“Civilisation”/“Medeniyet”ten Önce

medeniyet-tarihinde-turklerin-yeri “Civilisation”/“Medeniyet”ten Önce

“Bu hususları dikkate alarak şu soruyu sormamız gerekmektedir: Biz yaygın olarak “medeniyet” kelimesini kullanıyoruz; bu konuşmanın başlığı da medeniyetin ne olduğu ile alakalı. Acaba “medeniyet” dediğimizde biz, Batı Avrupalıların kullandıgı manayı, yani aristokratların yaşadığı hayat tarzını, tam da mission civilisatrice mucebince “mutlak” mı kabul edeceğiz? Yoksa bunu, bir dönemde yerkürenin bir bölgesinde yaşayan belirli bir insan grubunun kendi kendisi ile alakalı bir kanaati olarak görerek, bu hayat tarzının ve bu hayat tarzı etrafındaki tasavvurların, zannedildiği gibi herkes tarafından zorunlu olarak üstlenilmesi gereken bir şey olmayıp, mümkün hayat tarzlarından sadece birisi olduğunu ifade ederek, bu hayat tarzının tarihsel ve bölgesel bir fenomen olmaktan fazla bir hususiyet taşımadığını ifade ederek, izafileştirecek miyiz? Mutlak olduğunu kabul etmek ile izafi olduğunu kabul etmenin çok önemli neticeleri olduğu açıktır.

Mutlak olduğunu kabul ettiğinizde, önünüzde Batı Avrupalıları takip ve taklit etmek dışında bir yol kalmazken, izafi olduğunu kabul ettiğinizde, daha farklı hayat tarzlarının, yani medeniyetlerin de mevcut olabileceğini kabul etmiş oluyorsunuz. Bu soruya 19. y.y.’ın ortalarında cevap vermek o kadar kolay değildi; bugün durum oldukça farklıdır. Nitekim bugün artık medeniyetlerden çoğul olarak bahsetmek rutin bir hale geldiği gibi, 20. yy.’da yaşanan hadiseler de, bu çerçevede Batı Medeniyeti’nin bir dönemde zannedildiği gibi mutlak olarak insanlığın geleceğini temsil etmediğini; hatta insanlığın geleceğini tehdit ettiğini de göstermiş durumdadır. Yani bizim burada vereceğimiz cevap, açıkça ikinci cevaptır: Batı medeniyeti mutlak olmadığı gibi, nihai olarak insanlıgın aleyhine bir durumu temsil etmektedir.

Bu cevap bize başka sorular sordurmaktadır: bugün insanın önünde, batı dışında, hangi hayat düzenleri mümkün hayat tarzları olarak bulunmaktadır? Geçmişte insanların sahip oldukları, ancak kendisi hakkında konuşurken “civilisation” kelimesini kullanmadıkları, ne gibi hayat tarzları vardı? Bu soruları biz yerküre üzerindeki bütün toplumlar ile alakalı soramayız; onun yeri tabii ki burası değil. Bu soruyu biz kendimiz için sorabiliriz. O zaman sorumuz şu şekilde olacaktır: Biz, hayat tarzlarını ve düzenlerini ifade etmek için, medeniyet kelimesini kullanmadan önce, hangi kelimeleri kullanıyorduk?

Bu soruyu şu şekilde daha da derinleştirebiliriz: Acaba “Civilisation” kelimesi kullanılmadan önce, medeniyet diye bir şey, yani insanların belirli bir düzen içerisinde yaşamaları, örfleri, adetleri, sofra adabından tutun da insanların birbirlerine karşı muamelelerindeki, nezaket kuralları ve incelmiş davranış formları v.s. mevcut değil miydi? Hatta, medeniyet kelimesinin daha sonra kazandığı manaları da dikkate alarak, insanlar daha önce teknik, teknolojik anlamda hiçbir şey geliştirmemiş miydi? İnsanlar mesela mimari alanında, yani veya başka alanlarda çok önemli işler başarmamışlar mıydı? İnsanlar sanat ve zenaat alanlarında, mesela mimari ve el sanatları alanlarında, aynı şekilde edebiyat alanında herhangi bir şey, dikkate değer bir şey başarmamışlar mıydı?

Bu ve benzeri soruların cevabı açıktır ve tabii ki evettir. Bütün bir yerküre daha önce, 18. y.y.’dan önce, yaşamış çok sayıda insan topluluklarının oluşturduğu şehirler ve buralardaki sanat ve zenaat eserleri ile doludur. Belki Batı Avrupa bu konuda “biraz” geç kalmış olabilir; dolayısı ile o bölgelerde yaşayan insanlar arasında belirli bir düzenin teşekkülü için 18. y.y.’ı beklemek gerekmiş olabilir; ancak bu durum sadece o bölgeyi ve orada yaşayanları ilgilendirir; yerkürenin geri kalan kısımlarında yaşayan insanların bütün bir geçmişini ve geçmiş birîkimini, 19. Ve 20. y.y.’ın hakim eğilimlerinin yapmaya çalıştığı gibi, Batı Avrupa’da ortaya çıkmış olan bir hayat tarzı için/ lehine lnkar ve ihmal etmek gibi bir “lükse” ,insanlık artık sahip değildir.

Bütün bunları dikkate aldığımızda medeniyet terimi kullanılmadan önce onun kavramının Batı Avrupa dışında her yerde mevcut olduğunu; dolayısı ile kavramı olunca da, bu kavrama isim verip vermediklerine bakmak gerektigi açıkça ortaya çıkar. Mesela ve özellikle Müslümanlar’ın başından itibaren bir hayat tarzında sahip oldukları ve bir toplumsal düzen içinde yaşadıkları açıktır. Müslümanlar kendi oluşturdukları ve içinde yaşadıkları bu hayat tarzına herhangi bir isim vermişler midir? Bu soruların cevabını aradığımızda karşımıza inanılmaz geniş bir terimler yelpazesi çıkıyor. Bu terimlerden birisi İbn Haldun’un kullandığı “Umran” kelimesi. Umran kelimesi ömürden geliyor. Ömür de biliyorsunuz insana verilmiş sayılı nefesleri ifade ediyor. İbn Haldun insanın nefeslerini alıp verirken ortaya koyduğu herşeye umran diyor. lnsan yavrusu tek başına kendi varlığını sürdürebilecek bir durumda olmadığı ve başka insanların, öncelikle kendi anne ve babasının desteğine bağlı ve bağımlı olduğu için, Ömür ve umran ancak başka insanlar ile birlikte mümkün olabiliyor. İbn Haldun bu durumu kısaca “insan tabiatı icabı medenidir” sözü ile tabir ediyor. Bu husus ile alakalı olarak kısaca şunu ifade etmem gerekir ki, insanın tabiatı icabı medeni olduğu, yani diğer insanlarla, karşılıklı olarak birbirlerini muhafaza ederek, varlıklarını sürdürebilecekleri düşüncesi, İslam toplumunun şu veya bu şekilde, farklı biçimlerde dile getirdiği temel bir ilkedir.

Farabî’den Azizü’d-din en-Nesefi’ye, Teftazani’den Ahmet Cevdet Paşa’ya ve Abdunnafi İffet Efendi’ye kadar bütün düşünürler bu ilkeyi farklı şekillerde hep dile getirirler. Sadece bir misal olması açısından Azizü’ddin en-Nesefi’nin fikirlerini burada hatlrlayabiliriz: insan, diğer insanları ve etrafındaki diğer canlıları, hatta bütün bir mevcudatı koruyarak kendi varlığını muhafaza eder. İnsanın medeniliginin esasında etrafındaki diğer insanı koruması gerekiyor. Siz de insanı ve etrafınızdaki eşyayı, tabiatı korursanız kendi varlığınızı devam ettirebilirsiniz; Bu ilke tek başına da anlamlı ve önemi kendiliğinde açık gibi gözükse de, esas manasını modern Batı medeniyetinde dikkate alından temel bir ilke ile, “homo homini lupus”/insan insanın kurdudur ilkesi ile birlikte düşündüğünüzde daha anlaşılır bir hale gelmektedir. İnsan insanın kurdudur demek,insanların ve toplumaların birbirleri ile ilişkisinin temel formunun, dostluk ve dayanışma olmayıp, düşmanlık ve mücadele olduğunu söylemektir, Hobbes ve sonrasında gelişen “liberal” veya daha farklı bir şekilde isimlendirilen temel perspektifte, homo homini lupus ilkesi etkindir. İnsanlar arasındaki temel ilişki formunun “çatışma” olduğu tezi, sadece geçmişte değil, bugün de, siyaset alanında oldugu kadar sosyal ve ekonomik alanda da dikkate alınır ve insanlara kabaca, diğer insanların kendisine düşman olduğu ihsas ettirilerek, insanların ancak bir devletin, üst bir otoritenin himayesi altında varlığını sürdürebilecegi fikri öğretilir. Böylece hayat bir çıkar çatışması ve çıkar mücadelesi gibi algılanır. İnsanların kendisini ve çıkarlarını koruması ve bunun için yaşaması, modern dünyanın üst ilkesidir.

18-19.yy öncesine gittiğinizde İslam dünyasındaki varlık ilkesi insanların öncelikle kendilerini koruması olmadığını, her bir insanın kendi dışındaki diğer insanları ve tabiatı koruyarak, onun üzerinden kendi varlığını teminat altına almayı, varlık ilkesi olarak benimsendiğini ve uygulandığını görebiliriz. Umran da bu şekilde ortaya çıkmış olan toplumsal düzenin adı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ancak Müslümanlar kendi oluşturdukları toplum düzenini sadece umran olarak isimlendirmemişler; mesela Nizam-ı Alem tabiri, en azından hicri ikinci asırdan itibaren kullanılan ve “medeniyet”i, veya islam medeniyetini ifade etmektedir. Bu terimi daha çok Orta Asya alimleri ve Osmanlı uleması kullanmaktadır.7 Benzer bir şekilde “Medeniyet”ten Önce” tabiri de medeniyeti ifade etmek için yaygın bir şekilde kullanılan bir terimdir. “Dâr” kelimesi Arapçada ev anlamına gelmektedir. Nasıl ki ev, bir insanın kendi imkanları ve ihtiyaçları, hatta değerleri çerçevesinde yaşarken tanzim ettiği yere denildiği gibi, müslümanların kendi ihtiyaçlarına göre arzı, yer küreyi düzenlemeleri ve o düzenleme neticesinde ortaya çıkardıkları düzene Daru’l Islam denilmektedir. Demek oluyor ki Daru’l İslam da medeniyet kavramını ifade etmek için kullanılıyor. Ayrıca “Edeb” kelimesi de, Maverdi’nin “Edebü’d-Dünya ve’d-Din” isimli eserinde açıkça görüldüğü gibi, medeniyet kavramını ifade etmek için kullanılan önemli terimlerden birisidir. Osmanlı toplumunun özelliği bütün bu terimleri ve “el-medinetü’l-fazıla” gibi daha başkalarını, farklı cihetleri ile alarak, bunları üst bir söylemde bir araya getirmesi olarak zuhur etmektedir.

Tahsin Görgün – Medeniyet Meselesi,syf.27-31

7 “Nizamı alem” teriminin kullanımı için bak:Tahsin Görgün, Osmanlı’da Nizam‘ıAlem kavramı, Islami araştırmalar, (Cilt 13, s. 2, Ankara 2000, s. 180 [88)

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir