Bilim Tanrı’yı Yalanlar mı?

 

2_10178 Bilim Tanrı’yı Yalanlar mı?

Ateistlerin Asılsız Varsayımları

Muhteşem bir saraya girdiğinizi düşünün. Koridorlarında yürürken sarayın büyüklüğü karşısında büyüleniyor ve gör­düğünüz ilk kapıdan içeriye girip binayı keşfetmeye başlıyor­sunuz. Girdiğiniz odada, yüzlerce masa ve sandalyenin tıpkı bir sınıftaki gibi tanzim edildiğini görüyorsunuz. Birdenbire diğer odaları keşfetme isteğinizi kaybediyor ve çevredeki bir kahve dükkanında bir arkadaşınızla buluşmak üzere saraydan ayrılıyorsunuz. Kahve içerken arkadaşınız soruyor: “Eee ne­ler gördün sarayda?” “Bir sınıftaki gibi tanzim edilmiş masa ve sandalye dolu bir oda gördüm sadece.”Arkadaşınız, Peki diğer odalara neden bakmadın?” Siz, “Anlamı yok ki, görecek bir şey de yoktu zaten. Gördüğüm oda sandalye ve masalarla dolu olduğuna göre diğerlerinde bir şey yoktur.” Diyorsunuz.

Verdiğiniz cevap mantıklı mıdır? Bir odada bir şeyler var diye, diğer odalarda hiçbir şey olmayacağını düşünmek man­tıklı mıdır? Tabii ki değildir. Bilimin Tanrı’yı yalanladığını söy­leyen ateistler de işte bu mantığa sahiptirler.

Bilim, sadece gözlemler üzerinden çözülebilecek mesele­lere odaklanır. Fakat Tanrı, tanımı gereği, fizikî alemden ba­ğımsız bir Varlık’tır. Dolayısıyla O’nun doğrudan gözlemlene­bilmesi mümkün değildir. Bununla birlikte bir ateist, dolaylı yoldan bir gözlemin Tanrı’nın varlığını destekleyebileceğini veya reddedebileceğini iddia edebilir. Bu da doğru değildir. Hiçbir dolaylı gözlem, Tanrı’nın varlığını reddetmek için kul­lanılamaz, çünkü bu, gözlemlenmiş bir olgunun /fenomenin, gözlemlenmemiş bir fenomeni reddedebileceğini iddia etmesi demektir. Bu da yukarıda verdiğimiz saray örneğindeki man­tığı takip etmek anlamına gelir.

Bilimin insanları ateizme yönlendiremeyeceği gerçeği, bi­lim felsefecilerinin birçoğu tarafından tasdik edilmiştir. Me­sela Hugh Gauch, haklı olarak şu sonuca varıyor: “Bilimin ateizmi desteklediğini iddia etmek, yüksek miktarda heyecan/ hisssiyat ve düşük miktarda mantık ile hareket etmek demek­tir.”[331] Gauch, oldukça mantıklı bir şey söylüyor çünkü gözlem üzerine geliştirilmiş bir düşünce metodu, gözlemlenemeyen bir şeyi [n varlığım] reddedemez. Bilimin burada yapabileceği şey, mevzu hakkında sessiz kalmaktır veya Tanrı’nın varlığı­na dalalet edecek deliller ortaya koymaktır. Bununla beraber, bilimsel deliller kullanarak Tanrı’nın varlığının mümkün ol­madığı çıkarımında bulunan argümanlar mevcut. Bunlara de­lillere dayanan [evidential] argümanlar denir; tabiatları gereği felsefidirler ve bilimsel çıkarım değildirler.

Neden bazı ateistler bilimin Tanrı’yı reddedebileceğine inanıyor?

Bilim, dünyayı değiştirmiştir. Tıptan iletişime, bilim, hayatımızı ve refahımızı, hiçbir branşın yapamadığı kadar geliştirmiştir. Ve sürekli olarak hayatımızı geliştirmeye, dünyayı daha iyi anlamamıza yardımcı olmaya devam etmektedir. Fakat bilimin bu başarıları, birçok ateistin tutarsız ve asılsız varsayımları benimsemesine de yol açmıştır. Bu varsayımlar özetle aşağıdakiler gibidir:

Birincisi, bazı ateistler bilimin hakikate ulaşmak için tek yol olduğunu ve sorabileceğimiz bütün sorulara cevap verebileceğini düşünmektedir. Bu da bir ateist,Tanrı’nın var olmadığı sonucuna ulaşmada motive eder çünkü bilim sadece gözlemlenebilir şeyler ile ilgilenir. Tanrı gözlemlenemediğine göre ve bilim de hakikate ulaşmanın tek yolu ise, Tanrı’nın var olduğunu söylemek yanlış olur. Bu varsayım, aynı zamanda, ateist kişi için, anlayamadığımız şeylere bir açıklama getirirken Tanrı’ya ihtiyaç duymadığımız anlamına da gelir.

Bu yanlış bir varsayımdır, çünkü bilimin birçok sının ve cevap veremeyeceği birçok soru vardır. Ve buna ek olarak, bilimin tasdik edemeyeceği/gerekçelendiremeyeceği olmazsa olmaz, temel bilgi kaynakları da mevcuttur. Bu da demek oluyor ki bilim, dünya ve gerçeklik hakkındaki hakikatleri tespit etmenin tek yolu değildir.

İkinci varsayım ise bilim çok başarılı olduğu için, vardığı bütün sonuçların doğru olduğu varsayımdır. Eğer bilimsel sonuçlar doğru ise ve bilim, Tann gibi gözlemlenemeyen bir gerçekliği ele alamıyorsa, Tanrı yoktur. Bu varsayımın temelindeki mantık belirsizdir ve bilim felsefesiyle alakalı genel bir bilgisizliği de ortaya çıkarır. Basitçe söylemek gerekirse, bir şeyin [sistemin] işliyor olması, onu doğru yapmaz.

Maalesef bazı meşhur ateistler dahi, bir bilimsel teorinin başarılı bir şekilde tatbik edilmesinin onu mutlak derecede doğru yaptığına dair tutarsız görüşü benimsemişlerdir. Bir defasında, İrlanda’nın Dublin şehrinde 2010 senesinde tertip edilen Dünya Ateist Kongre’sindc, Richard Dawkins ile karşılaşmıştım. Kendisiyle kısa bir sohbet imkanım oldu ve ona soru soran bir kişiye neden bilim felsefesi yapmaması gerektiğini ve “sadece bilim yapması” gerektiğini söylediğini sordum. Bana pek de ciddi bir cevap vermedi.

Dawkins’in çalışmaları da incelendiğinde artık daha açıkça belli oluyor ki bu soruya verdiği cevabın ana sebeplerinden biri ondaki bilim “işe yarıyor, s*rtükler”332 düşüncesidir. Bu ifade sezgisel anlamda doğruymuş gibi görünmesine rağmen, yanlıştır. Bir bilimsel teori, sırf işe yaradığı için doğruluk değeri kazanmaz.

’ Üçüncü varsayım ise bilimin kesinlik ifade ettiğidir. Eğer bilim üzerinden Tanrı’nın varlığım ispat edemiyorsak ve bilim de kesinliğe giden tek yol ise, Tanrı’nın varlığından emin olamayız. Bu varsayım da ateistlerin, bir şey bilimsel olarak ispadandığında, eğer İlâhî vahiy, bilime muhalif ise, İlâhî vahiy reddedilmelidir diye düşünmesini sağlıyor. Bu doğru bir düşünme biçimi değildir. Bilim insanları bir şeye teori dediklerinde, onu mutlak ve değişmez bir doğru olarak tanımlamıyorlar. ‘Sınırlı gözlemlerimize dayanarak, belirli bir olgu için elimizdeki en iyi açıklama budur’ demek istiyorlar.

Ne var ki daima bir önceki gözlemlerle çelişen yeni bir gözlem gerçekleşebilir veya farklı bir açıdan bakılabilir. Bu da bilimin güzel yanıdır; sabit kalmaz. Dolayısıyla eğer dinî bir metin ile bilim arasında bir çatışma görülürse, bu pek büyük bir problem değildir. Neden mi? Çünkü bilim değişkendir. Söyleyebileceğimiz tek şey sınırlı gözlem kabiliyetimizle gözlemlediğimiz bir olguya dair elimizdeki bilgiler, belirli bir dinî metnin ifade ettikleriyle uyuşmuyor, fakat bu değişebilir.’

Bu, bilimi, dinin iddialarını çürütmek için bir araç olarak kullanmaktan çok farklı bir yaklaşımdır. Doğudan gözleme dayalı olan bazı bilimsel gerçeklerin değişmesi pek mümkün değil, fakat dînî söyleme darbe vurmak için kullanılan argümanların bir çoğu Darwin’in evrim teorisi gibi kompleks bilimsel açıklamalardır. Eğer vahyedilen metindeki içerikler, bilimsel açıklamalar ve teoriler ile bir uyumsuzluk içerisindeyse, dini kabul etmek için bilimi reddetmemelisiniz. Aynı şekilde, bilimi kabul etmek için de dini reddetmemelisiniz. Her ikisini de kabul etmek sizin hakkiniz! Öyleyse doğru yaklaşım, bilimi, mutlaklaştırmadan ve bir inançtan diğer inanca sıçramadan [insan aklının sınırları dahilinde, vahiyden bağımsız olarak] elimizdeki en iyi açıklama olarak görmek; aynı zamanda vahiyle gelen metinlere de inanmaktır çünkü inanmak için iyi nedenleriniz var (bkz. Bölüm 73).

‘ Son varsayım, dünyadaki birçok ateistin dünyaya bakış açısını da şekillendiriyor. Kitabın diğer kısımlarında da tartışmış olduğumuz bu görüş, natüralizmdir. İki çeşit natüralizm vardır: felsefî ve metodolojik. Felsefî natüralizme göre kainattaki bütün olgular fizikî süreçler üzerinden açıklanabilir ve tabiatüstü hiçbir varlık yoktur. Metodolojik natüralizme göre ise eğer bir şey bilimsel olarak addedilmişse, hiçbir zaman Tanrı’nın İlâhî faaliyetlerine veya kudretine işaret edemez. Ateistler felsefî natüralizm ile metodolojik natüralizmi birbirine karıştırıyorlar.

Ateist, bilimsel sonuçları anlamak için, farkında olmayarak, felsefî natüralizmin bilimsel olmayan varsayımlarını kabul ediyor. Ateist, bilimsel sonuçların bilimsel olabilmesi için Tanrı’nın yaratıcı kudretine ve hikmetine işaret etmemesi gerektiği gerçeğini (yani metodolojik natüralizmi), O’nun yaratıcı kudreti vc hikmetinin var olmadığı gerçeği (yani felsefî natüralizm) ile karıştırıyor.

Bölümün geri kalan kısımlarında, yukarıda saydığımız varsayımları teker teker ele alacağız.
..

Bilim nedir?

Bilim [science] kelimesi Latince bir kelime olan ve bilgi anlamına gelen scientia’dan gelir. Bilim, fizik dünyanın işle­yişini anlamak için ortaya koyulan bir çabadır. Matematikçi ve bilim felsefecisi olan Bertrand Russell, bilimi “Gözlem ve akıl yürütme aracılığıyla dünya hakkındaki belirli gerçekleri ve bu gerçekleri birbirine bağlayan kanunları keşfetme teşebbü­sü…”[333] olarak tanımlamıştır.

Russel’in tanımının ışığında, bilimsel metodu biraz daha inceleyelim.

Bilimin hususi bir kapsamı vardır. Fizik dünyaya odakla­nır ve sadece fizikî süreçleri ve fenomenleri ele alabilir. Bu açıdan, Ruh nedir? Anlam Nedir? gibi sorular bilimsel sürecin dışında kalan sorulardır.

Bilim, fizik dünyayı açıklamayı hedefler. Toplu bir mü­essese olarak bilim, tabii dünyanın işleyişi hakkında tutarlı açıklamalar ortaya koymayı hedefler. Bu açıklamaları ortaya koymak için test edilebilir hipotezler ile hareket eder. Bir hi­potez, test edilebilir olması için, belirli beklentileri mantıkî olarak ortaya çıkarması gerekir. Mesela şu hipoteze bakalım: ” Kahve, olimpik güreşçilerin performansım yükseltir.” Bu hipotez test edilebilirdir çünkü aşağıdaki beklentileri oluş­turur:

  • Kahve performansı yükseltir
  • Kahve performansı düşürür
  • Performansta hiçbir değişiklik olmaz

Bilimin güzel yanlarından biri de şudur ki; hipotezleri sa­dece incelemekle kalmaz; bununla beraber deney ve test ge­rektirir. Bu yüzden, nihayetinde, bilimsel fikirler sadece test edilebilir değil; aynı zamanda test edilmiş olmalıdırlar. Mün­ferit bir takım sonuçlar tercih edilebilir bir seçenek değildir; gerçek bilim için farklı bilim adamlarının aynı deneyi olabildi­ğince fazla tekrar ile yapması gerekir.

Bilim, tabii ki, bizim buraya kadar anlattıklarımızdan çok daha geniş bir saha, fakat bu fikirler bilimsel metodun temel unsurlarını anlamak için yeterlidir. Şimdi İse ateistlerin yanlış­lığa düşerek bilimin ateizme yönlendirdiği sonucuna varmalarına vesile olan belli başlı varsayımlara cevap vereceğiz.

Varsayım #1: Bilim hakikate ulaşmanın tek yoludur ve bütün sorulara cevap verebilir.

Bilimcilik olarak bilinen bu görüşe göre bir ifade, bilimsel olarak İspat edilmedikçe doğru değildir. Ateistler ve hüma­nistler ile aramda geçen birçok konuşmada bu görüşte ısrarcı olduklarını gördüm. Bilim hakikate ulaşmanın tek yolu değil­dir. Bilimsel metodun kısıtları bize gösteriyor ki bilim, bütün sorulara cevap veremez. Bu kısıtlardan bazıları şunlardır:

  • Gözlemlerle sınırlıdır
  • Ahlâkî olarak belirsizdir/nötrdür
  • Şahsî olan ile alakadar olamaz
  • Hadiselerin meydana geldiğini açıklayamaz
  • Bazı metafizik soruların cevabını veremez
  • Zaruri hakikatleri ispatlayamaz

Bu kısıtları ele almadan önce, bilimciliğin kendi varsayım­larının aksine olduğunu da belirtmek gerekir. Bilimcilik, bir önerinin bilimsel olarak ispatlanmadıkça doğru olmadığını iddia eder. Fakat bu iddiası, bilimsel olarak ispat edilemez. ‘ Türkçede üç kelimeden daha uzun bir cümle yoktur.” demek gibidir bu. Bu cümle, kendi varsayımını, iddiasını reddederek kurulmuş bir cümledir, çünkü tırnak içerisindeki bu cümlede üçten fazla kelime mevcuttur.[334]

Gözlemlerle sınırlıdır

Bu, belki de gayet bariz bir kısıt olarak görülebilir, fakat tam olarak anlaşılmamıştır. Bilim insanları gözlemleri dahilin­de çalışabilirler. Mesela bir bilim insanı, kafeinin fareler üze­rindeki etkisini araştırıyor ise imkanları, ellerindeki fare türüy­le ve deney sırasında bulunulan mekandaki değişken sayısıyla sınırlıdır. Bilim felsefecisi Elliot Sober, Deneycilik [Empiricism] başlıklı makalesinde bu noktaya şöyle değiniyor: ”Bılim in­sanları, her an, ellerinde olan gözlemleri ile sınırlıdırlar… bi­lim, dikkatini gözlemlerin çözebileceği sorunlara odaklamaya mecburdur, işte sınırlama budur.”[335]

Bilim insanları sadece gözlemleriyle sınırlanmakla kalma­mış, aynı zamanda gelecekteki gözlemlerin, önceden yapılan gözlemler sonucu ulaşılan sonuçların aksine bir sonuç doğu­rabileceği gerçeğiyle de sınırlanmışlardır (aşağıdaki “Tüme­varım Problemi” başlıklı kısma bakınız). Bir diğer sınırlama ise, bugün gözlemlenemeyen bir şeyin, ilerde, teknolojinin gelişmesi veya ısrarlı bir araştırma sonucunda gözlemlenebilir hale gelmesidir. Mikroskop ve elektron mikroskobunun keş­fi, bilimsel gelişmeye verilebilecek iyi örneklerdir. Dolayısıyla fizik dünyaya dair bugünkü anlayışımızda hiçbir zaman emin olamayız, çünkü gözlemlerimiz değiştikçe ve geliştikçe, anla­yışımız da değişebilir.

Ahlâkî olarak belirsizdir/ nötrdür

Bilim, ahlâkî olarak belirsizdir/nötrdür. Bu tabii ki bilim insanlarının ahlaksız olduğu anlamına gelmez. Burada demek istediğimiz, bilimin ahlak için bir temel, bir zemin sağlaya­mayacağıdır (bkz.bölüm 9). Mesela bilim, ahlak kurallarının anlamlılığının ve nesnelliğinin temeli olamaz ve bize neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyleyemez. Bu, bilimin ahlâkî tercihler hakkında bilgi veren çok disiplinli bir yaklaşımın bir parçası olamayacağı anlamına gelmez. Fakat bilim, tek başına, bizim iyi veya kötü olarak tanımladığımız şeyler için bir temel teşkil edemez.

Bilim aslında bize bir şeyin ne olduğunu söyler, ne olması gerektiğini değil, “obadan değer çıkmaz” ifadesi felsefî bir klişe halini almıştır; ve haklılık payı da vardır. Bilim bize, bir bıçak bir insanın derisini kestiğinde ne olacağını, bütün detayıyla açıklayabilir, fakat bu olayın ahlâkî olup olmadığını açıklaya- maz. Kan, acı ve fizikî hasar, o kişinin hayatını kurtaracak önemli bir ameliyattan ötürü de olabilir veya bir cinayet için de olabilir. Yani bir bıçağın deriyi kesme sürecinde meydana gelen fizikî süreçleri anlamak, bizi ahlâkî bir karara götürmez.

Bölüm 9’da da bahsedildiği üzere Charles Darwin, ahlak ve bilim meselesine (husûsen biyoloji) değinirken, ahlâkîliğin biyolojik süreçler neticesi sonucu ortaya çıkması durumunda karşılaşılabilecek durumlara bir uç örnek vermişti. Eğer biz insanlar, farklı biyolojik koşullar altında büyümüş, yetiştirilmiş olsaydık, ahlâkî göreceğimiz şeyler, şimdiki ahlak anlayışımız­dan çok farklı olabilirdi.[336] Darwin’in bize söylediği şey, belki de, insanların ahlâkî gördüğü şeylerin, içinde yetiştikleri biyo­lojik koşulların bir sonucu olduğu ve farklı biyolojik şartların, farklı ahlâkî standartlar ile sonuçlanacağıdır. Bu, ahlakın esasları ve anlamlılığı açısından büyük sonuçlar doğurur. Birinci­si, biyolojiyi veya birtakım fizikî şartları ahlâkın menşei, esası olarak kabul etmek, ahlâkı değişken, içinde bulunulan duru­ma bağımlı kılar çünkü biyoloji ve fizikî şartlar bazı kaçınıl­maz değişimlere tabidirler (ve tabiydiler). Gelgelelim, bu, bazı ahlak kurallarının nesnel olduğu gerçeğine ters düşer (bkz. Bö­lüm 9). İkincisi, eğer bizim ahlak anlayışımız biyolojik şartlara bağlı olsaydı, ahlâkımızın anlamı ne olurdu? Madem biz farklı bir şekilde ‘yetiştirildiğimizde’, ahlakımız da değişebiliyor, öy­leyse ahlâkımız da anlamını kaybeder. Çünkü bu durumda, sa­hip olduğumuz ahlak anlayışımızı gerekli kılan hiçbir şey yok, sadece tesadüfün ve fizikî süreçlerin bir neticesinden ibaret.

Ahlakın Coğrafyası [The Moral Landscape] İsimli kitabında meşhur ateist ve sinirbilimci Sam Harris, bilimin bizim ahlâkî değerlerimizi nasıl belirlediğini açıklayarak, nesnel ahlak anla­yışımızı gerekçelendirmeye teşebbüs etti. Aynı fikri paylaşan ateistler, bu teşebbüsünü destekledirler, fakat hem teistlerden hem de kendi ‘silah arkadaşlarından’ büyük eleştiriler aldı. Harris, bizlere kendi ahlak coğrafyasını arz ediyor. Bu coğraf­yanın zirvelerinde iyilik ve en alt noktasında ise kötülük var. Neyin iyi neyin kötü olduğunu nereden biliyor peki? İşte en üst noktalar iyiliği, refahı, esenliği ve en alt noktalar ise ıstırabı, çileyi, kötülüğü temsil ediyor. Bu belki Harris’in bahsinin ba­sit bir özeti olarak görülebilir, fakat dürüstçe bakılacak olursa Harris burada kötülüğü ıstırap ile, iyiliği ise refah ve esenlik ile eşleştiriyor. İşte Harris’in başarısız olduğu yer burası. Eğer insanların, başka insanlara zarar vererek kendi refahlarını yük­seltebileceği ortaya koyulursa, Harris’in ahlak coğrafyası çö­küyor. Mesela, gebelikten korunarak, yakın akraba ile cinsel ilişki de bulunmayı (ensest) ele alalım. Bu durumda iki taraf da mutluluğunu artırıyor (çünkü her ikisi de özgürce arzulan üzere hareket etmeyi tercih ediyorlar) ve gebelikten korundu­ğu için – genetik açıdan bir bozukluğa sahip olan bir çocuk doğması gibi – herhangi bir zarar veya acı riski de yok. Bu me­seleyi Profesör Lawrencc Krauss’a münazaramız sırasında da dile getirmiştim ve bu durumdaki fikri hususunda pek emin değildi (ensest ilişkinin yanlış olup olmadığı hususunda emin olmadığını ve ahlâki açıdan ayıplayamayacağını ifade etti[337]). Bizim ‘mutluluğumuzu, iyi-oluşumuzu’ artıcı bazı şeyler, [bu örnekteki gibi] tiksindirici olabiliyor. Bu örneğe katılmıyorsa- nız dahi, bahsettiğimiz mevzuya dair verebileceğimiz birçok örnek mevcuttur.

Ateist bir bilim felsefecisi olan Robert Johnson, Rasyonel Ahlak (Rational Morality) isimli kitabında Harris’in argüma­nına benzer bir eleştiri getiriyor. Johnson, Harris’in yaklaşımı­nın ahlak kurallarının nesnelliğini gerekçelendirmekte başarı­sız olduğunu öne sürüyor:

’’Harris görünüşe göre ‘mutluluk’ ile alakalı ahlâkî bir ger­çekliğin var olduğunu sadece varsaydığını itiraf etme proble­mine sıkışmış durumda. Bu ahlâkî gerçekliği, kayaların altın­daki toprağı incelerken mi bulacağız? Hayır. Kuantum meka­niği gibi meseleleri incelerken mi ahlâkın var olduğunu gö­receğiz? Hayır. Aslında, ahlâkî gerçekliğin var olduğuna dair sezgimizi destekleyen tek bir şey var: sezgilerimiz… Problem, gayet basitçe ortaya koyulabilir: Harris’in ahlakın bugün nasıl tanımlandığını tespit edebiliyor olması, ahlâkın nesnel olarak anlaşılması gerektiği anlamına gelmiyor. Doğrusu, Harris de ahlâka aykırı olan bir çok şeyin gerçekleşmesine, halihazırda, izin verdiğimizi itiraf ediyor… ”[338]

Şahsî olanı test edemezsiniz

Bilim, fikirleri test etmekle övünür. Eğer test yoksa, bilim de yoktur. Fakat testler bir noktadan sonra işi güvene bırak­malıdır. Mesela insanların niyetlerini nereden bilebiliriz? Bir insanın neler hissettiğini nereden bilebiliriz? Bilim insanları, yalan makinesi kullanarak birinin yalan söyleyip söylemediğini test edebileceklerini öne sürebilir. Veya bir dizi psikolojik ve davranışsal işarederin belirli duygularla irtibatlı olduğunu öne sürebilirler (ki bu doğru olmaz, aşağıda ele alacağız). Bir bakı­ma haklıdırlar, fakat mesele bu kadar da basit değildir. Mese­la arkadaşlıkları ele alalım. Arkadaşınız size gününüzün nasıl geçtiğini soruyor ve siz de çok güzel geçtiğini ve kendinizi gayet iyi hissettiğinizi söylüyorsunuz. Ve diyelim ki diğer gün tekrar buluşuyorsunuz ve size gene aynı soruyu soruyor, fakat bu sefer size ancak kendinizi psikolojik verilerinizi okuyan bir yalan makinesine bağladığınız takdirde inanacağını söylüyor. Bu sizin arkadaşlığınıza zarar vermez mi? Eğer her soru sor­duğunda sizden aynı şeyi yapmanızı talep ederse, kurduğunuz arkadaşlık bundan etkilenmez mi? Tabii ki etkilenir. Arka­daşlık ancak birbirimize karşı güvenimizi koruduğumuzda ve sohbetlerimizde karşımızdakine güvendiğimizde korunabilir.

İnceleyin:  İçtihad Hakkında

Bir diğer örnek ise duygulardır. Birinin hüzünlü olduğunu nereden bilebiliriz? Kullanabileceğimiz bir hüzün algılayıcısı var mı? Psikolojik veriler bize biraz bilgi sağlasa dahi, en ha­yatî bilgilerin mühim bir kısmı, psikiyatrist ve hasta arasındaki şahsî ilişkide çözümlenir. Bu da genellikle bazı sorular şeklin­de veya bir anket olarak teşekkül edebilir. Bu durumların hep­sinde, hastanın cevaplarına güvenmemiz gerekir. Yani bana öyle geliyor ki arkadaşlık ve akıl sağlığı gibi, insan hayatının bazı kısımlarında gözlemler yeterli olmuyor. Bilim, o halde, salt teste itimat etmekten ziyade güvene İtibar etmelidir.

Bölüm 7’de de bahsedildiği üzere bilim, ancak üçüncü şa­hıs verileri ile alakadar olabilir, fakat duygular ve tecrübeler gibi şahsî özellikler, birinci-şahıs verileridir. Bölüm 7’de de­ğinmiş olduğum, Frank Jackson’un Mary argümanı, üçüncü şahıs penceresinden bakılarak elde edilen bilgilerin, bütün bil­gileri ortaya koyamadığını gösteriyor. Bir diğer deyişle, bize birinci şahıs verileri ile alakalı hiçbir şey sunamıyor. Bilim, bir canlının içsel-öznel bilinçli bir hali tecrübe etmesiyle alakalı hiçbir bilgi veremez (bkz. Bölüm 7). Burada doğru bir cevaba yakınlaşmanın tek yolu, bir kişinin kendi şahsî öznel bilinçli tecrübesini tanımlayışına güvenmektir (ki biz hiçbir zaman belirli bir tecrübenin, o kişi için ne anlam ifade ettiğin bileme­yiz; (bkz. Bölüm 7). Sadede gelecek olursak: bilim, şahsî olanı test edemez.

‘Neden?’ sorusuna cevap vereme?

Teyzem kapınızı çalıyor ve size ev yapımı bir çikolatalı kek ikram ediyor. İkramı kabul ediyorsunuz ve keki mutfak ma­sanıza koyuyorsunuz. Teyzem ayrıldıktan sonra kutuyu açıyor ve bir dilim alıyorsunuz. Daha tadını almadan, kendi kendini­ze soruyorsunuz: Bana bu keki neden verdi ki? Bu durumda bir bilim inşam olarak elinizdeki tek veri olan keki incelemekten fazla yapacağınız bir şey yok. Birçok test yaptıktan sonra ke­kin muhtemelen 177 derecede pişirildiği ve içerisinde kakao tozu, şeker, yumurta ve süt olduğu sonucuna varıyorsunuz. Fakat bütün bu bilgilere sahip olmakla sorunuza cevap ver­miş olmuyorsunuz. Sorunuza cevap bulmanızın tek yolu, gi­dip kendisine sormak.

Bu örnek bize bilimin ‘ne’ ve ‘nasıl’ sorularına cevap vere­bildiğini, fakat ‘neden-niçin’ sorusuna cevap vermekte başarısız olduğunu gösteriyor, ‘neden’ sorusundan kastettiğimiz, hadise­lerin gerçekleşme gayesidir. Bilim, dağların neden var olduğunu jeolojik süreçler sonucunda ortaya çıkması açısından açıklaya­bilir, fakat dağların böyle şekillenmesinin arkasındaki gayeyi izah edemez. Bir çoğu da gaye kavramını tamamen reddeder.

Bir şeyin nedenini sormak, bir gaye ima eder ve birçok ateist, gayenin, eski bir dînî düşünme biçimine dayanan bir yanılgıdan ibaret olduğunu savunur. Bu bakış açısı kainat­taki varlığımızı [anlamlandirma] hususunda hiç de yardımcı olmayan bir bakış açısıdır. Böyle bir dünyada her şey, bizim hiçbir şekilde müdahale edemediğimiz fizikî süreçler ile açık­lanır. Bir domino sırasında yıkılan domino taşlarından biri­yiz. Yıkılmamız gerekiyor, çünkü bizden önceki domino taşı da yıkılmış. Bu düşünme biçimi sezgilerimize aykırı olmakla beraber günlük hayattaki düşünme biçimimizle de ciddi bir şekilde tezat içindedir. Bu kitabı okurken son bölüme ulaşıp, ”bu kitabın yazılmasında hiçbir gaye yoktur” ifadesiyle karşı­laştığınızı düşünün. Böyle bir ifadeyi hiç ciddiye alır mıydınız?

Metafiziği ilgilendiren bazı sorulara cevap veremez

Bilim, bazı metafîziksel sorulara değinebilir. Fakat bu so­rular sadece ampirik/deneysel olarak ele alınabilir. Mesela bi­lim, kozmoloji üzerinden kainatın başlangıcıyla alakalı mese­leleri ele alabilmiştir. Buna rağmen, bazı hayatî sorular, bilim­sel olarak cevaplanamaz. Bunlardan bazıları şöyledir: Neden tümdengelimsel akıl yürütme neticesinde vardığımız sonuçlar, evvelden ortaya koyulan öncülleri zorunlu olarak takip eder? Ölümden sonra hey at var mıdır? Ruh diye bir şey var mıdır? Bir canlının öznel bilinçli bir tecrübe yaşaması, onun için ne ifade eder? Neden yokluk yerine varlık vardır? Bilimin bu soruları ele alamamasının sebebi, bu soruların fizikî, gözlemlenebilir dünyanın ötesindeki bir ger­çeklikle alakalı olmasıdır.

Zorunlu hakikatler

Bilimcilik, matematik ve mantık gibi zorunlu hakikatleri ispat edemez. Bölüm 3’te de ifade etmiş olduğumuz gibi, ge­çerli bir tümdengelimli argümanın sonucu, öncüllerini zaruri olarak takip eder. Aşağıdaki argümanı inceleyelim:

1.Sınırlı gözleme dayalı olarak ulaştığımız sonuçlar mut­lak değildir.

2.Bilimsel sonuçlar sınırlı gözlemlere dayalıdır.

3.Öyleyse, bilimsel sonuçlar mudak değildir.

Bu argümanın geçerliliği (doğruluğu ile karıştırılmamalı­dır), deneysel/ampirik delile dayanmaz. Argümanın geçerli­liği, argümanın mantıki akışından gelir ve öncüllerin doğru olup olmamasıyla alakası yoktur. Sonuçlar ve öncüller arasın­da mantıkî bir bağ vardır. Bu bağ, ampirik bir şeye istinat et­mez; bir kişinin zihninde meydana gelir. Peki bilim, öncüller ve sonuçlan arasındaki mantıkî irtibatı gerekçelendirebilir mi? Hayır, gerekçelendiremez. Bölüm 3’te de bahsedildiği gibi, zihnimizde, bizi belirli öncüllerden belirli sonuçlara yönlen­diren bir sezgi vardır. Ampirik bir delile istinat etmeksizin bazı şeyleri anlayabilir, görebiliriz. Zihnimizde, bu şekilde akıl yürütmemizi sağlayan dahili mantıkî yapılar veya cihetler ol­malıdır. Hiçbir gözlem şekli, tümdengelimsel bir argümanın mantıkî akışını gerekçelendiremez veya ispat edemez.

3 + 3 = 6 gibi matematiksel hakikatler dahi zaruri hakikat­lerdir ve ampirik genellemeler değillerdir.[339] Mesela bir Fulan artı bir Fulan kaç Fulan eder diye sorsam, cevap tabii ki iki Fulan olurdu. Fulan’ın ne olduğunu bilmiyor olsanız da, hiç görmemiş olsanız da, bir tanesi ile diğer birinin topladığınızda iki tane olacağını bilirsiniz.

Diğer bilgi kaynakları

Bilim, bilgi edinebileceğimiz diğer bilgi kaynaklarını tasdik edemez, mesela tanıklık etmek [şehadet]. Tanıklık, epistemo­lojinin “başkalarının bir delile dayanmadan söylediklerinden, bilgiyi ve gerekçelendirilmış/doğrulanmış bir inancı nasıl edi­nebileceğimizle”[340] alakalı bir dalıdır. Dolayısıyla cevaplamaya çalıştığı önemli sorulardan biri de şudur: “başkalarının bize söylediği şeyler üzerinden nasıl bilgi edineceğiz?”[341] Profesör Benjamin McMyler tanıklığa dayalı edinilen bilgi ile alakalı şunları ifade ediyor:

“işte bildiğim bazı şeyler: Bakırkafa yılanının Houston bölgesindeki en yaygın zehirli yılan olduğunu biliyorum. Na- polyon’un Waterloo savaşını kaybettiğini biliyorum. Şu anda, ben bu satırları yazarken ABD’deki akaryakıt fiyatlarının ga­lon başına 4.10 dolar olduğunu biliyorum… Bütün bu bilgi­lerim epitemolojistlerin (bilgi kuramcılarının) tanıklığa dayalı bilgi [testimonyal] olarak adlandırdığı bilgidir. Yani başka bir insan veya bir grup insan tarafından bize söylenenler aracılı­ğıyla elde ettiğimiz bilgi.”[342]

McMyler’in ifadeleri oldukça sezgisel görünüyor ve bizim tanıklığa dayalı bilgi aktarımına dayanarak bilgi edindiğimizi vurgulamış oluyor. Dünyanın bir küre şeklinde olması da as­lında dikkat çekici bir örnektir. Dünyanın küre şeklinde ol­duğuna dair bilgimiz – bir çoğumuz için – matematiksel veya bilimsel değildir. Tamamen tanıklık merkezlidir. Belki başlan­gıçta şöyle tepkiler verebilirsiniz: ”Resimlerini görmüştüm”, “Bilim kitaplarında okumuştum”, “Bütün öğretmenlerim aynı şeyi söyledi.”, “Dağların en yüksek zirvelerine çıkararak dünya yüzeyinin eğimini gözlemleyebilirim.”, ilâ âhir. Fakat entelektüel açıdan incelendiğinde, bütün cevaplarımız gene tanıklık üzere edinilen bilgi olarak karşımıza çıkıyor. Resimler veya fotoğraflar görmek tanıklık üzeredir çünkü mevzubahis olan resmin, dünyanın resmi olduğunu söyleyen kişiye veya otoriteye inanmanız gerekir. Bu bilgileri bilim ile alakalı ders kitaplarından öğrenmek de tanıklık üzere aktarıma dahildir, çünkü kitapların yazarlarının söylediklerini doğru olarak ka­bul etmeniz gerekiyor. Bu, aynı şekilde, öğretmenleriniz için de geçerlidir. Sahip olduğunuz kanaati bir zirveye çıkıp tasdik etmeye teşebbüs etmeniz de tanıklığa dayalıdır, çünkü birço­ğumuz böyle bir şeyi hiçbir zaman yapmamıştır. Bir dağın zir­vesine çıktığınızda Dünya’nın yuvarlak oluşuyla alakalı delil elde edeceğinize dair varsayımınız da tanıklığa dayalı bir bil­gidir. Daha önce böyle bir şey yapmış olsanız dahi, bu, hiçbir şekilde dünyanın yuvarlaklığını ispat etmez. Bir zirveden ba­kınca ancak dünyanın bir çeşit kavise sahip olduğunu görür­sünüz – tamamen bir küre olduğunu göremezsiniz (hatta bir çiçek şeklinde veya yarı dairesel bir yapıda da olabilir), özetle, bir çoğumuz için, dünyanın bir küre şeklinde olduğu gerçeği tanıklığa dayalı bir bilgiden başka bir şey değildir.

Bilgi, tanıklık olmadan elde edilemez. Bilgi bilim (episte­moloji) profesörü C. A. J. Coady şimdiye kadar anlattıklarımızı özetliyor ve tanıklık üzere aktarılan bazı bilgileri de listeliyor: “…birçoğumuz bir bebeği doğarken görmemiş, kan dolaşı­mının nasıl gerçekleştiğini gözlemlememiş, dünyanın coğrafî yapısını incelememiş, yeryüzündeki kanunları araştırmamış ve hatta gökteki yıldızların çok uzaklardaki göksel cisimler oldu­ğuna dair bir gözlemde bulunmamışızdır… ”[343]

Tanıklığa dayalı bilginin önemine dair daha fazla konuş­maya lüzum yok (daha uzun açıklamalar için lütfen 13. bölü­mü inceleyiniz).

Özetle, bilimsel metodun gerçeklik hakkında sonuçlara ulaşmanın tek yolu olduğunu söyleyen bilimcilik, asılsızdır. Bilimcilik, kendi varsayımlarını reddeden bir yapıya sahiptir; aynı zamanda ahlâkî hakikatlere, mantıkî ve matematiksel ha­kikatlere ve tanıklık gibi kaçınılmaz bilgi kaynaklarına dair bir açıklama ortaya koyamaz. Bilim, bütün sorulara cevap vere­meyen sınırlı bir çalışma yöntemidir.

Varsayım #2: Bilim işe yarıyor, öyleyse doğrudur

Bir şey, sırf işe yarıyor diye, doğru olmak zorunda değildir. Buna rağmen bilim felsefesiyle alakalı yaygın bir bilgisizlik, Richard Dawkins gibi isimlerin, umuma açık olarak, bilim­sel sonuçların sırf İşe yaradıkları İçin doğru olduklarını sa­vunmalarına imkan sağlamıştır. Halka açık bir ders sırasında Dawkins’e bilime ne kadar güvenebileceğimiz soruldu; cevabı – daha önce bahsettiğimiz gibi Bölüm 12) – incelikten ol­dukça yoksundu ve yetersizdi. Dawkins açıkça yanılıyordu; bir şeyin işe yarıyor olması, onun doğru olduğu anlamına gelmez. Flojiston teorisi bu mevzuyu açıklamak için iyi bir örnektir.

İlk kimyagerler bütün yanıcı maddelerin flojiston isimli bir element olduğuna dair bir teori geliştirdiler. Bu teoriye göre, yanıcı bir madde yandığı zaman, flojiston açığa çıkarır. Bir madde ne kadar yanıcı ise, o kadar flojiston ihtiva eder. Bu teori, bilim insanları arasında değişmez bir gerçek olarak ka­bul edilmişti. Teori o kadar işe yarıyordu ki Dan Rutherford 1772’de bu teoriyi kullanarak ‘flojistik hava’ ismini verdiği nit­rojeni keşfetti. Fakat flojistonun ilerleyen zamanlarda yanlış bir teori olduğu keşfedildi; flojiston diye bir şey yoktu. Bu, bir teori işe yarıyor olup yeni bilimsel gerçeklerin açığa çıkmasını sağlıyor olsa dahi, daha sonra yanlış olduğunun anlaşılabile­ceğine verilebilecek birçok örnekten sadece biridir. Buradan alacağımız ders açıktır: bir şey sırf işe yaradığı için doğru ol­maz. Bazı acemi itirazcılar yukarıdaki verdiğimiz örneğin hu­susi olduğunu ve modern bilime tatbik edilemeyeceğini iddia ederler. Onlara göre flojiston teorisi tamamlanmamış ve var­sayımlar üzere oluşturulmuş bir teoridir. Fakat bugünün bi­limsel teorilerinin böyle problemleri olmadığını söylerler. Bu tamamen asılsız bir iddiadır. Mesela Darwin’in evrim teorisini sağlam bir şekilde inşa edilmiş teorilere örnek olarak alalım. Ana akım seküler akademisyenlere göre, Darvin’in evrim te­orisi de varsayımlara dayanır, nispeten spekülatiftir ve esas fi­kirleriyle alakalı tartışmalar devam etmektedir.[344]

Bu bilimsel ‘u dönüşleri’ kimlerin yolcu koltuğunda otur­duğunu umursamazlar. Gayet açık, reddedilemez ve gözlem­lenebilir görünen şeyler dahi daha sonra değişebilir. Avrupa’da yapılan bir Neandertal[345] kafatası araştırması, buna yakın za­manlardan bir örnektir. Darwinci biyologlar Neandertalların bizim atalarımız olduklarını iddia ettiler. Ders kitaplarında, belgesellerde ve müzelerde bu ‘bilimsel gerçek’ öğretildi; 1997 yılında ise biyologlar, modern DNA testlerine göre, Neander­talların bizim atalarımız olamayacağını açıkladılar.

Bilimin bütün cihetleri, hatta büyük teorileri meydana ge­tiren alt teoriler dahi, nihayetinde vardıkları sonuçlar gözden geçirilip, tekrar düzenlenecektir. Bilim tarihi bize sözde ‘bi­limsel gerçeklerin’ değişmez olduğunu iddia etmenin doğru olmadığını göstermiştir. Böyle bir iddia, aynı zamanda, man­tıklı da değildir. Bütün bilimsel teoriler ‘henüz yapım aşama­sında’ ve ‘tahmini modeller’ olarak nitelendirilir. Eğer biri çı­kıp da bilimsel anlamda mutlak gerçekler vardır derse, o kişi, fizikçiler tarafından her ikisi de doğru kabul edilen ‘kuantum mekaniği’ ve ‘genel izafiyet’ teorilerinin birbiriyle esas itiba­riyle çeliştiğini nasıl izah edecek? İkisi de aynı anda, mutlak manada doğru olamaz. Fizikçiler bunun farkında olarak, her ikisini de işler birer model olarak kabul edip, bu yaklaşımla birlikte ilerleme kaydediyorlar. Dolayısıyla bilimsel teorilerin tam anlamıyla ispatlandığı düşüncesi bilimsel ilerleme için ya­nıltıcı, elverişsiz ve tehlikeli düşüncelerdir. Bilim felsefecileri ve tarihçileri, böyle bir yaklaşıma karşı tutumlarını açıkça dile getirmişlerdir. Bilim felsefecileri Gillian Barker ve Philip Kit- cher, ikna edici bir izahta bulunuyorlar:

Bilim, değişime açıktır. Dolayısıyla, bilimsel ‘ispat* diye bir şeyden bahsetmek tehlikelidir, çünkü bu terim, varılan bi­limsel sonuçların taş üzerine oyulmuş yazılar gibi olduğunu ima eder ve bu anlayışı güçlendirir.”[346]

Varsayım #3: Bilim kesinlik ifade eder

Bazı ateistler bilim felsefesi hakkında ciddi bir yanlış anla­ma içerisindedirler. Onlara göre eğer bilim, bir şeyin bilimsel olarak ispadandığını söylüyorsa, o şey mutlak manada doğ­rudur ve hiçbir zaman değişmeyecektir. Bu, ne var ki, bilim­de henüz çözüme ulaşmamış bazı temel meselelerle alakalı bir bilgi eksikliğini gösteriyor. Bizim mevzumuzla da alakalı olan bu meselelerden biri de tümevarımdır. Bilim insanları bir teoriyi gerekçelendirirken/doğrularken veya test ettikleri ampirik/deneysel verilerden sonuçlar çıkarırken birçok yol kullanıyor olsalar da, bu yolların temelinde tümevarımsal/ endüktif argümanlar yer alır. Fakat tümevarımsal argümanlar hiçbir zaman kesinlik ifade etmezler.

Tümevarımsal / endüktif argümanlar

Tümevarımsal argümanlar gözlemleyemediğimiz olguların bilgisi ile alakalıdır. İnsanların bilgi edinme yollarında, özellik­le bilimsel bilgide çok merkezî bir role sahiptir. Tümevarımsal argümanlar, gözlemlenmiş olgular üzerinden hareketle göz­lemlenmemiş olanlar hakkında sonuçlara ulaşırlar. Geçmiş ve geleceği içermek üzere tatbik edilebilirler. Mesela:

  • Geçmiş Öncül: Konuştuğum vücut geliştiriciler çokça hayvani protein tüketmelerinin neticesinde kas kütle­lerini artırdılar. Sonuç: Geçmişteki bütün vücut geliş­tiriciler çokça hayvanı protein tüketerek kas kütlelerini artırmışlardır.
  • Şimdiki zaman Öncül: Arkadaşımın karşısına hep arka­daş canlısı köpekler çıktı. Sonuç: Bütün köpekler arka­daş canlısıdır.
  • Gelecek Öncül: ABD’deki bütün başkanlık seçimlerin­de Demokrat partiden bir aday olmuştur. Sonuç: Yeni başkanlık seçiminde de bir Demokrat aday olacaktır.

Yukarıdaki sonuçlar, açıkça görünüyor ki, kesinlik dere­cesine ulaşmıyorlar, çünkü tümdengelimsel argüman değiller. Aşağıdaki açıklamalar, yukarıda varılan sonuçların öncüllerini neden mantıkî olarak takip etmediklerini gösteriyor:

  • Geçmişteki vejeteryan vücut geliştiriciler sadece bitki­sel protein ile beslenerek kas kütlesi kazanmışlardır.
  • Bazı köpekler arkadaş canlısı olmayabilir.
  • Gelecekte ABD’nin siyasî durumunda bir değişim ola­bilir ve Demokratlar tasfiye edilip, yeni bir parti kurula­bilir.

Tümevarımsal argümanların bu belirsiz tabiatı, birçok felsefecinin bir bilgi edinme yöntemi olarak tümevarım yön­teminin doğruluğunu sorgulamasına yol açtı: bu, felsefede epistemik gerekçelendirme olarak tanımlanan bir sahadır. Bu sorgulama, tümevarım problemi olarak bilinen bir soruna yol açtı. Tümevanmsal argümanların, tümevarımsal akıl yürütme ile aynı şey olmadıklarını da ayrıca belirtmek gerekir, çünkü akıl yürütme duyuların nasıl kullanıldığıyla alakalıdır, sonuç­lara nasıl varıldığıyla alakalı değildir. Mesela bahçenizde kur­bağalar görüyorsunuz ve bu gözleminiz üzerine bahçenizde kurbağalar bulunduğunu ifade ediyorsunuz. Yani bilinmeyen bir olgu hakkında bir sonuca varmıyorsunuz (diğer bütün kurbağalar veya henüz gözlemlemediğiniz başka bir kurbağa hakkında bir ifadede bulunmuyorsunuz).

Tümevarım/ Endüksiyon problemi

Tümevarım probleminin kökenleri Yunan, skeptik/şüp­heci felsefî bir okul olan Pironculuk’a[347] kadar uzanır. Fakat tümevarımsal argümanların hakikat/gerçeklik hakkında bilgi sağlamadaki başarısızlığını kapsamlıca açıklayan kişi David Hume’dur. Hume’a göre bizim akıl yürütmemizin temelinde sebep sonuç ilişkisi vardır ve bu ilişkinin temelinde de tecrübe vardır. Ve madem sebep sonuç anlayışımız tecrübe temellidir, tecrübeler bizi kesinliğe götüremez. Hume’a göre sınırlı birta­kım tecrübeler üzerinden henüz gözlemlenmemiş bir tecrübe ile alakalı sonuçlara varmak bir kesinlik ifade etmez.[348]

Evvelki örnekler gösteriyor ki tümevarımsal argümanlar parçadan genele hareketle sonuçlara varıyorlar. Bir diğer de­yişle, kişi, sınırlı birtakım tecrübelerden, henüz yaşanmamış tecrübelerle alakalı sonuçlara varıyor. Tümevarımsal argü­manlar tümdengelimsel açıdan doğru değillerdir, yani varılan sonuçlar, öncüllerde ifade edilen bilgileri zaruri olarak takip etmez.

Hume, argümanını tümevarımın belirsizliğiyle sınırlamaz; aynı zamanda hiçbir şekilde doğrulanmadıklarını da iddia eder. Tümevarımsal argümanlar “geçmiş geleceğin habercisi­dir / gelecek geçmişe benzer”[349] varsayımı temelinde işlerler, bu da tabiatın tekdüze olduğunu ima eder. Oysaki bu varsa­yımı tasdik etmenin tek yolu yine tümevarımsal bir argüman kullanmaktır. Hume’a göre bu şekilde akıl yürütmek daire­seldir çünkü varsayımın kendisi, doğrulanmaya/gerekçelen- Jınhneye çalışılan şeye tabidir, Tümevarımsal bir argümanı hu varsayım ile doğrulamak, tümevarımsal argümanlan, diğer tümevarımsal argümanlar ile doğrulamakla aynı şey olur, Ne de olsa, tabiat tekdüze olmayabilir de.[350]

İnceleyin:  Mustafa Sabri Efendi - Gaybın Önünde ''Alıntılar''

Özetle söylemek gerekirse, Hume’un argümanına göre tü­mevarımsal argümanlar doğrulanamaz/gerekçelendirilemez. Tabiatın tekdüze olduğuna dair olan varsayım, tümevarımsal bir argüman temellidir ve dolayısıyla bu varsayımı kullanarak tümevarımsal argümanları doğrulamak ise, “sözünüzü tutaca­ğınıza söz vererek, borcunuzu ödemek üzere sözünüzü yerine getirmeniz”[351] gibidir.

Bilimin bir sorunu olarak tümevarımsal argümanlar

Tümevarımsal argümanlar kesin bilgiye yol açmadıktan için, bilimsel sonuçlar için bir problem haline geliyorlar. Bilim insanları, gözlemledikleri veriler hakkında sonuçlar çıkarmak için tümevarımsal argümanlara güvenirler. Gelgelelim, bütün gözlemler sınırlı veya belirli birtakım gözlemlenmiş verilere dayalı olduğuna göre, sınırlı veriler üzerinden bir sonuca var­mak kesinlik ifade etmeyecektir.

Bilim tarihinde bu dinamik yapının altını çizen birçok ör­nekler vardır. Bilimin bütün sahalarındaki hakim otan teoriler önceki dönemlerden çok farklıdır. York Üniversitesi’nde fel­sefe bölümü öğretim görevlisi otan Samir Okasha’nın iddia­sına göre hangi bilimsel disiplini seçersek seçelim “Seçtiğimiz disiplinde şu anda hakim otan teoriler 50 sene öncekilerden çok farklı ve 100 sene öncekilerden ise ciddi derecede farklı olacaktır.’[352]

20.asrın başlarında Newtonsal kainat modeli ile fizik, ga­yet sağlam görünüyordu. İşleyişi ‘bilimsel olarak ispatlandığı için’ hiçbir meydan okuma ile karşılaşmadı. Gelgelelim, kuantum mekaniği ve genel izafiyet, Newtonsal dünya görüşü­nü yerle bir etti. Newton mekaniği uzay ve zamanın sabit un­surlar olduklarını varsayıyordu, fakat Albert Einstein, bu iki unsurun izafi ve dinamik olduklarını gösterdi. Nihayetinde, çalkantılı bir dönemin ardından kainatın ‘Einstein Modeli’, *Newton Modeli’nin yerini aldı. Bilim tarihine şöyle bir göz atmak, tümevarım problemini doğruluyor: yeni bir gözlemin her zaman, önceki sonuçlar ile çelişme ihtimali mevcuttur.

Bilim ve dînî/ kutsal metinler

Bilimsel sonuçlar tabiatları gereği tümevarımsal oldukları­na göre ve tümevarımsal argümanlar kesinlik ifade etmediğine göre, bilimsel açıklamaları da mutlak olarak kabul etmeme­liyiz. Bilimde Musa Levhaları [değişmez kanunlar] diye bir şey yoktur. Fakat şüpheci olmamamız gereken bazı şeyler de yardır, mesela: Dünya’nın yuvarlaklığı, yerçekiminin varlığı ve yörüngelerin elips şekli gibi..

Birçok ateist, dînî metinleri, hakikatleri açıklamakta ye­tersiz kaldığı için alaya alır. Hem internet ortamında hem de günlük hayatımızda bilim ve dînî ortodoksi [tutuculuk] üze­rinden birçok tartışma çıkar. Hatta ana akım televizyon kanal­larında dünyaya dair dînî görüşlerle alakalı münazaralar yapı­lır. Ne var ki bizler, din ve bilimi karşı karşıya getirerek yanlış bir ikilem oluşturduk. Bu mesele, birini kabul edip diğerini reddetmek kadar basit bir mesele değil.

Bilim, aklın tabii dünyaya tatbik edilmesidir. Dünyanın na­sıl işlediğini anlamaya çalışır. Kur’an-ı Kerîm de tabii unsurla­ra işaret eder ve kaçınılmaz olarak bilimsel sonuçlar ile doğru­dan çatışmalar söz konusu olur. Bir çatışma ortaya çıktığında paniklemeye veya bilimle mutabık olmayan ayeti reddetmeye gerek yok, ve bu durumu kullanarak kimse Kur’an’ın yanlış olduğunu iddia edemez. Böyle bir iddiada bulunmak, bilim­sel sonuçların mutlak olarak doğru olduğunu ve hiçbir zaman değişmeyeceğini varsaymak olacaktır; bu da açıkça yanlıştır. Tarih bize gösteriyor ki bilim, vardığı sonuçları sürekli göz­den geçirerek düzeltir veya değiştirir. Buna inanmak kimseyi bilim karşıtı yapmaz. Eğer bilim insanları kendilerinden önce gelenlerin vardıkları sonuçlara meydan okuma imkanına sahip olmasalardı, bir düşünün, ne kadar bilimsel gelişme kat eder­dik? Hiçbir gelişme kat edemezdik. Bilim hiçbir zaman ebedî hakikatlerin bir derlemesi değildir ve böyle bir gayesi de hiç olmamıştır.

Kur’an’ın, Tanrı’nın kelamı olduğuna dair iddiasını doğ­rulayabilecek sağlam argümanlar mevcut olduğuna göre (bkz. Bölüm 73), Kur’an’ın, sınırlı insan bilgisiyle çelişmesi duru­munda büyük bir kafa karışıklığı ortaya çıkmaması gerekir. Hatırlayın, Tanrı, resmin tamama hakimdir, biz ise sadece bir piksele, bir parçacığa hakimiz. 1950’lere kadar Einstein da da­hil bütün bilim insanları, kainatın ezelî olduğuna inanıyorlar­dı; bütün veriler de bunu destekliyordu ve bu inanç, Kur an ile çelişiyordu. Kainatın bir başlangıcının olduğu Kur an da açıkça ifade ediliyor. Yüksek teknolojili teleskoplar aracılığıyla yapılan yeni gözlemler neticesinde fizikçiler ‘kararlı hal’ (ezelî kainat) modelini bırakarak Büyük Padama Modeli ne (başlan­gıcı olan bir kainat, muhtemelen 13.7 milyar yıl önce) geçiş yaptılar. Yani bilim, Kur’an ile aynı görüşe gelmiş oldu. Aynı şey Kur’an’ın Güneş hakkında ifade ettikleri için de oldu. Kur’an’da güneşin bir yörünge üzerinde olduğu ifade ediliyor; gökbilimciler buna katilmıyorlardı ve güneşin sabit olduğunu söylüyorlardı. Bu, Kur’an ile bilim insanlarının gözlemleri ara­sındaki en açık çelişkilerden biri idi. Gelgelelim Hubble teles­kopunun keşfinden sonra gökbilimcileri vardıkları sonuçlan gözden geçirdiler ve Güneş’in Samanyolu galaksisi etrafinda yörünge üzere hareket olduğunu keşfettiler.

Gelgelelim bütün bunlar Kur’an’ın bir bilim kitabı oldu­ğu anlamına da gelmez. Kur’an bir ayeder/işareder kitabı­dır. Kur an-ı Kerîm tabii olgular hakkında çok detaylı bilgi­ler vermez. Bahsettiği bir çok şey, çıplak gözle görülebilir ve anlaşılabilir şeylerdir. Ayederin asıl gayesi tabiatı göstererek fizikötesi bir gücü ve hikmeti açığa çıkarmak, göstermektir. Bu gayeyi gerçekleştirmek için bilimsel detayları izah etmeye lüzum yoktur. Bunlar zamanla değişebilir; fakat tabii olguların arkasında bir kudret ve hikmet olduğu gerçeği zaman üstü bir hakikattir. Bu açıdan baktığımızda diyebiliriz ki Kur’an ve bilimsel sonuçlar arasındaki çatışma ve çelişme muhtemelen devam edecektir, çünkü her ikisi de tamamen farklı birer bilgi türü arz eder.

Burada arz etmiş olduğumuz bahis, Müslümanları ve diğer dindar insanları bilimsel sonuçları reddetmeye yöneltmemeli- dir. Böyle bir şey yapmak çok mantıksız olur. Bunun yerine hem doğruluğu iyice kanıtlanmış bilimsel teoriler hem de vahiy üzerinden gelen hakikatler, birbirleriyle çelişki halinde olsalar da, kabul edilmelidirler. Bilimsel sonuçlar, değişken ve mutlak olmayan işler modeller olarak kabul edilmeli ve vahiyle gelen hakikatler de bir insanın inancı olarak kabul edilmelidir. Eğer bilimsel sonuçlar ile Kur’an’daki ifadelerin uzlaşması mümkün görünmüyor ise, vahyi reddedip, o günün bilimsel gerçeğini kabul etmek zorunda değilsiniz. Diğer yandan, bilim de red- dedilmemelidir. Daha Önce de bahsedildiği gibi, hem bilimsel hem de vahiy üzerinden gelen hakikatleri kabul etmek sizin hakkınızdır. Bilim ve vahiy ele alındığında dengeli ve incelikli bir yaklaşım, bilimi, [değişken ve mutlak olmayan bir saha ola­rak] kabul edip, delillerin kendilerini ifade etmelerine müsaade etmektir. Fakat bunu yaparken bilimsel anlamda vardığımız sonuçları ve ulaştığımız delilleri ilan ederek bilimsel metodu mutlaklaştırmamalıyız.

Bilim, değişebilir. Üstelik anlat­mış olduğumuz bu yaklaşım, vahyi de kabul etmek gerektiğini söylüyor. Özetleyecek olursak, bilimsel sonuçları pratik açıdan ve işler modeller olarak kabul edebiliriz, fakat (uzlaştırmayı de­nedikten sonra) vahiy ile herhangi bir çelişki içerisine girdiği taktirde, bilimsel sonuçlan inancınızın bir konusu haline getir­mek zorunda değilsiniz. Bu yüzden Müslümanların Darvin’in evrim teorisini [tamamen] reddetmeleri gerekmez; şu anda işler halde olan bir bilimsel model olarak kabul edebilirler, fakat bu teorinin bazı cihetlerinin din ile uzlaşamayacağı da anlaşılmalı­dır. Hatırlayınız, bir şeyin işe yarıyor olması, mutlak doğru ol­duğu anlamına gelmez. Bilimsel bilgi ve İlâhî vahyin iki farklı bilgi kaynağı olduğunu da belirtmemiz gerekir. Bir tanesi sınırlı niteliklere sahip olan insan zihninden, diğeri ise Tanrı’dandır. Bilimsel sonuçların vahyi inkar etmek için kullanılması, ancak epistemolojik anlamda bir salahiyetsizliğin ürünü olabilir[353]. Bizler hakikatin ancak küçük bir parçasını idrak edebiliriz. Bi­zim bilgimiz sınırlıdır, Tanrı’nın bilgisi ise sınırsızdır. Dolayısıy­la ikisi arasında bir çelişki ortaya çıktığında, yukarıda belirttiği­miz strateji benimsenmelidir.

İslam’da tümevarımsal argümanlar?

Bu tartışmayı gözlemleyen bilgi sahibi ve eleştirel bakış açısına sahip olan gözlemciler, bu argümanın bilimde (akade­misyenler ve felsefeciler arasında) anaakım anlayış olmasıyla beraber, İslam’daki bilgi aktarımıyla [tevatür] alakalı bazı po­tansiyel eleştirileri de gün ışığa çıkardığını fark edeceklerdir. İslam geleneğinde Kur’an ve sünnetin muhafaza edilmesi için tümevanmsal argümanların kullanıldığını, dolayısıyla Müslü­manların, İslam’ın bu hayatî kaynaklarının kesin ve güvenilir olduğunu öne süremeyeceklerini iddia edebilirler. Bu yanlış ve isabetsiz bir iddiadır. Bunu açıklamak için önceden bahsettiği­miz tümevarımsal akıl yürütme ile tümevarımsal argümanlar arasındaki farka dönelim. Tümevanmsal akıl yürütme, basit yapıdaki bilgiler için kesinlik sağlar. Mesela Y’de X görüyor­sam, X, Y ye dahildir; kargaların uçtuğunu görüyorum, dola­yısıyla bazı kargaların uçtuğu kararına varıyorum. Görüldüğü gibi bu şekil bir tümevarım ancak gözlemlere bir ‘ayna’ va­zifesi görür. Henüz gözlemlenmemiş bir gerçekle alakalı bir sonuca varmadan, saf gerçekliği aktarır, ifade eder. Kur’an ve sünnetin muhafazasında da bu tür bir tümevarım kullanılmış­tır. Mesela Hz. Muhammed’in (s.a.v) ashabından [sahabelerden] biri Kur’an’dan ayetler işittikten sonra o ayetleri sadece tekrar ederek başkalarına aktarır. Hiçbir zaman işitmediği bir ayet hakkında bir şey söylemez. Mesela ilk önce “iyyake na’budu ve iyyake nesta’in” (yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz) ayetini işitip, bu ayetten “Kul hüve Allahu ehad” (De ki Allah birdir) şeklinde bir sonuca varmamıştır, [her ikisini de ayn ayrı işitmiş ve aktarmıştır]. Bundan dolayı yukarıda belirtilen itirazlar yanlıştır, çünkü Kur’an ve sünne­tin muhafazasında nasıl bir tümevarım yöntemi uygulandığı yanlış anlaşılmıştır.

Varsayım #4: Metodolojik natüralizm ile felsefî natüralizmin birbirine karıştırılması

Bilimin bizi ateizme yönlendirdiğine dair ortaya atılan id­dianın arkasındaki son varsayım ise felsefî natüralizm ve me­todolojik natüralizm ile alakalıdır. Felsefî natüralizme göre kainat, kapalı bir sistem gibidir; kainatın dışında, ona müda­hale eden bir Tanrı veya tabiatüstü bir varlık yoktur. Bütün fe­nomenlerin/ olguların fizikî süreçler ile açıklanabiliyor olması, felsefî natüralizmin mühim bir cihetidir. Metodolojik natüra­lizme göre ise eğer bir şey bilimsel olarak tanımlanıyorsa, o şey Tanrı’nın yaratma kudretiyle veya fiiliyle alakalı olamaz.

Bilimin bizi ateizme yönlendirdiğine inanan ateistler, bi­limsel olmayan bir varsayım olan felsefî natüralizmi benimsi­yorlar. Felsefî natüralizm, kişinin dünyayı anlamak için gözü­ne takmış olduğu bir ‘gözlüktür’. Eğer sarı tonda camı olan bir gözlük takıyorsanız, etrafı hangi renk görürsünüz? Sarı renk. Buna benzer bir şekilde, eğer felsefî natüralizm göz­lüğünü takarsanız, tek göreceğiniz şey Tanrısız bir kainattır. Felsefî natüralizm kişinin dünyayı görüş şeklini şekillendirir. Ateist bir profesör olan Michael Ruse bu hakikati şöyle İtiraf ediyor: “İtiraf etmek gerekirse, natüralizmin bir inanç eyle­mi olduğunu her daim söylemişimdir…’’[354] Peki neden bir inançtır? Öyle ya, natüralizm tutarsızdır, kaçınılmaz birtakım gerçeklere rağmen; diğer bir deyişle, bir teoriye direnen ger­çeklere rağmen, her şeyin fizikî süreçler üzerinden açıklana­bileceğine körü körüne inanmaktadır.[355]

Mesela ikimiz bugün saat altıda bir lokantada buluşmuş olalım ve takip eden gün polisler evimi basıp lokantada akşam yemeğini yediğimiz sı­rada birini öldürdüğüm şüphesiyle beni tutuklamış olsunlar. Buradaki kaçınılmaz, aşikar olan gerçek, cinayet gerçekleştiği sırada sizinle oturup yemek yiyor olmamdır. Benim nerede olduğumun açıkça belli olması, polislerin şüphelerine [teo­rilerine] karşı direnir. Şimdi felsefî natüralizmi tutarsız kılan bu inatçı gerçekler nelerdir diye merak ediyor olabilirsiniz. Evet, evvelki bölümler bu merakınızı gidermek için İyi bir başlangıç olabilir. Felsefî natüralizm bilincin zor problemim açıklayamaz ‘(bkz.bölüm 7), kainatın faniliğini ve bağımlılığını açıklayamaz (bkz.Bölüm 5 ve 6), kainattaki kanunların ve ni­zamın ince ayarım açıklayamaz (bkz. Bölüm 8), nesnel ahlakın varlığını açıklayamaz Bölüm 9) ve daha fazlası. Madem durum böyle, bir kişi hakikatin açığa çıkış yollarım kapatan böylesine bir felsefeyi neden körü körüne kabul etsin? Birçok ateistin bu tür natüralist varsayımları vardır. Bu nedenle teistik argümanlarla varılan sonuçları reddetmeleri de şaşırtıcı değil­dir. Genelde sağlam argümanları reddederler çünkü her şeyin fizikî süreçler üzerinden açıklanmak zorunda olması ve tabi- atüstü açıklamaları kabul edemeyecekleri gibi birtakım yanlış varsayımlarıyla gözlerini kapamışlardır.

Metodolojik natüralizm aslında teizm için, özellikle de İslam için bir sorun oluşturmaz. İslam için bir sorun oluş­turmaz çünkü İslam geleneği, kainattaki fizikî sebepleri kabul eder ve bütün bu fizikî sebeplerin İlâhî iradenin bir alameti olduğunu ifade eder. Bazı ateistler, ne var ki, metodolojik na­türalizm ile felsefi natüralizmi bir tutarlar. Bilimsel sonuçların ve teorilerin Tanrı’nın yaratışına ve kudretine işaret etmemesi (metodolojik natüralizm), Tanrı’nın var olmadığı (felsefî na­türalizm) anlamına gelmez. Evrimsel biyoloji uzmanı Scott C. Todd bunu şöyle ifade ediyor: ”bilim insanı, bir birey olarak, natüralizmi aşan bir hakikati[n varlığını] kabul etmekte öz­gürdür”[356]

Öyleyse bilim, Tanrı’yı yalanlamış mıdır?

Yukarıda yapmış olduğumuz açıklamaların ışığında, ceva­bımız hayır olacaktır. Bilim, insanlara muazzam faydalar sağ­lamış olan güzel bir çalışma yöntemidir. Fakat bilimin var­dığı sonuçlar bir taşa kazınmış, değişmez sonuçlar değildir. Bir yöntem olarak, Tanrı’nın varlığını doğrudan reddedemez, bütün sorulara cevap veremez ve hakikat/gerçeklik hakkında sonuçlara varmanın tek yolu değildir. Ateistlerin bilim hakkındaki varsayımlarının birçoğu tutarsızdır ve bilim felsefesi­nin ciddi ölçüde yanlış anlaşılmasına dayanır.

Hamza Andreas Tzortzis – Hakikatin İzinde,syf.275-305

Dipnotlar:

[331] Gauch, H. G, Jr. (2012) Scıentific Method in Bricf. Cambridge: Cambri­dge University Press, s. 98.

332 Farhad, A. (2013) Richard Dawkins science works bitchcs! Video bağlantısı: httpsz/ /youtube/0OtFSDqu88?t=-’73 [Erişim tarihi: 2 Ocak 2016]. [Bahsi geçen videoda Dawkins, bilimsel metodun işe yaradığını ifade ederken bu görüşünü kabul etmeyenleri de küçümseyerek b*tches (S*rtükler) ifadesini kullanmıştır (çev. notu)]

[333]    Russell,B. (1935) Relıgion and Science. Oxford: OxfordUniversity Press, s. 8. [TR: B. Russell, Din ile Bilim, Yapı Kredi Yayınları]

[334]   Şuradan uyarlanmıştır: DPMosteller. (2011) Has Science made belief in god unreasonable, J. P. Moreland. Şuradan erişilebilir: http://www.you- tube.com/watch?v=TU9iiCqHxbE [Erişim tarihi: 2 Ekim 2016]. [//zgz/z^- cede yerine lürkçede yazılarak tercüme edilmiştir, (çev. notu)]

[335]   Sober, E. (2010). Empiricism. In: Psillos, S and Curd, M, ed, The Rout- ledge Companion to Philosophy of Science, s. 137-138.

[336]  Darwın, C. The Descent of Man and Selection in Relation to Sex 2 Bas- http://'”»w.gu(enbefgoıg/elxx>ks/2300

337.ıERA (2013) Lawrence Krauss vs Hamza Tzortzıs – İslam vs atheısm debate. Şuradan erişilebilir: https://youtu.be/uSwJuOPG4FI?t=4161 [Erişim tarihi: 18 Ekim 2016]

338.Johnson, K (2013) Rational Morality: A Science of Rjght and WronR Great Bntaın; Dangerous Little Books, s. 19-20.                       &

[339]    Craıg, W.L. (2011) Is Scientism Self-Refuting. Şuradan erişilebilir: http://www.reasonablefaith.org/is-scientism-self-refuting [Eririm tari­hi: 4 Ekim 2016].

[340]   McMyler, B. (2011) Testimony, Truth and Authority. New York: Oxford Unıversity Press, s. 3.

[341]     Lackey,J. (2006) lntroductıon. In: Lackey, J. and Sosa, E. (ed.). The Epis- temology of Testimony. Oxford: Oxford University Press, s. 2.

[342]     McMyler, B. (2011) Testimony, Truth and Authority, s 10.

[343]      Soady> c t (1″2) Te*“y: A Philosophical Study. Osford: Chcford Unıversıty Press, s. 82.

[344]    See Shapıro, J. A. (2011) Evolution: A View from the 21* Century. New Jersey: FT Press; and Piglıucci, M. ve Muller, G. B. (ed). (2010) Evolu­tion: The Extended Synthesis. Cambridge, MA: MIT Press; and Godf- rey-Smith, P (2014) Phılosophy of Biology, Princeton, NJ: Princeton University Press.

[345]    Soyu tükenmiş bir insan türü olduğu iddia edilen canlı, (çev. notu)

[346]    Barker, G. and Kitcher, P. (2013) Philosophy of Science: A New Intro- duction. Oxford: Oxford University Press. 2014, s. 17.

[347]    Annas, J. and Barnes, J. (1994). Sextus Empiricus: Outlines of Scepti- cısm. New York: Cambridge University Press, s. 123.

[348]     Hııme, D. (2002) Of scepticism with regard to reason. Şuradan: Episte- mology: Huemer, M, cd, Contcmporary Readings. Abingdon: Routledge, ı. 298-310. Asıl yayınlandığı yer: Hume, D. (1902) Sceptical doubts con- cerning the operations of understanding. Şuradan: Selby-Bigge, L. A., ed, An enquıry concerning human understanding. Şuradan: Enquiries concerning human understanding and concerning the principles of mo- rals, 2. Baskı. Oxford: Clarendon Press, s. 298-310

[349]     a.g.e, s. 305

350.a,g.e> s. 304-5

351.Rosenburg, A. (2012) Philosophy of Science: A Contemporary Introduetion. New York: Routledge, s. 182

 

..

[354]    Stewart, R. B. (ed.). (2007) Intclligent Design: William A. Dembski &Michael Ruse in Dialogue. Minneapolis, MN: Fortrcss Press, s.37.

[355]   Moreland, J. P. (2009) The Recalcitrant Imago Dei. London: SCM Press ps 4.

[356]    Todd, Scott G (1999) A Vıew from Kansas on that Evolution Debate.Correspondencc to Nature. 401 (6752): 423,30 Sept Şuradan erişilebilir: https://www.nature,com/artıcles/4666’l [Erişim tarihi: 10 Mayıs 2018],

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir