Sevgiye En Lâyık Varlık: Allah

İslâm düşüncesi literatüründe sevgiye dair pasajlarda sevgi-bilgi ara­sındaki güçlü ilişkiye vurgu yapılmakta ve sevginin sadece şuurlu varlık olan insana özgü bir duygu olduğu belirtilmektedir. Bununla birlikte sevgiye lâyık olanın da kendi kendine yeterli, mutlak anlam­da mükemmel olan Allah olduğu ifade edilmektedir. Gazzâlî, ihyâu ulûmıd-dîn adlı eserinde, Allah’ı sevmenin sebeplerini zikrettiği, “Sevgiye layık olan yalnızca Allah’tır” şeklinde bir başlıkla proble­mi ortaya koymaktadır. Ancak Gazzâlî’den önce İbn Sînâ’nın gerek Metafizik gerekse Risâle fî Mâhiyeti’l-‘ışk adlı eserlerinde “her tür­lü yetkinliğin zirvesinde olan Allah’a bütün varlığın gizli bir aşkla yöneldiği”[146] şeklindeki söyleminin aslında sevgiye lâyık olanın sa­dece Allah olduğuna dair bir vurgu olduğu belirtilmelidir. Benzer şekilde îbn Miskeveyh’e göre insan için en yüce sevgi, Allah sevgi­sidir. Bu sevgi derecesine hiçbir sevginin ulaşması mümkün olamaz. Çünkü Allah’ın iyiliğine hiçbir iyilik denk değildir. Dolayısıyla sevil­meye lâyık olan yalnızca Allah’tır.[147]

Gazzâlî, ihyâu ulûmıd-dın adlı eserinde insanda ortaya çıkan sevginin beş sebebi olduğunu söyler. Buna göre bir insan;

  • kendi varlığını, kemâlini, devamını;
  • vücûdunun devam ve bekası için kendisine yardım edip, tehlikeleri önleyeni;
  • iyilik yapanı;
  • ister zahirî ister batini suretinde olsun, zâtı bakımından gü­zel olanı;
  • kendisi ile arasında gizli münasebet olanı sever.

Meselâ, bir insanın sûreti ve ahlâkı güzel olsa, üstün ilme ve iyi tedbire (hüsn-i tedbîr) sahip, herkese iyilik eder, anne ve babasına ikramda bulunan bir oğlu bulunsa, elbette ona karşı olan sevgisi çok kuvvetlidir. Bütün bu nitelikler arttıkça sevgi de o nispette kuvvetle­nir. Hatta bu nitelikler kemâlin zirvesine ulaşmışsa sevgi de en yük­sek dereceye ulaşır. Fakat varlık bakımında tam ve varlık üstünlüğü itibarıyla de mükemmel olan sadece Allah’tır. Dolayısıyla gerçek sevgiye lâyık olan yalnızca Allah’tır.[148]

Allah’tan başkasını seven ve bu sevgisi de Allah için olmayanların sevgileri, kendi kusurlarından ve Allah hakkındaki bilgilerinin ek­sikliğinden dolayıdır. Meselâ, Hz. Peygamberi sevmek övülmüştür. Zira Hz. Peygamberi sevmek Allah’ı sevmek manasında gelmekte­dir. Alimleri ve takva sahibi kimseleri sevmek de aynı şekilde Allah’ı sevmek manasına gelmektedir. Çünkü sevilenin sevdiği de sevilir. Basiret sahibi kimseler için gerçekte sevilen sadece Allah’tır. Çünkü sevginin meydana gelmesi hususunda mezkûr beş sebep, tam ve bü­tün olarak yalnızca Allah’ta bulunur. Sevginin beş sebebinin Allah’ta bulunması hakikat; Onun dışındaki varlıklarda bulunması ise ve­him ve hayaldir. Onların hakikat ile herhangi bir ilişkisi söz konusu değildir. Çünkü varlıklar içinde bizatihi var olan sadece Allah’tır.

Di­ğer her şey O nun kudret ve iradesiyle var olmuştur.

Sevginin birinci sebebine göre de insan, kendi varlığını, kemâlini ve devamım sever; yokluğundan, maddî veya ahlâkî bakımdan eksikliğinin olmasından nefret eder. Bu düşünce, zâtî sebebi olarak tamamen Allah sevgisini gerektiren bir durumdur. Çünkü kendisini ve Allah’ı bilen, varlığının devamının ve kemâlinin kendi zatından değil, Allah’tan olduğunu idrak eder. Bu bakımdan da kişinin kendisini yoktan var edeni sev­memesi düşünülemez. Eğer sevmiyorsa, bu durum, kendisi ve yara­tıcısı hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmadığından kaynaklanır. Zira sevgi, marifetin meyvesidir (el-mehabbetü semeretul-marife). Marifet olmazsa sevgi de olmaz. Benzer şekilde, marifet zayıf olursa,sevgi de eksik olur. Dolayısıyla marifet ve sevgi arasındaki ilişki doğ­ru orantılıdır. Biri yükselirse diğeri de yükselir.

Konuyla ilgili olarak Gazzâlî, Hasan-ı Basrinin (ö.l 10/728), “Rabbini bilen Onu sever, dünyayı bilen ondan nefret eder” sözünü nakleder. Bu bağlamda Gazzâlî, kendini bilen ve seven insanın, kendisini yaratan Allah’ı tanımaması ve sevmemesinin mümkün olmadığım söylemektedir. Ona göre nasıl ki insanın kendini sevmesi zarurîdir, benzer şekilde kendisini yaratan, devam ettiren, gizli ve açık bütün niteliklerini ta­mamlayan Allaha inanıyorsa Onu sevmesi zaruridir.[149] Dolayısıyla Gazzâlînin düşüncesinde Allah’ın dışında başka şeylere karşı sevgi besleyen insan, O’nu gerçek anlamda tanımayan, arzularının peşin­den giden ve meleklere yaklaşamayıp melekût âleminden mahrum kalan kimsedir.[150]

Sevginin ikinci sebebi, ihsandır. İhsanı cömertlik (cûd) kavra­mıyla da ifade edebiliriz. Gerçek anlamda ihsanda bulunan ve hakiki cömert olan sadece Allah’tır. İnsan da kendisini ve malım korumak, dostlarına yardımda bulunmak ve düşmanlarına karşı savunmak amacıyla kendisine, ailesine, çocuklarına iyilik yapar ve ihsanda bu­lunur. Bu nitelikleri haiz insan, kendisini sever. Ancak bu niteliklere sahip olan insan, her şeyi kendisine yaptıranın Allah olduğunu bi­lir ve O’nu sever. Çünkü insana asıl olarak ihsanı yaptıran Allah’tır, insan ise vasıtadır. Dolayısıyla “asıl iyiliği yapan sevilir” ilkesince sadece Allah sevilir. Gazzâlî, yalnızca Allah’ın sevilmesi gerektiği­ni cömerdik (cûd) kavramından harekede açıklar. Ona göre insan, sadece kendisine yapılan iyiliği düşünür. Çünkü iyilik yapanın, ya doğrudan ya da gelecekte bir menfaat ümidiyle bir beklentisi var­dır.

Burada doğrudan olan, iyilik yapılanın doğrudan övgüsüne ve minnetine mazhar olmak, gelecekteki menfaati ise ahirette mükâfat kazanmaktır. Ayrıca Gazzâlî, bir insanın malından vermesinin veya bir iyilik yapmasının hiç karşılık beklemeksizin mümkün olmayacağını düşünmektedir. Burada ise iyilik yapanın gayesinin, ihtiyacı ola­nın ihtiyacım karşılamak değil; kendi menfaatini kazanmak olduğu ortaya çıkmaktadır. Hâlbuki ihsan, cömertliktedir (cûd). Cömertlik ise, “hiçbir karşılık beklemeksizin malı infak etmek”tir.[151] Bu an­lamda tek bir cömert vardır, O da Allah’tır. Şayet insanın fıtratında ihsanda bulunanı sevme söz konusu ise Gazzâlî’ye göre ârif kişinin hakiki manada ihsanda bulunan Allah’ı sevmesi zorunludur. Bu du­rumda Allah’tan başkasını sevenlerin var olması ise hakiki manada ihsanda bulunanın bilinmediğinden kaynaklanan bir husustur.[152]

Gazzâlî, Allah’ı sadece ihsanından dolayı sevmeyi doğru bulma­maktadır. Bu bağlamda Allah’ı zâtından dolayı sevmek ile verdiği nimetlerden dolayı sevmek arasında fark olduğunu söylemektedir. Çünkü Allah’ı verdiği ihsandan dolayı seven insanın sevgisi, ihsan­daki değişiklik sebebiyle farklılaşabilir. Meselâ, bolluk ve refah anın­daki sevgi ile herhangi bir musibet veya darlık anındaki sevgi birbi­rinden farklıdır. Ya da ihsanın az veya çok olması ile sevgi farklılaşır. Fakat Allah’ın hakikatinin ve varlıklardaki ince sanat hikmetinin in­celiklerinin bilgisine sahip olan kimsenin sevgisi, Allah’ın yüceliği, kudret, ilim ve hikmet sahibi olması ile ilgilidir. Bu nitelikteki kişiler, Allah’ın kâmil sıfat ve isimlerini bildikleri için sadece Onun sevgi­ye lâyık olduğunu bilirler ve Allah ellerinden bütün nimetleri almış olsa bile yine de Onu sevmeye devam ederler. Ancak şu noktanın vurgulanması gerekir ki, kemâl ve yücelik bakımından sevgiye lâyık olan sadece Allah’tır.[153]

Sevginin üçüncü sebebi de kişiye faydası dokunmasa bile iyilik yapmakla şöhret kazanmış birini sevmektir. Bu tür sevgi insan fitratında var olan bir sevgidir. Gazzâlî, bu tür sevgiye adil hükümdar ile zalim hükümdarı örnek verir. Buna göre, her ne kadar bizzat insana herhangi bir şekilde faydası ya da zararı dokunmasa bile, adaletiyle ve iyilikleriyle ün kazanmış bir hükümdara kalplerde sevgi; zulmü ile meşhur olmuş bir hükümdara ise nefret duygusu meydana gelir. Görüldüğü üzere bu tür sevgi iyilik yapan kişiye sadece iyiliğinden dolayı duyulan sevgidir. Bu yüzden üçüncü sebep, sadece Allah’ı sevmeyi gerektirir. Burada başkası, sebep ile ilişkisi olması bakımın­dan sevilir. Çünkü gerçekte iyiliği yapan yalnızca Allah’tır. Allah, mutlak anlamda mükemmelliğinden dolayı âlemi yaratmıştır. Sonra da canlı varlıkların her türlü ihtiyacım bahşetmiştir. Nitekim onların varlığının devamım sağlayan baş, kalp gibi organları, temel ihtiyacı olan göz, el, ayak gibi azalan, bedenin süsü olan saç, kaş, göz rengi vb. azalan yaratmıştır. Bununla birlikte hayatını idame ettirebilmek için ihtiyaç duyabileceği birtakım sebepleri var etmiştir. Dolayısıy­la bütün bu iyilikleri yapanın Allah olduğunun bilinmesi ve gerçek sevginin O’na yöneltilmesi bir zarurettir.[154]

Gazzâlî gibi, İbn Miskeveyh de Allah’ın insana sayısız nimet ver­diğini ve Onun vermiş olduğu ihsan karşısında insanlarda bir hakkı olduğunu ifade etmektedir. Ona göre meselâ, bir kimse birine iyilik etse ve o iyiliğine herhangi bir karşılık görmemiş olsa, iyilik edilen iyilik edene haksızlık etmiş olur. Dolayısıyla bir insan sürekli ola­rak iyilik görse ve kendisine yapılan iyiliğe hiçbir karşılık vermemiş olsa, bu durum nasıl değerlendirilir? İbn Miskeveyhe göre, insanın kendisine ulaşan nimet ölçüsünde bir karşılık vermeye çalışması gereklidir. Çünkü kendisine yapılan iyiliklere hiçbir karşıhk verme­yen, iyiliği yapana karşı haksızlık etmiş olur. Bu anlamda Allah’ın kendisine vermiş olduğu sayısız nimet karşısında Ona karşı samimi olarak sevgi beslemesi gerekir.[155]

Sevginin dördüncü sebebi ise herhangi bir faydadan dolayı değil de, sadece güzelliğinden dolayı güzelin sevilmesidir. Gazzâlî, güzel­liği, dış ve iç güzellik olmak üzere ikiye ayırır. Ona göre dış güzelliği herkes fark eder ve sever, îç güzelliği ise sadece akıl sahibi kimseler fark edebilir. Çünkü iç güzelliği, dış görünüşünden başka bir şey bil­meyenlerin anlaması mümkün değildir. İç güzellik, kalp ile bilinir ve sevilir. Bu sevgi, kişinin güzel suretinden veya görünürde yapmış olduğu güzel işlerden dolayı değildir; aksine güzel işlerin delalet ettiği ve güzel iş yapmalarına neden olan güzel niteliklerden kay­naklanır. Zira Gazzâlîye göre güzel iş, ancak güzel nitelikten ortaya çıkar. Meselâ, bir şairin, nakkaşın veya mimarın yaptıkları işlerin gü­zelliği kendilerinin güzel nitelikleri haiz olduğunun delilidir. Bu tür sevgi ilme bağlıdır. Çünkü iç güzelliği anlamak için ilim ehli olmak gerekir. Şu hâlde iç güzelliği bilen, anlayan en şerefli ilim, Allah’ı bilmeyi sağlayan ilimdir. Bu ilim sayesinde Allah’ın kudreti anlaşılır ve göklerin sulan, felekler, yıldızlar, yeryüzü, dağlar, denizler, rüz­gârlar gibi her türlü cüz’î şeyleri yapmaya sadece Onun gücünün yeteceği bilinir. Ayrıca kendisinin gücünün yettiği şeylerde bile asıl güç yetirenin kendisi olmadığı idrak edilir. Bu bakımdan da kudret, siyaset, üstünlük gibi birtakım niteliklerden dolayı Allah’ın kulunu sevip de kulun Allah’ı sevmemesi muhaldir. Çünkü mutlak kudret ve üstünlük sadece Allah’a aittir. Bu yüzden de kudret ve üstünlüğe bağlı sevgi sadece O’na özgüdür.[156]

Sevginin beşinci sebebine gelince, seven ile sevilen arasında giz­li bir münasebet ve benzerliğin olmasıdır. Birbirini karşılıklı seven birçok insan arasında duyularla idrak edilemeyen bir tür münase­bet vardır. Bu durum, ünsiyet olarak da ifade edilebilir. Bu bağlam­da Gazzâlî, insan ile Allah arasındaki gizli benzerlik olduğunu iddia etmekte ve şu mealdeki ayetleri delil olarak sunmaktadır; “Ve sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki, Ruh, Rabbimin bileceği bir şeydir. Size pek az ilim verilmiştir”[157]; “Hani Rabbin meleklere, ‘Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için he­men saygı ile eğilin demişti.”158 Ayrıca Gazzâlî, insanlar arasında da gizli bir münasebet olduğunu ifade ederek, çocuğun çocuk ile; büyüğün büyük ile; âlimin de âlim ile ünsiyet ettiğini belirtir. Ben­zer durum hayvanlar için de geçerlidir. Meselâ, kuş kendi türü ile ünsiyet eder ve diğerlerinden de kaçar.

Bu tür sevgide münasebet, sevginin sebebidir. İnsan ile Allah arasında da bir tür münasebet söz konusudur. Ancak bu münasebet, zahirî değil, hatmidir. Nitekim bu benzerliği maddî olarak algılayan Hıristiyan düşüncedeki insanın tanrısallaşması fikrinden kaçınmaya çalışan Gazzâlî, Allah ile kul arasındaki bu münasebetin bir kısmının kitaplarda yazılmasının ve üzerinde konuşulmasının dahi uygun olmadığım, ancak çok azının yazılabileceğini belirtmektedir. Çünkü Allah ile olan münasebetin bir kısmı, ancak tasavvuftaki sülûkün şartlarının tamamlanıp üstün makamlara geçildiğinde anlaşılmaktadır. Kitaplarda yazılması uy­gun olan kısım ise gerçekte bütün insanların kazanmaları gereken sıfatlarla emrolundukları niteliklerdir. Nitekim ‘ Allahın ahlakı ile ahlâklanınız”159 buyrulmuştur. Bu emrolunan ahlâkı da Gazzâlî,övülen ve İlâhî olan ilim, iyilik, ihsan, lütuf, hayırda bulunmak, in­sanlara merhamet etmek, insanları hakka çağırıp, batıldan uzaklaş­tırmak ve benzeri dinî erdemler olarak zikretmektedir. Başka bir ifa­deyle, kulun Allaha benzerliği, insanın O’nun isimlerini en güzel bir şekilde yansıtmasıdır. İhsan bu niteliği sebebiyle Allah’a yakınlaşır. Ancak bu yakınlaşma mekân ve zaman bakımından değil; insanın sahip olduğu erdemler açısından olmaktadır. Bütün bunlar da kul ile Allah arasındaki münasebetin en güzel delilidir.[160]

Görüldüğü üzere kulun Allaha duyduğu sevginin sebepleri beş tanedir. Bu sebepler mecazî olarak değil; hakikat olarak Allah hakkında açık ve hatta en üstün derecede meydandadır. Akıl sahi­bi insanlara göre sevgi çeşitlerinin içinde en makul ve makbul olanı Allah sevgisidir. Nitekim akıl gücüyle hareket etmeyen bazı insan­lara göre sevginin en makbulü Allah’ın dışında başkasını sevmektir. Zikrettiğimiz sevginin beş sebebi ile bir insan, insanlardan herhangi birini sevdiği gibi, aynı sebeplerle başkasını da sevebilir. Fakat bu sevgide eksiklik söz konusu olur. Çünkü hangi nitelikte olursa olsun hiçbir varlık Allah’ın mükemmelliğine ulaşamaz; dolayısıyla mutlak anlamda en makbul sevgi, yalnızca Allaha karşı duyulan sevgidir, o sevginin de ortağı bulunamaz.[161]

Gazzâlî, insanların Allaha duydukları sevginin derecelerinin farklı olduğuna dikkat çekmektedir. Ona göre insanların sevgisi iki sebepten dolayı farklılaşmaktadır. Birincisi, bazı insanlar dünya iyi­liklerini keserek Allah’tan başkasının sevgisini gönlünden çıkarmak­tadır. Örneğin, insanda bulunan kalp, içi su dolu olan bardak gibidir. Bu durumda içindeki su çıkmadan bardağa sirke koymak mümkün değildir. Burada “Allah insanın içine iki kalp koymamıştır”[162] mealindeki ayeti referans veren Gazzâlî, bu manadaki sevginin kemâlini bütün varlığı ile kalbin Allah’ı sevmesi şeklinde zikretmektedir. İn­sanın Allah’a duyduğu sevginin İkincisi ise Allah’ı bilme arzusunun bütün yönleriyle kalbi kaplamasıdır. Başka bir ifadeyle, insanın kal­bini her türlü kötü düşünceden temizledikten sonra marifet ve sev­giyi kalbine yerleştirmesidir. Bu durum, tıpkı toprağı nadasa bırakıp temizledikten sonra tohumu toprağa atmaya benzer ki, böylece sev­gi ve marifet ağacı doğaç ve büyür.[163]

İnsanın Allah’ı sevmesini Gazzâlî, bir metaforla şu şekilde anlatır:

“Sevgi (el-mehabbe), temiz bir ağaçtır. O ağacın kökü yerde sabit, dalları semaya yükselmiş, meyveleri ise kalp, dil ve azalarda ortaya çıkmıştır.”[164]

Görüldüğü üzere bir kimseyi seven, onunla ilgili her şeyi sev­diği gibi, Allah sevgisine sahip olan kişi de O’nun bütün eserlerini sever. Allah sevgisi, bazen O’nun vaat ettiği mükâfatlar ve ahiret nimetleri için, bazen dünyada verdiği nimetler için olabileceği gibi, sadece Allah’ın zâtı için de olabilir. Sevginin en ince ve önem­lisi de bu sevgidir.[165] Böylece ortaya çıkmaktadır ki, Gazzâlî’nin düşüncesine göre insanın Allah’ı sevmesinin birçok belirtisi vardır. Allah sevgisinin önemli belirtilerinden biri, insandaki dinî ve ah­lâkî güzelliklerin bütünüdür. Diğeri ise Allah ile ünsiyet ve Onun rızasını kazanmadır.

Hatice Toksöz – İslam Düşüncesinde Sevgi Teorileri,syf.61,69

Dipnotlar:

[146]   îbn Sînâ, Metafizik, II, s. 131,143; a. mlf, Risâle fi Mâhiyetil ışk, s. 9-13.

[147]   îbn Miskeveyh; Tehztbü’l-ahlâk, s. 148.

[148]   Gazzâlî, îhyâu ulûmi’d-dîn, IV, s. 292,293.

[149]   Gazzâlî, ihyâu ulûmi’d~dîn, IV, s. 293.

[150]   Gazzâlî, ihyâu ulûmi’d-dtn, IV, s. 293.

[151]   Gazzâlî’nin cömertlik tanımı İbn Sînâ’nın yaptığı tarif ile örtüşmektedir. Krş, îbn Sini, Metafizik, II, s. 122; a. mlf., el-îşârât ve’t-Tenbîhât, s. 144.

[152]   Gazzâlî, Ihyâu ulûmi’d-dîn, İV» s. 294-295.

[153]   Gazzâlî, ihyâu ulûmi’d-din, TV, s. 311,329; benzer düşünceleri Fahreddin er-Râzî’de de görmek mümkündür. Râzî, insanın başlangıçta Allah’ı tam manasıyla bilmesi­nin imkânsız olduğunu, ancak hikmetinin incelikleri ve yarattığı varlıklar hakkında bilgi arttıkça Onun kemâlini bilme derecesinin artacağım söylemektedir. Bk. Râzî, Tefsîr-i Kebîr, TV, s. 185.

[154]   Gazzâlî, ihya ulûmi’d-dîn, IV, s. 295; benzer düşünceleri îbn Sînâ’nın en-Nâs suresi tefsirinde bulmak mümkündür. Bk. ibn Sînâ, en-Nâs, s. 123-124.

[155]   İbn Miskeveyh, Tehzibü’l-ahlâk, s. 120.

[156]   Gazzâlî, îhyâu ulûmi’d-din, IV, s. 295-298; a. mlf., Kimyâ-yı Sa’âdet, s. 599.

[157]   isrâ, 17/85.

158.Hicr, 15/29.

159.Elmalılı Hamdi Yazır’ın hadis olarak zikrettiği, (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, I, s. 109-110) bu sözün erken bir ifadesi Ebû Tâlib el-Mekkînin Kûtu’l- Kulûb adh eserinde görülür. Ebû Tâlib el-Mekkî, Hz. Peygamber m Allah sevgisini imanın şartlarından biri olarak gördüğünü ve “îman nedir?” şeklinde bir soruya da “Allah ve Rasûlünün, kula, ikisinin dışındaki her şeyden daha sevimli olmala­rıdır” (Buhari, îman, 9) buyurduğunu ifade etmiştir. Başka hadisleri de referans olarak zikreden Ebû Tâlib el-Mekkî, Hz. Peygamber’in sözlerine dayanarak Allah sevgisinin farz olduğu hükmünü vermiştir. O, Gazzâlî gibi, inanan insanların zik­redilen sevgide farklı derecelere sahip olduğunu da belirtmektedir. Bu bağlamda o, Allahın insanlara lütuflarının en büyüğünün zâtını tanıma ilmi olduğunu ifade etmekte ve Allah sevgisinin de ancak, müşahede ile olabileceğini düşünmektedir. Buradan hareketle de Allah sevgisinde farklı derecelere sahip olan insanlar içinde Onu en çok sevenlerin ilim, hilim, aff, güzel ahlâk gibi, birtakım erdemlerle do­nandığını ve bu nitelikleri haiz insanın da Allahın ahlâkıyla ahlâklanan kimseler olduğunu ifade etmektedir. (Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, 211-212). Gaz- zâli’nin “kıle (denilmiştir)” şeklindeki ifadesiyle “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanınız” şeklinde naklettiği bu sözün kelâmı kibar olduğunu düşünmekteyiz.

160]  Gazzâlî, İhyâu ulûmıd-din, IVJ s. 298; Gazzâlî’nin insan ile Allah arasındaki ben­zerliğin maddî değil, manevî olduğu noktasındaki vurgusu, kelâmcı düşüncesini yansıtmaktadır. Zira tecsîm ve teşbîhe düşme endişesi kelâmcılann hassas olduğu bir konudur. Süleyman Derin, “Mânevî Psikoloji ve Gazâlî” s. 798.

[161] Gazzâlî, İhyâu ulûmıd-din, IV, s. 299; İbn Fûrek, el-îbâne an Turukil âstdîn (Tasav­vuf Istılahları), s. 154-155.

162Ahzab, 33/4.

[163]   Gazzâlî, İhyâu ulûmİ’d-dîn, IV, s, 307-308.

[164]    Gazzâlî, İhyâu ülûmi’d-dîn, IV, s. 320.

[165]   Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn, II, s. 163.

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir