Riya ve Onunla İlgili Hükümler

images-3 Riya ve Onunla İlgili Hükümler

Riya rü’yet *, süm’a * ise sima’ kelimesinden türemiştir. Riya, bir kişinin, üstün bir niteliğe sahip olmamasına rağmen, başkalarının o niteliğin kendisinde bulunduğuna inanmalarını sağlamak için bu niteliği göstermek anlamına gelmektedir.

Bil ki, bu hal bazen dünyevi bazen de dini konularda meydana gelir.

Örneğin, ilk durumda insanın zengin olmadığı halde kendisinin çok mala sahip olduğunu göstermek için bazı fiilleri yapıp, bazı sözler söylemesi gibi… Onun amacı, zenginliğin üstün bir nitelik olduğunu düşünenlerin, kendisinin zengin olduklarına inanmalarını sağlamaktır.
İkinci durumda ise, zahit ve abid olmamasına rağmen, insanların züht ve ibadet niteliklerinin kendisinde bulunduğuna inanmaları için bazı fiiller gerçekleştirmesi gibi… Onun amacı budur. İfade ettiğimiz bu durum ahiret, din ve dünya işleriyle ilgili olarak gösteriş bakımından en uç noktadır. Ancak, ikinci kısım örf bakımından din ile ilgili işlerde gösteriş yapmak olarak bilinmektedir. Bu durum, dünyevi işlerde şöhret ve mevki isteği olarak isimlendirilir.

Bunu anladığında, şöyle deriz: Riyakârlığın üç dayanağı vardır:

İlki; fiillerini aldatma amacıyla yapan riyakâr kişinin bulunması.

İkincisi; aldatmanın, kendilerine göstermek için yaygınlık kazandığı bir topluluğun bulunmasıdır ki, bunlara mürâa le- hüm * denir.

Üçüncüsü; insanları aldatmanın gerçekleşebilmesi için amaçlanan fiillerin ve hallerin bulunmasıdır ki, bu mürâa bih * olarak isimlendirilir.

Bunu anladığında, kendisiyle gösteriş yapılan pek çok şeyin bulunduğunu ve bunların beş kısımda toplanabileceğini söyleriz: Beden, giysi, söz, amel ve harici şeyler…

Bu beş şeyle din sahibi olan insanlar gösterişte bulunabilecekleri gibi, dünya ehli de gösterişte bulunabilirler. Ancak insanlar açısından gösteriş yapma türleri farklılık arz eder.

Gösterişin ilk türü; insanların, gösteriş yapan kişinin çok çalışkan olduğunu, din ile ilgili işler konusunda endişesinin büyük olduğunu ve ahiret korkusunun onun üzerinde etkili okluğunu sanmaları için, bedenin zayıflığı ve solgunluğunun gösterilmesi suretiyle yapılan bedenî riyadır. Çünkü bedenin zayıflığı az yemeyi, solgunluğu ise geceleri uykusuz kalındığını gösterir. Aynı şekilde, saçların dağınık olması dinî konularla ne kadar meşgul olunduğunu ve saçların düzenlenmesi için bile boş vaktin bulunmadığını gösterir. Bu durumlar ortaya çıktığında, insanlar böylesi yargılarda bulunurlar. Bunun benzeri olarak, sesin kısıklığı, boş ve dalgın bakışlar ve zayıflık da oruç tutmayı ve dinin ağırlığını gösterir.

Gösterişin İkinci türü; dış görünüş ve elbise ile yapılan riyadır. Örneğin, yürürken başın öne eğilmesi, düşünceye dalmış olmaya delalet eden dış görünüşle ilgili bir riyadır. Alında secde izinin kalmış olması da böyledir. Elbiseyle ilgili gösteriş ise, elbisenin kaba olması, yün elbise giyilmesi, elbisenin kısaltılması ve katlanması, kollarının çemrenmesi, tamir edilmemesi, yıpranmış halde bırakılması veya yıpranan kısımların yamanmasıdır. Tüm bunlar, sünnete uymak ve geçmişte yaşamış olan fakir, salih ve âbidlerin yoluna uymak maksadıyla yapıldığı ima edilen şeylerdir. Şayet böyle davranan cahil insan kıymetli ve helal olan bir elbise giyseydi ve amacı da gösteriş ve kibir olmasaydı, bu kendisi için daha iyi olurdu. Aynı şekilde, yamalı elbise giymek, seccadede namaz kılmak, kalpte bulunması gereken tasavvufi hakikatlerden uzak olun-masına rağmen sûfîlerin giyindiği mavi elbiseden giyinmek de bu kısımdandır.

Diğer bir grup, giyim, elbise ve dış görünüş bakımından salih insanlara benzemek isteyen ancak değersiz elbiseler giymeyi hoş görmeyen; böylece iki şeyi birleştirmeyi amaçlayan ve ince yün elbiseleri, ince ve boyalı bezleri, değeri zenginlerinkinin değerinde veya daha değerli olan elbiseleri giymek isteyen kimselerden oluşmaktadır. Bu da bir tür gösteriştir.
Dünya ehlinin gösterişi ise, çok mala sahip olduklarım göstermek ve bu yolla şöhret ve mal elde etmek için harika ve ince elbiseler giyinmeleri, altın ve madenlerle kaplanmış araçlarla donatılmış çevik bineklere binmeleridir.

Gösterişin üçüncü türü; sözle yapılan gösteriştir. Din sahiplerinin sözle yaptığı gösteriş, öğüt ve hikâyelerin dile getirilmesi suretiyle olur. Şeyh ve fakihlerin dil ile yaptığı gösteriş İse, çok bilgili olduklarım göstermek için, insanların karşısında hasımlarını karalamak adına cedel ve münazara yapmaları; insanların karşısında dudaklarını zikirle hareket ettirmeleri; iyiliği emredip kötülükten sakındırmaları ve kötü
şeylere sinirlendiklerini göstermeleridir. Tüm bunlar, kişinin ne kadar güçlü bir zahit olduğunu göstermek için yapılır.

Dünya ehlinin gösterişleri ise, şiirler, atasözleri, ince nükteler ve esprili hikâyelerle olur. İnsanlar bunlar vasıtasıyla kendi yapılarındaki güzellikleri ve sanatlar konusundaki malumatının çokluğunu kanıtlamak isterler.

Gösterişin dördüncü türü; kıyamı, secdeyi ve rükûyu uzatan ve başını önüne eğerek namaz kılanın gösterişi gibi, amelle olan riyadır. Oruç tuttuğunu görünür kılmak, yemeyi azaltmak, hacca ve gazaya katılmak, sakince yürümek, tartışmadan kaçınmak, gözü yerde tutmak, yürürken acele etmemek; ancak tek başına kaldığında aceleyle yeniden kalbine yönelmek gibi davranışlar da bunun gibidir.

Dünya ehlinin gösterişi ise, şöhret ve ihtişam elde etmek için kendini beğenerek ve kibirlenerek yürümek, elleri hareket ettirmek ve kısa adımlar atmak gibi eylemlerdir.

Gösterişin beşinci türü; yöneticileri, vezirleri ve sultanın arkadaşlarım ziyaret eden kişilerin yaptıkları gösteriştir. Böy- lece “falan kişi şunu ziyaret etti” denilir de, ihtişam ve üstünlüğüne binaen diğer insanlar da onu ziyaret ederler. Yine, şeyhleri çokça ziyaret eden ve kendisi hakkında “çokça ilim ve fayda elde etti” denilsin diye yolculuk eden kişinin durumu da böyledir.
Dünya ehlinin gösterişleri ise, büyük sultanlara hizmet etmeleri ve meliklerin önemli işlerini üstlenmeleridir.

Bütün bunlar, gösterişçilerin kendileriyle gösteriş yaptıkları şeyler olup, bunlarla şöhrete ulaşmak ve insanların kalplerinde yer edinmek amaçlanır.

Gösteriş Bakımından Dereceleri

İlk derece; insanların, kendisi hakkında güzel düşünmeleri için İkramda bulunmaktır. Senelerce manastırında inzivaya çekilen nice rahip, bir köşede veya bir dağın zirvesinde uzunca bir süre ayrı yaşayan nice zahit ve abid vardır ki, bunların zevkleri ve hayatları şöhretlerinin devamlı olması ve insanlar arasında adlarının duyulmasıdır. Bu insan, başkalarının kendisi hakkındaki kötü kanaatlerinden haberdar olsaydı, muhakkak üzüntüden ölürdü.

İkinci derece; bu düşünceyle yetinmeyip, kendisine doğru yönelimin artması için niteliğinin ve övgüsünün toplumun dilinde yayılmasını, yolunun güzelliğinin övülmesini ve şöhretinin farklı bölgelerde duyulmasını istemektir.

Üçüncü derece; gösteriş yardımıyla haram kazanca ulaşmayı amaçlamak, dünyalık biriktirmek, yetimlerin mallarına, fakir ve hastaların vakıflarına bulaşmaktır. Bu, riyakârların en kötü mertebelerindendir.

Bil ki, İmam Gazzâlî bunu ayrıntılı bir şekilde açıklamış ve riyanın bir kısmının helal bir kısmının ise haram olduğunu ifade etmiştir. O, bu konuyu ayrıntılarıyla açıklayınca, şöhreti istemenin bazen mübah bazen de haram olduğunu söylemiştir. Bana göre bu, birkaç şekilde anlaşılabilir/düzel- tilebilir *

İlki; daha önce şöhret konusunda ifade ettiğimiz gibi, şöhreti istemenin bazı mertebeleri vardır. Dolayısıyla burada tekrar onlara dönmek faydasızdır.

İkincisi; gösteriş ayrı, şöhreti istemek ayrıdır. Biz riyayı aldatma, hile ve gerçekte olmayan bir şeyin zihinlerde oluşması için gayret gösterme olarak tanımladık. Bu tamamen haramdır. Çünkü aldatma ve saptırma tamamen haram olan iki şeydir. Dolayısıyla bütünüyle haram olan aldatma yoluyla şöhretin ihtişamının sağlanamayacağı kesinleşmiş olmaktadır.
Riyanın tedavisi ya ilimle ya da amelle yapılır. Bu da, insanın riyanın hem din hem de dünya açısından büyük zararlardan birisi olduğunu bilmesidir.

Riyanın din açısından zararlı olmasının bazı yönleri vardır:

İlki; amelin sadece Allah’ı tazim etmek için yapılmasının gerekli olmasıdır. İnsan herhangi bir ameli yerine getirip, kalbinde böyle olmamasına rağmen bunu sadece Allah’ın rızasını umarak yaptığını iddia ettiğinde, bunu Allah’tan başkası için yapmış olur. Bu, büyük günahlardan pek çoğuna delalet eder:

Birincisi, bunun, insanın kalbinde bulunan öteki şeyin Allah’tan daha büyük olduğuna veya insanın Allah’ın hakkı olan şeyi başkasına atfettiğine delalet etmesidir. Bu durum da, insanın her açıdan cahil olduğunu göstermektedir.

İkincisi, insanın Allah’a itaatte samimi olması halinde tamamen Allah’a hamd etmesidir. İnsan bu ameli gösteriş için .yapması halinde ise, Sultanlar Sultanına yaptığı hamd ile Allah’ın yarattıklarının en aşağısı haline gelir. Bu ne büyük cehalet ve ahmaklıktır!

Üçüncüsü, insanın bu ameli sadece Allah’a itaat için yaptığını diliyle söylemesidir. Şayet bu ameli yaparken onun kalbinde Allah’tan başkası bulunursa, sanki Allah ile alay eden birisi olmuş olur. Onun hali, bütün gün boyunca bir melikin yanında duran ve onun hizmetçisi gibi davranan, bundaki amacı da melikin cariyelerinden veya gılmanlarından birine bakmak olan bir adamın haline benzer. Kuşkusuz bu, melikle alay etmektir.

Dördüncüsü, bunun Hakk Subhanehu’nun hafife alınması olmasıdır. Çünkü kudret, güç, cömertlik ve üstünlük bakımından en yüce olan bir melikin huzurunda bulunan, ihtiyaçlarını bu melike arz eden, söylediği söz hakkında bu melikle ilgili olarak kalbinde herhangi bir bağlantı bulunmayan, aksine kalbi huzurda bulunan aşağı düzeydeki bir köleye bağlı olan kişi, melike karşı suizan beslemekte ve onu hafife almış olmaktadır. Burada da böyledir. Bu durum, o kişinin melikin güçlü ve cömert olduğu şeklindeki iddiasında yalancı olduğuna inandığını gösterir. Bu nedenlerden dolayı, Hz. Peygamber “Riya en büyük şirktir/'(2 demiştir.

On Altıncı Fasıl: Gizli Riya 3

Bil kİ, gizli riyanın İlk üç kısmından; fiilin yapılması esnasında ya kayda değer herhangi bir mükâfat beklentisinin olmamasını ya İkincil düzeyde tercih edilen (mercih)bir mükâfat beklentisinin bulunmasını yahut fiilin bu ikisine de eşit derecede bağlı olmasını kastediyorum. Bu üç kısım gizli riya olarak isimlendirilir.

Dördüncü kısım ise, filin yapılmasındaki mükâfat beklentisinin öncelikli olarak tercih edilene (racih) bağlı olmasıdır. Riya kastı, sadece bununla birlikte meydana gelir ki, bu da gizli riya olarak isimlendirilir. Bunun farkına varılması ancak bazı belirtilerle mümkündür. Kişinin yaptığı ibadete başka insanların muttali olmasından dolayı onun kalbinde mutluluğun meydana gelmesi bu belirtilerdendir. Çünkü bu mut-luluk, istenilen şeyin elde edilmesi esnasında ortaya çıkan nefsani bir durumdur.

İnsan bu fiilleri yaptığı sırada kimse bulunmaz ise, mutluluk sadece başkasının buna muttali olmasıyla meydana geleceği için, başkasının buna muttali olmasını umar. Bunun tedavi edilmesi gerekir. Şayet tedavi edilmez ise, bu duygu kuvvetlenir. Duygu kuvvetlenir ise, riya tercih edilmeyen bir şey olmaktan daha üst bir konuma, buradan da en üstün noktaya ulaşır.

Gizli riyanın ikinci belirtisi, her birisi sabrın görünür kılınmasına delalet eden beden zayıflığı, beniz solgunluğu, sesin alçaltılması, saç dağınıklığı, ağlamanın çoğaltılması ve sıkça uyumak gibi davranışların çokluğuna dayanarak fiilde bulunmaktır.

Gizli riyanın üçüncü belirtisi, yukarıda ifade edilen şeylerin tümünü terk etmek; ancak, selam vermeyi sevdiğini, yüz yüze durmaktan, tokalaşmaktan, hediye sunmaktan, yol gösterilmesine açık olmaktan ve bir şeyi satın aldığında bağışlamaktan hoşlandığını insanlara göstermektir.

Hz. Ali b. Ebû Tâlib’in (k.v.) şöyle dediği rivayet edilmiştin “Allah Teâlâ kıyamet gününde ‘Ücretler sizin için ucuzlatılmadı mı; size selam verilmedi mi; ihtiyaçlarınız karşılanmadı mı? Gidiniz! Sizin ücretleriniz ödenmiştir.’ der.”

Bil ki, ibadetlerin ve itaatlerin bütün amacı nefsi duyular âleminden uzaklaştırıp, ruhaniyat âlemine yönlendirmektir. Böylece insan öldüğü zaman arzu edilmeyen şeylerden ayrılarak hoşnut olunan şeylere yönelir. Gösteriş amacıyla itaatte bulunmak ise, duyular âlemiyle en üst bağlılık ve ruhani âlemden büyük bir kaçıştır. Böylece, ölüm sırasında hoşnut olunan şeylerden arzu edilmeyen şeylere, zevklerden acılara intikal edilir. Bu durumda büyük bir sıkıntı meydana gelir.

Bil ki, insan yaptığı ibadeti bir insanın veya hayvanın bilmesi arasında fark olduğunu bildiğinde, bunda bir riya türü bulunur. Bu nedenle, hayvanlardan herhangi bir beklentisi bulunmadığında, onlara yönelik herhangi bir ilgisi kalmaz. Şayet insan samimi olur ve Allah’ın ilmine rıza gösterirse, kendi ibadetine bir başkasının muttali olmasına önem vermez. Bu düşünceden çok az bile olsa uzaklaştığında, riya meydana gelir.

Şayet, “kişinin hem bir başkasının kendi ibadetine muttali olmasından memnuniyet duymasının hem de samimi olmasının düşünülüp düşünülemeyeceğini” sorarsan, bunun birkaç şekilde mümkün olabileceğini söyleriz;

İlki; bir insanın böyle bir durumda, Allah Teâlâ’nın başkalarını onun güzel fiillerine muttali kıldığını, kötü fiillerini ise onlardan gizlediğini düşündüğünde, bütün bunların Allah’ın ona yönelik bir inayeti olmasıdır. İnsan böyle bir yaklaşımla bu halden memnuniyet duyduğunda, bu tam bir samimiyet olup, Allah Teâlâ’nın “De ki, Allah’ın fazlı ve rahmeti sebebiyle sevinsinler. (Yunus, 58)” ayetinden kastedilen şeydir.

İkincisi; Allahın dünyada iken insanın güzel eylemleri- ni ortaya çıkarıp, kötü eylemlerini gizlemesinden dolayı, Hz. Peygamberin “Allah’ın bu dünyada kuluna ait olarak sakladığı şey. ahirette de gizli kalır.(4) hadisine binaen, ahirette de böyle yapacağı şeklindeki bir fikrin insanın düşüncesinde hâkim olmasıdır.

Üçüncüsü: bu taati gören kişilerin bundan memnun olacaklarına ve onların bu farkındalığının taatlerin çoğalmasının nedeni haline geleceğine yönelik bir fikrin insanın düşüncesinde egemen olmasıdır. Dolayısıyla, insanların onun taatine muttali olmalarından dolayı hissedilen mutluluk, tam bir samimiyet ve kulluktur.

Dördüncüsü; insanın, yücelmesi ve takip edilen birisi olması amacıyla taati bağlamında kendisine eleştiride bulunanların din ve takvaya önem veren kişiler olduklarını bilmesidir. İnsan, onların dinî inançlarının güzelliğinden ve şeriatı yüceltmelerinden memnun olduğunda, bu tam bir iman olur. Şayet kişi, dünyevi amaçlan elde etmek amacıyla tevessül ettiği taatine başkalarının muttali olmasından memnuniyet duyarsa, bu kötü görülen bir riyadır.

On Yedinci Fasıl: Gizli ve Açık Riyadan Dolayı Ameli Boşa Çıkaran veya Çıkarmayan Şeyler»5

Riya, ya bütünüyle samimiyet üzere tamamlanan amelden sonra ya da başlangıçta samimiyet üzere meydana gelen amel esnasında meydana gelir. Amelin bitiminde ortaya çıkan ilk kısımdaki riyanın iki boyutu vardır:

İlki; bir amelin samimiyetle tamamlanmasının ardından bir melikin bu amelin yerine getirildiğine muttali olduğunun bilinmesi halinde ameli yapan kulun kalbinde, yaptığı şeye melikin muttali olması nedeniyle bir mutluluğun meydana gelmesidir. Bu, Allah Teâlâ’nın yapılan amelin sevabını yok etmemesi umulan şeylerdendir. Çünkü onun bilgisi samimiyetin önüne geçmiş ve bu mutluluk onun seçimiyle meydana gelmemiştir. Dolayısıyla bunun affedilebilir olması gerekir.

Ancak böyle bir halin meydana gelmesi, kişinin böyle davranması durumunda, onun samimi ve sadık birisi olmadığını gösterir. Çünkü o, Allah’ın insandan sudur eden bu hali gördüğünü bilmesine rağmen, yaptığı taate Allah’tan başkasının muttali olmasına kıymet vermiştir.

İkincisi, kulun bir işi tamamladıktan sonra insanları bu konuda bilgilendirmesi ve bu işi onlara açık etmesidir. Bazı insanlar “Bu, geçmiş amellerin sevabını boşa çıkaran bir riyadır.” demişlerdir. Onlar, bir adamın “Bütün zamanı oruç tutarak geçirdim, ey Allah’ın Elçisi?” dediğinde, Allah’ın Elçisi’nin “Ne oruç tutmuş, ne de iftar etmiş oldun.”(6) dediği rivayeti delil olarak kullanmışlardır. İbn Mesud’un, “Dün gece Bakara Suresi’ni okudum.” diyen bir adamın sözünü işittiğinde “Bu, ondan alınacak faydayı azaltmıştır.” dediği rivayet edilmiştir.

Bazı insanlar, kulun önceki samimiyetine istinaden sevap kazanacağını; ancak sonraki gösterişi nedeniyle de cezalandırılacağını söylemişlerdir. Allah Teâlâ, faydayı gözetip, fazla ve eksik yapılan şeyleri karşılaştırarak bu konuda adaletle hükmedecektir. Onlar, yukarıda dile getirilen hadisteki tehdidin muhtemelen zamanın tamamının oruçlu geçirilmesinin hoş görülmediğine işaret ettiği değerlendirmesinde bulunmuşlardır.

İbadete samimiyetle başlanıp, ardından bu amel esnasında riya unsurunun ortaya çıktığı ikinci kısımdaki riyaya gelince; bu, ya mutluluktan âri ve amele etki etmeyen ya da amel üzerinde etkisi bulunan bir riya olur. Riyanın amel üzerinde etkili olması durumunda, bu, ya amelin yansımaları * yahut amelin temeli* üzerinde etkili olur. Bu kısım üç türü içermektedir:

İlk tür, mutluluktan ari olan durum olup, bu en alt düzeyde bulunmaktadır. Haris el-Muhasibî şöyle demiştir: “Kuşkusuz bu, ameli geçersiz kılar. Çünkü insanın kabinde, yaptığı işe muttali başka bir insanın olması nedeniyle bir mutluluk meydana geldiğinde, bu mutluluk o insanı amele yönlendiren bir etken haline gelir. Bu mutluluk o inşam amele yönlendiren bir etken olduğu zaman, kendisini bu amele yönlendiren ve Allah’ın rızasını kazanmaya yönelik olan ilk maksat geçersiz hale gelir. Çünkü bir tek eser üzerinde müstakil iki etken bir arada bulunmaz.

İlk etken, tam tersi olan ikinci etkeni ortadan kaldırır. Böylece bu amelin mükâfatı Allah’ın verdiği mükâfata benzeyen bir şey olur ve bu nedenle mutlu olunması gerekir.”

Bu tür bir mutluluğun amelin sevabını boşa çıkarmayacağını söyleyenler şu rivayeti delil olarak kullanmışlardır: “Bir adam ‘Ey Allah’ın Elçisi! Amelde bulunmaktan mutlu oluyorum ve bir başkasının bunu bilmesini arzu etmiyorum. Ancak başka birisinin buna muttali olması beni mutlu ediyor. ’ dedi Bunun üzerine Hz. Peygamber Allahım sana iki mükâfat versin. Hem mutluluğuna hem de amelinin ortaya çıkışına..”7 Yine, amele sonradan eklenen bu mutluluğun amele herhangi bir etkisinin bulunmaması, onun samimi niyete nispetle zayıf ve tercih edilmeyen bir şey [mercih) olduğunu gösterir. Tercih edilmeyen ise, yok hükmündedir.

Buna üç şekilde cevap verilmiştir: İlki; bu mutluluğun muhtemelen amelin bitirilmesinden sonra meydana gelmiş olmasıdır. İkincisi; mutluluğun, kişinin bir başkası tarafından takip edileceğine ve bu sebeple kendisine mükâfat verileceğine inanması vesilesiyle meydana geldiği şeklindedir. Ümmete mensup olanlardan hiçbir kişi, bu mutluluğun insanların övgüsüyle elde edilen bir ecir olduğunu söylememiştir. Aksine nihai amaç, bunun unutulmasıdır. Üçüncü cevap ise; bu hadisin isnadının zayıf olduğu şeklindedir.

Amelin yansımaları üzerinde etkili olan fakat aslına etki etmeyen ikinci tür riyaya gelince; bu, kişinin namaza Allah Teâlâyı tazim etmek için başlayıp, ardından namaz sırasında bir topluluğun bu duruma şahit olmaları, insanın bu şahitlikten dolayı mutluluk duyması ve bu mutluluğun kişinin namazdaki hassasiyetini ve huşusunu artırmaya yönlendirmesidir. Kişi onların huzurunda olmasaydı belki de böyle dav- ranmayacaktı. Böylesi bir durumda riya unsuru, ameldeki hassasiyet ve huşunun artırılmasında etkili olmuştur.

Bu duruma şöyle bir örnek daha verilebilir: Nafile bir namaza başlayan bir kişinin başına benzer bir iş gelir (yani, insanlar onun yanma gelir ç.n.) ve insanların onu görmesini arzular. Hâlbuki insanlar olmasaydı o kişi namazı bırakacaktı. Fakat insanlar oraya gelince, onların kınamalarından korktuğu için namazı tamamladı. Bu durumdaki riya, amelin aslına etkide bulunan bir riya haline gelmiş olur.

İlk mertebedeki riyada tereddüt bulunduğunu, ikinci mertebedekinin geçersizlik bakımından aşağı düzeyde, üçüncü mertebedekinin ise yine geçersizlik bakımından ilk sırada bulunduğunu bilmelisin.

Burada ayrıca önemli bir husus daha vardır. Buna göre ibadetler iki kısma ayrılır: İlki, yapılan ibadetin her bir bölümünün kendi başına ibadet olması ve geçerliliğinin kendisine eklenen başka bir ibadete bağlı olmadığı ibadetlerdir. Bunun örneği, Kur’an-ı Kerim’in okunmasıdır. Onun her bir harfi ve kelimesinin okunması ibadettir.

İkincisi ise, yapılan ibadetin bir kısmının geçerliğinin tamamının geçerli olmasına bağlı olduğu ibadetlerdir. Bunun örneği, namaz, oruç ve hac gibi ibadetlerdir. Çünkü bu ibadetlerin bir bölümü geçersiz olduğunda, tümü geçersiz olur. Bu bölümlerden birisi geçerli olduğunda ise, sadece o bölüm geçerli olur. Geri kalan bölümlerin geçerli olmasıyla birlikte, ibadetin tamamı geçerli olur.

Bunu anladığın zaman, ikinci kısımda yer alan ibadetlerin yapılması esnasında riya unsurunun meydana gelmesi tehlikesinin. İlk kısımdaki ibadetlerin yapılması sırasında meydana gelmesinden daha önemli ve büyük olduğu senin açından daha açık bir hale gelmiştir.

Üçüncü kısım ise, riyanın ibadetin başlangıcında meydana geldiği kısım olup, bu da kendi içerisinde iki kısma ayrılır:

İlkinde, riya namaz ve niyetin başlangıcında bulunup, ibadetin bitimine kadar devam eder. Kişinin, bu ibadeti tamamlasa da (gerçekte) bununla ibadet etmediği konusunda herhangi bir ihtilaf yoktur. Şayet bu ibadet sırasında bir pişmanlık duyulursa, bu durumda iki ihtimal söz konusudur:

İlk ihtimal, onun namazının kesinlikle kabul edilmeyeceği ve başka bir niyetin de bulunamayacağı, dolayısıyla onun namazının temelden geçersiz olması gerektiği şeklindedir. Çünkü namaz kabul edilmedikten sonra yapılan ameller geçersizdir.

İkinci ihtimal ise, ibadetlerde muteber olanın ibadetin sonundaki durum olduğu ve ibadet samimiyetle bitirildiğinde geçerli olacağı şeklindedir. İlk durumda, samimiyet olmaksızın başlangıçta riyadan ari olsa bile, bu fiilin ibadet olarak kabul edilmeyeceği ve sonrasında yapılanların da geçerli olmayacağı söylenebilir.

Örneğin, tek başınayken namaz kılma- yıp oruç tutmayan, insanları gördüğünde ise namaz kılan bir adamı düşünelim. Bu kendisinde niyetin bulunmadığı bir namazdır. Çünkü niyet bu bağlamda Allah Teâlâ’yı tazim etme amacından ibaret olup, bu eylemde söz konusu değildir.

Riya ve din (samimiyet) etkenlerinin birlikte meydana gelmesine gelince; şayet din etkeni tercih edilirse, tercih edilen karşısında tercih edilmeyenin herhangi bir hükmünün kalmadığı düşünülür. Şayet bu iki etken eşit olursa, her ikisi de geçersiz hale gelir. Şayet tercih edilmeyen (yani riya etkeni) öncelikli olursa, amel geçersiz olur ki, bu da açık bir durumdur.

Bir Mesele: İnsanda, yapılan işte dünyevi ve din! afetlerden olan bir riya düşüncesi meydana gelip, kalbinde riyanın ortaya çıkmasından dolayı bir endişe oluştuğunda onun iyilikleri gizleyip, kötülükleri açığa çıkarmaya çabalaması, riyanın tedavisinin nihai unsurlardan birisidir. Bununla birlikte o, kalbinin riyaya meylettiğini ve riyadan nefret etmesine rağmen bunu sevdiğini fark eder. Öyleyse bu insan riyakârlar zümresine dâhil olan birisi midir, sıddıklardan birisi midir?

İmam Gazzâlî (r.a.) şöyle demiştir: “İnsan sadece gücünün yettiği şeyden sorumlu tutulmuştur. Biz riyanın tedavisi konusundaki en ileri noktanın, inanç, hal ve amelin zıtlarıyla mukayese edilmeleri olduğunu ifade etmiştik. İnsan bu şekilde davrandığında, kuşkusuz hepsini bütün gücüyle yapmış olur. Dolayısıyla bunun haricindeki şey, onun gücü dâhilinde değildir. Bu nedenle o, bu şey sebebiyle kınanmamalıdır.”8

Gazzâlî’nin bu yaklaşımına şöyle bir rivayetle karşı delil getirilmiştir: “Allah’ın Elçisi’nin ashabı ona şikâyette bulunmuş ve ‘kalbimize öyle şeyler musallat oluyor ki, gökyüzünden düşmemiz, bir kuşun bizi kapması veya rüzgârın bizi derin bir çukura atması onu dile getirmemizden daha yeğdir’ demişlerdi Hz. Peygamber de ‘Bu, imanın samimi olmasındandır.’ buyurmuştu.”9

Gazzâlî şöyle demiştir: “Onların hissettikleri sadece vesvese ve hoşnutsuzluktu. İmanın samimiyetinden kastedilen şeyin vesvese olduğunu söylemek mümkün değildir. Dolayısıyla geriye sadece vesveseye denk olan bir hoşnutsuzluk kalır.”

Bu durum kesinleşince, şöyle deriz: Riya, her ne kadar hiç hoşlanılmayan bir şey olsa da, ilk olarak nefsin gerektirdiği şeylerde meydana geldiğinde küçük bir zarar oluşturur. Şayet nefs riyayı kötü görürse bu Hakk’tandır. Eğer nefs ona razı olur ve ona meylederse, işte bu şeytandan ve nefstendir.

Bil ki; bu mesele başka bir meseleyi doğurur. Bu da, şeytanın insanı riyaya yönlendirmekte aciz kalması durumunda, insana şeytanla savaşmayla meşgul olma konusunda kalbini ıslah etmesi gerektiğini düşündürtür. Şeytan bunu yapmak suretiyle kalbin bu konudaki saflığını bulandırmaya çalışır.

Çünkü şeytanla savaşmakla meşgul olmak, Allah Teâlâ’ya münacatta bulunmak vesilesiyle ortaya çıkan zevklerden yüz çevirmektir.

Bil ki, bu bağlamda insan için bazı mertebeler bulunmaktadır:

İlki, şeytanla savaşmak ve mücadele etmekle meşgul olmaktır.

İkincisi, şeytanı tekzip etmeyi ve onunla savaşmakla meşgul olmayı sınırlı tutmaktır.

Üçüncüsü, şeytanı tekzip etmekle meşgul olmamak; aksine onu tekzip etmekle ve onunla çekişmekle uğraşmak yerine, onun aleyhine olmak üzere riyanın kötülüğü konusunda devamlılık arz etmektir.

Dördüncüsü, şeytanın insanla samimiyete ilişkin konularda çekişmesi durumunda, kararlı olmaktır. Böylece insan, zorunlu amellerde samimi olmak ister.

Hâris el-Muhasibî bu dört mertebe için bir örnek vererek şöyle der: “Dört kişi, kendisinden istifade etmek için bir âlimin meclisine gitmeyi amaçlarmışlardır. Sapkın bir bidat ehli onları kıskanmış, onlardan birisinin önüne geçmiş, onun bu meclise gitmesine engel olmak istemiş, adam ise bunu reddetmiştir. Sapkın kişi adamın kendisini reddettiğini anlayınca, adamı kendisiyle savaşmakla meşgul etmiş, adam da onun sapkınlığına karşılık vermek için onunla meşgul olmuştur. Bu çekişmeden geriye ilim meclisinden mahrum olmak kalmış ve böylece bu sapkın kişinin maksadı gerçekleşmiştir.

Sapkın kişi ikinci adamın karşısına çıktığında onu alıkoymuş ve durmasını istemiş, adam durmuş, sapkın kişinin engelleme ve alıkoymasına karşı çıkmış ancak onunla savaşmakla meşgul olmamıştır. Böylece sapkın kişi, adamı karşı çıkması süresince durdurmaktan dolayı mutlu olmuştur.

Sapkın kişi üçüncü adamın karşısına çıktığında, adam ona ilgi göstermemiş ve ona karşı çıkmak ve savaşmak suretiyle onunla meşgul olmamıştır, devam etmiş ve sapkının umudu bütünüyle boşa çıkmıştır.

Sapkın kişi dördüncü adamın karşısına çıktığında adam durmamış, aksine hızını artırmıştır. Bu son kişinin dışındakilerin tümü sapkın kişi tarafından geri döndürülürken, o, saplan adamla bir daha karşılaşmayacak ve onun engellemesine maruz kalmayacak kadar hızlanmıştır. Böylece sapkın kişi, bu adamın hızını daha da artırmak isteyeceğinden korktuğu için onu döndürmeye çalışmamıştır.”10

İkinci Tür: Henüz vesvese gerçekleşmemişken, gerçekleşebileceğini düşünerek şeytana karşı hazırlıklı olmak mı gerekir; yoksa bu vesveseyi gideren olduğu için Allah’a tevekkül etmek mi gerekir? Bu konuda ihtilaf edilmiştir. Bazıları öncelikli olanın bu hazırlığı yapmamak olduğunu söylemiş ve bazı deliller sunmuşlardır:

İlki; şeytana engel olmak için hazırlık yapmanın, Allah’ı zikretmekten uzaklaşmayı gerektirdiği şeklindedir. Dolayısıyla hazırlık yapmak şeytanın tuzağına düşmek demektir.

İkincisi; şeytana karşı hazırlık yapmanın nefse, işi Allah’a havale etmenin ise Hakk’a dayanmasıdır. Kim şeytan için hazırlık yaparsa nefsine dayanmış ve onun tuzağına düşmüş olur.

Üçüncüsü; şeytanın herhangi bir şeye kudreti olmayan zayıf bir varlık olmasıdır. Nitekim Allah Teâlâ onun ifadesiyle şöyle demiştir: “Benim, sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de hemen bana geliverdiniz. (İbrahim, 22)” Emir ve nehiy ise Hak Subhanehu’ya aittir. Allah’a tevekkül eden kimseye, bu yeterli olacağından dolayı, işi Allah’a havale etmek tek çözümdür.

Dördüncüsü; insanın Allah’a tevekkülünün, sadece O’nun bilinebilecek her şeyi bildiğini, güç yetirilebilecek her şeye gücunün yettiğini, kuşatıcı rahmetin O’na ait olduğunu, O’nun üstünlüğünün ve hükmünün kuşatıcı olduğunu. O’nun takdir ettiğinin üstüne hiçbir kimsenin takdirde bulunamayacağını, O’nun merhametine denk bir merhamete sahip başka bir merhamet sahibinin bulunmadığını anlamasıyla mümkün olmasıdır. Kalp bu bilgilerle aydınlandığında, şeytan ona doğru bir yol bulamaz. Dolayısıyla bu bilgiler şeytanın sataşmasından güvende olmayı sağlayan şeyler haline gelmiş olur.

Şeytanın vesveselerini savmak için hazırlık yapan kişi ise, bazı çıkış yolları bulmaya ihtiyaç duyar.

Bazı düşünürler “bilakis şeytana karşı hazırlıklı olmak gerekir” demiş ve marifet ve muhabbette ileri düzeye ulaşmanın kişiyi şeytanla çekişmeden kurtarmadığını iddia etmişlerdir. Çünkü peygamberler marifet ve muhabbet açısından insanların en üstünü olmalarına rağmen, şeytanla çekişmekten uzak kalmamışlardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Senden  önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın. (Hacc, 52)” Hz. Peygamber de, kendi şeytanı Müslüman olmasına ve iyilikten başka bir şey söylememesine rağmen “Kuşkusuz benim kalbim de dumanlanır”11demiştir.

Yine Allah Teâlâ Hz. Âdem ve Hz. Havva’ya şeytanın kendilerinden farklı olduğunu ve onların düşmanı olduğunu “Şüphesiz o, şen ve eşin için bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra mutsuz olursun. (Tâhâ, 117)” ayetinde bildirmiştir. Allah onlara sadece bir ağacı yasaklamış; bununla birlikte her ikisi de şeytanın tuzağına düşmüşlerdir.

Peygamberlerin ve velilerin durumu böyle olduğunda, diğerlerinin hali nasıl olur? Nitekim Hz. Musa “Bu şeytanın bir işidir, (Kasas, 15)”, Hz. Yusuf ise “Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozdu. (Yusuf, 100)” demiştir.
Allah Teâlâ ‘’Ey Âdemoğulları! Şeytan ana babanızı cennetten çıkardığı gibi, sizi de saptırmasın. (A’raf, 27)” buyurmuştur. Kur’an şeytandan sakınma konusunda pek çok uyarıyı
içerdiğine göre, bunu ihmal etmesi nasıl mümkün olsun? Ayrıca Allah Teâlâ bize kâfirlerden sakınmamızı emretmiş “Tedbirli olsunlar, silahlarını alsınlar. (Nisâ, 102)” ve “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atlan hazırlayın. (Enfal, 60)” buyurmuştur.

Kendisini gördüğün halde düşmanın olan bir kâfire karşı hazırlıklı olman gerekiyorsa, seni gören fakat senin kendisini görmediğin düşmana karşı hazırlıklı olman daha önceliklidir.
Bu şekilde düşünenler, önceki yaklaşıma cevap vermiş ve şöyle demişlerdir: Şeytana karşı hazırlıklı olmak dinî görevler konusunda gayretli olmaktan ibarettir. Bu görevler kişiyi zor ameller (doğal bir mesuliyete dönüşmesin diye) vasıtasıyla imana yönlendirir. Şer’î vazifeler bir kişi için kolay hale gelince, maslahatların gözetimi Yaratıcı’ya ait olur. Bu, hakikat ve ubudiyet açısından en ileri düzeydeki bir makamdır.

Görmüyor musun; yiyip içiyoruz, ardından sıhhat verip hastalıkları yok etmesi için Allah’ın fazlına güveniyoruz. Yine, kâfirlerle savaşa hazırlanırken, zaferin ve yardımın Allah’tan geldiğine inanıyoruz. Aynı şekilde şeytana karşı hazırlanırken, gerçekte saptıranın ve hidayet verenin Allah olduğuna inanıyoruz. Bu, Hâris el-Muhasibî’nin ve şer’î kanunlara riayet ile hakikat yollarını bir araya getiren kâmil kimselerin tercih ettiği görüştür.

Bu meseleyi anladığında, şeytana karşı hazırlık yapmanın niteliği konusunda üç farklı yöntemin bulunduğunu söyleriz:

Bir grup, Allah’ın bizi düşmanlara karşı hazırlıklı olma konusunda uyarmasından dolayı, bu hazırlığın kalplerimizde en ağırlıklı şey olması gerektiğini söylemişlerdir. Bir grup ise, bu hazırlıklı olma halinin kalplerin Allah Teâlâ’dan uzaklaşmasına, şeytanla ve onun taraftarlarıyla savaşmakla meşgul olmasına neden olacağını ifade etmişlerdir. Bu, bizzat şeytanın istediği bir şeydir. Hâlbuki Allah Teâlâ’yı zikretmekle şeytana karşı hazırlıklı olma halinin birlikte bulunması gerekir.

Derin bilgi sahibi âlimler ise, her iki grubun da yanlış düşündüğünü söylemişlerdir: İlk grup, kendisini şeytanla savaşmaya adayan, bunun dışındaki şeyleri unutan ve bu suretle Allah’ı zikretmekten gafil olanlardır. Kuşkusuz bu durum, şeytanın amacıdır. Zaten kalp Allah Teâlâ’yı zikretmekle oluşan nurla kaplandığı İçin, şeytan ondan kaçar. Kalp bu nurdan uzak olduğunda, şeytan onu İstila eder. Kuşkusuz şeytanla mücadeleye yoğunlaşmak, şeytanın kalbi tahrip etmesine yardım eder.

İkinci grup da kuşkusuz ilk grupla aynı görüşleri paylaşır. Çünkü Allah Teâlâ’yı zikretme ile şeytanla savaşmayı düşünme kalpte birlikte bulunduklarında ve kalp Allah’tan başkasını düşünmekle meşgul oldukça, insan Allah’ı zikretmekten mahrum kalır. Doğru olan, kulun şeytanın düşman olduğunu kalbine yerleştirmesi ve bu düşünceyi nefsi açıdan bozuk bir düşünce olduğu için terk etmesidir.

Ardından kul, bütünüyle Allah Teâlâ’yı zikretmeye yönelir ve aklını şeytanın işleriyle meşgul olmaktan uzak tutar. Şayet insan böyle bir halde olursa, fikrinin şeytanla meşgul olması onu uyanık tutar. Bu konuda kararlılık gösterdiğinde onu defetmekle meşgul olur. Bu şekilde Allah’ın zikriyle meşgul olmak, insanı teyakkuz halinde olmaktan değil korkudan uzak tutar. Bazen insan, gün doğumunda önemli işleri kaçıracağından korkar ve bu yüzden tedbirli olması gerekir. Kimi zaman o, daha fecir doğmadan gece boyunca uyanık kalır. Çünkü uyku esnasında bu işlerden habersiz olsa bile, kalbinde bu uyanıklık hâlâ devam etmektedir.

Öyleyse, insanın Allah’ı zikretmekle meşgul olması, onun uyanıklığına nasıl engel olabilir? Bu duruma başka bir örnek daha bulunmaktadır: İçerisinde kirli suyun bulunduğu bir kuyuyu ve temiz su akması İçin sahibinin bu suyu boşaltarak onu temizlediğini düşünelim. Şeytanı düşünmekle meşgul olan kişi, pis suyu kuyunun içinde bırakan kişiye benzer. Aynı anda hem Allah’ı zikreden hem de şeytanı düşünen kişi ise, temiz su akması için çareler arayan fakat temiz su ile pis suyu karıştıran kişiye benzer.

Bu konuda doğru davranan kişi kirli suyu çıkarıp temiz suyu bulandır. O, Allah’ın zikriyle meşgul olan bir kişidir. Kısacası, şeytanı uzaklaştırmanın tek yolu, Allah’ı zikretmektir. Nitekim Allah Teâlâ “Şüphe yok ki Allah’a karşı gelmekten sokmanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşünürler. (A’raf, 201)” buyurmuştur.

Şeytanı uzaklaştırmak sadece Allah’ı zikretmekle mümkün olduğu için, selamete erinceye ve onun def edilmesi konusunda güçlü bir silaha kavuşuncaya kadar bu zikrin devam ettirilmesi gerekir. İnsan, Allah’ı zikretmekle az meşgul olduğunda silah daha da zayıf olur. Bunun aksine, Allah ne kadar çok zikredilirse şeytanı def etme konusundaki silah da o kadar güçlü olur.

İlk grup şöyle demiştir: Allah’ı kalben zikretmenin en mükemmel ve en açık olması ve karışımların saflaşması durumunda, şeytanı uzaklaştırma gücü de o kadar mükemmel olur; ancak, şeytanı düşünmekle meşgul olmak zihnin saflığını bozar ve silahın zayıflamasına neden olur. Tüm bunlar istenilen şeyin geçersiz olmasına ve arzulanan şeyin aksinin meydana gelmesine neden olur. Bunun aksine biz, Allah’ın marifetiyle olgunlaşan kişinin, kalbini koruma konusunda güçlü olacağını söylüyoruz. Kişi kalbini koruma konusunda güçlü olduğu zaman, şeytan onunla uğraşmaktan ve zihnini çelmekten aciz hale gelir. Dolayısıyla bu, en mükemmel yöntem olmuş olur.

İnsanlar bu yöntemden daha ürkütücü bir şeye yöneldiklerinde, yani zahiri amellerle uğraşmanın Allah’tan başkasıyla meşguliyet haline gelmesi halinde, bu durum şeytanın kalbe hâkim olmasına neden olur. Böyle bir şeyi üstlenen her insan, Allah Teâlâ’dan uzak kalmayı üstlenmiş demektir. Bu, tehlikelerin harekete geçmesine yol açan son derece nahoş ve ürkütücü bir anlayıştır.

On Sekizinci Fasıl: İbadetlerin Açığa Vurulmasına İzin Verilmesi 12

Bil ki, ibadetlerin gizlenmesinde samimiyet ve riyadan kurtuluş; açığa vurulmasında ise faziletli insanların takip edilmesi ve insanların görünüşte iyi olan şeylere yönlendirilmesi şeklinde bazı faydalar bulunmaktadır. Ancak burada gösterişten kaynaklanan bazı sakıncalar (afet) vardır. Bu nedenle Allah Teâlâ ibadetlerin hem gizlenmesine hem de açığa vurulmasına övgüde bulunmuştur: “ Sadakaları açıktan verirseniz ne güzeli Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. (Bakara, 271)”

İbadetlerin açığa vurulması iki kısma ayrılır: İlki, bizzat amelin açığa vurulması; diğeri ise amelin anlatılmasıdır.

Bizzat amelin açığa vurulmasından oluşan ilk kısma gelince; bil ki, bunların bir kısmı hac, cihat ve umre gibi gizlenmeleri mümkün olmayan; bir kısmı da oruç, bazı namazlar ve sadakalar gibi gizlenmeleri mümkün olan amellerdir.

İlk kısımda esas olan, bu amelleri yapıp, başkalarını teşvik etmek için bu konudaki eğilimi açığa vurmaktır. Çünkü bu ibadetlerde gizlilik mümkün değildir.

Bu nedenle biz şöyle deriz: Şayet verilen sadakanın açı vurulması sadaka verilen kişiyi rahatsız eder, ancak ikinci bir kişiyi sadaka hususunda teşvik ederse burada gizlilik daha uygundur. Çünkü rahatsızlık vermek haram, sadaka vermeye teşvik etmek ise mendubdur. Haram olan bir şeyi terk etmek mendub olan bir eylemi yapmaktan daha iyidir. Şayet bu açığa vurmada herhangi bir rahatsızlık verme söz konusu değilse, bu konuda iki yaklaşım bulunmaktadır:

Bir grup, herhangi bir ibadeti gizlemenin mendub olan bir eylemi yapmaktan daha üstün olduğunu söylemiştir. Çünkü ibadetin açığa vurulmasında riya tehlikesi bulunmakta olup, riya haramdır. Muhtemel bir haramdan sakınmak, mendub olan bir eyleme yönlendirmekten daha uygundur.

Diğer bir grup ise, güç gerektiren ibadetlerin aleniyetinin, gizlenmelerinden daha üstün olduğunu söylemişlerdir. Onlar, Allah Teâlâ’nın peygamberlere diğer insanların kendilerini takip etmeleri için amelleri açığa vurmalarını emretmesini, bu görüşlerine delil olarak getirmişlerdir. Peygamberlerin en üstün olan bir amelden yasaklandıklarını düşünmemiz mümkün değildir. Bu görüşü savunanların bir diğer delili ise, Hz. Peygamber’in “Kim güzel bir yol açarsa, onun için hem bu eyleminin karşılığı hem de kıyamete kadar bu yolu kullananların amellerinin karşılığı vardır”13 hadisidir. Bu, sadece amelin açığa vurulmasıyla suretiyle meydana gelir.

Amelin açığa vurulmasında riya ihtimalinin ağırlıklı olması halinde esas olan, bu açığa vurmanın terk edilmesinin öncelikli olduğunu söylemektir. Şayet bu açığa vurmada, diğer insanların da bunu yapma ihtimali riya ihtimalinden daha baskın ise, eylemin açığa vurulması önceliklidir. Eğer bu iki ihtimal birbirine denk olurlar ise, bana göre fazladan bir faydanın elde edilmesi konusundaki eğilimden ziyade amelin gizlenmesi daha uygundur. Şayet bir kişinin düşüncesinde, bu konuda kendisinin takip edileceğine dair bir kanaat güçlü bir ihtimal olarak ortaya çıkar ise, bu durumda öncelikli olan amelin açığa vurulmasıdır. Ancak bunun bazı şartları vardır:

İlki; bu amelin yerine getirilmesinin yeterli olmasıdır. Bir insanın genel olarak takip edilmesi durumunda, onun her açıdan takip edilmesi şart değildir. Kimi insanları sadece aileleri, kimilerini aileleriyle birlikte komşuları, kimilerini kom- şularıyla birlikte mahallesindekiler, kimilerini büyüklerin ve âlimlerin dışındaki diğer insanlar, kimilerini de herkes takip eder.

İkincisi; başkalarının takip etmesi amacıyla ibadetleri açığa vurmanın, sadece takip eden konumunda bulunanlara nispetle daha güçlü bir konumda olan kimseler için geçerli olmasıdır. Bu konumda olmayanlar için, amellerin açığa vurulması doğru değildir. Çünkü âlim olmayan bir kişi bazı ibadetleri açığa vurduğunda, bu, riya ve münafıklık olarak değerlendirilir ve o kişinin kötülenmesine yol açıp, takip edilmesini sağlamaz. Böyle bir durumda ibadetlerin açığa vurulması doğru değildir.

Üçüncüsü; gizli riya arzusu ihtimaline karşı kişinin kalbini kontrol altında tutmasıdır. Öyle ki, bu arzu başkalarının kendisini takip etmesi bahanesiyle o kişinin amellerini açığa vurmasına neden olur. Bu, insanın ayağını kaydıran bir durumdur. Çünkü zayıf insanlar, amelleri açığa vurma konusunda güçlü olanlara benzerler. Hâlbuki onların kalpleri samimiyet bakmandan güçlü değildir. Böylece onların amelleri riya nedeniyle geçersiz hale gelir.

Bu Konudaki Farkın Belirtisi

Bir kişiye “amelini gizle; çünkü bu ameli yapma amacın, ancak senin dışındaki bir kişinin bunu ifşa etmesi ile gerçekleşir” denildiğinde, Eğer söyleyen ile söylenenin kalbi aynı ise (yani aynı niyette iseler), bu durumda, yaptığı şeyi başkalarına açıklamanın tek amacının, (mutahabı da) aynı şeyi yapmaya sevketmek olduğu söylenebilir. Bu amaç başka bir yolla gerçekleşirse, o kişi bunu açığa vurmaz. Eğer o kişinin kalbinde bir farklılaşma meydan gelir ise, ameli açığa vurmakta etkili olan şeyin riya olduğunu anlarız.

İkinci kısım, insanın yaptığı amelden, bu ameli bitirdikten sonra bahsetmesidir. Bu davranış hakkındaki hüküm, bizzat amelin açığa vurulması hakkındaki hükümle aynıdır; ancak bundaki tehlike daha şiddetlidir. Çünkü bir şeyi anlatmak dil açısından pek de zor bir iş değildir. İnsan, bir şeyi anlatırken, bazen nefsi olduğu varsayılan bir gerekçeyle bunu yapar. Bu durumda riyakârlık meydana gelmiş olur. Ancak ilk durumdaki ifade başka bir şeyden kaynaklanır. Çünkü burada ibadet riyadan uzak bir şekilde tamamlanmıştır. Riya sadece ibadetin tamamlanmasından sonra ortaya çıkar. İlk durumda, riyaya etki eden unsur fiilin yapılması halinde ortaya çıkar. Bu amellerin nefsanî gerekçelerden dolayı meydana gelmelerinin engellenmesi, ibadet olarak nitelendirilir.

On Dokuzuncu Fasıl: Günahların Gizlenmesine İzin Verilmesi14

Bil ki, insan bir günah işlediğinde, onu gizlemesi gerekir. Al- lah Teâlânın “İnananlar arasında hayâsızlığın yayılmasını arzu eden kimseler var ya; onlar için dünya ve ahirette elem dolu bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Nûr, 19)” ayeti ve Hz. Peygamber’in “Pis olan bu işlerden herhangi birisini işleyen kişi Allah’ın örtüsüyle örtünsün.”15 hadisi buna delalet eder.

Kuşkusuz insanların, kendisinin dindar ve zahit olduğunu düşünmeleri maksadıyla bu günahı gizlemek haramdır. Bil ki, günahların bu şekilde gizlenmesinden dolayı insanın mutlu olmasının caiz olmayacağına ilişkin bazı hususlar da vardır:

İlki; Allah’ın bu dünyada gizlediği bir günahı, öbür dünyada da gizleyecek olmasıdır.

İkincisi; Allah’ın ayıpların gizlenmesinden hoşnut olması ve kusurların ortaya çıkarılmasını kötü gördüğüne ilişkin daha önce dile getirdiğimiz delillerin bulunmasıdır. Hz. Peygamber’in “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanın.” hadisinden dolayı, insanların bu suretle Allah’a benzemeye gayret etmeleri gerekir.

Üçüncüsü; insanların bir kişinin ayıbına muttali olmaları durumunda, onu lanetlemeleri, kötülemeleri ve hakir görmeleridir. Bu durum onun kalbinin huzursuz olmasına neden olur ve onu Allah’a ibadetle meşgul olmaktan alıkoyar. Böy- lece o kişi Allah’a ibadetten uzak olmamak için, ayıbım gizlemeye gayret eder,

Dördüncüsü; insanın, bir başkasının kendi günahına muttali olmasından kaygı duymasıdır. Çünkü ayıbına muttali olan kişi, muhtemelen onu kınar. Ayıba muttali olan kişi onu kınadığında, ayıplananın tabiatı kişiyi ayıplayanın durumunu araştırmaya, onun bazı kusurlarını ortaya çıkarmaya ve bu vesileyle onu kınamaya yönlendirir. Çünkü insanın tabiatında misilleme yapmak zorunlu olarak bulunmaktadır. Dolayısıyla insan bu zarardan endişe ettiği için kendi ayıbını gizlemeye çalışır.

Beşincisi; bir zarardan yahut acı verecek başka bir şeyden sakınmak için günahın gizlenmesidir.
Altıncısı; günahın, sırf hayâ duygusundan dolayı gizlenmesidir. Günaha aldırmamak bir çeşit yüzsüzlüktür. Günah işleyip de bundan utanmayan kişi kınanan bir varlıktır. Kuşkusuz o hem günahı hem de arsızlığı kendisinde toplamıştır. Bu insan kınanan bir varlık olsa da, burada bir incelik bulunmaktadır. Bu da, hayanın riyaya çok fazla benzemesidir.

Hayâ ile riya arasındaki farka gelince; hayâ, başka birinin kişinin kendindeki noksanlığın farkında olmasını kötü görmesine neden olan nefsani bir haldir. Riya ise, bir başkasının kendisine hürmet etmesini ve boyun eğmesini arzulayarak, onun hem kendi günahına muttali olmasını kötü görmek hem de onu aldatmayı istemektir.

Yedincisi; bir başkasının bu konuda kendisini takip etmesinden endişe ederek, günahın ortaya çıkmasına engel olmaktır.

Bunu anladığında şöyle deriz: Şayet günahkâr kişi günahını sözü edilen gerekçelerden birisinden dolayı gizlerse, bu gizleme işinde Allah’a itaat etmiş ve günahını gizlemek maksadıyla gösterdiği gayrette samimi olmuş olur. Şayet o, insanların zahit ve takva sahibi olduğunu düşünmeleri için bu günahı gizlerse, bu durumda kuşkusuz riyakâr bir kişi haline gelir.

Yirminci Fasıl: Riya Korkusuyla İbadetlerin Terk Edilmesi16

Bazı insanlar, dünyevi açıdan günaha düşmemek için ameli terk ederler. Bu bir yanılgıdır. Buna mukabil biz ibadetlerin iki kısma ayrıldığını söyleriz: Bunlardan bir kısmı, kendilerinde herhangi bir zevkin bulunmadığı nam az, oruç ve hac gibi bedenî ibadetlerdir. Bir kısmı ise, halifelik, valilik, kadılık, şahitlik, namazda imam olmak, uyan ve ders verme makamında bulunmak ve insanlara çeşitli şekillerde iyilik etmek üzere malı infak etmek gibi, ibadetlerle ilişkili olan ve bizzat zevk veren ibadetlerdir.

İlk kısımda yer alan ibadetlerdeki riya tehlikesinin üç şekilde bulunduğunu söyleyebiliriz:

ilki; insanı amele yönlendiren etkenin salt riya olması ve onunla birlikte dinî bir etkenin bulunmamasıdır. Bu amelin terk edilmesi gerekir; çünkü bu, ibadet değil günahtır.

İkincisi; amelin başlangıcında dinî etkenin bulunması fakat beraberinde riya etkeninin ortaya çıkmasıdır. Bu amelin terk edilmesi gerekmez. Çünkü fiilin güzel bir şekilde tamamlanması noktasında dinî etken ortaya çıkmış bulunmaktadır. Fakat insanın riyayı ortadan kaldırmak ve samimiyeti elde etmek için nefsiyle mücadele etmesi gerekir.

Üçüncüsü; amelin dinî bir etkenle yerine getirilmesi, ardından amel sırasında riya etkenin belirmesidir. Bu durumda insanın nefsiyle mücadele etmesi ve kuşkusuz ameli bırakmaması gerekir. Çünkü şeytan ilk olarak insanı ameli bırakmaya, insan buna karşılık vermeyip ameli yapmaya devam ettiğinde ise riyaya çağırır. İnsana “Bu amel samimi değil, sen riyakârsın, bu gayretin boşuna ve samimiyet bulunmayan bu amelin sana bir faydası yok.” diyerek, bu yolla onu ameli bırakmaya yönlendirir.

İnsan ameli terk ettiğinde şeytanın maksadı gerçekleşmiş olur. Yine, diğer insanların kendisine riyakâr demelerinden ve bu suretle Allah’a isyankâr olmalarından korkarak bir insanın ameli terk etmesini ona güzel göstermek şeytanın hilelerindendir. Bu düşünce de birkaç açıdan geçersizdir:

İlki; böyle bir düşüncenin Müslümanlar hakkında zanda bulunma günahı olmasıdır. Bir insanın, Müslümanlar hakkında bu şekilde zanda bulunma hakkı yoktur.

İkincisi; böyle bir durum söz konusu olsa bile, bunun o insana zarar vermemesi ve başkalarının kendisinin riyakâr olduğuna ilişkin sözlerinden korkarak ameli terk etmesi suretiyle bu amelin sevabını kaçırmasıdır. Bu ise riyanın aynısıdır. Şayet o insan diğer insanların övgüsünü arzulamayıp yergilerinden korkmasaydı, onların “sen riyakârsın” sözlerine neden değer versin ki?

Üçüncüsü; insanın şöhreti arzulamaksızın sırf samimi olmak amacıyla ameli terke etmesi durumunda, şeytanın onun kalbine “sen en büyük zahitlerdensin; öyle ki, şöhreti bırakıp inzivayı tercih ettin” şeklinde bir fikir atmasıdır. Bu da yok edici tehlikelerdendir.

Kısacası, kalp şeytanın vesveselerinden bütünüyle kurtulamaz. Bundan dolayı onun mazeretleri vardır. Şayet, insanın ibadetlerle meşguliyetinin şeytanın vesveselerinden tamamen kurtulması suretiyle mümkün olacağını düşünürsek, o bütün ibadetlerle meşgul olmak konusunda mazur olmuş olur. Böyle bir düşünce, şeytanın en büyük amaçlarından olan, boş bir düşüncedir. Doğru olan, dinî bir etken bulduğu sürece amele devam etmen ve onu terk etmemendir. Şayet ibadet esnasında riyaya yol açan bir tehlike ortaya çıkarsa, nefsinle mücadele et ve bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için gücün yettiğince uğraş ver.

Riya etkeninden korkmaktan dolayı amelin terk edilmesi gerektiğini savunanlar, Nehâî ile ilgili yapılan bir rivayeti delil olarak kullanmışlardır. O Kur’an okurken yanına birisi gelmiş, bunun üzerine Nehâî Kur’an’ı kapatmış, okumayı bırakmış ve “Bu adamın beni sürekli Kur’an okurken görmesi uygun olmaz.” demiştir. Yine İbrahim et-Teymî “Konuşmak hoşuna gittiğinde dilini tut; susmak hoşuna gittiğinde konuş.” demiştir.

Nehâî’nin durumu şöyle açıklanabilir:

Muhtemelen o, bu adamın Kur’an okuma halinde iken yanında kalacağım ve riya tehlikesi ortadan kalkınca Kur’an okumaya geri döneceğini düşünmüştü.

Teymî’ye gelince, muhtemelen onun mübah olan konuşmalardan kastettiği, konuşurken fasih konuşmak ve hikâyeler anlatmaktır. Çünkü bunlarla fazlasıyla meşgul olmak insana cazip gelir. Mübah olan suskunluk ise, sınırlı olan bir durumdur. Dolayısıyla bu, zevkten sakınmak amacıyla mübah olan bir durumdan ayrılıp yine mübah olan bir duruma yönelmektir.

İnsanlarla ilgili olan ve içerisinde pek çok sıkıntı ve tehlikeyi barındıran ikinci kısımdaki ibadetlerin en büyüğü halifeliktir. Bu görev, adalet ve insaf ile yürütüldüğünde ibadetlerin en üstün olanlarından birisi haline gelir. Nitekim Hz. Peygamber: “Adalet, altmış senelik ibadetten daha hayırlıdır.”17 buyurmuştur.

Bil ki bu, bir açıdan müjde, diğer bir açıdan ise korkutmadır. Çünkü bunun anlamı şöyle bir şeye işaret etmektedir: “Zalim bir sultanın bir günü, altmış yıllık günahtan (fasık) daha kötüdür.” İşte durum bu şekildedir; çünkü halifeliğin ve yöneticiliğin hükmü, kendi içinde sınırlı değil (*), başkalarını da etkileyen bir mahiyete sahiptir.

Kuşkusuz onun adaletli veya günahkâr bir halde olması her açıdan birbirine denk bir durum olur.
Hz. Peygamber şöyle demiştir: “On kişiye yöneticilik yapan hiçbir kimse yoktur ki, kıyamet günü elleri boynuna kelepçelenmiş bir şekilde gelmesin. Adaleti onu kurtarır; zulmü ise onu o halde bırakır.”18

Burada başka bir mesele daha bulunmaktadır: Şöyle ki, bir kişi kendi durumunu değerlendirip, yöneticilik dönemi dışında hak konusunda sabırlı olduğunu ve arzularını engellediğini fark eder; ancak o kişinin yöneticilik görevinin zevkine varması halinde nefsinde bir değişimin meydana gelmesinden, şöhreti güzel bulmasından, bu görevi yerine getirmekten zevk almasından ve bu suretle azledilmeyi kötü görüp, azle-dilme endişesinden dolayı riyakâr davranmasından korkması konusunda, fakihler ihtilafa düşmüşlerdir.

Bazı fakihler o kişinin yöneticilik görevini üstlenmekten uzak durması gerektiğini söylemişlerdir. Bazıları ise, bunun gelecekle alakalı bir sorun olduğunu, o kişinin şimdiki halde hakkı açıklama ve batıldan uzak durma konusunda kendisini güçlü gördüğünü ifade etmişlerdir.

Gazzâlî, doğru olanın o kişinin bu işten sakınması olduğunu dile getirmiştir. Çünkü insan yöneticilik görevini yapmaya başladığında, azledilme üzüntüsüne tahammül etmek ona zor gelir. Böylece o, yöneticilik görevini bazen riyakâr davranarak ve batıl olan bir şeyi yaparak tamamlar; azledilme korkusu onu batıl şeyleri ve bozuk işleri yapmaya yönlendirir. Halifelik ve yöneticilik konusundaki yaklaşımın bu şekilde olduğunu anladığında, hâkimlik konusundaki durumun da böyle olduğunu fark etmiş olursun.
Vaaz, fetva ve ders verme işlerinin tümü, şöhret sağlayan ve gücü artıran bir niteliğe sahiptir.

Bunun tehlikeleri büyüktür. Çünkü şöhretin ve sevilmenin (JjJ) zevki insan tabiatında başlandır. Korkunun egemen olması durumunda, hakkı açıklama ve batılı ortadan kaldırma konusunda insanın eski konumunda kalması mümkün değildir. Aksine bu kişinin, nefsinde riya etkisi ve şöhret sevgisi bulunan ve bu konularda içinde bir korku peyda olan kişilerden olduğu ve onun bu işi terke etmesi gerektiği açıktır.

Şayet, böyle bir şeyin atalete neden olacağı, ilim ve şeriatı öğretme işlerini terk etmeyi gerektireceği söylenirse şöyle deriz: İnsanlar az miktarda ilim ve şer’ı bilgiye ihtiyaç duy-
dukları gibi, hilafet ve yöneticilik görevlerini yerine getirecek kişilere de ihtiyaç duyarlar.
Bize göre bu, bahsi geçen hususlardan sakınmayı ve vaz geçmeyi gerektiren bir görüştür. Aksine halifelik, yöneticilik, ilim ve şeriatı açıklamayı gerektiren doğal etkenin sürekli olması, bunların gerçekleşmesi için yeterli bir sebeptir. Sözünü ettiğimiz yasak ise, bahsi geçen sakınmayı gerektirmez.

Burada başka bir mesele daha bulunmaktadır:

Bu da, bir adamın hak edenlere dağıtmak amacıyla helal mal biriktirmek için gayret göstermesi konusunda öncelikli olanın bunu yapması mı, yoksa terk etmesi mi olduğudur?
Bazıları öncelikli olanın o kişinin bu işi bırakması olduğunu söylemişlerdir. Çünkü teşekkür edilmeyi ve övülmeyi sağlamaya çalışmanın zevki, kişiyi ele geçiren bir zevktir. Buradaki tehlikeler inşam samimiyetten alıkoyan bir şekle bürünürler.

Bazıları ise, bunun yapılmasının öncelikli olduğunu ifade etmişlerdir. Çünkü bu, zulümde bulunmayı engellemeyi de içeren bir ibadettir. Dolayısıyla bunun yapılması daha üstündür. Bu konudaki yaklaşımların tamamı süslenme konusunda dile getirilmiştir.

Üçüncü mesele, insanlara gösterişte bulunmayı istemeksizin vaaz verenin, vaazındaki samimiyetini gösteren belirtiler hakkındadır.

Burada bazı hususlar söz konusudur:

îlki; bir kişinin kendisinden daha güzel vaaz eden, ilmi kendisinden daha çok olan ve insanların yoğun ilgisine maz- har olan birisini gördüğünde, bundan mutlu olması ve o kişiye karşı haset etmemesidir. Onun, bu kişiye imrenmesinde ve sahip olduğu ilmin kendisinde de olmasını istemesinde herhangi bir mahzur yoktur.

İkincisi; bulunduğu ortamda yüksek mevki sahipleri bulunsalar bile sözünün değişmemesi ve önceki hali üzere devam etmesidir. Çünkü sözünde herhangi bir değişiklik meydana gelirse, bu durum onun kalpleri kazanmak için gösteriş yaptığına ve konuşmasıyla riyakârlık ettiğine delalet eder. Bu ise, onun samimi olmasını engeller.

Üçüncüsü; bir konuda hata ettiği hususunda ittifak edilmesi, yarımda bulunanların bir kısmının onun aksine bir cevap vermesi ve bunu kabul etmesinin zorunlu olması halinde, bundan mutlu olması ve üzüntü duymamasıdır.
Kitap tamamlanmıştır.

Bir olan, bu sıfata ehil ve müstahak olan Allah’a hamdol- sun; salât Muhammed Aleyhisselam ve ailesinin üzerine olsun.
Allah bize yeter! O ne güzel yardımcıdır…

Fahruddin er-Razi – Kitabu’n Nefs ve’r Ruh ve Şerhu Kuvvahuma,syf.154-184

Dipnotlar:

1- Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhuâu Ulûmi’d-Dîn, III/293 vd. (3/639 vd.)
2-Bu ibare Râzı’nin aktardığı şekliyle hadis kaynaklarında geçmemektedir. Ancak riya-şirk ilişkisini, metinde yer aldığı şekliyle destekleyen rivayetler söz konusudur. Bkz. Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat, 1/70 no 196 İbn Mâce,Sünen-i İbn Mace,2/1320-no- 3989: Tirmizi, Sûnen-i Tîrrmizi,3,162,n.1535
3- Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhuâu Ulûmi’d-Dîn,3/305 vd.(3/660)
4-. Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat,4/244,n.6303; Gazzâlî, îhuâu Ulûmi’d-Dîn,3/307 (3/663
5- Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhuâu Ulûmi’d-Dîn,3/308 vd.(3/664 vd.
6-Âlâüddin Ali b. Hüsamüddln b. Kâdıhan, Kenzû’l-Umma fi Süneni-Ak- vâl ve’l-Ef’al thk. Bekri Hayyânî – Safvet es-Sakkâ. Müessesetü’r-Risale, 1981. VIII/514; Ebû Fazl Zeynüddin el-Irâkî, el-Muğni an Hamli’l-ISsfûr fî Tahrici mâ fi’l-ihyâi mine’l-Ahbâr, Dâru İbn Hazm, Beyrut, 2005, s. 1217.

7-Razınin aktardığı bu rivayet her ne kadar hadis kaynaklarında metindeki haliyle metindeki haliyle bulunmasa da, son derece yakın rivayetler bulunduğu görülmektedir. Bkz. Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, XVII / 263, no. 723; Tirmîzî, Sünen-i ’Hmıîzî, IV/l72, no. 2384; Beyhakî, Şuabu’l-İman, IX/24l, no. 6610.

8-Bkz. Gazzâlî, İhyâu Ulümi’d-Dîn, 111/314 (3/675).

9-Bkz. Ebü Dâvud, Sünen-i EbîDavud, VII/434, no. 51 11; Ahmed b. Hanbel, Müsned-ı’ İmam Ahmed b. Hanbel, XV / 79, no. 9156; Ebü Abdirrahman Ahmed b. Şuayb b. Ali en-Nesâî, Sünenü’l-Kübrâ, thk. Hasan Abdülmun’im eş-Şelebî, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut, 2001, IX/246, no. 1042.

10-Gazzali, ihyau Ulumd’d-Din, 111/315 (3/677)

11-Müslim b. Haccac, Sahıh-i Müslim. IV/2075, no. 41; Ebü Davud. Sünen-i Ebî Dâvud, 11/84. no. 1515: Ahmed b. Hanbel, Müsned-i İmam Ahmed b. Hanbel, XXIX/391, no. 17848.

12-Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhyâu Ulûmi’d-Dîn, III/317 vd.(3/682 vd.)

13- Bkz. Müslim b. Haccac, Sahîh-i Müslüm, 11/ 704, no. 69 (1017); İbn Mâce Sünen-i İbn Mâce, 1/73, no. 203; Ahmed b. Hanbel, Masned-i Ahmed b. Hanbel, XXXI/494, no. 19156; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 11/328, no. 2372.

14-Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhyâu Ulûmi’d-Dîn, III/319 vd. (3/686 vd.)
15-Bu hadisin tam metni şöyledir: “Allah’ın yasakladığı bu pis şeylerden uzak durun! Kim bu suçlardan birini işlerse, Allah’ın örtüsüyle örtünsün ve Allah a tövbe etsin. Çünkü bize yüzünü gösterene Allah Azze ve Cel- le’nln hükmünü uygulara.” Ebû Abdlllah Hâkim Muhammed b. Abdillah en-Nısabûri, el-Mûstedrek ale’s-Sahtheyn. thk. Mustafa Abdülkadir Atâ, Daru l-Kütûbi’l-Ilmiyye, Beyrut, 1990, IV/272, no. 7615

16- Bu başlıkta yer alan konuları krş. Gazzâlî, îhyâu Ulûmi’d-Dîn, III322 vd.(3/690 vd.)

17-Bu hadis Taberânî tarafından “Adil bir yöneticinin bir günü, altmış senelik ibadetten daha hayırlıdır.” şeklinde nakledilmiştir. Bkz. Taberani. Mu’cemu’l-Evsat, V/ 92, no. 4765.

18-Benzer rivayetler için bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned-i İmam Ahmed b. Hanbel, XXXVII / 444, no. 22781; Taberani, Mucemu’l-Kebîr, VIII/ 173, no. 7724; Dârimî, Sünen-iDâı-imî, III/ 1635, no. 2557.

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir