Bir Savaş Sonrası İdeolojisi Kemalizm

kemalizm3d Bir Savaş Sonrası İdeolojisi Kemalizm

Son yıllara kadar üzerinde konuşulması, yazılması düşünülmesi mümkün olmayan bazı tabu hükmündeki konular yavaş yavaş günlük basın da dahil olmak üzere tartışmaya açıldı. Türkiye’nin siyasî, sosyal,eğitim ve kültür kurumları üzerinde bir noktadan sonra bir Örtünün veya bir zırhın varlığı herkesçe bilinmektedir. Bunun “resmî ideoloji” veya gerçek adlandırmasıyla “atatürkçülük” olduğu da malumdur. Burada Mustafa Kemal’i yargılamak veya kötülemek gibi bir düşünceye sahip olmadığımızı hemen belirtmek istiyoruz. Asıl üzerinde durmak istediğimiz, ona isnad edilen ideolojinin bügün Türkiye’nin problemlerine akılcı çözümler getirip getirmeyeceğidir.

Bizim tarihlerimizde “Osmanlı Devleti’nin Ömrünü tamamladığı için yıkıldığı” bir mütearife (aksiyom) olarak yazılmaktadır. Meseleye farklı bir bakış ise bize şunu söylemek imkânını vermektedir: Osmanlı Devleti emperyalizmin önünde en azından manevî bir engel teşkil ettiğinden yıkılmıştır: Onun merkez topraklarında kurulan devletin bu yüzden tamamen farklı -hatta ona zıd-olması gerekiyordu. Türk devrimi ideolojisinin omurgasını bu farklı  zıd olma mecburiyeti oluşturmaktadır.

Hilafetin ilgası, tekke ve zaviyelerin kapatılması, laiklik prensibi, yazı-dil ve tarih inkılabı vs. bütün bunlar üzerinde bir de bu açıdan düşünülmesi gerekmektedir.

Hilafet en çok hangi güçlerin önünde engel teşkil ediyordu edebilirdi? Tekke ve zaviyeler Sultan Abdülhamid tarafından anti emperyalist bir tepki oluşumunda rol oynar hâle getirildikleri için de hedef seçilmiş-kapatılmış olamaz mı?

Türkiye’de “bağımsız” Devlet’in yaptığı yazı ve dil devrimlerini Sovyet kontrolündeki Türk toplulukları üzerinde hangi güç uyguladı? Acaba Hıristiyan olamayacağımız için mi laik olduk?

Kavim esasına dayanan “Türk Devleti” neden Türkiye dışındaki Türklerle hiç olmazsa kültürel ilişki kuramadı? Osmanlı Devleti’ni “Türk Devleti” ortadan kaldırdığına göre, Osmanlı Devleti’nin sahası üzerinde kurulmuş diğer devletlerle neden kalıcı ilişkiler kurulamadı da ancak dünyanın patronluğunu yürüten devletlerin istediği tarzda münasebetler kurulabildi?

Türkiye çevresiyle en geniş ilişkileri kurabilecek konumdayken neden dünyayla irtibatı kesik bir ada haline getirildi?

Bu soruların ancak şöyle bir cevabı olabilir: Türkiye’nin sahip kılındığı “savaş sonrası ideolojisi” ancak böyle bir harekat alanı öngörüyordu….”

Savaş sonrası ideolojilerinin, “emperyalistlerin savaşla yapamadıklarını barış ortamında gerçekleştirmek durumunda oldukları” gerçeğini unutmamak lâzımdır…

Kemalizmi belirleyen “Atatürk devrimi” ya da “devrimleri” pratiği Mustafa Kemal’in, hukukçulara, yaptıkları ile ilgili hukuki dayanak sorduklarında, “ben yapayım, siz kaide haline getirip kitaba yazarsınız” dediği rivayet edilir. Mustafa Kemal’in yaptığı ve kemalizmin gerekçe olarak ortaya çıkmasına yol açan değişiklik, devrim (ya da devrimler)i şöylece gruplandırabilir ve sıralayabiliriz:

1. Osmanlı Devleti’nin sona erdirilmesi ile ilgili uygulamalar

* Saltanatın kaldırılması (1.11.1922)

* Ankara’nın başkent yapılması (13.10.1923) * Cumhuriyetin ilanı (29.10.1923)

* Soyadı Kanunu (21.6.1934)

* Efendi, bey, paşa gibi lakapların ve Unvanların ilgası (26.11.1934)

* Ayasofya camiinin müze haline getirilmesi (1.2.1935)

2. Dine, dini kurumları, dini sayılan unsurlara karşı uygulamalar

* Hilafetin ilgası, Şer’iye ve Evkaf vekaletler’ınin kaldırılması,tevhid-i tedrisat (eğitim birliği-tekeli) uygulamasına geçilmesi (3.3.1924)

* Şapka-kıyafet devrimi (25.11.1925)

* Tekke ve zaviyelerin, türbelerin kapatılması (30.11.1925)

* İsviçre’den aktarma Medenî Kanunun kabulü (17.2.1926)

* Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (anayasa)ndan “Türkiye Devleti’nin dini din-i islamdır” ibaresinin çıkarılması (16.4.1928)

* Latin harflerinin kabulü (1.11.1928)

* Okullardan arapca farsca öğretiminin kaldırılması (1.9.1929)

* Ezanın türkçeleştirilmesi (18.7.1932)

* Hafta tatilinin cumadan cumartesi pazara alınması (1936)

3. Teknik değişiklikler

* Gregoryen takvimin kabulü (26.12.1925)

* Latin rakamlarının kabulü (24.5.1928)

* Ölçü ve tartıların değiştirilmesi (1.4.1931)

4. Kemalizmi ideolojileştirme uygulamaları

” Yüksek öğretimde inkılâp tarihi dersleri verilmesi (22. 11. 1925‘ Ankara Hukuk Mektebi, M. Esat Bozkurt)

” llk M. Kemal heykelinin açılması (İstanbul Sarayburnu’nda) (4.10.1926)

* Türk Tarih Kurumu’nun kuruluşu (15.4.1931)

* Devletçilik ilkesinin CHP programına dahil edilmesi (10.5.1931)

* Halkevlerinin kurulması (19.2.1932)

* Türk Dil Kurumu’nun kurulması (12.7,1932)

* Türk İnkılabı Enstitüsü’nün kurulması ve üniversitede inkılap derslerinin başlaması (4.3.1934)

* Altı Ok’un anayasaya sokulması (5.2.1937)

5. Aktif statü hakları

* Mahalli idarelerde kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi (3.4.1930)

* Kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması (5. 12. 1934)

İlk grupta Osmanlı Devleti’nin sona erdirilmesi ile ilgili uygulamalar zikredilmiştir. Bunlardan ilki saltanatın kaldırılmasıdır. Saltanatın kaldırılması esasında tek başına Osmanlı Devleti’nin sona erdirilmesi anlamına gelmektedir. Fakat Ankara başkent yapılmadan ve Cumhuriyet ilan edilmeden bu uygulama tam bir zemine oturmamıştır. Hatta hilafetle Osmanlıhk özdeşleştiğinden, halifeliğin kaldırılması da bir bakıma Osmanlı Devleti’nin sona erdirilmesi ile ilgili bir uygulamadır.

Burada “Cumhuriyet”in en azından halkın katılımını sağlayan bir uygulama olarak değerlendirilmesi mümkündür. Ancak, Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanının en önce ve esasta Osmanlı Devleti’nin sona erdirilmesi ile ilgili bir uygulama olduğu kanaatindeyiz. Çünkü,Cumhuriyet sonrası ile öncesi arasında haklar ve hürriyetler açısından önemli bir olumlu değişiklik olmamıştır. Cumhuriyet’in ilânından sonra, çeşitli vesilelerle idam edilenlerin, hayatına son verilenlerin sayısı, Millî Mücadele sırasındaki savaş kayıplardan çok fazla olmuştur.

Soyadı kanunu ile lâkap ve unvanların ilgası da Osmanlı kültürünün, değerlerinin ve hatta hiyerarşisinin belli ölçüde devamına karşı uygulamalardır. Osmanlı unvanlarının gelenekten gelen kabullere yaslanması, yeni unvan ve hiyerarşinin yerine oturmasına engel teşkil etmektedir. Lâkap ve unvanlar ilga edilip, “soyadı” uygulamasına geçilerek direnen bir Osmanlılık unsuru ortadan kaldırılmak istenmiştir. Burada soyadı kanununun gerçek değil, sun’i bir soyadı uygulaması getirdiği hatırlanmalıdır. Birçok aile (yani soy) adlarının alınması baştan yasaklanmıştır. Bu durumda gerçek soyadları yerine, nüfus memurlarının uygun bulduğu, tevzi ettiği sun’i soyadları ile yeni bir soy tarihi başlamış olmaktadır.

Soyadı kanunu, aynı zamanda Mustafa Kemal’in Osmanlı ve İslâm adlandırmalarından kurtulmasına imkân hazırladı. Mustafa Kemal, Osmanlı döneminde tuğgeneral olmuş, böylece “paşa” unvanını kullanmaya hak kazanmıştı. Mustafa Kemal’in resmî unvanları çok Önemsediği, yakınında bulunmuş Rauf Bey ve Kâzım Karabekir gibi kişiler tarafından da belirtilmektedir. Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele sırasında müşir-mareşal rütbesine yükselmiş, ayrıca TBMM ona «gazi» unvani vermiştir. “Gazi” esas itibarıyla, din uğruna cihad edenlere, bu uğurda savaşıp yaralananlara verilen bir unvandır. Savaşa giren ve şehid olmayan herkes gazidir. Fakat, Mustafa Kemal’e verilen unvan bundan farklıdır, bir nevi bütün rütbeler tükendikten sonra verilen bir unvandır.

Daha önce ilk Osmanlı padişahlarının (Osman Gazi, Orhan Gazi, Murat Gazi) bu unvanla anıldığını biliyoruz. Osmanlı Beyliği Selçukluların Bizans ucunda bir gaza devleti olarak ortaya çıktığı için, onun yöneticileri Sultan’ül-guzzat/ gaziler sultanı olarak anılmışlardır. Son yüzyılda, düşmana karşı çok parlak mücadeleler vermiş büyük kumandanlara gazilik unvanı tevcih edilmiş (Gazi Osman Paşa, Gazi Ahmet Muhtar Paşa gibi), bu kişiler toplum içinde büyük itibar görmüşlerdir.

Mustafa Kemal Paşa’ya “Gazi” ünvanı verildikten sonra, bütün diğer isim ve unvanları kullanılmaksızın, bu unvanı kullanılır olmuştur. “Gazi” dönemi için bir tek kişiyi anlatmaktadır: Mustafa Kemal Paşa.

Mustafa Kemal hem dinî muhteva taşıyan, hem de Osmanlılık kokan bu unvandan, soyadı kanunu ve soyadını koruma kanunu’ ile kurtulmuştur.

Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi de Osmanlı Devleti’nin sona erdirilmesi ile ilgili bir uygulamadan başka bir şey değildir. Bilindiği gibi İstanbul’un Fatihi Sultan Mehmed Han, fetihten sonra, hâkimiyet sembolü olarak İstanbul’un en büyük mabedini camiye çevirmiş, ona çok zengin vakıflar bağışlamıştı. Nasıl sembolik olarak İstanbul Osmanlı Devleti’nin devamını çağrıştırdığından yerine Ankara, başkent yapılmışsa, Ayasofya da Osmanlı hâkimiyetinin sembolü olduğu için camilikten çıkarılarak müzeye çevrilmiştir.

İkinci grupta, aslında Osmanlı Devleti ile özdeşleştirilmiş İslâmiyet’e, dine, dinî kurum veya dinî sayılan unsurlara karşı uygulamalar sıralanmıştır. Burada da hilafetin kaldırılması ile Türkiye’de İslâmiyet’le ilgili kesin tutumun belirlendiği söylenebilir. Ancak hilafetin siyasî yönü dikkate alınarak tek başına bu uygulamanın İslâmiyet’i ortadan kaldırma yönünde yeterli sonuçlar doğurmayacağı da muhakkaktır. Şekil olarak Müslümanları Müslüman olmayanlardan ayıran kıyafetin yasaklanmasından, İslâm toplumunun sivil kurumları olan tekke ve zaviyelerin ortadan kaldırılmasına, İslâmiyet’in toplum hayatını düzenleyen hükümlerine karşı Hıristiyan İsviçre medeni kanununun iktibasına kadar bir dizi uygulama tabii olarak Anayasa’dan «devletin dini» maddesinin çıkarılması ile neticelendirilmiştir. Bu noktada İslâmiyet’le bütün alâkalar kesilmişken, İslâmiyet’in fiili, kültürel ve 1 24/1 1/1934 tarih ve 2578 sayılı kanunla Kamal öz adlı Türkiye Cumhurreisine verilen ‘Atatürk’ adının veya bunun başına ve sonuna söz konarak yapılan adların hiç bir kimse tarafından alınamayacağını buyuran kanun. (1934) sembolik devamını sağlayan yazı, arapça öğretimi, ezan, cuma tatili gibi unsurların ortadan kaldırılması da gerekli görülmüştür. Laikliğin 1937’de Anayasaya girmesi ise bu uygulamalardan sonra fiili durumun resmileştirilmesi olmuştur.

Tekkelerin, zaviyelerin kapatılması kemalist üslupla kolaylıkla izah edilmektedir. Bu Osmanlı-İslâm sivil toplum kurumları yerine, Cumhuriyet’ten sonra batı tarzı parti, dernek gibi sivil toplum kurumlarının oluşmasına da gerçek anlamda imkân verilmemiştir. Hadi tekkeler eski toplumun kurumları idi, ya partileşmeye, dernekleşmeye, sendikalaşmaya izin verilmemesi nasıl izah edilecektir? Nitekim Memurin Kanunu’na memurların siyasi dernek ve klüplere girmelerini yasaklayan hükmün konulması sırasında, tereddüte düşenlere Atatürk şöyle karşılık verir: “Ben bu maddede değiştirilecek bir şey göremiyorum. Çünkü burada memurların politik derneklere girmesindeki amaç, onların benim partimden başka bir partiye girmesi demektir. Bu bakımdan bu madde hatta yararlıdır ve kesinlikle değiştirilmemelidir.” (M. Goloğlu, Tek partili Cumhuriyet, 191-192)

Türkiye’de İslâmiyet resmen Atatürk döneminde de yasaklanmamıştır. Fakat din ve vicdan hürriyetinin Tek parti döneminde baskı altında tutulduğu bilinmektedir. Bu dönemde, her seviyede dinî tedrisat da men edilmiştir. Bu yüzden, ancak gizli-örtülü bir tedrisat sözkonusu olabilmiştir.

Kemalistlerin bu gizli tedrisata karşı oluşturduklan tepki, resmen dinî tedrisata izin verildikten sonra, izinli tedrisata karşı da yöneltilmiştir. Bir ülkede hem hürriyetlerin, bilhassa din ve vicdan hürriyetinin olduğundan söz etmek, hem de din öğretimini mahküm etmek kemalizmin çift kişilikliliğinin göstergelerindendir.

İslâmiyetin gizli, herkese açıklanmayan bir tarafı olmadığından, İslâm dininin gizli öğretilmesi ihtiyacı da bulunmamaktadır. “İslâmiyet her ne kadar yasaklanmamışsa da bazı hükümleri çağdaş nizamımıza-resmî ideolojiye veya kemalizme aykırıdır. O zaman bu aykırı olan hükümlerin öğretilmemesı gerekir»)” denilebilir. Fakat bugüne kadar anayasalardan yönetmeliklere kadar hiçbir mevzuatta, İslâmiyet’in şu kısımlarının öğretilmesi yasaktır, şu ahkâmının bilinmemesi lâzımdır gibi hükümler yer almamıştır. Buna rağmen, resmî denetim altında öğretim yapan imam hatip okulları dahil, dini öğretime kuşkulu bakışlar, bir kemalist gelenek olarak sürmektedir.

Üçüncü grupta teknik değişiklikler sözkonusu edilmiştir. Bu grupta yer alım uygulamalar ideolojik olarak büyük bir önem taşımamaktadır. Kabul edilen ölçüler tümüyle batının standartlarını da yansıtummaktadır. Ancak Ingilizler, bugün de farklı ölçülerini korumaya devam etmektedir. Fakat bir Müslüman toplumda da böyle değişikliklerin yapılması büyük veya rahatsızlık verici bir dönüşüm sayılmaz.

Dördüncü grup, kemalizmin asıl yaptığı, kendisini doğrudan ifade etmek istediği üillerle ilgilidir. Burada tepkiden çok, icra vardır. Kemalizmin asıl kimliğini bu gruptaki uygulamalardan çıkarmak gerekir. Yoksa, sadece yıktıkları ve eleştirdiklerinden bir kemalizm tablosu çıkarmak doğru ve yeterli olmaz.

Burada ilk uygulamalar dikkat çekicidir. Kemalizmin doğrudan kendini ifade ettiği ilk uygulama, kendini kabul ettirme, savunma kastıyla bir inkılâp kürsüsüne vücut vermesidir. Diğer bir erken başlangıç ise, heykeller vasıtasıyla tecessüm etmiş olarak halkın karşısına çıkmasıdır. Tarih, Dil kurumları ile Halkevlerinin kuruluşu aynı seriden, ideoloji oluşturma ve yaygınlaştırma uygulamalarıdır.

İlmin denetimi ve tekelci bir ideolojinin oluşturulup benimsetilmesi yolundaki kurumlaştırmalar kemalizmin uygulamaları arasında Ölönemli bir yer tutar. Bu maksatla, eğitimde tevhid-i tedrisata-öğretim tekeline başvurulmuş, üniversite yeniden teşkilatlanmış, bu arada yetişmiş eleman sıkıntısı çekildiği halde, öğretim üyelerinin büyük bir çoğunluğu tasfıye edilmiş, öte yandan da Tarih ve Dil kuramlarına vücut verilmiştir.

Türkiye’de devlet kendi özel laiklik anlayışının bekâsı için nasıl Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuş ve böylece din işlerinin kontrolünü sağlamışsa, aynı şekilde atatürkcülüğün bekâsı için de öğretim-ilim kuruluşlarının kontrol ve yönlendirilmesini de teşkilâtlandırmıştır.

Burada bazı çelişkiler kaçınılmaz olmaktadır. Meselâ, o günkü siyasî görüşle, dinin hükümlerinin uyuşmadığı zamanlar olabilmektedir. Böyle zamanlarda dinin hükümleri değiştirilemeyeceği için, bu görüşün açıklanması, devletin görüşüne karşı ileri sürülmesi, bir laiklik ihlali olarak şiddetle karşılanmaktadır.

Böyle çelişkili durumların şüphesiz din sahası dışında ilim sahasında da görüldüğü zamanlar olmaktadır. Yani siyasi görüşle ilmin görüşünün uyuşmaması hâlinde, devlet, kendi görüşüne karşı ilmin görüşünün dikilebilmesini önlemenin en dolaysız yolunu, «ilim» kuramlarının devletçe yönlendirilmesi yolunu, seçmiştir. Meselâ üniversitede bir bilim adamının sistemle uyuşmayan bilgilere sahip olması ve bu ilmî bilgisini talebelerine aktarması düşünülemez. Kısa dönemde siyasî sistemin fizikle, kimyayla uyuşmazlıkları olmayabilir. Ama sosyal ilimlerle, din ilimleriyle ve bilhassa da tarihle çakışmasının her zaman mümkün olmadığını rahatça söyleyebiliriz.

Tekelci kültür-eğitim kurumlarının teşkilini devletçilik ilkesi ile altı okun anayasaya sokulması izlemiştir. Dikkat edilirse, bütün bu kurumlaşmalar ve ideolojik yapılanmalar baştanbaşa totaliter bir sistemi ifade etmektedir. Bu sistem tek partici, tek şefci, bürokratikoligarşik bir siyasi ve sosyal yapı öngörmektedir. Nitekim Cumhuriyet Halk Partisi’nin 4. Kurultayında (1935) bu kesin ifadesini bulmuştur. Bu kurultayda bir parti programı değil, bir devlet düzeni programı hazırlanmıştır. Cumhuriyet Halk Partililer (yani kemalistler) bu devlet düzenine ‘demokrasi’ demektedirler. Parti’nin Genel Sekreteri Recep Peker bu kurultayda şöyle söyler: ‘Türkiye Cumhuriyeti bir Parti Devleti’dir”. Bundan sonra değişmez genel başkanlı, Genel sekreteri İçişleri bakanı, valileri il başkanı olan bir parti devletine vücut verilmiştir.

Altı okla oluşturulan yapının demokrasi ile, katılımcılıkla ilgisini kurmak güçtür. Kemalizmin altı oku, cumhuriyetçilik, halkçılık, devletçilik, milliyetçilik, laiklik ve inkılâpçılıktır. Bunlardan devletçiliğin, inkılâpçılığın ve laikliğin kesin olarak totaliterliği öngördüğünü söyleyebiliriz. Türkiye’de laiklik, yalın bir siyasi laiklik / din-devlet ayırımının ötesinde, dini kurumların toplum hayatındaki varlıklarının ortadan kaldırılması, dinin kontrolü ve hakim ideoloji doğrultusunda yönlendirilmesi şeklinde uygulanmıştır. Bu tarz bir anlayışın şiddetli baskıcı bir totaliterlik gerektirdiği kesindir. Uygulamalara bakarak cumhuriyetçiliğin, halkçılığın, milliyetçiliğin de totaliter çerçevelerde benimsendiği söylenebilir. Bu yüzden sonraki dönemlerde Türkiye’nin altı ok ilkelerinden kurtulmadığı için tam manasıyla demokratikleşemediğini söylemek mümkündür.

Altı ok ilkelerinin Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na (Anayasa’ya) sokulması görüşmeleri sırasında, Komisyon başkanı Şemseddin Günaltay’ın konuşması kemalist devletin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda yeterince açıklayıcıdır. Günaltay, öncelikle bu ilkelerin Türk’ün tarihteki hayatından çıkarıldığını öne sürer. Türk, bugüne kadar süregelen varlığını bu ilkelerle koruyabilmiştir. Türk, milliyetçi olduğu sürece yaşamıştır, yani kendi varlığının esaslarını kendi ruhundan çıkardığı sürece yaşamıştır. Bir milletin ana kanunu yapılırken ilk önce göz önüne alınacak şey, o milletin özellikleri.l, ruhundan doğan nitelikler olmalıdır. Ancak bu tür ilkelere dayanan bir millet, en büyük fırtınalar karşısında varlığını ve benliğini koruyabilir. Bugünkü Devletimiz işte o sayede kurulmuştur. O halde bugün Teşkilat-ı Esasiye’ye koyduğumuz ilkeler aleyhinde hiç kimse herhangi bir fikir açıklayamayacaktır. Bir liberal liberalizmi, bir komünist komünizmi savunamayacaktır. Savunursa suçlanacaktır… Günaltay bunları kemalizmin tamamlandığı, son şeklini aldığı günlerde söylemektedir.Atatürk’ün ölümünden bir yıl önce söylenen bu sözlerin Atatürkçe tasvib edilmediği ve atatürkcülüğe aykırı olduğu her halde kolay kolay öne sürülemez.

Bu sıralarda tek parti yönetiminin aldığı şekli Mahmut Goloğlu şöyle ifade etmektedir:

“Cumhurbaşkanı Atatürk, sadece adı kalan Halk Partisi’nin Genel başkanlığı da dahil olmak üzere, tüm siyasal ve sosyal kuruluşların ve güçlerin başı, yani şefi olduğundan, artık devlet başkanlığı ve cumhurbaşkanlığı deyimleri, hatta Atatürk adı bir yana bırakılarak sadece “Şef deyimi kullanılmıştır…. Celâl Bayar’ın okuduğu uzun hükümet programında “Şef ’ deyimi o kadar çok ve o kadar sık kullanılmıştır ki….” (Goloğlu: Tek partili Cumhuriyet, 220)

Halkçılık ve ihanet fobisi

İsmet Paşa’nın Millî Mücadele’nin sonlarında, Mudanya Mütareke’sine yakın günlerde, mağlup Yunan kuvvetlerine bakarak yanındakilere -gerçek düşman içimizde- dediği birçok kaynakta yer almıştır. Lord Kinros, Mustafa Kemal’in halkdan çekindiği için öne sürdüğü demokrasi ilkelerine aykırı bir siyaset güttüğünü yazar.

‘Gerçek düşman’dan, yani halkdan korkmak üzerine bina edilen bütün yönetimlerin, ister istemez sıkı denetimlere, sıkı yönetimlere, baskılara başvurması gerekecektir. Çünkü yönetici elit kuvveti elinde bulundurmakla beraber sayıca azdır, azınlıktır. Yönetici elit silah gücünü, polis gücünü, kanun gücünü, olağanüstü durumlarda daha da ağırlaştırarak halka karşı kullanmaktan geri kalmaz.

Bu ihanet fobisi, Cumhuriyet’e, devlete, yöneticilere karşı silahlı, silahsız halk hareketleri olabileceği, bunun için her daim müteyakkız olunması gerektiği türünden tezlerin kanunlara, anayasalara yansımasına ya da mesnet teşkil etmesine yol açmıştır.

Türkiye’de halk, yeni yetişen nesiller, şu veya bu şekilde bu fobinin tesiriyle sıkıntılara, baskılara maruz bırakılmıştır. Olayların akışı
içinde, hemen hissedilmeyen bu durum, yakın tarihe dikkatle bakanlar tarafından kolaylıkla görülecektir.

Şüphesiz devlete ve topluma karşı suçlar olabilir. komplolar ortaya çıkabilir. Ama bu türden olaylar, kanun dışı tutumlara, baskılara, suçsuz insanlara zulmedilmesine gerekçe yapılamaz.

Keytî mahkemeler, tüyler ürperten işkence metodları, kişilik törpüleme uygulamaları, Kur’an-ı Kerim’e taarruza kadar varan saygısızlıklar, suçu kişiden ailesine, mensup olduğu topluluğa, hatta halka ve onun inancına kadar genelleştirme tavrının yansımaları Cumhuriyet’in tek parti döneminden sonraki dönemlere miras kalmıştır.

Son grupta, kemalizmin halk lehine, aktif statü haklarından birini, en azından bir cins lehine, genişlettiği intibaı uyandıran birbirini tamamlayan iki uygulama sıralanmıştır. Kadınların önce mahallî idarelerde, sonra da genel olarak seçme ve seçilme hakkının tanınması ciddi bir demokratikleşme görüntüsü vermektedir. Kemalistler kadınlara oy hakkı vermede birçok Avrupa ülkesinden önde gittiklerini sık sık tekrarlarlar. Ancak bunun gerçek anlamı üzerinde durmaktan kaçınırlar. l930’lar Türkiye’si gerçek seçimlerin mümkün olmadığı bir cumhuriyetti. Yani değil kadınlar, erkekler dahi seçme seçilme haklarını kullanamıyorlardı. Bu kanunlarla, şefın tayin ettiği erkeklere bir miktar da kadın katılmış olmaktadır.

Kemalizm, komünizmin işçi sınıfını, proleterleri dayanak yapması gibi, gençleri ve kadınları dayanak olarak kullanmıştır. Gençler sırtları sıvazlanarak, emanet bırakılarak, kadınlar ise hayalî siyasî haklar verilerek etkilenmiştir.

Burada, kısaca 1934’de 18 kadın milletvekili arasında Meclis’e giren köylü kadınından söz etmek istiyoruz. Cumhurbaşkanı Ankara köylerini gezerken “Satı Kadın”ı gözü tutuyor. Onu milletvekili yapmak istiyor. Önce adını değiştiriyor. Satı “Han” (ne demekse) oluyor. Sonra başörtüsü çıkarılıyor, fötr şapka giydiriliyor, şalvar çıkarılıp tayyör giydiriliyor, yani kadıncağızın bütün kimliği değiştirilerek, aslî hüviyetinden uzaklaştırılarak Meclis’e girmesi sağlanıyor.

Kemalizme mal edilen uygulamalara bakarak şunu söylemek mümkündür, kemalizm esas yaptıklarıyla değil, yasakladıklarıyla kendini göstermiş, etkili olmuştur. Burada zikretmediklerimiz arasmda, Türk müziğinin neredeyse tamamen yasaklanması, zengin bir medeniyet dili haline gelmiş bulunan Osmanlıca’nın yasaklanması, her ikisinin de tahkire konu olması, hakarete uğratılması kültürel yasakçılığın boyutlarını kısmen göstermektedir. Ayrıca milliyetçiliği alem yapmış bir sistemde müzik, dil gibi kültürel unsurlara karşı batı kültürünü yaygınlaştırmak için resmi tutum alınması anlaşılabilir değildir. Müzik konusunda bu açıkça söylenmiş, Türk müsıkisinin geri, batı müziğinin ileri olduğu açıkça ifade edilmiş, batı müziğinin benimsenmesi yolunda sistemli olarak çalışılmıştır. Türkçeye bu tarzda doğrudan hücum edilememiş, bir dönemin zengin türkcesi-osmanlıca hedef olarak seçilmiştir. Dil devrimi neticede, türkçenin özleşmesi adına savunulmuş olmasına rağmen, dilimize batı dillerinden büyük miktarda kelime girişine yol açan bir uygulamaya dönüşmüştür. (Bu konuda bkz. Batılılaşma ihaneti, 129-164)

Baskın bir görüşe göre, Türkiye cumhuriyetinin temelini laiklik teşkil etmektedir. Diğer bütün prensipler ancak laiklikle birlikte var olabilir. O yüzden, her şey bir yana laiklik bir yanadır. Hatta, “demokrasi mi, laiklik mi?” sorusunu sorup “demokrasi olmasa da olur” diyen “aydın”lar dahi vardır.

Kemalizm, hedef olarak dini ve dinî kurumları seçtiğinden, iştigal alanı bu olduğundan, kendisi toplumda daralttığı kutsallık alanına yerleşmiştir. Mustafa Kemal, türbeleri kapatmıştır. Fakat Türkiye’de bütün zamanların en büyük türbesi (adı türbe olmaksızın, mozole denilmesi tercih ediliyor) onun adına yapılmıştır. Hiçbir Osmanlı sultanının mezarı, Türkiye’nin ilk cumhurreisinin mezarıyla kıyaslanamaz. Belki de Anıtkabir’in alanına altı yüz yıl boyunca saltanat sürmüş bütün Osmanlı sultanlarının türbelerinin sığması mümkündür. Ayrıca, Osmanlı sultanlarının türbeleri etrafında, hiçbir zaman bugün olduğu gibi bir merasim de geliştirilmemiştir.

Osmanlı sultanları türbelerinde genellikle yalnız değildirler. Birçoğu kardeşleriyle, çocuklarıyla, eşleriyle birlikte yatarlar. Mustafa Kemal Anıtkabir’de yalnız bırakılmıştır. Hatta çevresine başka ölülerin gömülmesi, ayrı bir “devlet mezarlığı” kurularak önlenmiştir. 1960 darbesinden sonra darbenin lideri ve sonradan cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel ve bazı “şehid’ler Anıtkabir bahçesine gömülmüşken, bunlar 1980’den sonra sökülüp atılmıştır.

Türbe ziyareti bir gerilik belirtisi olarak kabul edilmiş ve tek parti döneminde tamamen yasaklanmış, fakat Atatürk’ün kabri Türkiye Cumhuriyeti’nin protokoler ziyaret yeri haline getirilmiştir. Yerli yabancı protokolde yeri olan herkes Anıtkabir’i ziyarete mecbur edilmiş, ziyaret etmeyenler şiddetli tepkilere maruz bırakılmıştır. Ölülerden yardım istemeyi kınayan Mustafa Kemal’in mezarı bir süre sonra dilek dileyenlerin, şikâyette bulunanların kapısı haline gelmiştir. Hatta, mezarından başka bir nevi “makam”ı sayılan heykelleri bile aynı maksatla ziyaret edilir olmuştur. Müsbet ilim mensupları, hukukçular, üniversite öğretim elemanları, doktorlar cübbeleriyle; Ankara’daysalar Anıtkabir’e, Başkent dışındaysalar büyük heykellere toplu ziyaretler ve şikayetler yapmışlardır.

Kemalizm, İslâm dinini hayattan tecrit etmek için çeşitli uygulamalara başvururken, ona alternatif kurumlar üretmeye çalışmıştır. Mesela, cami ve tekkelere karşı halkevleri kurulmuştur. Toplumun sosyal hayatında önemli yer işgal eden bayram gibi dinîislâmî uygulamalara karşı milli bayramlar ikame edilmeye çalışılmıştır. Burada bilhassa geleneklerin tesirine henüz girmemiş ve etkilenmesi kolay çocuklara ve gençlere yönelik bayramlar ihdas edilmesi üzerinde dikkatle düşünmek lâzımdır.

D.Mehmet Doğan – Bir Savas Sonrasi Ideolojisi Kemalizm,syf.89,102

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir