Osmanlı Ailesi

Burhan Bozgeyik: Husûsiyetleri ve zaman içerisinde kazandıkları yapı itibariyle Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi ailesinin değerlendirmesini yapar mısınız?

Sâmiha Ayverdi Hanımefendi: Osmanlı devrinde her müessese bir kapalı sınıf karakteri taşıdığı gibi aile de aynı şartları hâizdi. Binaenaleyh kapalı sınıf demek; kendi bünyesi içinde ve bünyesinin hayat şartları ve bu bünyeyi besleyici unsurlardan gıda alarak harice örtülü olduğundan dıştan gelecek sakatlayıcı ve bozucu elemanlara karşı direnme gücü olan bir yapı demektir.

A%C4%B0LE Osmanlı Ailesi

Cemiyetin en küçük fakat en sağlam hücresi olan aile, işte bu yüzden çöküş devirlerimizin sakat, yanlış ve çürütücü mikroplarına karşı çatlak vermeden ismetini ve husûsiyetini uzun asırlar muhafaza etmiştir. Ancak “Tanzimat”la hesapsızca garba açılan kapıdan içeri sızan ve ictimâî bünyemize aykırı ve yabancı düşen cereyanlar bütün müesseselerimizde olduğu gibi ictimâî bünyenin o en sağlam yapısı olan ailede de çatlaklar meydana getirerek bünyenin mukavemetini kırmış ve git gide büyüyen bu hastalık mihrakları aileyi temelinden sarsıp bugünkü renksiz, prensipsiz ve gayr-ı millî noktaya kadar getirmiştir.

Burhan Bozgeyik: Efendim, malum olduğu üzere mâziye ve mâzideki çeşitli müesseselere yıllardır bazı çevrelerce saldırılmış. Saldırı, hâlâ da devam etmekte… Bu görüşte olanlar “Eskiden evliliğin o kadar kuvvetli bağa dayanmadığını, erkeğin bir sözüyle kadının boşanmış olacağını ve kadına gerekli hakların tanınmadığını” iddiâ ederler. Bu mevzuda araştırma yapan hatta bizzat o devirleri gören birisi olarak bu ve buna mümâsil iddiâlar için ne dersiniz?..

Sâmiha Ayverdi Hanımefendi: Bunlar, hakikatı bilmeyen bilmekte istemeyen, meseleye görmek istediği şekilde bakan ve öyle değerlendirenlerin yaptıkları isnatlar. Gerçekle, tarihî hakikatla aslâ alâkası olmayan kuru iddiâlar…

İsnatların aksine eski evlilik müessesesi sağlam temellere dayanırdı. Nikâh kadının bir nevi hayat sigortası demekti. Şöyle ki, evlenecek kızın mihr-i muaccel ve mihr-i müeccel adları altında kocası tarafından karşılanacak iki türlü temînâtı vardı.

Birincisi, halk arasında ağırlık denen mihr-i muaccel ki, nikâhtan evvel kızın ailesine teslim edilir; ikincisi ise boşanma halinde erkekten, ölüm halinde ise erkeğin vârislerinden alınmak sûretiyle bir nevi geçim karşılığı olurdu. Böylelikle kadının her ihtimâle karşı geçim darlığıyla güç durumda kalması baştan önlenmiş olurdu. İstikbâli teminat altına alınmış olurdu. Halbuki Hıristiyanlıkta böyle değildir. Kadın erkeğe para verir. Drahoma verir.

Anadolu Kavağı’nda böyle mihr-i muaccelle yapılmış bir çeşme vardır. Cevriye isminde bir hanım mihr-i muacceli ile bir çeşme yaptırmış, hâlâ durur.

KADI-HUZURUNDA-KARI-KOCA Osmanlı Ailesi

Evlilikte böyle olduğu gibi boşanmanın da çok ağır şartları vardı. Size misal vereyim. Merkez Efendi mezarlığında bir mezar vardır. Taşta adamın “karısının dedikodusuna dayanamayıp öldüğü” yazılıdır. Eğer boşanmak kolay olsaydı, bir ömür boyu bu eziyete katlanır mıydı?.. Onun için kadın esir değildi, emirdi…

Burhan Bozgeyik: Lüzumlu bilgi ve temel vazifeleri açısından dünkü ve bugünkü “Kadın”ın mukayesesini ve buna bağlı olarak değerlendirmesini yapar mısınız?

Sâmiha Ayverdi Hanımefendi: Eski kadının büyük çoğunlukla okuyup yazması yoktu. Fakat buna dayanarak eski kadına câhil demek, yanlış olduğu kadar hatalıdır da. Zirâ eski kadın, kendisine medenî, vicdanî ve ictimâî yapısını kazandıran bir şifahî kültüre sahipti. Bunun neticesi olarak da, memleket gerçeklerine âşinâ ve kelimenin tam mânâsıyle, vatanın su katılmamış evlâdı, her hali, her tutumu, duygusu, düşüncesi, yaşayışı ve hayatının bütünüyle yerli ve millî damgasını taşıyan bir varlıktı.

İnceleyin:  Modern Simya

İşte ondan bu yerli olmak üstünlüğü, yolunu çizer, doğruyu eğriden, kurtuluşu tehlikeden, zararı faydadan ayırt ettirir, böylece de ana-kadın çekirdeği etrafında örgüleşen aile müessesesi, ictimâî bünyenin en küçük, fakat en sağlam ve yapıcı hücresini teşkil ederdi.

Eski kadını, sabırlı, temkinli, vakarlı, şefkatli ve bilhassa hamiyetli ve gayretli kılan ve daha nice üstün vasıflarla silâhlandırmış olan kuvvet neydi? Dersek, en küçük yaşından itibaren, maddî ve manevî yapısının bütününde mevcûd, gelenekselleşmiş terbiye sistemi idi. Bu terbiye sistemi, adını sanını dahi bilmediği cedlerinden aktarıla aktarıla, tâ anasına kadar gelmiş, anasından da kendisine geçmiş, kendisinden ise evlâdlarına ve torunlarına doğru tarihî ve an’anevî yolculuğunu devam ettirir olmuştu.

İşte maddesinde ve mânâsında, hayat felsefesini böylece kuran bu şifahî kültür ile o, irfan ve medeniyet âbidesinin ta kendisi olmuş bulunuyordu.

Şahsen, kadının iyi bir anne olmasını iyi bir memur olmasına tercih ederim.

Bir ecdâd mirâsı olarak hâmil bulunduğu bu irfân ve hikmet sebebiyledir ki, dokuz ay karnında taşıdığı çocuğunu kucağına alıp ilk sütü yavrusuna verirken: Ya gâzî ol, ya şehid! demiştir. Evet o, ayasını teşkil eden millî şuûrunun icâbı gereğince, bu ölçüt, bir ferâgat ve hamâsî bir asalet göstermiştir.

OSMANLI-KADINLARI-MM-2 Osmanlı Ailesi
Cebheye mühimmat taşıyan analarımız

Bugünün kadınına gelince; bazı istisnaları bir yana koyarsak, yüksek tahsil yapmış, yabancı mektepler ve yabancı memleketlerde okumuş, çeşitli dünya dilleri konuşan bugünün anası, dünkü kahraman kadın kadar evlâdına aynı sağlam imânı, aynı millî şuuru verebilmekte midir? Ne yazık ki buna her zaman evet demek mümkün değildir. Zirâ bugünün münevver anası, evlâdını, değil vatan uğruna ölmeye, doğduğu topraklarda yaşamaya, gücünü kuvvetini memleketine tahsis ettirmeğe bile muvaffak olamamakta veya olmak istememektedir. Halbuki bu vatanı geliştirme, ileri memleketler seviyesine yükseltmek uğruna katlanılacak her fedâkârlığın bir mukaddes cihâd olduğunu, her ananın bilmesi ve evlâdına bildirmesi bir millî borç değil de ya nedir?

Ama kadının ismetli olması ve çocuklarına sahip çıkması kâfi görülmüyor. Halbuki dünyada Allah kadınla erkeğe ayrı vazife vermiştir. Yarışmaya lüzum yok ki… O kendi sahasının insanı olsun, öbürü kendi sahasının… Fizik yapısı, ruh yapısı ayrı. Kadın daha zarif, nazik ve duygulu yaratılmıştır. Yarışmaya lüzum yoktur. Yarışmak fıtrata karşı gelmektedir. Şahsen, kadının iyi bir anne olmasını iyi bir memur olmasına tercih ederim. Annesiz çocuk şefkatsiz büyüyor. Sıhhatsiz oluyor. Haşin oluyor.

Toparlayacak olursak; tek taraflı kültür ölçü kabûl edilince, bugünün okumuş yazmış kadını, eski devrin o târihî emânetini nesilden nesile nakletmiş sağlam ve yüklü kadını ile boy ölçüşemez olmuştur. İşte, bu kaybettiğimiz kadını bulmak lazımdır.

Burhan Bozgeyik: Târihî seyir içerisinde günümüzdeki karışıklığı nasıl değerlendiriyorsunuz. Bu karanlık tablonun ortaya çıkış sebepleri nelerdir sizce?.. Bilhassa gençliğin durumu ve meseleleri üzerine görüşlerinizi belirtir misiniz?..

Elimizden dilimizi, dinimizi, târihimizi topyekûn bizi biz yapan kıymetleri alan, yıkan zihniyeti yakalayıp mahkûm etmemiz icâb etmektedir.

Sâmiha Ayverdi Hanımefendi: Kanaatime göre Türkiye’nin birinci meselesi bugün bir târihî ve millî eğitim politikasından mahrum oluşu ve neticede de bu kansızlık ve cansızlığın yeni yetişen nesilleri şaşkın, prensipsiz, bomboş hâle getirmiş olmasıdır.

Münhal sahaları işgal etmek kolay iştir. Günümüz gençliği de boşaltılmış, varından yoğundan mahrum edilmiş münhal bir sahadır. Bu yüzden de ona kim sahip çıkmak istese derhal işgale uğruyor. Ve işgalcinin malı olmaktan kurtulamıyor. Ortada oturduğu dalı kesen bir gençlik var. Ama bunun mes’ullerini aradığımız zaman günümüzden çok gerilere gitmemiz, elimizden dilimizi, dinimizi, târihimizi topyekûn bizi biz yapan kıymetleri alan, yıkan zihniyeti yakalayıp mahkûm etmemiz icâb etmektedir.

OSMANLI-EVL%C3%82DLARI Osmanlı Ailesi
Osmanlı evlâdları

Gençlik manevî değerlerden uzak kaldığı gibi, târihine de yabancı kalmış, daha doğrusu o hale getirilmiştir.

İnceleyin:  “Aile“ Derken Neyi Kastediyorsunuz

Kısaca tarihe bir göz atalım: Osmanlı Devleti kurulurken çok sivrilmiş ve gözde beylikler vardı. “Bunlar arasında en sessiz, en az dikkati çeken aşiret kısa zamanda nasıl oldu da Anadolu beyliklerini kendi potası içinde erittikten başka Rumeli fütûhatiyle çağlar kapayacak bir dünya devleti olma seviyesine erişti?” dediğimiz zaman karşımıza, beşerî ve ilâhî kuvvetler ortasında Hakk ve Adâlet kanatlarıyla uçan ve gayesi İlâ-yı Kelimetullâh olan bir devlet meydana çıkar. İşte bu devlet, tevhidi dünyaya yayarken teslis erbâbı olan haçlı dünyası biraz mantıklı ve insaflı hareket etmiş olsaydı, tevhidin yüceliğinden istifâde etmek nasîbini bulacaktı. Halbuki Müslüman, dâima tek başına kaldı. Gayesi kadar bünyesi de sağlam tutulmuş olan Osmanlı Devleti ise, haçlı dünya karşısında altı asır kahramanca çarpıştı. Hâlâ da Müslümanın kaderi bu haçlı, siyonist ve nihâyet komünist adı taşıyan güçlerle mücâdele etmektedir.

Ne yazık ki, bugün adı geçen dış düşmanlarımız, târihinden, dilinden, dininden mahrum edilen gençliğimizin bilhassa okur-yazar tabakasını vatan hıyâneti kamplarına ayırmış bulunmaktadır. Bu yüzden de değerlerine sahip her fert, dış düşmanlarla onların dümen suyuna girmiş yahut da vatan hıyânetini ekmek kapısı yapıp, haçlıya, moskofa avuç açmış kitlelerle mücâdele etmek mecbûriyetinde bulunuyor.

Burhan Bozgeyik: Târihî ve kültür meselelerimizi dile getirip, kitaplaştıran bir yazar olarak meselelerin çözümü için teklifleriniz nelerdir?..

Sâmiha Ayverdi Hanımefendi: Evvelâ akı karadan seçip uyanmamız ve elimize târihin ve millî îmânın endâzesini alıp bize zorla ezberletilmiş sloganları ölçüp biçmemiz ve bir mihenk taşına vurup hâlisi sahteden ayırt etmemiz icâb eder.

Gençliğe manevî duygu kazandırmak, manevî değerlerini tanıtmak lazımdır.

İyilik ve kötülük insanın bünyesine aynı zamanda yerleşmiştir. İnsan, irade sahibi bir varlık olduğuna göre kendinde bulunan kötülüklerle mücadele etmesi insan oluşunun başta gelen vazifesidir. Bu mücâdelede ise ona maddî güçlerin değil, manevî kuvvetlerin yardımcılığı şarttır. Kanunlar ve yasaklar kötünün elini bir yere kadar bağlar. Fakat fenâlık dediğimiz menfi ve zararlı davranışları gerçekleştirmek için kanunun bir açık yerini bulup istediğini yapması pek güç sayılmaz. Ancak hak ve hakikatle beslenip sağlama alınmış kimselerdir ki, onlar nazarında kanun bir fantaziden ibârettir. Zîra bu kimseler kanunu kendi içlerinde taşırlar. Bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- “İçindeki müftüden fetva almayan kimseye dışardaki müftülerin faydası olmaz” buyurur.

Cemiyetin huzurunu tahrip etmeye matuf her hareket kötülük olduğuna göre ilâhî nizâmı kendi varlığında tesis etmiş cemiyetlerdir ki, dünyanın yüzünü güldürür. Huzur ve âsâyişin bekçiliğini ederler.

Bir de, şunu bilmemiz lazımdır ki mâziye sırt çevirmiş bir millet düştüğü yerden kalkamaz. Binâenaleyh târihî ve millî değerlerimizin bugün kaybettiğimiz anahtarını bulup o hazineyi açarak istifâde etmemiz gerekir.

M%C3%82Z%C4%B0S%C4%B0N%C4%B0-UNUTANLAR Osmanlı Ailesi
Her şeyi kendilerinden bekleyenler

Burhan Bozgeyik: Teşekkür ederim efendim…


1 Burhan Bozgeyik, Mülâkatlar, İstanbul: Bedir, 1997, s.115-121

https://www.zaviyesohbetleri.com/osmanli-ailesi.html
Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir