Haberi Sıfatlar

allah-icin-bugz-etmek-h1545471888-5b5985-300x150 Haberi Sıfatlar

Medine dönemi, Müslümanlarla “ötekiler” arasında fiilî savaşların başladığı ve devamla sürdüğü bir dönemdir. Sa­vaşlar, sebepleri, hikmetleri, ahkâmı vb. yönlerden daha çok fıkhî ve tarihî müktesebata dâhil görülüp oraya katkı sunsa da zaman zaman itikâdî meselelere de malzeme sunduğu ol­muştur. Meselâ bu örneklerden biri ve belki de en meşhuru, Müslüman olduğunu beyan edip, küffarla kahraman bir şekil­de çarpışan Kuzman isimli kişi hakkında Peygamberimizin “O, cehennemliktir” buyurmasıdır. Resûl-i Ekrem’in sözü üzerine bu zâtı göz hapsine alan bazı Müslümanlar, onun aldığı kılıç darbesinden sonra yaşadığı acıya dayanamayıp intihar ettiğini görmüş, durumu Resûllah’a haber vermişlerdir.[385] Söz konusu hâdise, intihar eden bir kişinin dinden çıkıp çıkmadığı, ebedî cehennemlik olup olmadığı meselesindeki itikâdî tartışmalar­da müracaat edilen naklî referanslardan biri olmuştur.[386] Öte yandan Müslümanların Uhud Gazvesi’nde yenilmesi, bir süre, Peygamberimizin nübüvvet iddiasının aleyhinde bir delil ola­rak kullanılmaya çalışılmıştır. Fakat savaş döneminin itikâdi meselelere sunduğu malzeme, tahmin edileceği üzere, diğer alanlara nisbetle oldukça azdır.

Antropomorfik bir Allah tasavvurunun fevkalade baskın olduğu Yahudiliğin zemmedildiği muhitte, İslâm’m inzâlinden itibaren selbî ve sübûtî sıfatlarla bir tenzih ve takdis şuuru inşa edilmiş olsa da teşbih ve tecsim teşebbüslerinin, anlayışlarının zuhur etmemesini beklemek hata olacaktır. Kur’ân-ı Hakîm’in bazı âyetlerinin müteşabih olması da işbu yolu açmak isteyen arsızların en çok orayı istismar etmelerine sebep olacaktır.

Kur’ân âyetlerinin nüzûl vasatında vahyi doğru anlamak için, bugün “din dili” diye ifade edilen, hermeneutik gibi, se­mantik metod gibi farklı bakış ve yaklaşımlara hacet olmamak­la beraber “Arap dili” diye bir hakikate tâbi olunduğu sabittir. Kur’ân-ı Kerîmin pek çok âyeti, Kur’ân’m apaçık bir Arapça ile inzâl edildiği hakikatini beyan buyurmaktadır.[387] Bu beyan, nâ- zil olan âyetleri Arap dilinin delâlet vecihlerine göre anlamaya açık bir teşviktir. İlk muhatap nesil Kur’ân’ı başta dil yeterlili­ği ile anlıyor ve elbette bu anlayışı zaman, mekân, esbâb gibi etraf unsurlar takviye ediyordu. Fakat mesele Allah Teâlâ’yı tavsif eden lafızlara geldiğinde iş biraz zorlaşmakta, daha doğ­rusu bir kısım çevreler tarafından tarihi vetirede zorlaştırılmış bulunmaktadır. Kelâmullah içerisinde Cenâb-ı Hakk’ı bizlere tanıtan selbî ve sübûtî sıfatlar olduğuna daha evvel temas et­miştik. Bu sıfatlar aklî olarak da bir insanın, “eğer bu âlemde bir yaratıcı varsa onun sıfatlan nelerdir?” diye sual ettiğinde belli derecede ulaşabileceği, en azından izah edildiğinde kabul edebileceği sıfatlardır. Fakat âyetler içerisinde, bizlere Allah’ı tavsif eden başka bazı lafız ve sıfatlar da vardır ki, bu sıfatlar herhangi bir insanın, Allah’ın böyle bir sıfata mâlik olduğunu aklen tespit etmesi mümkün olmayan türdendir. Bunlar an­cak haber yoluyla öğrenilebilir ve bu sebeple bu tür sıfatlara kelâmî ıstılahta “haberi sıfatlar” denilmiş, müteşabih âyetler içerisinde mülahaza edilmiştir.[389] Yed, vecih, nüzûl, istivâ, ka­dem, mecî gibi zâhirî mânâlarıyla “teşbih” ifade eden haberi sıfatların, Cenâb-ı Hakki her türlü nâkısadan tenzih eden ve kemâli de O’na ait kılan selbî ve sübûtî sıfatlarla, muhkem âyetlerle birlikte anlamanın zaruri olduğu sanıyorum izahtan varestedir. Bu ibare ve sıfatlara “müteşabih” denilmesinden, onların mânâsız bir boşluk gibi âyetler içerisine serpiştirildiği- ni vehmetmek büyük bir hata olacaktır. “Müteşabihât mânâsız ve mühmel değil, kesret-i me’ânîden dolayı muayyen bir mu- rad ta’yîni mümkin görünmeyen ve daha doğrusu ifade ettiği hakâik-i muhîta zihn-i beşerle kâbil-i istî’âb olmadığından do­layı mübhem görünen bir ifadedir.”[390]

Öte yandan esbâb-ı nüzûl ve siyak-sibak gibi, söz konusu haberi sıfatların kavl-i sarihini sunan karinelerin de Arap dili­ne bağlılık kadar lüzumlu olduğu açıktır. Söz gelimi, Yahudiler “Allah’ın eli bağlıdır” (yedullah) derken Allah’a bir sıfat isnad etmiyor, cimrilik isnad ediyorlardı. Cenâb-ı Hak da “Allah’ın elleri açıktır” meâlinde mukabelede bulunurken kendisini haberi bir sıfatla tavsif etmiyor, Yahudilerin iftirasını nakzedi­yordu.[391] Dolayısıyla Yahudilerin kastının müsellem olduğu bir lafzı haberi sıfat olarak nitelemenin hata olacağı açıktır. Yine aynı şekilde bir başka âyette “Allah’ın eli, onların ellerinin üze­rindedir”391 (yedullah) buyrulmasının, siyak ve sibak eşliğinde bakıldığında, Hz. Peygamberin elinin Akabe’de kendisine biat edenlerin ellerinin üstünde olmasından mülhem olduğu, çün­kü peygambere itaat ve ittibamn Allah’a itaat ve ittiba olduğu anlaşılmaktadır.[392] “Herhalde sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâ­fat verecektir.”[393] Bu bağ ve bağlamlar göz ardı edilip, parça­cı ve literal mânâya odaklanan yaklaşımlar Kur’ân-ı Hakîm’in doğru anlaşılamamasına, ifrat ve tefrit temayüllerinin zuhuru­na zemin oluşturmuştur.

Yahudilerin insanbiçimci tanrı tasavvuru yanında mesele­yi büyüten bir diğer zümre tahmin edileceği üzere müşrikler­dir. Evvelce belirttiğimiz gibi putlarını elleriyle yontup onlara suret vermeye aşina olun putperest Arapların müteşabih âyet­leri zâhirî mânâda anlamak yolundaki yönelimleri şaşırtıcı de­ğildir. Medine döneminde Ehl-i Kitâb ile münasebetin ciddi bir yoğunluğa ulaşması, putperestliğin gündemden düştüğünü dü- şündürmemelidir. Kaynaklar, varsayılanın aksine, Medine’den Mekke’ye çok sayıda mektup gönderilmekte olduğunu, Mekke müşriklerinin nâzil olan hemen tüm âyetlerle irtibatlarının bir şekilde devam ettiğini göstermektedir.[394] Lâkin söz konusu yo­ğun irtibata rağmen Mekke’de dinî hayat aynı düzlemde devam etmiş, putperestlik, Mekke’nin fethi gerçekleştirilip de Kâbe ve civar bölgeler putlardan temizlenene değin müşriklerin aslî dinî inancı olmayı sürdürmüştür. Hatta şu kadar ki, Müslü­manların Mekke’den ayrılışıyla müşriklerin daha da azıttıkları, reaksiyoner bir tavırla putperestliğe daha şiddetli bir şekilde sarıldıkları anlaşılmaktadır. Meselâ; Kâbe’de 360 kadar put bulunduğu, Kureyşli olup da evinde put bulunmayan kimse­nin olmadığı bilinmektedir.395 Öte yandan Mekke’nin fethini müteakip Kâbe’yi gezen Habib-i Zîşân, Kâbe’de Hz. İbrahim’i ve Hz. İsmail’i tasvir eden heykelleri görmüş, bunu çizenlere lanet etmiştir.[396] Bu gibi misaller, onların baş başa kaldıkları sürede inancı sürdürmekle kalmayıp bunu perçinlediklerini, ziyâdeleştirdiklerini ortaya koymaktadır. İşte işbu zümreler haberî sıfatlardan teşbih ve tescim akidesi çıkarmaya yeltenen ana akımlardır.

Bu sapkın yönelime karşı ilk tenzih ihtarının bizzat Resûl-i Ekrem tarafindan yapıldığı görülmektedir. Mâlûm olduğu üze­re İhlâs sûresi, müşriklerin “Bize Rabbinin nesebini anlat”[397] yönündeki talebine istinaden tenzihi bir cevap olarak nâzil olmuştur.[398] Böylece Allah, mahlûkâttan topyekûn tenzih edil­miştir. Yine Medine’de, Hayber’in fethi sürecinde Müslüman olan İmrân b. Husayn (r.a.)’ın Hz. Peygamber’e “Bize varlığın başlangıcından haber verir misin?” diye sual yöneltmesi üze­rine, Resûl-i Ekrem’in kendisine “Allah vardı, O’nunla beraber hiçbir şey yoktu” şeklinde cevap buyurduğu nakledilmektedir.[399]

İnceleyin:  Vahyin İnzâl Keyfiyeti

Medineli bir Yahudi’nin Peygamberimize “Ey Muham­medi Bizimle gök arasında beş yüz yıllık bir mesafe olduğunu ve üstelik her semanın genişliğinin de böyle [yani beş yüz yıl] olduğunu söylediğin hâlde[400], Rabbimiz duamızı nasıl duyar?” şeklinde bir sual yönelttiğinde Resûl-i Ekrem ona “Şayet kulla­rım sana Benden sordularsa, [bilsinler ki] gerçekten Ben [onla­ra] çok yalanımdır. Bana dua edince, duacının duasını [duyar ve] kabul ederim. O hâlde onlar da benim davetime koşsunlar ve Bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler”[401] meâlindeki âyet ile cevap vermiştir.[402] Söz konusu sual ve âyet­le verilen cevap da tenzihi vurgunun apaçık olduğu bir diğer misaldir.

“Doğu da Allah’ın, batı da Allah’ındır. Artık nereye dö­nerseniz dönün, Allah’ın vechi oradadır. Şüphe yok ki, Allah vâsi’dir, alimdir”[403] meâlindeki âyette geçen “vechullah” ifade­sine lügavî olarak yaklaşıldığında vech, zâhirî mânâsıyla yüz/ surat demektir. Bu takdirde vechullah da literal bir tercümey­le -hâşâ- “Allah’ın yüzü” mânâsına gelmektedir. Hâlbuki ilgili âyetteki “vechullah” lafzı, Allah’a ait bir sıfatı haber vermek gayesiyle nâzil olmamıştır. Bu âyet Medine’de nâzil olduğunda, Hz. Peygamber (s.a.v.) ibadet mahalli ve yönünü belirlemekte muhayyer bırakıldığını ahlayarak bu konuda içinde yaşadığı topluluğa uymayı tercih etmiş ve bu sayede onların gönlünü kazanmayı arzulamış; “Bunlar [Yahudiler], Allah’ın [rızasını kazanmak için O’nun] evlerinden biri olan Kudüs’e yönelen bir kavimdir. Biz de oraya yönelsek nasıl olur?” demiş ve kıble de­ğişimi yaşanana değin Mescid-i Aksâ’yı kıble edinerek namaz kılmıştır.[404] Bu nakil bizlere şunu göstermektedir ki, Hz. Pey­gamber ilgili âyetteki “vechıdlah” lafzını uygulamasıyla tefsir etmiş ve onun “Allah’ın rızası” mânâsına geldiğini göstermiştir. Zaten kelimenin Arap dilindeki mânâlarından/kullanım .şekil­lerinden biri de budur.[405]

Arz edilen bazı misallerden anlaşılacağı üzere, esbâb-ı nüzûl ve siyak-sibak gibi bir âyetin anlamının daha kavî şekil­de inkişafım temin eden unsurlar dikkat-i nazara alındığında, haberî sıfat olduğu düşünülerek yönelinen âyetlerin aslında haberî sıfat bildirmedikleri rahatlıkla anlaşılmaktadır. Devr-i risâlette bu konularda herhangi bir niza çıkmamasının ardın­da işbu bilgi ve anlam dünyası büyük bir tesire sahiptir. Bunun hâricinde, diğer bazı âyetlerdeki lafzatullâhın da Arap dilinde­ki deyim, mecaz, istiare gibi anlam boyutları takip edildiğinde pek çok âyetin yine haberî sıfat sunmaktan ziyâde başka vurgu­lara temas ettiği anlaşılacaktır. Çünkü bir kelimeye, o kelime­nin kullanıldığı bağlam ve îmâ dikkat-i nazara alınarak anlam yüklemek gerekir; bir kelimeye, nerede ve kim için kullanılırsa kullanılsın daima aynı mânâyı vermek uygun değildir.[406] “Artık nereye dönerseniz dönün, Allah’ın vechi oradadır”[407] meâlin- deki âyette geçen vech lafzı “nza/rızaya eriştiren yol” mânâsı­na gelirken, “O’nun vechinden başka her şey helâk olucudur”[408] meâlindeki âyette yer alan vech lafzının “zât” mânâsına gelme­si, temas edilen duruma güzel bir misaldir.

Arap edebiyatında yer bulan deyimlerin, deyim olarak vurguladığı mânâyı ıskalayıp onları lafzını esas alarak anlama temayülü de haberî sıfatlarla ilgili problemin bir ayağını oluş­turmaktadır. Bu her dil için böyledir. Çünkü deyimler, deyimle­ri oluşturan kelimelerin -ekseriyetle- zâhirî mânâlarını yitirip mecazî îmâlar kazanmasıyla oluşturulmuştur. Söz gelimi dilimizdeki “sakla samanı gelir zamanı” deyimini muhatap olan kimse, gerçekten samanın saklanması gerektiğini anlamaz. Arap dili ile inzâl olan Kur’ân-ı Hakîm’de de benzer bazı du­rumlar vardır ve bunlar o dilin doğal bir parçası, güzelliğidir. Meselâ, “…gözümün önünde yetiştirilesin”[409] ile “Gözümüzün önünde gemiyi yap…”[410] meâlindeki âyetlerde yer alan “göz önünde olmak” ifadelerinin istiare oldukları ıskalanır da ayn lafzı literal olarak mânâlandırılmaya çalışılırsa, hatalı bir hük­me varmak kaçınılmazdır.[411] Bu durum “beytullah, ruhullah, kelimetullah, abdullah, naketullah” gibi ifadelerde de aynıyla geçerlidir. Bu kelimelerin hiçbiri literal mânâsıyla anlaşılma­mıştır, anlaşılamaz. Bunların izafet yoluyla kıymet bildirir ede­bî ifadeler olduğu, haberi sıfatlar hususunda en katı olan mu­hitlerin dahi ikrarındadır.[412]

Bu nüanslara dikkat edilerek sarih mânânın tespit edil­diği âyetler dışında gerçekten haberi sıfatları bildiren âyetlere gelince, bu noktada aklî ve naklî delillerin gösterdiği şekilde bu sıfatlara zâhirî mânâ yüklemek, onları Allah’ı cisim ve mahluk ile aynı düzleme getirecek şekilde kullanmak asla caiz değil­dir.[413] Teşbihten iz bırakmayan tenzih hassasiyeti, haberi sıfat­larla ilgili ilk ve en önemli kaidedir. Haberi sıfatlar konusunda en çok tartışma yaşanan sıfat “istivâ” olduğu için onun hakkın­da da birkaç kelâm etmemiz sanıyorum faydalı olacaktır.

İstivâ; doğru ve düzgün olmak, kemâl bulmak, karar kıl­mak, yerleşmek, hâkim olmak, yönelmek mânâlarına gelen bir kelimedir.[414] Bu lafız Kur’ân-ı Kerîm’de birçok kez Allah’a nisbetle kullanılmaktadır. Mushaf sırasıyla takdim edersek bu âyetler şunlardır:

“O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra göğe yöneldi [sümme-stevâ üe-ssemâi], onları yedi gök ola­rak düzenledi. O, her şeyi bilir.”[415]

“Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arş üzerine hükümran oldu [sümme-stevâ *alâ-l’arşi]. O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki yarat­ma ve emir O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yüce­dir.”[416]

“O rahmâni arş üzerine istivâ buyurdu [er-Rahmânu ‘alâ- l’arşi-stevâ].”[417]

“O Hayy u Lâyemut ki, gökleri ve yeri ve aralarındakileri altı günde yarattı ve sonra arşa istivâ buyurdu [sümme-stevâ ‘alâ-l’arşij o Rahmân, haydi ne dileyeceksen o habîrden di­le.”[418]

“Allah, o ki gökleri ve yeri altı günde yaratmış, sonra arşa istivâ buyurmuştur [sümme-stevâ ‘alâ-l’arşi). Sizin için on­dan başka ne bir veli vardır ne bir şefi’, artık düşünmez mi­siniz?”[419]

İnceleyin:  Faruk Kazan - Molla Câmî’nin Kelam Anlayışı ''Notlarım''

“O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra arş üzerine istivâ etti [sümme-stevâ *alâ-l’arşi]. Yere gireni, ondan çıka­nı, gökten ineni, ona çıkanı bilir. Nerede olsanız O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.”[420]

Fark edileceği üzere bir âyette istivâ semâyla, diğerlerinde ise arşla ilişkili olarak beyan buyrulmuştur. Arş’ın ve semânın ne’liği meselesi bahs-i diğer olmakla birlikte söz konusu farklı­lık istivâ kelimesinin İlâhî kelâmda dahi daima aynı anlamda kullanılmadığının bir delilidir. Öte yandan istivâ kelimesinin Allah ile ilişkili olmaksızın yer bulduğu muhtelif âyetler de mevcuttur.[421] Öte yandan daha evvel sunduğumuz muhkem selbî/tenzihî âyetlerin delâletiyle beraber düşünüldüğünde “arşa/semaya istivâ” ifadesinin yerleşmek, oturmak gibi mah- lukâta nispet edilebilecek türden teşbihi mânâda kullanılmadı­ğı aşikâr olmaktadır. İstivâ’nın muhtemel mânâlarından han­gisinin muradullah olduğu kati bir şekilde beyan edilemese dahi, hangi mânânın lafzatullaha isnad edilemeyeceği sarihtir. Aynı bakış “uluvv” lafzı için de geçerlidir. Dolayısıyla bu lafız­ların, teşbih ve tecsim anlamlan ihtiva edecek bir mânâ tercihi ile Allah’a isnad edilmesi, Kur’ân’ın bir kısmının diğer bir kıs­mına tearuzu anlamına geleceği açıktır.

Netice olarak şu noktayı belirtmeliyiz ki, devr-i risâlette haberi sıfat kategorisine giren lafızlar/âyetler, âyetlerin nüzûl sebebini, Arap dilinin kullanım doğasını, siyak-sibak bağım, mecazı, tenzihi âyetlerin sakındırdığı tehlikeyi vb. nüanslarını bilen ashab tarafindan farklı anlaşılmamış, bu noktada teşbih ve tecsim ifade edecek bir anlayış asla hiçbirisinden naklolunmamıştır. Onlardan nakledilen bazı sözlerin doğru mânâsını takdir edemeyen bazı kimseler zaman içerisinde ashaba dahi teşbih ve tecsim yakıştırması yapmak gibi bir garabet ve dalâ­lete saplanmışlardır.

Medine döneminde artık necm necm nâzil olan hitab-ı İlâhi hatırı sayılır bir yekuna baliğ olmuştu. Konular, çalışma­mızın başından itibaren ana batlarıyla takip etmeye çalıştığı­mız gibi, Arap zihnini yeniden inşa etmiş, onun tekâmülü için gereken tüm işaret, izah ve itirazları gündemlerine dâhil etmiş­ti. Bu vetireye kadar bir de bizim üzerinde çok durmadığımız gaza ve seriyyeler, saldın ve savunma mücadeleleri gerçekleş­miş, nihayet Müslümanlar zulümlerden, aşağılamalardan, tah­kir ve istihza hamlelerinden kurtulmuşlardı. Müslümanların müesses, özerk, güçlü bir yapı hâline gelmesi yani siyasî gücü eline almaya başlaması, onun günümüz tabiriyle hukukî meş­ruiyetini de beraberinde getirmişti. Bu sayede farklı kabilelerin temsilcileri ile daha rahat münasebet kuruluyor, diplomatik ta- rafları da olan davet mektupları yazdırılıyor ve artık heyetlerle görüşmeler başlıyordu.

**

Melikşah Sezen – Devr-i Risalette İtikadi Meseleler,syf:169-179*

Dipnotlar:

[385] Buhârî, “Megâzî”, 38, “Cihad”, 77; Müslim, “İman”, 177,179.

[386] İntihar, kişinin ölümünün kendi elinden olması diye tarif edilse de bunun iradî olması o fiilin intihar olarak isimlendirilmesi için şart­tır. Gayr-i iradî olarak kişinin kendi ölümüne sebebiyet vermesi in­tihar değildir ve intihara müteallik tehditler bu kimse için geçerli değildir. Resûl-i Ekrem’in, kişinin kendi ölümüne sehven sebebiyet vermesinin intihar olarak nitelenmeyeceğine dair beyanları mev­cuttur. Meselâ, Âmir b. Akvâ yanlışlıkla kendi ölümüne sebebiyet vermiş sahabîlerden bir tanesidir. Onun vefatından sonra bazı sa- habiler bu durumu intihar dairesinde görüp “tüm hayırlı amelle­rinin boşa gitti” dediler. Bu sözler Peygamberimize ulaşınca o, bu değerlendirmenin doğru olmadığım insanlara belirtmiştir. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, s. 645-646.

[387] Yûsuf, 12/2; Ra’d, 13/37; İbrahim, 14/4; Şuara, 26/195; Zuhruf, 43/3.

[388] İsmail Hakkı İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, s. 381-382.

[389] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili I s 277

390.Maide,5/64;Ayrıca bkz.Şerif er Radi,Kur’an Mecazları,s.54

391.Fetih,48/10

[392] Mukâtil b. Süleyman, Tefstr-i Kebir, IV, s. 51-52; Şerif er-Radî, Kur’ân Mecazları, s. 291.

[393] Fetih, 48/10.

[394] Bazı örnekler için bkz. İbn Sa’d, Kitâbi’l-Tabakâti’l-Kebîr, V, s. 7, 8, 28,84-85,105,111,194,209,299,334.

[395] Ebü’l-Velîd el-Ezrakî, Ahbâru Mekke, s. 123.

[396] Buhârî, “Hac”, 54; Ebû Dâvûd, “Hac”, 93- Başka rivayetlerde Kâbe içerisinde Hz. Meryem ve Hz. İsâ’yı tasvir eden suretlerin çizim- lerinin yer aldığı da bildirilir. Bu suretlerin Kâbe’ye çizilmesi put­perestlerin dinî değil, beldedeki Hristiyanların gönlünü hoş edip Müslümanlara karşı birlik oluşturabilmek adına stratejik bir adımı olarak değerlendirilmelidir. Bkz. Cevâd Ali, el-Mufassal, VI, s. 607.

[397] Tirmizî, “Tefsir”, 112.

[398] Sûrenin Yahudüerin sualine istinaden nâzil olduğu yönündeki na­kil esas alındığında da teşbihi bakışın tenzihi yönündeki hakikat aynıyla korunmaktadır.

[399] Buhârî, “Bed’ü’l-Halk”, 2. Bu mânâdaki buyruklar Allah Teâlâ’yı mahlukât ile zamanî ve mekânî münasebetten tenzih ettiği gibi aynı zamanda, kelâm ıstılahında isbat-ı vâcib delillerinden biri olan hudûs delilinin naklî hücceüeri arasında yer almaktadır.

[400] Gök ile yer arasının ve her semanın beş yüz yıllık bir süre olduğu­na dair hadîs için bkz. Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, V, s. 282- 283. Bu hadîsi bilip kendi suallerine mesned olarak kullanmaları, Yahudilerin yalnızca âyetleri değil, Resûl-i Ekrem’in hemen her be­yanım dikkatle takip ettiklerine dair önemli bir karinedir.

[401Bakara, 2/186.

[402] Aynur Uraler, Hz. Peygamber’e Yahudi ve Hristfyanların Yönelttik­leri Sorular, s. 92.

[403] Bakara, 2/115.

[404] Taberî, Câmiu’l-Beyân, II, s. 658.

[405] Şerif er-Radî, Kur’ân Mecazları, s. 30.

[406] Ebû Mansur el-Mâturîdî, Te’vtlâtü’l-Kur’ân XVII s 199

[407] Bakara, 2/115

[408] Kasas, 28/88.

[409] Tâ-Hâ, 20/39

[410] Hûd, 11/37.

[411] Abdülkâdir el-Cürcânî, Esrâru’l-Belâgat: Belâgatin Sırları, s. 76.

[412] îbn Teymiyye, el-Cevâbu’s-Sahîh, I, s. 226-227.

[413] îbn Kuteybe’nin (ö. 276/889) TeMlu Muhtelifl’l-Hadîs’i, Ebû’l-Ha- san Ali b. Muhammed et-Taberî’nin (ö. 380/990 civan) Te*vî- lü^ÂyûtVl-MüşkilâtVl-Muvaddıha^ı, tbn Fûrek’in (ö. 406/1015) Müşküü’l-Hadîs’i, Muhammed b. Yûsuf es-Semerkandî’nin (ö. 556/1161) Fethu’l-Galak fl*t-Tevhîd*it Ebü’l-Ferec tbnü’l-Cevzî’nin (ö. 597/1201) Defu Şübheti’t-Teşbih’i, Fahreddîn er-Râzî’nin (ö. 606/1210) Esâsü’t-Takdîs’i, İbnü’l-Müneyyir’in (ö. 683/1284) Tefsîru MüşkilâtVl-Ehâdîs,i ve tbn Cemâa’nın (ö. 733/1333) tzâhu’d-Delü’i bu konudaki hassasiyetleri müstakil olarak ele alıp ortaya koyan en önemli eserlerdir.

[414] Şerif er-Radî, Kur’ân Mecazları, s. 25, Yusuf Şevki Yavuz “İstivâ” DİA, XXIII, s. 402-404.

[415] Bakara, 2/29.

[416] A’râf, 7/54.

[417] Tâ-Hâ, 20/5.

[418] Furkan, 25/59.

[419] Secde, 32/4.

[420] Hadid, 57/4.

[421] Muhammed, 48/29.

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir