Hayati İnanç ile Bir Sohbet

e272604f11-300x190 Hayati İnanç ile Bir Sohbet

İnsanın; yaratılış gayesine uygun, dünyaya uğrama maksadına uygun o şeyi gecikmeden bulması icap ediyor.Ona harcanan mesai ne kadar olsa değer. ”

Bekir Develi: Bismillahirrahmanirrahim. Allah’a hamd, Resül-i Ekrem’e (s.a.v.), âlîne ve ashabına salât ve selam olsun. Rabbim, bu kitabı oluşturma adına sarf ettiğimiz zamanın hakkını verenlerden eylesin bizi inşallah. Okuyan kardeşlerimizden, bu kitabı okurken sarf ettikleri zamandan şimdiden helallik isteyelim, Allah razı olsun. Rabbimden bu çabamızı amel-i salih olarak kabul buyurmasını niyaz ederiz. Klasik bir başlangıç olmasın istiyorum: Öncelikle nasılsınız hocam?

Hayati İnanç: Elhamdülillah, şükürler olsun. Allah’ın kulu, Rasulü’nün (s.a.v.) ümmeti, kabahatine kusuruna rağmen hâlen nefes alan, seven sevilen biri olarak yaşıyoruz. Biz şükretmeyeceğiz de kim edecek? İyiyiz yani elhamdülillah hiç hak etmediğimiz kadar. İhsan edildi, merhamete kavuştuk ve hayırlı bir hizmet nasip oluyor. Bu arada da niyetimizi sık sık kontrol ediyoruz; hataya düşmeyelim, havaya girmeyelim, kendimizden bilmeyelim diye. Çünkü hayrı ve kemali kendinden bilen hain olur. Ve afîedilmeyen tek suç hıyanettir. Bir iyilik ve güzellik varsa bu Allah’tandır. Kusur, noksan bizdendir. Seferle emrolunduk zaferle değil, Cenâb-ı Hak’tan hayırlı muvaffakiyet niyaz ederiz. Tüm arzumuz kısacık ömrümüzde insanlara bir şekilde faydalı olmak, onları iyi insan olma yolunda bir adım daha teşvik edebilmektir.

Hocam, her şeyin hoyratça, hızlıca tüketildiği ve bu arzular beslenmediği zaman hesap sorulduğunuz, üretken olmamakla itham edildiğiniz hakikaten çok acımasız bir tüketim çağının ortasındayız. Evlilikler de böyle tüketiliyor, aşklar da; gerçek anlamda aşksa tabii… Yemeklerin bile isimleri fastfood olmuş yani hızlıca tüketiliyor. Siz bir emek harcıyorsunuz, yıllarınızı veriyorsunuz, bir kitap yazıyorsunuz, onun sonunu getirmeden, hatta kitaba dahi başlamadan, yenisi ne zaman çıkacak diye soruyor insanlar. Tabii bu tüketim kültürünü beslemek için artık 3D fılmler çekiliyor, sinemalar doluyor, taşıyor. YouTube’tu, Netflix’ti, iletişim araçlarıydı derken kitap sanki bunların içinde biraz yalnız kaldı…

Mütevazı, garip. . .

Boynu bükük kaldı. Yani 8D sinemalar var mesela. Filmi izliyorsunuz; rüzgâr adamın kulağının arkasından geçiyor, bunu hissettiriyorlar, yağmur yağıyorsa insanları ıslatıyorlar. Her şeyin böylesine tüketildiği, üretilen işlerle görsel duyulara bu kadar hücum edildiği şu zamanda, kitap bir anlamda garip kaldı ve biz şuan derdimizi bir kitapla anlatma muradıyla buluştuk, sohbet ediyoruz hocam. Siz hakikaten müktesebatı sağlam, kitaplardan daha çok beslenmiş biri olarak, kitabı bütün bu garipliğine rağmen daim kılan, değerli kılan şeyin ne olduğunu düşünüyorsunuz? Neden kitaptan vazgeçmemeliyiz ve neden kitabımız hep başucumuzda durmalı?

Estağfurullah. . . Her duygu yanıltıcı olabilir derler; mesela göz yanıltıcıdır ama dokunduğunuz zaman, tanımadığınız, yeni tanıştığınız biriyle tokalaşıp musafaha ettiğiniz zaman güven hasıl olur. Yani suyun içine bir kurşun kalem sokarsınız kırık görünür, göz yanıltır sizi, elinizle doğru olduğunu anlarsınız. Koku ve dokunma yanıltmaz pek, pek yanıltmaz. Dokunduğunuz şey sizindir; yani ekranda okuduğunuz şeyle fazla özdeşleşemezsiniz moda deyişle, o size mal olmaz pek, aranızda bir mesafe vardır, bir sevimsizlik vardır. Ama kitapla dostluk kurarsınız, kokusu size siner, o kitabı elinize aldığınızda eski bir dostunuzla karşılaşmış gibi olursunuz. Otuz yıl, kırk yıl önce okuduğum kitabı elime aldığım zaman heyecanlanırım hâlen. Klasiktir, onun bir değeri vardır; arada dostluk, yakınlık peyda olur. Kitabın değeri hiçbir zaman bitmemeli, gözden düşmemeli, modernite bizi o konuda aldatmamalı. Okuduğun şeye dokunacaksın.

Eyvallah hocam. Yani çağımızın bize sunduğu bu görsel çılgınlık, bu efektler aslında yanıltıcı. Kalbe dokunabilir değil, daha çok bir sihir, bir illüzyon. Öyle mi?

Tabii, tabii… İllüzyon… Aldatıcı… Zaten dünyanın kendisi aldangaç, bir de burada gönüllü bir aldanma hâli var. İnsanlar aslında yapmacık, yapay, sevimsiz, çok da insana hitap etmeyen bir alanda tatsız tatsız avunduklarını ve oyalandıklarını biliyorlar; yani aslında bu, neşeyi kaybedenin eğlenceye sarılması hâlidir. Biz neşeyi kaybettik. En doğru, daha güzel söyleniş biçimiyle neşveyi…

| Ne fark var ikisi arasında hocam?

Neşve ruha dair, eğlence bedene. Neşve sizi besler, olgunlaştırır, bazen güldürür bazen ağlatır, pişirir. Eğlence ise oyalar, vaktinizi işgal eder, elinizde hiçbir şey kalmaz, ondan buruk bir lezzet, bir hatıra dahi bulunmaz, anlamsız bir biçimde irtifa kaybetmiş olarak ortamdan çıkarsınız.

| Bir nevi uyuşturucu gibi bir şey…

Uyuşturucu, tamı tamına, ağzına sağlık, tamı tamına uyuşma hâlidir. Gönüllü olduğu, bilerek yapıldığı için de tehlikelidir.

| Uyuşma hâli dedik ya hocam, şunu merak ediyorum: Kimisi gerçekten mesuliyetinden, sorumluluğundan bihaber, o zaten böyle bir uyuşukluğun içinde, akıntıya kapılmış gidiyor. Kimisi mesuliyetinin de farkında ama uyuşmak istiyor, aklımın bir eşi olsa da çeksem diyor. Çünkü kendisi, Allah’ın yüklediği sorumlulukları, gerçek, kâmil manada yerine getiremediğinin farkında. Bir film açıp izleyeyim, beni birazcık bu sorumluluktan kurtarsın, uzaklaştırmad iye düşünüyor. Belki de eziliyor. Ehl-i vicdan ama sorumluluğunu yerine getiremiyor. . .

Ben gafleti arıyorum deme durumu…

| Değil mi hocam?

Fakat ondan önceki vaziyeti, yani neşeyle eğlencenin farkını çok fena hâlde hayranı olduğum Nâilî isimli şairimiz belki üç asır sonra birileri kurcalar diye not düşmüş. Muhteşem bir beyti var. Nâilî merhumun vefatı 1666, Halvetî ve hakikaten sersemleticî etkiye sahip bir üstat. Bu yüzden anlaşılması da zor, hayli zor. İzah etmeye kalktığınızda âciz kalıyorsunuz çoğu kere, bir daha bir daha okuyorsunuz.

Hiç anlamadan gözlerinizin buğulandığı da oluyor. Enteresan bir üstat.

Neşvedâr-ı hayretiz biz
Cür’adan-ı feyzden
Ne sıfâl-i mek ne câm-ı âfîtâbin mestiyiz

Sifâl-i meh: Gece kadehi. Câm-ı âfıtâb: Gündüz kadehi. Yani meh ay, afitab güneş. Gecenin bahşettiği zevklerle de sarhoş değiliz, gündüzün bahşettikleriyle de. Zımnen ifade edilen geceye dair olan zevklerin behîmiyet; gündüze dair olanların kâr, ticaret, başarı vs. olduğudur. Sarhoşuz ama sebebi ikisi de değil, bizim sarhoşluğumuz başka, diyor şair. Bir de birinci mısrada neşvedâr-ı hayretiz biz diyor; yani hayret ile neşvedâr olduk, sarhoşuz ama bu neşvenin, bu sarhoşluğun kaynağı hayret. Nereden? Cür’adan-ı feyz’den, feyz cür’adanından; hani biraz argo söyleyeyim burayı, feyz cür’adanmdan bulduk kafayı. Cür’adan kelimesine bir bakalım. Türkçemizde yağdanlık ve çaydanlık kelimelerinde kullandığımız “-dan” ve “-lık” eki fazla aslında, cür’adan, yani içine cür’a konulan kap. Cür’a nedir? Sarhoş olmak için kullandığınız madde katıysa, iki parmağınızla tutabildiğiniz miktara cür’a denir; sıvıysa kadehin dibindeki son yuduma cür’a denir. Onlarla sarhoş değiliz, yani afyonla veya şarapla değil, feyz cür’adan. Feyz diye bir şey var, o kavrama odaklanacağız şimdi, şair zaten dikkati oraya çekiyor. Onun cür’adanından bulduk kafayı, müsaadeyle burada argo kullanıyoruz ya. Peki feyz adı verilen şey nedir?

İnceleyin:  Öğrenmeyi Öğrenmek

Hakkında çok şey söylenen, çok şey yazılan feyz en kısa tanımıyla Allah sevgisi demektir ve bunun tahsil edileceği cür’adan, üstadının iki dudağının arasıdır. Yani ben üstadımm sözleriyle, kalbe nakşolunan, irşat edici sözleriyle sarhoşum; beni sarhoş eden, dünyanın ne maddi ne de behîmî, karşı cinse dâhil olan zevkleri değildir. Bu dünyada beni oyalayacak, beni eğleyecek, eğlendirecek başka bir şey yok. Ben ezel bezmindeki sarhoşluğun dünyadaki devamı, tesellisi, avuntusu olan doğrudan söyleyelim şunuşeyhimin iki dudağının arasındaki sözlerden sarhoş olmuşum, sen bana neyden bahsediyorsun, bu dünyanın nesiyle beni kandıracaksın? Tamamına bir kıymet verdiğim yok ki sen içinden bir parçayla beni aldatmayı düşünüyorsun.

Şimdi bu beyitten ve emsalinden, insanın böyle bir sarhoş olma ihtiyacı, dedin ya bani Eşini çekme, şöyle bir gafleti arama durumu var. İnsan zevk almadığı şeyi yapmaz azizim, velev namaz. Namazı da devamlı şekilde zevk alırsa kılar insan, yani zevk diye bir şey var, zevk zevk… Zorla,metazorı’, ite kaka, yasak savmak kabilinden üç gün, beş gün gider. Zevkine varmaktır mesele; sahibiyle irtibat kurmak, O’nunla sohbet ettiğinin bilincine varmak, O’nun muhatabı olmanın tadını az çok almak, koklamaktır mesele. İşte o zevki aldığınız zaman dünyada niye bulunduğunuzu anlar; gelen her şeyden ayrı zevk duyar; acı da olsa lezzet alır; bahtiyar, mutlu mesut yaşarsınız. Hayatınız anlam bulur. Fe eyne tezhebân (81 :26). Nereye gidiyorsun sualinin cevabı sizde hazırdır, hayatınız onun cevabını teşkil eder. Bundan mahrum olduğunuzdaysa avunmak için bazen gürültüyle, bazen servetle, bazen devletle, bazen şehvetle, bazen oyuncaklarla, yani gündüz veya gece kadchinin sarhoşluğuyla kendinizi aldatırsınız. O esnada da bal gibi bilirsiniz ki bir aldanma içindesiniz.

| Yani dışarıda, sokakta ya da çevremizde gördüğümüz; aldandığı hissine kapıldığımız insanlar da aslında aldandıklarının farkındalar mı hocam?

Farkındalar, farkındalar. Görmemeye çalışıyorlar, yani bir an için pas geçmeye, üzerinde durmamaya gayret ediyorlar. Küçücük otomobilin içinde kulak zarını patlatacak bîr gürültüyle sözde müzik dinleyen birisi bir şeyi bastırmak için yapar bunu ancak, normal değil çünkü, belli bir desibelden yukarısı insan kulağını rahatsız’ eder. O çocuk rahatsız şüphesiz. Metroda seyahat ediyorum, yanımdaki çocuğun kulaklığından bana sızan ses, beni orada durdurmuyor; aklım başımdan çıkacak! 0 sesin tamamı onun kulağının içinde… Bu ancak içerideki bir huzursuzluğu bastırmaya çalışan berbat bir avunma biçimi olabilir.

| O zaman sohbetin başına döndüğümüzde parçalar şimdi yerine oturuyor. Sadece medya dilinde kullanılan görseller, animasyonlar, Dolby dijital sesler değil; yapılan büyük binalar, büyük AVM’ler, büyük arabalar… Külli bir illüzyon var.

Aynen öyle! O çok paralar da bir illüzyon. Adam çok para kazanıyor, doymuyor daha da kazanıyor, daha da daha da… Mutlu mu oluyor? Hayır. Ben hiç mutlu zengin görmedim, biraz fazla genel bir şey söyledim belki ama görmedim, yok, olmuyor. Çünkü “yeteri kadar” diye bir prensip var. İhtiyacı aşan her şey zehir; adamın canına okur.

| Bu konuda da ihtiyacın ne olduğunu doğru tanımlamak lazım.

İhtiyaçla isteği karıştırmamak lazım. Yani zaten sınır budur. Nefsinin isteğini verme, ihtiyacını ver. İhtiyaç ne kadardır? Üremeye yetecek, yaşamaya yetecek, sıhhatinin devamını sağlayacak miktar… Elbette böyle bir kesin çizgiden söz etmek mümkün değil ama insan da şuurlu bir mahluk canım, şuurlu bir yaratık, artık o kadarını herkes düşünsün. Zaten düşünceden mahrum olduğu zaman insan, acayip bir şey oluyor. Kendini zehirliyor, bu bir hastalık hâline geliyor. İşin kötü yam bu hastalık bir de bulaşıcı; etrafa sirayet ediyor, insan etrafa da mutsuzluk saçan bir şey hâline geliyor. O yüzden insanın; yaratılış gayesine uygun, dünyaya uğrama maksadına uygun o şeyi gecikmeden bulması icap ediyor. Ona harcanan mesai ne kadar olsa değer.

Bir büyüğün sözüydü bu, okumuştum, diyordu kiz: “Cehennem azabını intac edecek bir günahı gizlice işleyen bir adam, başkasının ıttılâından çok hicap duyduğu zaman, kalbinde küçük bir emare ile meleküt âlemini inkâr etmek arzu eder.” Çünkü biliyor ki meleküt âlemi onu izliyor. Bu yüzden her günahta küfre gidecek bir yol vardır, diyor. Vicdan sahibidir ve keşke onlar olmasaydı, keşke onlar bu yaptığıma şahitlik etmeseydi der, kendine ufak bir helak kapısı aralar, sineğin ısırmasından kaçar ama yılanın sokmasına razı olur, helak olur gider. Dolayısıyla kendisini bu illüzyona inandırmak isteyen insanlar, aslında sadece zararda olan değil, bir anlamda da belki fevç fevç küfre yürüyen insanlar. Perdeyi hakikat telakki eden insanlar, doğru mudur?

Evet, tabii. Bakın burada İmâm-ı Rabbânî’den bir tespiti de sanki dercetmenin yeri gelmiştir: “Günaha azap yapılmasının sebebi küfür kokusu bulunması, küfür bulaşıklığı bulunmasıdır.” Neden? Hatâen yaptığına bir şey yok zaten; yani kazâen ayağın kaydı, Sürçtü, bunda bir şey yok. Niye azap var? Bilerek, isteyerek yapıyorsan var.

İnceleyin:  Deneysel Bilim

| Azm ü cezm ü kastedersen yani…

Azm ü cezm ü kastedersen var. Bu da nedir? Doğrudan küfür değildir elbette ama o kadar yakındır ki, kokusu vardır. Vardır çünkü insan inatla, bu kadar ısrarla günah işleyemez; bir yerde durur, bir yerde durur ve durmalıdır. Tıpkı dediğiniz gibi bu iç huzursuzluk onu “keşke olmasaydı” noktasına getirip inkâra sevk eder. Her günahtan küfre bir yol var, tam da bu demek.

| Öyleyse aslında güzel dinimizin, din-i mübin İslam’ın senin olmayan bir elmayı tüketmenle, o elmayla ilgili bir sorunu yok. Allah onu yeme dediği hâlde bu cesareti nereden buldun? Bununla bir sorunu var. Metayla değil… Sendeki o yanlış yapma hissiyle, o pervasızlıkla ilgili bir sorunu var.

Evet. Bunu nasıl yaptın? Emri ayaklar altına aldın… Şimdi şurada iki noktadan söz edilir. İki şey birden geldi aklıma ama kaçırmam inşallah. Biri şu: Allah kuluna gayret eder, kul Allah’a gayret eder, mümin mümine gayret eder. Ahlak âlimi Konyalı Hâdimî merhum şöyle bir tespit lütfediyor: Kulun Allah’a gayret etmesi, kulun Allah’ım kıskanmasıdır. İfadeye bak! Kıskanır diyor, nasıl kıskanır? Rabbimin emri çiğneniyor diye ıstırap duyar, bu olmaz der, Rabbimin emri nasıl ayaklar altına alınıyor diye acı duyar. Sevdiğinizin hükmü çiğneniyor bir anlamda. . .

Abdülhakim Arvâsî hazretleri mahpusken, hanımını Eyüp Sultan’daki dergâhtan sürükleyerek götürüyorlardı. Talebeleri bu durumu gördüler, ağlaya ağlaya cezaevinde arz ettiler. Efendim, hanım annemize bunu bunu yaptılar, saçı da açıldı filan diye anlattılar. Yürekleri dayanmıyor, söylemek çok ıstırap verici ama gizlemeye izin yok. Hazretin kelamı şu: “Allah Teâlâ’nın namusu bugün ayaklar altına alınmaktadır, bizim namusumuz kaç para eder?” Ya. . . Allah rahmet eylesin. Bakış açısı… Nedir bu? Namus-ı ilahi, yani din-i islam ayaklar altına alınırken biz namusumuzu nasıl görelim, bunun üzerinde nasıl duralım…

| Buna iffeti koy, buna Kudüs’ü koy, buna Mekke-i Miikerreme’yi koy, buna ticaret ahlakını koy, aile saadetini koy, ne koyarsan koy bunun içine.

Değer meselesi yani, değerlerinin farkında…

| İkinciyi de arz edecektiniz hocam, kaçmazsa dediniz.

Yani biraz kaçar gibi oldu da. . . Onun yeri gelecek yine şimdi. .. Zihni kontrol etmek çok zor. Böyle haylazlıklar yapıyor bazen. Allahümme salli alâ Muhammed.

Galib merhumun kırk sekiz mısralık şaheserini okuyordum, en çok üzerinde durduğum manzume odur. Bütün okullarda ders olarak okutsak şunu, şu kırk sekiz mısra ile her mesele hallolacak falan gibi hülyalarım, ham hayallerim vardır. Ben bu hayali muhafaza ediyorum da tatbik mevkisine gelmediği için ham hayal diyorum. Bir gün o şiire, mecliste de ehl-i ilim birkaç kişi var, inşallah hafızam beni yarı yolda bırakmaz diyerek başladım. Üçüncü bentte bir mısrada takıldım, dört defa geri giderek patinajla zor çıkardım, çok şükür dedim. Yerime oturduğum zaman o ehl-i ilim dosrum, ismini zikretmeyeyim şimdi, kulağıma eğildi. “Bir daha hafizam deme, ihtarı aldın,” dedi ve devam etti: “Çünkü sen hafızadan değil levhten okuyorsun. Araya kendin girdin, ikazı yedin!”

| Çok iyi. Kendini çıkar aradan…

Çıkar aradan ya… Çık aradan, kalsın seni yaratan. Bunu hayatın tamamında böyle görmek lazım. Namaz kılabiliyorsan bu bir keramettir azizim. Bu zamanda sen beş vakit namaza devam edebiliyorsan… Bu kadar mânilere rağmen… Fiziki zorluğu yok, abdest namaz her vakit toplam on dakika, fazla bile gelir. Ama bir istikrar, bir kararlılık, bir sabitkadem olma ister bu. Ömür boyu devam ediyor; yazı yok, kışı yok, tatili yok, pazarı yok…

| Bir performans ödevidir yani.

Tabii. Bu bir kerametin zuhurudur; bu sen korunuyorsun demektir, burada özel bir durum var. Namazı özel bir ihsan olarak, bir hediye olarak, sevgiliyle randevu fırsatı ve imkânı olarak görme alışkanlığına da ihtiyacımız var. Günahı savdı, bir vazifeyi yerine getirdi, yükü attı gibi değil de, bilakis, öyle bir imkân ki kim sevgilisine günde beş defa kayıt ve şart olmaksızın kavuşabiliyor, kusuruna dahi bakılmıyor… Bir lokale üye olsan kıyafetten dolayı giremediğin olur, aidat eksik olsa adamı içeri sokmazlar.

| Hakikaten öyle.

Ama burada kayıt ve şart yok, demek ki gözden çıkarılmadın, demek ki ümit var, demek ki sende hayat var! Çok güzel bir müjdedir bu. “Filan kulumu tardettim,” buyurdu Cenâb-ı Hak o dönemin peygamberine, vahyetti. Peygamber adamın yanına gitti, “Sen bittin, taraf-ı ilahiden tardedildin,” diye haber verdi. Adam gayet soğukkanlı karşıladı bunu. Bir müddet sonra karşılaştılar. “Ya benim işim iyi gidiyor, ticaretim güzel, şöhretîm güzel, her şey yolunda, sen de peygambersin yalan söyleyecek değilsin. Hani ben tardolduydum?” dedi. Peygamber sordu: “Dua eder misin?” “Hayır.” “Ağlar mısın?” “Hayır.” “Bitmişsin, haberin yok,”dedi, “bundan büyük felaket olmaz; gözün yaşamıyor, dua etmiyorsun ve diyorsun ki işim iyi. Ne iyi? Battıkça batıyorsun.” Ümidi olan ağlar, ümidi kesilmemiş insan ağlar. Bizde gözyaşı rahmet; nisan yağmuru müjde ve neşe; gözlerin ağlaması da ruhun gülmesidir. Modern çağda bu kavramı da kaybettik; ağlamayı olumsuzladık, negatif kodladık; ağlamamak lazım, ağlamak zayıflıktır gibi çok berbat bir anlayış bu. Olur mu hiç! Ağlamayan gülemez ki zaten. Gülmek ağlamanın ta kendisidir, madalyonun biri bir yüzü, biri bir yüzüdür.

| Hakiki gülenler hakiki ağlayanlardır.

Hayati İnanç&Bekir Develi – Fabrika Ayari,syf.15-27

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir