerken “Ey babacığım! Behz b. Hakîm’in hadisini rivayet etmemiş olsaydın seni ziyaret ederdim”192 diyen Muhammed b. Nasır el-Cârüdîler’den kimlere kalmıştı şimdi bu ilim?

Nakillerinde ıskalama diye bir şey düşünülemeyen, bir eserde gördüğü isnadı mutlaka kaynağından tahkik etmeyi prensip haline getiren,193 sadece Reddu’l-Muhtarı yazarken binlerce esere194 müracaat etmesine rağmen nakilleri ok gibi düzgün Allâme İbn Abidîn’lerden kımlerin eline düşmüştü ibareler, kimlerin diline düşmüştü ifâdeler?

Vâ esefâ. ..

Ömer Faruk Korkmaz – Tefekkürden Teyakkuza,syf.206-210

Dipnotlar:

185 Tirmizî, “Sıfatu’l-Kıyâme”, No: 2485, İbn Mâce, “İkâmetu’s-Salât”, No: 1334, Beyhakî, “Adab”, No: 79 1“

186.Beyhakî, “ed-De‘avétu’l-Kebir”, No: 350,

187 Müsnedu’ş-Şihâb, No: 319, Tirmizî, “Kitabu’l-bir ve’s-sıla”, No: 1962, Tayâlisî, Müsned, No: 2322, Ebü Ya’lâ, Müsned, 1328

188 ibn Sa‘d, et-Tabakâtu’I-Kübrâ, ı/121, İbn Seyyidinnâs, Uyünu’l-Eser, Il/279 ‘

189 Muhammed Zâhid el-Kevserî, Nazratun Abira. Asitane kitabevi. İstanbul, s.89.

190 Muhammed Zahid el-Kevseri, Makalat,s.38; Muhammed Avvame, Edebu’l-İhtilaf, DAru’l-minhâc. Cidde, 2009. B.Vl. s. 102

191 Zafer Ahmed Osmani. Kavaid fi ulumi’I-hadîs. Daru’l-beşâiri’l-İslâmiyye, Beyrut, 2007, B.X ,s.444

192 Beyhakî, es-Sünenu’I-Kübrâ, No: 21442

193.Veliyyuddin salih Farfur, Ibn Abıdin Ve Eseruhu fi’l Fıkhi’l İslami, Daru’l-Beşair, Dımaşk, 2006. B.II. ll/856

194.ibn Abıdîn’ın müracaat ettıgı eserler “Masadıru Ibn Abidm” isimli bir çalışmayla müstakil olarak 2 cm halinde basılmıştır.

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir