Dayanıklılık

dev-karinca-1280x720-1-300x169 Dayanıklılık

 

Psikiyatri uzun yıllar boyunca patolojiyi ana eksenine aldı ve insanın içindeki iyileştirici güçleri ihmal etti,” sadedinde bir görüş var, siz bu konuda ne dersiniz?

Psikanalizin kurucu babası Sigmund Freud’un ortaya koyduğu yöntem ve tanımlar, uzunca bir dönem, biz ruh sağlığı çalışan­larını hastalığın doğasını tahlil etmeye ve sorunların kökenine ulaşmaya sevk etti. Bu, meslek eğitimimizin sadece patolojik ve sorunlu olanı aramamız yönünde yapılandırılmasına yol açtı. Ni­hayet bir süredir, yeni bir bakış açısına ihtiyacımız olduğunu dil- lendirebiliyoruz: Nasıl ki tababet ilmi bağışıklık sistemini göz ardı ederek şifa dağıtamıyorsa, bizim de tam bir iyileşmenin gerçekleş­mesi için psikolojik dayanıklılığa daha yoğun bir ilgi göstermemiz gerekiyor. Aksi bir tutum, hastaların gelişip güçlenme imkânları­nın heder edilmesi manasına geliyor. Sürekli patolojiye odakla­narak insanların değişme, evrilme, kendini onarma ve bütünlüğe erişme, yani tekâmül ihtimalini gözden kaçırıyoruz. Oysa bizden biraz teşvik, biraz yönlendirme, bir nefes bekleyen danışanları­mızın içindeki umut közünü harlamalı; hayat sevincini, neşe ve yürek açıklığını özendirebilmeliyiz. Hayatı olması gerektiği haliy­le değil, olduğu haliyle de sevebilmekten söz ediyorum. Arzunun kamçılanması ve dünyanın arzularımıza boyun eğdirilmesi yeri­ne, arzuyu gemleyebilmekten, değiştirilemeyecek olanı kabullenebilmekten söz ediyorum. İçimizde âtıl olarak bekleyen hayat neşesini sahverebilmekten.

İnsanı zorluklardan ne korur?

İnsanı zorluklar karşısında kurmuş olduğu bağlar korur. İnsan­la bağ, yaratıcıyla bağ, kâinatla bağ. Varlıkla bağ. Hem incinebi­lir varlıklarız hem de dayanıklı; insan olmak budur. Temerküz kamplarında ölüme gönderilmeden hemen önce çocuklarını yıka­yıp temizleyen anneler bunu niçin yapmaktadır? İnsan inana ve umudu olmadan yaşayamaz. Her şartta hayatta kalma yeteneği ve insan ruhuna inanç. Anne çocuğundan güç almaktadır, çocuk da annesinden. Rene Spitz’in çalışmalarından biliyoruz ki bir bakıcı ortada olmadığında bebekler ya ölüyor ya da hasta oluyor. Ağır örselenmelerde, ruhsal olarak yok olmaktan bizi varlığa rapteden bağlar korur. İnsan insana yurt ve sığmaktır. Ötekine bağlanmak ben olmamın, beni ben kılan şeyin ta kendisidir. Bu durum özellik­le yas zamanlarında aşikâr olur: Senden bağımsız bir ben yok, seni yitirdiğimde benimin bir parçasını yitirmiş olurum.

Belki bu noktada bir kişilik profili çıkarmamız gerekir. Dayanıklı insan kimdir?

Ruhsal açıdan dayanıklı insanların esnek olduklarını, zorluktan metanetle karşıladıklarını, değiştiremeyecekleri şeyleri tanımakta ve kabul etmekte yetenekli olduklarını, başarısızlığı güvenilir bir öğretmen olarak gördüklerini, yüzlerini keder ve öfkeden merha­met ve cesarete dönebildiklerini görüyoruz. Gelin yaşama sanatı di­yelim biz buna, bu sanatı edinmek için zorlukların bir anlam fırsatı sunduğunun farkında olalım. Psikolojik sağlamlığın birden fazla çeşidi var. Her birimiz kendi meşrebimize uygun bir dayanıklılık tipine dahil oluyoruz. Şiddetin günlük yaşamın bir parçası oldu­ğu alkolik bir ailede büyüdüyseniz, etrafınızdan kopuk yaşamanıza imkân tanıyan bir kabuk, sizin dayanıklılığmızdır. “Kendinizi ko­rumak için inşa ettiğiniz zırh, içinde yaşadığınız kafestir.” Ancak bu, işlevsiz bir dayanıklılıktır, orada sıkışıp kalırsınız. Belki en baş­ta kendinizi korumak için o zırhı siz yapmışsınızdır ama zamanla kendinizi kıstırdığınız bir kafese dönüşebilir. Bağlamsal dayanıklılık, esnekliğimizi imha edip metaneti mukavemete dönüştürebilir. Bir kabuk, kişinin takatinin üzerindeki bir duruma uyum sağlamak için geliştirdiği en iyi yol olarak tasarlanmış olsa bile, ondan kurtulmayı başaramazsanız engelleyici bir hüviyete bürünebilir.

Bize lazım olan, ayak uydurmayı bilen bir dayanıklılık. Sağlıklı bir dayanıklılığın gelişimi için önce acının acı olarak kabul edilmesi gerekiyor. Acıyı öfke sanmak, sık yapılan bir yanlış. Acının acı ola­rak kabulü, değişimin öncül aşamasıdır. Her insanın içinde, onca kaygının ve kederin altında umut ışıldar. Zaman zaman hastalık, travma ve keder duygulan bu ışığı soldursa da onu muhafaza etmek, sonra yeniden canlandırmak uyum sağlayıcı bir esnekliktir. “Yalar yarasını içte bir geyik,” diyor buna şair Süleyman Çobanoğlu. Duy­gularımızı dinler, tadar, tanır ve onları bir misafir gibi karşılayabilir­sek onulmaz yaralar da iyileşir.

Semptomlara yol açan kırıklarımızı, güçleneceğimiz hassalarımız olarak gördüğümüzde ne de çok şey değişir! Evet, ışık yaraya ağar. Yaşam içimizde ve dışımızda çağlayan bir nehirdir; bu nehir, bizi hasta eden, kendimizden ve umudumuzdan koparan olaylar ve insanları bizden ayırarak sağlıklı tutabilir. Dayanıklılık odaklı terapötik çalışmanın amacı, kişinin iyi yaşamak isteyen, yüzü ya­şama dönük bu kısmının yaydığı ışığı takip etmektir. İnsanlar sık sık bocalar, güvenli ve tanıdık olana sarılırlar. Tanımadığımız de­nizlerde kulaç atmak yerine, bildik nehirlerde boğulmayı yeğleriz. Tanıdığımız acı, tanımadığımız derin bir hayattan daha güzel, daha dost görünür gözümüze. Ancak bu ekseriyetle bir uyuşma halidir, ölümden önceki dalgınlık ve çürümenin başlangıcının habercisidir. Kendilerine, iyileşme ve büyüme fırsatı verildiğinde insanlar geliş­meyi çürümeye tercih edebilirler.

Bir de şu var: Dayanıklılığı siyah ya da beyaz bir mesele olarak düşünmekle hata ediyoruz; birinin ruhsal açıdan esnek olup olmadı­ğına dair yargımız yanlış olmakla kalmaz, eksiktir. Hikâyenin sade­ce bir parçasıdır. Çoğu zaman, bir kişinin dayanıklı olma biçimleri, travmanın, bağlanma sorunlarının, kaybın, acının ve benzerlerinin de iz bırakma biçimlerini maskeleyebilir. İnsanlar dayanıklı olsalar bile kalıcı hasarlar almış olabilirler. Bir insan aynı anda yaralı ama bütün, hasar görmüş ve dayanıklı olabildiği gibi başka biri sorunsuz ve yalın kat da olabilir. Dayanıklılık bir yönüyle paradoksaldır çün­kü parçalıdır, parçalanmışlığı gereksinir. Dayanıklılığı geri kazan­mak ve iyileşmek, bu parçaları bütünleştirmekten ziyade ahenkli hale getirecek bir tınıya ses olmaktır.

Direnç, büyüme veya değişime karşı ve statükonun sürdürülmesi yönünde hareket eden güçlere verilen isimdir. Dönüşüm ise maksi­mum canlılık, özgünlük ve gerçek temas için çabalayan güce atıfta bulunur ve direncin tam tersidir.

Benliğin kaynaklarını ve enerjisini tüketen dirençten farklı ola­rak, dönüşüm çabası benliğe yaşam enerjisi ve canlılık sağlar, ben­liğin kaynaklarını etkin hale getirir, genişletir. Dönüşümü, daya­nıklılığın en gelişmiş, en karmaşık tezahürü olarak düşünüyorum. Dayanıklılığın temelinde birkaç unsur bulunur. İçimizdeki dayanık­lılığı artırmak ve depoyu doldurmak için ilk önce eylemliliği keşfe­deceğiz. Eylemlilik, çaresizlik hissine bürünmek yerine bir şeyleri gerçekleştirebileceğimize dair bir hisse sahip olmaktır. Sonuçlara maruz kalmak yerine sebeplere müdahil olmaktır. Hayatın büyük bir kısmında sonuçları kontrol edemezsiniz ama sebepleri etkileye­bilirsiniz. Başımıza gelenleri seçemiyoruz ama onlar tarafından yere yıkılmamayı seçebiliriz. Bunun için de evvel emirde çaresizlik his­sinden kurtulmak gerekli. Martin Seligman tarafından yapılan çalış­malar; güçsüzlük, hareketsizlik ve yenilgi deneyimlerini yaşadıktan sonra öğrenilmiş çaresizliği yaşamaya daha eğilimli hale geldiğimizi gösteriyor. Bir mağlubiyeti telafi etmek için çok sayıda galibiyet al­mak gerekebiliyor. Bu nedenle seçenekleriniz kısıtlı olduğunda bile, küçük de olsa yapabileceğiniz şeyleri sıklıkla yapmaya ve buradaki kontrol duygusuna odaklanın. Kararlı olun ve sebat edin. Elinizde- kiler için minnet duyun ve onlara hakkını verin, başkalarının mut­luluğundan mutlu olmayı bilin, bu durumda etrafınızda, size de bir şekilde sirayet eden mutluluk asla eksik olmayacaktır. Varlığa itimat edin ve çalkantılar karşısında itidal sahibi olun.

Pema Chödrön, “Gökyüzü sîzsiniz, geri kalan her şey ise hava durumu,” diyor. Bulutlar gelir geçer, gökyüzü orada kalır. Daya­nıklılık kapasitesi terimini, gökyüzünün her halde süreğenliği gibi, kişinin herhangi bir durumda, doğuştan gelen kendini to­parlama, iyileşme, iyileştirme veya kendini koruma konusundaki maksimum yeteneğini ifade etmek için kullanıyorum. Fırtına da olsa, “mavi gök hâlâ oradadır.”

Kimi insanların kendilerine acıdıklarına tanık oluyoruz. Siz “sorumluluktan kaçışın serin gölgesi” demiştiniz bir kitabınızda. Sürgit bir mağduriyet hissi de insanı gerçeklerden koparıyor, dayanıklılığımızı azaltıyor olabilir mi?

“Kendine acıma, uyuşturucular arasında en yıkıcısıdır; bağımlılık yapar, anlık bir zevk verir ve mağduru gerçeklerden ayırır,” diyor John Gardner. Ruhsal açıdan dayanıklı insanlar kendilerine acıyarak sorumluluktan kaçınmaz ve zaman yitirmezler. Kendine acımak, bir süre sonra kendini gerçekleştiren kehanet gibi, sağlıklı taraflarımızı ve ilişkilerimizi de zehirlemeye başlayacaktır. Suçu başkalarına at­mak, kendi durumlarının değişmesindeki karar yetkisini başkasına devretmek de dayanıklı insanların nitelikleri arasında yer almıyor.

Tartışmaya yol açma, insanları sinirlendirme, reddedilme ve terk edilme korkusu, insanların pek çoğunda herkesi memnun etme eği­limi yaratır. Çocukluğunda “Aman sorun çıkmasın,” diye duygusal olarak istikrarsız bir anne babayı memnun etmeyi öğrenmiş kişi, yetişkin hayatında da “memnun edici” kimliğine sıkı sıkıya yapışır. Çoğu zaman yazık ki kendi özdeğerimizi başkalarının yansımasın­da ve yankısında görüyoruz. Ancak ömrün sonunda o tek hayatını­zın yaşanmadan bırakılmışlığının suçunu bu insanların, “herkesin” üzerine yıkmanız, size nasıl bir teselli sağlayabilir? Mesele budun Siz hayatı yaşamayı beklerken hayat yanı başınızdan geçip gitmiştir. O halde yaşamaya cesaret edelim. Gerekirse yalnız kalmaktan çekin­memeliyiz; kendimiz, hayatımız boyunca tanışacağımız en önemli insandır, yalnızlığı bunun için bir fırsata dönüştürmek de mümkün. Zihinsel olarak güçlü insanlar, dünyadan ve insanlardan sürekli bek­lenti içinde değillerdir. Başka ödüller ve avuntular bulabilirler kendi­lerine. Geçmişe takılmadan ama geçmişin çıkmaz sokaklarından da ders alarak, kendinin, ilişki içinde olduğu öteki insanların ve varlığın bağrındaki yaşamı büyütmektir insanın istikameti. Bağ kurmak ve kurduğu her bağla zenginleşmektir.

Travmayı mutlaka dile dökmek gerekir mi?

Travmalar beynimizi değiştirebilir. Fakat beyin her bir deneyimle ye­niden şekillenir. Güzel haber şu ki, travma sonrası iyileşmek müm­kündür. Yaşadığımız travmalardan gelişerek ve büyüyerek çıkabiliriz. Geçmişte, travma psikolojisinde, travmayla ilgili duygularını ifade etmek ve onun hakkında konuşmak özendiriliyordu; daha yeni araş­tırmalar, bunu yapmayanların da yapanlar kadar sağlıklı olduğunu gösteriyor. Her bireyin acıyla başa çıkma tarzına saygı duymak gerek.

Dayanıklılığa erişim sağlamadan, ona bir geçit açmadan hastanın travmatik deneyimine ve eşlik eden felç edici duygularına kılavuzluk etmenin bir yardımı olmuyor. Bir umut ışığı, çöl gecesini aydınlatan kutup yıldızı gibi bize yol göstermeli. O ışık olmadığında, insanlar güçsüzlüklerini, korku ve utançlarını tekrar tekrar hissetmekle kalı­yor, onlardan nasıl kurtulacakları, devam edecekleri veya daha iyi his­sedecekleri konusunda hiçbir gelişme kaydedemiyorlar. Buna muka­bil, dönüşüm çabasında daha üst düzeyde, danışanın güçlü, sağlam, sahih nitelikleri güçlendirilir, sağlamlaştırılır ve detaylandınlırken, yaralı kısma umut, teselli ve anlayış sunulur. Bu, “en kötü”yü çıkardı­ğımızda, “en iyi” kısmın geride kalacağı aritmetik bir model değildir. Aksine, sistemin her iki parçası üzerinde aynı anda farklı düzeyler­de çalışılır ve ahenk tesis edecek biçimde birbirlerine nüfuz etmeleri hedeflenir. Aslında, “en iyi” kısmın güçlendirilmesi, beslenmesi ve ardından büyümesi “en kötü” kısmın iyileşmesine doğrudan katkıda bulunur. Bir nevi kendi kayıp koyunlarına çobanlık etme yeteneğine sahip bir benlik inşa edilir.

Dönüşmenin zorlukları nedir, insan kendi tekâmülüne ayak direyebilir mi?

Her değişim zorluk içerir, direnç dış koşullardan ziyade kendi içi­mizden gelir, özellikle benliğimizin ve duygularımızın güvenle ifadesine imkân tanıyan bir bağlanma ilişkisi, dönüştürücü dene­yimlerin yaşanmasına fırsat vererek dayanıklılığı artırır. Uyumsuz ya da patolojik hisleri görmezden gelmek ya da inkâr etmek yerine onları kendiliğin gelişiminin şahidi olarak deneyimlemek, şefkat sayesinde mümkün olur. Bir kabuk değiştiriyoruz, kolay değil. Eski zırhımızdan soyunurken dünyaya karşı savunmasız kalıyo­ruz. Ancak bu göze alışla bir dayanıklılık geliştirir ve nasıl başa çıkacağımızı bilmediğimiz taraflarımızı dönüştürebiliriz.

Dönüşüm sırasında yeni deneyimlere kendinizi açarken savun­masız hissetmeniz muhtemeldir. Bu, uzun süredir taşman yükleri­nizden kurtulmak istemediğiniz anlamına gelmiyor. Beri yandan, değişime hazır hissetmiyor da olabilirsiniz. Gelişme ihtimali, öz­gürlük ve neşe duygusu zorlayıcı ve hatta korkutucu gelebilir. Ne de olsa bildik bir sahili terk ediyor ve bilmediğiniz bir ummana yelken açıyorsunuz. Özlem duygunuz ne kadar büyük olursa ol­sun, birdenbire ona sahip olmaya hazır olmadığınızı hissettiğiniz için değişime karşı koyabilir, ondan kaçabilirsiniz. Zorluklarına rağmen, aşina olduğunuz dar alan daha korunaklı ve hatta daha konforlu gelebilir, yaşamın bilinmeyen engin denizi korkutucu­dur gerçekten de. Ancak, “Gemi limanda güvende olsa da gemiler limanda beklemeleri için yapılmaz.” Bu süreçte danışanlar sahip oldukları gücü yeniden konumlandırmak için yardıma ve bu geçi­şin korkutucu olabileceğinin doğrulanmasına ihtiyaç duyarlar. Ev­rimsel olarak, özellikle olumsuz deneyimler ve bunlara eşlik eden duygular, hayatta kalma içgüdüsü yüzünden daha ziyade dikkate alınır, olumlu duygulan kullanmak için büyük çabalar gerekir. Bu nedenle dönüşüm çaba ve cesaret ister.

İnceleyin:  Çocukluk ve Büyümek Üzerine

Dayanıklılık bir kişilik özelliği mi? Yani insanlar doğuştan dayanıklı mı doğar?

Dayanıklılık her zaman kişisel bir özellik olmayabilir, acımasız bir ana babanın elinde özgüveni örselenmiş bir çocuğun dayanıklı kal­ması daha zordur. Çocukluk kimileri için kemiklerde sızlamaya devam eden bir kış soğuğudur. Ne kadar dayanıklı olabildiğimiz bazen çevremizdeki insanların ihsan ve cömertliğiyle alakalıdır. Düştüğümüzde elimizden tutacak dostların varlığından söz edi­yorum. Ayrıca dayanıklılığımız bir koşuldan diğerine değişebilir. Yani bir koşulda dayanıklı olan kişi her koşulda dayanıklı olacak diye bir kural yok. Bir durumda etrafımızda yardım alacağımız pek çok insan vardır, daha güçlü hissediyoruzdur ve badireyi at­latırız. Bir başka seferinde görece güçsüzüzdür, bize destek ola­bilecek kaynaklar yoktur ve orada örselenebiliriz. Hayat bize gül bahçesi vadetmiyor. Her zaman pürneşe olmak zorunda değiliz. Azıcık yağmur kimseyi incitmez. Biraz stres hayatın zorluklarına karşı bağışıklık geliştirmemizi sağlar. Hayatın zorlukları, onlarla baş edebilme konusunda bizi eğitir. Her yiğidin bir yoğurt yeme şekli olduğu gibi, her insanın da zorlukları alt etmek için kendisi­ne mahsus bir yöntemi vardır. Her zorluktan incinmeden çıkacak değiliz. Hayal kırıklığından da öğrenecek çok şey vardır.

Kimileri dayanıklılığı sert ve katı olmak olarak anlıyor» dışarıya hiç duygu ipucu vermeden her şeyi kendi içinde yaşamak gibi. Ne dersiniz?

Psikolojik dayanıklılık sert ve katı olmak değildir, hatta kayıtsız ve duygusuz olmak da değildir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun, Hep O Şarkı romanındaki bir karakterin “Meğer feleğin çemberinden geçmek bu imiş. İnsana bir tevekkül… Hayır, ıstıraba karşı bir daya­nıklılık, bir kanıksama geliyor.’ demesi gibi bir şey değil dayanık­lılık. Aksine insanın değerlerine göre hareket etme kapasitesi ile,esneklik ile ilgili. Esnek olmak önümüze gelen her şeyi kabul et­mek ya da sineye çekmek değildir. Hayatın getirdiklerine hazır ola­bilmektir. Hayal bize her gün yepyeni şeyler sunar. Hem zorluklar hem de kolaylıklar getirir hayat ve “Ben buna hazırım,” diyebilmek­tir psikolojik esneklik. Hayat yolculuğu boyunca, önümüze açılan her sokağın bize yeni şeyler getirebileceği ihtimaline açık olmaktır. Esneklik bunu kabul edebilme ve buna hazır olma becerisidir.

Otomatikleşmiş düşüncelerimizi ya da geleneksel inançlarımızı yeni deneyimler ve fikirler ışığında yeniden inceleyebilmektir. Alı­şılmış düşüncelere hapsolmamak için birçok bakış açısını tanımak gerekir. Yeni şeyler öğrenmek için bazen bildik ezberleri unutmak icap eder. Dünyaya dair temel varsayımlarımızın ciddi bir şekilde sınandığı büyük yaşam mücadeleleri, ilerleyen zamanlarda olum­lu bir psikolojik değişime yol açabilir. Bir anlamda değişim, bir zamanlar olduğumuz kişinin ölümünü temsil etmektedir. Örne­ğin psikolog Lyubomirsky boşandıktan sonra tatmin edici bir ha­yatın sadece eşini değil, aynı zamanda geçmiş benliğini de geride bırakmayı gerektirdiğini söylemiş. Nassim Taleb, Antikınlganlık: Düzensizlikten Kazanç Sağlayan Şeyler adlı kitabında şöyle yazıyor: “Düşmanımız yardımcımızdır.”[13] Bu sayede herhangi bir duygusal acı deneyimini, gelecekteki herhangi bir acıyla daha iyi başa çık­ma yeteneğimizi güçlendirecek bir fırsat olarak görebiliriz. Ancak acılarımızı sağlıksız başa çıkma mekanizmalarıyla başımızdan sav­maya kalkıştığımızda, büyüme fırsatını da kaçırırız. Bir şiirinde, “Boğulmak cinsinden bir nesneydi / çünkü esniyordu kalbım, eskiy­di/ diyordu Ergin Günçe. Boğulur gibi olduğumuz anlarda, göğ­sümüzü sürgüleyip dibe çökmek ölümcüldür, yüzeye çıkıp göğsü genişletmek gerekir. Hayat üzerinde hiçbirimizin mutlak kontrolü yok. Kontrol edemeyeceğimiz kayıpları kabullenebilirsek daha da­yanıklı insanlar haline gelebiliriz.

Madem Ne değildir?” ile başladık, devam edelim, psikolojik dayanıklılık başka ne değildir?

Psikolojik dayanıklılık duygularımızı görmezden gelmek değildir. Aksine duygularımızı anlamak, böylece onların düşünce ve davra­nışlarımızı nasıl etkilediğini fark edebilmektir. Ayrıca düşünceleri­miz de duygularımızı ve dolayısıyla davranışlarımızı etkiler. Aynı durum davranışlarımız için de geçerlidir. Eylemlerimizin de duygu ve düşüncelerimiz üzerinde etkisi vardır. Fiziksel limitlerimizi zor­layarak acıyı görmezden gelmek yerine düşünce ve duygularımızı yeterince anlayarak onlara uygun davranış sergilemeyi becerebilmektir psikolojik esneklik.

Başkalarına muhtaç olmamakla, müstağni olmakla da alakalı değildir. Tüm cevaplara sahip olmadığımız gibi her şeyin en iyisini biz biliyor ya da yapıyor da değiliz. Gerektiğinde yardım istemek çok önemlidir. Yardım etmek kadar yardım almak da cömertliğin emaresidir ve bir erdemdir. Aksi bir durum gizli bir kibre işaret ediyor olabilir. Tevazu yani yerini bilmek, sınırlarını bilerek ey­lemde bulunmak dengeyi korumak için kritik bir öneme sahiptir.

Psikolojik olarak dayanıklı olmak her durumda sadece olumlu düşünmek de değildir. Fazlasıyla olumlu düşünme gayreti de ısrar­la olumsuz olana odaklanmak kadar tehlikeli olabilir. Bu sebeple zihinsel dayanıklılık daha çok gerçekçi ve rasyonel düşünme ile ilgilidir. Hayatta olumlu olan kadar olumsuz olana da, sağlık kadar hastalığa da yer var. Dayanıklı olmak hiç hasta olmamak da değil­dir. Tıpkı fiziksel olarak güçlü olup fiziksel rahatsızlıklara sahip olabileceğimiz gibi; depresyon, kaygı bozukluğu gibi rahatsızlık­larla mücadele ederken de zihinsel olarak kendimizi güçlendire- biliriz. Çalışmalar, bireylerin psikolojik dayanıklılıklarını zamanla geliştirebileceğini göstermektedir.

Kontrol duygusu psikolojik dayanıklılık için gereklidir çünkü hayatınızı değiştirmek için ihtiyacınız olan gücü kontrol alanın­dan alırsınız. Dayanıklı insanlar, beklenmedik olayları tehdit olarak görmek yerine üstesinden gelinmesi gereken zorluklar olarak gör­mektedir. Viktor Frankl, akla gelebilecek en kötü koşullarda bile en kritik özgürlüğün, bireyin tutumunu seçme yeteneği olduğunu söy­lemişti. Başımıza gelenleri kontrol edemesek de tutum ve bakışımızı kontrol edebiliriz. Bu durum bir anlamda dayanıklı insanların geç­mişlerine baktıklarında sahip oldukları başarıları görebilmelerinden kaynaklanıyor; “Daha önce de birçok zorluğun altından kalktım,” diyebilen bir insan yeni zorluklar karşısında kendisini çaresiz hisset­mez ve eyleme geçecek gücü kendinde bulabilir. Dayanıklılığı henüz gelişmemiş bireyler ise geçmişlerine baktıklarında sadece hatalar, başarısızlıklar, talihsizlikler ve keşkeler görür. Elbette geçmişimizde­ki hatalardan öğrendiysek yine yolumuza güçlenerek devam ederiz.

Her şeyi kontrol etme çabasının insanları endişeye soktuğunu sıklıkla gözlemliyoruz. Bu konuda sınır ne olmalı?

Her şeyi kontrol altında tutma çabası, mudak bir güven ve özgür­lüğün olmadığı bir hayatta kişiyi esir edebilir. Bu imkânsız çabanın peşinde koşarken bireyin kaygı ve stres düzeyi yükselir. Hem za­manım ve enerjisini kaybeder hem de kontrol edemeyeceği şeyler için kendini sorumlu hissedip suçlayabilir. Üstelik etrafındaki in­sanlarla ilişkileri bozulabilir. Bu nedenle kontrol edebileceğimiz, etkileyebileceğimiz ve sadece gözlemci kalıp uzaktan izleyebile­ceğimiz durumlar arasındaki ayrımı dikkatlice yapmalıyız. İnsan emeğini, değiştirebileceği konulara harcamalı.

Psikolojik dayanıklılığı olan bireylerin kendi kontrol alanları­na odaklandıkları görülüyor. Neyi, ne kadar değiştirebilirim? Ne benim etki sahamdadır? Kendi güçlerine sahip çıkan bu insanlar sahip olduktan gücü başkalarına devretmezler. Böylelikle kendile­rini mağdur psikolojisinden koruyabilirler. Etrafımızdaki insanla­ra karşı fiziksel ve duygusal sınırları net olarak belirlemezsek na­sıl düşündüğümüz, hissettiğimiz ve davrandığımız konusundaki kontrolü de onlara vermiş oluruz. Kontrol onlara geçtiğinde ise zihinsel olarak güçlü kalmamız imkânsız hale gelir. Gücü başka­larına bırakmanın ortaya çıkardığı birçok problem vardır: Duygu­larımızı düzenlemede onlara bağlı kalırız, özdeğerimizi onların belirlemesine izin vermiş oluruz. Gerçek problemleri belirlemede zorlanırız. Koşullar karşısında mağdur rolüne kolayca girebiliriz. Yaşadıklarımız için başkalarını suçlamaya meyilli ve eleştiri karşı­sında daha kırılgan oluruz. Kendi amaçlarımızı belirlemekte güç­lük yaşarız. İlişkilerimiz daha karmaşık hale gelir ve zarar görür. Dale Camegie, ‘’Birinden nefret ettiğimizde, onlara kendimizden veririz; uykumuzdan, iştahımızdan, kan basıncımızdan, sağlığı­mızdan ve mutluluğumuzdan,” diyor.

Bu kaybın önüne geçmek, kendi sağlıklı sınırlarımızı kont­rol etmek bizim sorumluluk alanımızdadır. O yüzden gücümüzü geri kazanmak için adımlar atabiliriz. Bunu yapabilmek için önce gücünüzü alan ya da sizin gücünüzü teslim ettiğiniz insanları ve durumları belirleyin. Kullandığınız dili gözden geçirin: “Yapa­mıyorum,” demek yerine “Ben yapmıyorum.” Ya da “Yapamam,” demek yerine “Yapmamayı tercih ediyorum,” diyebilirsiniz. Sa- int-Exupery “Sorumluluğun olduğu her yerde umut vardır,” di­yor. Sorumluluğu üstümüze aldığımızda değişimi başlatabiliriz.

Sorumluluk alanını netleştirmek için, daha sağlıklı duygusal ve fiziksel sınırlar belirleyin. Gerektiğinde hayır demeyi dene­yin. Böylece zaman ve enerjinizi nasıl harcayacağınız konusun­da tam sorumluluk almış olursunuz, özgüveniniz artar, kendi amaçlarınız için daha çok vaktiniz ve enerjiniz kalır. Daha az stres yaşarsınız ve ilişkileriniz çok daha sağlıklı ve sahici olur. Siz değişmeye, gücünüzü geri kazanmaya başladığınızda bu dö­nüşüm elbette çevrenizde şaşkınlık ve hoşnutsuzluk yaratabilir. “Başkalarının ne düşüneceğini Önemsediğin her an onların köle­si ölürsün,” der Lao Tzu. Zihinsel olarak güçlü insanlar herkesi memnun etmek zorunda olmadıklarının farkındadır. Gerekli du­rumlarda çekinmeden konuşurlar. Elbette nazik ve adil olmaya özen gösterirler ancak insanları memnun etmediklerinde onla­rın hoşnutsuzluğu ile baş edebilirler. Değişim sırasında güvendi- giniz insanlardan geri bildirim alarak ve eleştirileri değerlendi­rerek ilerlemek güvenli bir yoldur. Gelişmenin en iyi yollarından biri itimat ettiğimiz insanlardan geri bildirim istemektir. Dost acı söyler ve bizi imar eder.

Sağlıklı sınırlar inşa etmek ve bu sınırlan korumak sadece baş­kaları ile ilişki kurarken ihtiyacımız olan bir beceri değil. Başka­ları tarafından yutulmaya karşı durmalıyız evet ama kendimizle kurduğumuz ilişkide de sağlıklı sınırlar önem arz eder. Bazen ken­dimize de basitçe hayır demekte güçlük yaşayabiliriz, örneğin, “Hayır, ne kadar canım çekse de bu son lokmayı yemeyeceğim,” diyebilmek gerekir, özellikle dürtülerimizle ilişkili olarak sınırla­malara ihtiyaç duyarız. İçinden geldiği gibi yaşamak; kendimizi, doğuştan getirdiğimiz mizaç özelliklerimize, erken dönem yaşan- ulanmızm etkisine ya da dürtülerimize terk etmek anlamına gele­bilir. İçimizden gelenleri yaparak ilerlemek bizi bir kısırdöngüye sokabilir. Sorumluluktan kaçmaya, daima başkalarını ya da ken­dimizi suçlamaya yol açabilir. Psikolojik esnekliğe sahip kişiler kendilerini sürekli suçlayan ya da kendilerine acıyan kişiler de değildir. Sürekli kendimiz için üzülmek hayatı dolu dolu yaşama­mıza engel olur; zaman kaybetmemize, olumsuz duygular hisset­memize yol açar.

Peki, bu kadar yıkıcı bir davranışı yapmaya neden devam ediyoruz?

Bunun altında yatan sayısız sebep olabilir. En sık, en çok karşı­laştığımız mekanizmalardan bahsedebiliriz. Kendimize acıdığı­mız sürece bizi gerçeklerle yüzleştirecek koşullan bir süreliğine ertelemiş oluruz. Sorunlan görmezden geldiğimizde sorumluluk almaktan da kaçınmışızdır öte yandan. İhtiyaç duyduğumuz her an daima destek aldıysak, bu öğrenilmiş bir davranışa dönüşmüş olabilir. “Zavallı ben” kartını oynamak bir şekilde dikkat çeker, bu sayede başkalarından yardım alırız. Oysa kendine acımak birçok sorunu da beraberinde getirir, öncelikle kendimizi yalnızlaştır­mış oluruz. Harekete geçerek durumumuzu düzeltebilecek iken eylemde bulunmayarak zaman kaybederiz. Bugünü geri alamayız. Hayatı geri saramıyoruz, yaşanan anlar kuşlar gibi uçup gidiyor ve son pişmanlık fayda etmiyor. Değişimi başlatabilmek için gereken enerjimizi kendimiz için üzülerek israf etmiş oluruz. Kendine acı­mak bizi çözüme yaklaştırmaz, bilakis olumsuz duygu tablosunun ağırlaşmasına sebep olur. Yaşadığımız sıkıntıya bir de kendimize acımak, utanç, değersizlik gibi duygulan eklediğimizde elimizde derin bir ısürap kalır.

Bu durum bize öfke, kırgınlık, yalnızlık ve diğer pek çok duyguyu yaşatır. Zavallı olduğumuzu söyleyerek çözümden uzaklaştıkça, bugünü erteledikçe durumumuz kendi­ni gerçekleştiren kehanete dönüşür. Diane Zimberoff, “Kurban için her olay bir krizdir; denizin ortasında deliklerinden su alan bir teknededir ve kurban delikleri kapatmak yerine sürekli suyu boşalur,” diyordu Kurban Tuzağından Kurtulmak adlı eserinde. Kendimize acıdığımız sürece elimizden gelenin en iyisini yapma­mız güçleşir. Böylece daha çok sorunla karşılaşırız ve artan hata­lar ile başarısızlıklarımız da artar. Nihayetinde kendimize acıma duygumuz biraz daha beslenmiş olur. Kendine acımak, temelinde iradi bir tür özgürlük yitimidir. Fail ve yaşamının aktörü olama­yan insanlar, sadece eyleme dair özgürlüklerini değil, hayatlannı dışarıdan seyrettikleri ve olan biten her şeyi parçalanmış alakasız olgular halinde, dünyayı ve insanları manadan yoksun, kendileri­ne komplo kurmuş bir cephe olarak görmeleri nedeniyle, zihin­sel özgürlüklerini de yitirirler, bu ağır cürümlerinin suçluluğunu, olup bitenin yükünü mağduriyet psikolojisine girerek hafifletmek isterler. Ayrıca bu süreğen ruh hali, hayatımızdaki iyi yönleri göz­den kaçırmamıza neden olur. O gün hayatımızda 5 tane güzel şey ve 1 tane olumsuz şey olmuş ise, kendine acıma duygusu bizim o olumsuz olaya odaklanmamıza ve güzellikleri kaçırmamıza se­bebiyet verir. Bu durumdan ilişkilerimiz de payını alır. Mağdur zihniyeti kimse için çekici değildir. Sürekli hayatımızdan şikâyet etmek etrafımızdakileri de etkileyip bizden uzaklaştırabilir. Kimse sonsuza dek şikâyet dinlemek istemez.

İnceleyin:  Freud'un Din Görüşlerinin Analizi ve Mantık Hataları

Bu noktada kurban psikolojisine ayrı bir başlık açabilir miyiz? Nedir mağdur zihniyeti?

Kafka’nın Dava romanının açılışı manidardır: “Birisi Josef K.’ya iftira atmış olmalı çünkü hiçbir şey yapmamış olmasına karşın tutuklandı bir sabah.” Roman boyunca Josef K. suçunun ne ol­duğunu, nasıl beraat edeceğini bilemez, sürekli binlerinden ihsan bekler onun kurtuluşuna vesile olmaları için. Nihayet hikâyenin bir yerinde, kilisedeki rahip öfkelenir ve “Yabancılardan çok faz­la yardım arıyorsun,” diye onu paylar. Irvin Yalom, Varoluşçu Psi­koterapi kitabında şöyle der Kafka’nın kahramanı için, “Kafka’nın kırsal bölgeden gelen kahramanı suçluydu; yalnızca yaşanmamış bir hayat yaşadığı, bir başkasından izin almayı beklediği, hayatını ellerine almadığı, kendisine ait olan kapıdan geçmediği için değil; suçunu kabul etmediği, onu kendi içine giden bir rehber olarak kullanmadığı, koşulsuz olarak itiraf etmediği -ki bu kapının sonu­na kadar açılmasını sağlayacak hareketti- için de suçluydu.”

Her insan, hayatında yapmadığı, göze almayacağı şeyler yüzün­den, en başından sorumlu ve suçludur. Kurban, içimizde gömülü olan cevherdir. Onu ne kadar az ihmal eder ve cesaret gösterirsek o aşamada bir kurtuluşa kavuşuruz işin aslı. İnayet, sadece bizim eylemlerimizden ve irademizden (aktif dualardan) sudur edebilir. “En derin korkumuz yetersiz olmamız değildir, en derin korku­muz, ölçülemeyecek kadar güçlü olmamızdır. Bizi en çok korkutan karanlığımız değil, ışığımızdır. Kendimize soruyoruz, ben kimim ki parlak, muhteşem, yetenekli olacağım? Sen kim değilsin ki öyle olmayasın?” diyordu yazar Marianne Williamson. Mağdur zihniye­tine sahip kişiler, olumsuz şeylerin başkalarının hatası yüzünden başlarına geldiğine inanır. Kendilerinin bir sorumluluğu olmadığı­nı, bunu hak edecek hiçbir şey yapmadıklarım ve durumun adil olmadığını düşünürler. Aynca yaşadıkları olumsuzluklar nedeniyle gelecekte de başlarına sadece kötü şeylerin gelme olasılığının yük­sek olduğunu farz ederler. Bu durum hem kendi bireyselliğimizi hem de olayların farklı açılarını eksik görmemize neden olur. Evet, haksızlıklara maruz kalıyoruz ve her şey kontrolümüz altında değil.

Lâkin sürekli bize aynı olumsuz davranışları sergileyen insanlarla benzer sorunları yaşamaya devam ediyorsak bu noktada kendi tu­tumlarımıza odaklanmak iyi bir başlangıç noktası olur. Aksi halde kurban psikolojisi bir tür öğrenilmiş çaresizliğe dönüşür. İnsanı hem değersiz hissettirir hem de eyleme geçmekten ahkoyar. İnsan kendinin hem en iyi dostu olabilir hem de en şedit düşmanı. Kendi­mize nasıl davrandığımızı ve başkalarının bize nasıl davranmasına izin verdiğimizi fark etmediğimiz sürece mağdur rolüne saplanıp kaldığımızı ve ne kadar tepkisiz hale geldiğimizi fark edemez olu­ruz. Zalimin en büyük gücü kurbanın zihniyetidir. Uğradığı hak­sızlığı sineye çeken kişi, zalimin zulmünü sürdürmesine hizmet et­mektedir. Kurban rolüyle gelen yardım, teselli ve bakım da bu hali destekler. Bununla birlikte, mağdur düşüncesine saplanıp kalanlar olumsuz durumlardan hiçbir şekilde sorumlu olmadıklarına dair bir inanca sahiptir. Yine de burada bir şerh düşmek gerekir. Mağdur psikolojisinden kastedilen, saldırganlık ve istismara uğramış insan­lar değildir. Kötü muamele vakalarında mağdurların başkalarının zararlı eylemlerini hak etmediklerine ne kadar vurgu yapılsa azdır. Ama kimi insanların mağduriyetin serin gölgesinde bir ömür boyu yaşadıklarını, hayatlarının dizginlerini ellerine bir türlü almak iste­mediklerini de hatırda tutalım. Öğrenilmiş psikolojik zayıflık, mağ­dur duruşuna ve nihayet yüksek bir ruhsal maliyete yol açar.

Otto Rank, nevrotiğin, ölüm borcundan kaçmak için hayat kre­disini reddeden insan olduğunu söylüyordu. Peki insan kısmi öz- yıkımla kendini ölüm korkusundan nasıl kurtarır? Kaygı yaratan durumlardan kaçınarak, güvenli limanlardan ayrılmayarak belki anksiyete bozukluklarından uzak kalabiliriz. Ama o zaman, Rank’ın söylediği gibi “Kendimizi çok yoğun ya da çok hızlı bir şekilde ya­şayıp hayatı tüketmekten koruduğumuzda kullanılmamış hayat, içimizdeki yaşanmamış hayat adına kendimizi suçlu hissederiz.” Geçmişteki zorluklar, yaşanmayacak bir geleceğin en geçerli baha­nesi haline gelir. Durumu düzeltmenin yolu bu zihniyetten çıka­rak kendimiz için üzülmeyi engelleyecek şekilde hareket etmektir. Olumsuzlukları ve kayıpları düşünerek kendimize acımak yerine sahip olduklarımıza minnet duymayı tercih edebiliriz. Şair Randall Jarrell, ‘‘Yaşayabileceğimiz hayatlardan mahrum kalma biçimlerimizdir hayat/.’demişti.

Hayatta takdir edebilecek şeyler her zaman vardır. Kendine acıma hissinin hayata müdahale ettiğini fark ettiğimiz anda hissettiğimizin tersi yönde hareket etmeye başlayabiliriz, örneğin gönüllü olarak düşkünlere yardım ederken sorunların için kendine acımak pek de mümkün olmaz. Yardım etmek duygu durumumuza iyi gelir. Baş­kalarına yardım etmek hem kontrol hem de anlam duygusu verir. Araştırmalar, dini inançları olan kişilerin inanmayanlara oranla stre­se daha iyi dayandığını göstermektedir. Her şeyin bir sebepten ötürü gerçekleştiği fikri, karşılaşılan badirelerin önceden belirlenmiş ve bu nedenle de kontrol edilmiş olarak görülmesini sağlar. Maneviyat, her şeyin yoluna gireceğine dair rahatlatıcı bir his ve travmatik bir deneyimde dahi aranacak dersler olduğuna dair bir inanç verir. Dini ibadetlere katılmak da sosyal desteği beraberinde getirir.

Nasıl değiştireceğiz bu düşünceleri? Kendimize acımaktan nasıl kurtulacağız?

Kendine acımayı teşvik eden otomatik düşünceleri sorgulamak için bazı teknikler kullanılabilir. Mesela, “Durumumu hangi farklı açılar­dan değerlendirebilirim? Bir yakınım bu sorunla uğraşıyor olsaydı ona ne tavsiyede bulunurdum? Kendime acımak yerine şükran duy­gumu nasıl artırabilirim?” diye sorabiliriz. Bu sorulara vereceğimiz yanıtlar eşliğinde minnet duyduğumuz şeyleri yazmak veya bunlar­dan bahsetmek de yararlı olacaktır. Hepimizin insan olarak olumsuz duygulara karşı bir önyargımız var. Evrimsel açıdan bakıldığında bu önyargının bize yaran var ancak bazı bireyler için olumsuz amlara ve olaylara çok fazla odaklanmak ruh sağlığını kötüleştirebilir. Buna karşın, belirli olumlu anılara odaklanabilmek ve bunları hatırlaya­bilmek koruyucu bir işleve sahiptir. Bu fikre uygun olarak, yakın zamanda araştırmacılar hayatın erken dönemlerinde yaşadıkları stres nedeniyle depresyon geliştirme riski akında olan gençleri çalışmışlardır. Bu gençlerden belirli olumlu anılan hatırlamaları isten­diğinde, eğer hatırlayabilirlerse depresyon geliştirme olasılıklarını daha düşük olduğu bulunmuştur. Bu araştırmalar bir kez daha psiko­lojik dayanıklılığı geliştirmenin yollarına işaret ediyor. Dikkatimizi bizi iyi hissettiren anılara, durumlara ve duygulara odaklama yetene­ğini geliştirmeye çalışmak etkili bir strateji olabilir.[14] Güzel anılanını­zı yazmak odaklanma becerimizi kullanarak olumlu duygularımızı anırmamıza yardımcı olacaktır. Ayrıca günlük tutmak da kullanıla­bilecek bir başka faydalı yöntemdir. Yazarken düşüncelerimiz yavaş­lar ve otomatik düşünce hatalarımızı daha iyi fark edebiliriz. Günlük tutarken deneyimlerimiz üzerine düşündüğümüzde de kendi kendi­mize bir hikâye anlatmış oluruz. Hikayeler, yeni bir iç görüyü ortaya çıkarmanın yanı sıra duygusal zekayı da artırır. Duygusal zekânın bir işareti, farklı duygulan aynntılı olarak tanımlama yeteneğidir.[15]

Psikolojik dayanıklılık gelişime açık olmayı gerektirir. Ancak de­ğişim her zaman çok kolay olmaz. Birçok insan değişimin daha kötü sonuçlar yaratabileceğini düşünür. Oysa hayatta değişmeyen hiçbir şey yoktur. Değişmeyen tek şeyin değişim olduğu söylenir. Madem her şey değişiyor, o halde daha iyi yönde değişmesini hedefleyebiliriz.

Konfor alanından çıkmak ilk başta göz korkutucu olabilir, hal­buki o rahat alanında yeni şeyler öğrenemez ve gelişemeyiz. Deği­şim yaratmak için yeterince hazır değilsek onu korumakta da başa­rılı otamayabiliriz. Kararlılık değişim süreci için elzemdir. Yapmak istediğimiz değişiklikler küçük bile olsa bağlılık gerektirir. Bu ne­denle planlı ilerlemekte fayda vardır. Değişimin artı ve eksilerini belirlemek, yeniliğin bazı güçlükler getirebileceğini akılda tutmak ve bu süreçte oluşabilecek olumsuz duygulan yönetmeyi öğrenmek değişimin gereksindiği süreklilikte bize yardımcı olacaktır. Risk al­madan değişim mümkün olmaz. Riskler bizi rahat ettiğimiz alan­dan çıkanr. Bu sebeple adım atmaktan kaçınabiliriz başlangıçta. Ancak hesaplanmış riskleri almadan yaşamak, uzun vadede dışan- daki birçok fırsatı kaçırmamıza neden olmak suretiyle daha büyük bir risk almamıza sebep olur. Elbette hayatta attığımız adımlarda hep riski hesaplarız. Ancak bunu mantık yerine çoğunca duygula­rımıza dayanarak yapanz. Korku ne kadar yüksekse risk de o kadar fazladır diye düşünürüz. Ancak çoğu zaman duygularımız rasyonel değildir. Riskin nasıl hesaplanacağını çözersek hangi risklerin alın­maya değer olduğunu anlar ve çok daha az korkarız.

Geçmişe nasıl bakmalıyız? Geçmişimiz yaralıysa orayı nasıl iyileştireceğiz?

Psikolojik dayanıklılığa sahip insanların özelliklerinden biri de geç­mişleri ile kurdukları ilişkide gizli. Ancak geçmişe kendini hapset­meyen insanlar şimdiki zamanlarının hakkını verebilir ve gelecekle­rini planlayabilir. Geçmişimizi iyileştirmenin yolu, yaşadığımız anın hakkını vermekten geçer. Suçluluk, utanç ve öfke gibi bizi geçmişe kilitleyen duyguların altında birçok neden olabilir. Pek çok insan, hayatım acı çekmesi gerektiğine inanarak yaşar. İsmet Özel acı çek­menin, tahammül etmenin de bir öç alma ve kötülük biçimi oldu­ğunu ne güzel anlatıyordu mısralarında, “Yargı kesin: Acı duymak ruhun fiyakasıdır / kin, susturur insanı; / adına çıdam denir / susulunca tutulan çetele simsiyahtır / o siyah öc almakçasına gür ve bereketlidir. / Vandal yürek! Görün ki alkışlanasın!” Geçmişe takılıp kalmamızın altında birçok neden olabilir. Örneğin bilinçdışı bir şekilde, yeterin­ce acı çekersek nihayetinde kendimizi affedebileceğimizi düşünü­yor olabiliriz. Geçmişe gömülü olmamızın bahanesi, geçmişteki piş­manlıklar yüzünden derinde bir yerde mutluluğu hak etmediğimize dair inançlarımız olabilir. Belki de harekete geçerek risk almaktan korkuyoruzdur. Geçmişte kalarak bugünün sorunlarından bir şekil­de kaçıyor olabiliriz. Oysa bu durumun birçok olumsuz sonuçla­rı olacaktır, öncelikle bugünü kaçırırız. Üstelik gelecek için tam olarak hazırlanamayız. Geçmişimizden öğrenerek yolumuza daha * bilgece ilerleme fırsatını heba ederiz. Bu nedenle karar verme yeti­mizden feragat etmiş oluruz.

Ayrıca ruh halimiz de bu durumdan olumsuz etkilenir. Depres­yon geçirebilir, fiziksel sağlığımızı kaybedebiliriz.

Geçmişte yaşamaktan kurtulmak için ilk olarak düşünce şekli­mizi değiştirmeliyiz. Bunu sağlamak için geçmişi ne zaman ve ne kadar düşüneceğimizi planlayabilir, değiştirebileceğimiz ya da telafi edebileceğimiz meselelere odaklanmayı seçebiliriz. Ya da düşünecek başka konulara yönelmek yararlı olur. Tabiat boşluk kabul etmez. Biz zihnimize ne verirsek zihnimiz de onu işleyecektir. Gelecek için amaçlar belirleyebilir ve öğrendiklerimize odaklanabiliriz. Eğer bu sorunu tek başımıza aşamıyorsak psikolojik destek almak da müm­kün. Böylece geçmişimize farklı açılardan bakmayı deneyebilir ve geçmişle barışmanın yollarını keşfedebiliriz.

“En derin korkumuz yetersiz olmamız
değildir, en derin korkumuz, ölçülemeyecek
kadar güçlü olmamızdır. Bizi en çok
korkutan karanlığımız değil, ışığımızdır.
Kendimize soruyoruz; ben kimim ki parlak,
muhteşem, yetenekli olacağım? Sen kim
değilsin ki öyle olmayasın?”

 

 

Kemal Sayar,RabiaYavuz – Kendi Özünü Bil,syf:77-96

 

 

Muhammed Ali

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir