Aydın Başar – İrfan Yolculuğu -Alıntılar

aydin-basarin-yeni-kitabi-asalet-yayinlarindan-cikti-h1608118045-0cb4da-300x150 Aydın Başar - İrfan Yolculuğu  -Alıntılar
Şah Nakşibend Hazretleri bir defasında abdest için ısıtılan suyu malayani sözlerle ocağa koyan müridlerine şu nasihatte bulunmuştur: “Gafletle pişirilen yemekten yiyen ve gafletle ısıtılan suyla abdest alan kimsenin gönlüne zulümat ve gaflet gelir.” Yükseldikçe hassaslık da artıyor.”
Sayfa 28
———————–
Mehmed Şevket Eygi Beyefendi, Eyüp Sultan’daki Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği’ndeki Ocak 2013 tarihli söyleşisinde bize sevgi ve saygıya dair birçok güzellikleri hatırlattı. Nazik İstanbul beyefendilerinden ve nazik İstanbul hanımefendilerinden bahsetti. İstanbul beyefendileri ve hanımefendilerinin en çok kullandığı kelimenin “Efendim” kelimesi olduğunu söyleyen Eygi; “Şimdi bu “efendim? kelimesi tarihe karıştı. İniltiler, böğürtüler onun yerini aldı, bu da İstanbul için bir kayıp oldu” dedi. Eski İstanbulluların en az kullandığı kelimenin ise “ben” kelimesi olduğunu, onun yerine “bendeniz” yahut “fakir” dediklerini söyledi. Şimdi ise durum o kadar acıklı bir hale geldi ki bazı edebiyatla uğraşan büyüklerimiz bile yazılarında; “ben fakir” gibi garabet düzeyinde ifadeler kullanabiliyor. Geleneklerimizden uzaklaşınca kullandığımız dil de böyle paldır küldür dökülüyor. Yine bu söyleşiden öğrendiğimize göre eski İstanbullular kendi evlerinden bahsederken “fakirhane”, başkalarının evlerinden bahsederken de “devlethane” ifadesini kullanırlarmış, “cami” yerine de “cami-i şerif” derlermiş.
—————————–
(İhsan Sureyya Sırma):Yirmi sene hocalık yaptığım Erzurum’a bir konferansa gittim.Konferanstan sonra benim ayrıldığım fakültede profesör olmuş birisi “Ya hocam Buhari de kim?” dedi. Adam Arapça bir ibareyi okuyamıyor, bir ayete doğru düzgün mana veremiyor, şunun bunun görüşünü nakletmiş onu profesör yapmışlar, utanmadan Buhari aleyhinde konuşuyor. Bu bir akımdır, buna karşı uyanık olalım, müteyakkız olalım.”
Sayfa 225
—————————-
Mükremin Halil Yinanç’ın da bu kahvenin müdavimi olduğunu belirten Ayvazoğlu onun hakkında şunları söyledi: “O burada bir masaya oturmuşsa, hayranları etrafını kuşatmışsa orada ne konuşulur? Osmanlı tarihi konuşulur, İslam tarihi konuşulur, şecere ilmi konuşulur. Öyle bir adamdır ki ayaklı kütüphane. Diyelim ki bir savaşı anlatıyor; öyle bir anlatırmış ki sanki o savaşın içindeymiş gibi. Mesela Hazreti Ali’nin bir kahramanlığını anlatırken; “Hazreti Ali kılıcını çekti” deyince kılıcını çeker gibi yaparmış. Yani bunları anlatırken dinleyicilerini de mest edermiş. Eskiden bu insanlara erbab-ı kelam, mir-i kelam derlerdi. Şimdi maalesef bu sohbet ehli adamlar pek kalmadı.”
Sayfa 22
—————————-
Bu anma toplantısında bir nükte de konuşmacılardan Atilla Şentürk Bey anlattı; “Şefik Can Hoca anlatıyor, Bir gün Tahirü| Mevlevi lisede öğretmenken Sadık Bey diye bir arkadaşı yanına gidiyor, latife yapmak amacıyla 17, Yüzyıl divan şairlerinden Nef’i’nin yine divan şairlerinden Tahir Efendiye yazdığı şiiri soruyor. Tahirü’i Mevlevi bu şiiri ona okuyor: “Tahir efendi bana kelp demiş/ İltifatı bu sözde zahirdir/ Maliki benim mezhebim zira/ İtikadımca kelp tahirdir.’ Tabii Tahirü’l Mevlevi çok zeki ve hazır cevap bir insan olduğu için Sadık Bey’in muzipliğini anlayınca sakince diyor ki: Sadık Bey kelbin (köpeğin) tahir (temiz) olması konusunda dört mezhebin arasında ihtilaf var fakat bir hakikat var; kelb sadıktır.”
Sayfa 183
————————————
Hep tartışıp durmuşuzdur; İslam’da insan hakları kavramının olup olmadığını… Emin Işık Hoca’nın sözlerinden anlıyoruz ki İslam bu meseleyi herkese ödevler yükleyerek halletmiştir. Herkesin ödevini yaptığı bir toplumda insan hakkı diye bir sorun zaten olmuyor. Emin Işık Hoca bu konuda şöyle dedi: “İnsanlar hep hürriyet istiyorlar. Kimse vazifem nedir diye sormuyor? Ödevini yapmayan adamın hürriyeti mi olur? Peygamber Efendimiz’in Veda Hutbesi”ne bakın, hep vazifelerini anlatıyor insanlara. Hiç hüriyetten bahsetmiyor. Ey nas, kadınlarınızın haklarına riayet edin, kölelerinizi ezmeyin diyor. Hep sorumluluk yüklüyor. Gandi, Peygamber Efendimiz’in veda hutbesine hayrandı. Diyor ki; “İnsan hakları beyannamesi diye uyduruk bir şey koymuşsunuz önümüze, kim bunları uygulayacak? Müeyyidesi nedir bunların?” Bu yirmi maddelik insan hakları fasaryasının müeyyidesi yok. Onun için isteyen istediği gibi uygular.”
Sayfa 192
———————————-
Kendi irfanımıza dönmemiz gerektiğini söyleyen Ümit(Meriç) Hanım sözlerine şöyle devam etti: “Bir manada kendi irfan merkezimizi kaybetmiş bir ülke olarak biraz fazla Batı merkezli düşünüyoruz ve dünyaya böyle bakıyoruz. Çocukluğumuzdan itibaren okuduğumuz romanları düşünürsek hep Avrupa merkezli kitaplar olduğunu görüyoruz. Çok azımız bir Sadi’yi okuma teşebbüsünde bulunur. Avrupa ile idrakimizin sınırlı olması bizi bir manada coğrafi bir cehalete mahküm ediyor. Bu cehaletten kurtulmamız gerekiyor. O meşhur tabirle demir perde bizimle Asya arasında var.Bu idraklerimize konmuş olan bir demir perde. Coğrafyamızda ve tarihimizde olan bir demir perde değil. Cumhuriyet kuşaklar! olarak bu demir perdeyi zihnimize inşa ettiler. Biz bir mânâda doğuya, Azerbaycan’a, Suriye’ye, Ürdün’e, Mısır’a, İran’a sırtımızı dönük olarak kendimize bir konum belirledik. Gözlerimiz hep Batıya baktı. Zihin coğrafyamızın merkezi Avrupa oldu. Ben bunun yıkılması gerektiğini düşünüyorum. Bu Avrupa merkezli şemadan zihinlerimizi ve gönüllerimizi kurtarmak zorundayız.”
Sayfa 72
———————————–
İstiklal Mahkemeleri’nden bahseden Sılay sözlerine şöyle devam etti: “Nureddin Topçu diyor ki: İstiklal Mahkemelerinde hâkim yoktur, eşkıya vardır. 27 Mayıs’ta başbakan asan o mahkeme İstiklal Mahkemesi’nin yanında yunmuş yıkanmıştır. Bu mahkemelerdeki hâkim denilen adamlar hakikaten hâkim değildir, bir siyasalcı ya da bir doktoru hâkim yapmışlardır. Ankara’da İstiklal Mahkemesi’nde üç tane meşhur Ali vardır. Kel Ali, Kılıç Ali ve Necip Ali… Osman Paksüt, Kel Ali’nin torunu, Kılıç Ah de Altemur Kılıç’ın babasıdır. Üçüncüsü olan Necip Ali’nin de ye geni Yalçın Küçük. Bunları ben bilgi babında söylüyorum. Babanın günahını evlat çekemez. Herkes orada kendi hesabını verecek. Arşivleri incelerken 2170 idam kararı olduğu çıkıyor ama araştırmacı Ergün Ayvaz en az 5000 diyor. Size başka bir sayı daha vereyim. Cellat Kara Ali var, emekli olmak istiyor, emekli yapın” diyorlar; “Şu ana kadar 6128 ip çekmişim” diyor. İşte size üç faklı sayı. Bu konu tarafsız araştırmacılar tarafından araştırılmalı ve et doğru sayı ortaya konmalıdır.”
—————————-
Abdurrahman Arslan özgürlük denilince sadece liberalızmin değil demokrasinin de aynı vaatte bulunduğunu hatırlatarak bu konuda şunları söyledi: “Bizler iki kavram üzerinden konuşuyoruz özgürlüğü, Birisi liberalizm, birisi demokratlık, Bu ülkenin yüzde doksan sekizinin Muslüman olduğunu söylüyorlar. Kimler liberal, kimler demokrat bu beni hiçbir şekilde ilgitendırmıyor. Ama ben bir Müslümanın nasıl liberal olduğuna, ya da nasıl demokrat olduğuna şaşıyorum. Bu adam ya İslam”ı bilmiyor, ya da demokratlığın ya da liberalliğin hangi kabuller üzerine kurulduğunu bilmiyor. Onun için açık söylemek gerekirse ben bu hususta onlara acıyorum. Evet, ben de özgürlükten yanayım ama İslam ahlakının belirlediği bir özgürlüğü kabul ediyorum. Onun dışındaki bir özgürlük anlayışını kabul edemem, bu mümkün değıl. Elbette ki biz de köleliğe karşıyız, şiddete karşıyız. İlla ki demokrat veya liberal olmamız gerekmez bunlara karşı olmak için.”
Sayfa 204
——————————

Ayaklı kütüphane diye isimlendirebileceğimiz, anekdot hazinesine sahip isimlerden birisi de yazar Sadık Yalsızuçanlardır. Ara sıra kendisini arar tasavvuf ve tarikatların menşeine ve şeyh efendilerin geldikleri meşrep ve kanallara dair bazı bilgiler sorarım. Genellikle aradığımdan daha fazlasını onda bulurum. Onun saklı irfan hazinelerine dair çok az kişide olan bir genel kültüre sahip olduğunu biliyorum. Çok okuyup çok yazan, okuduklarını ya da şahid olduklarını en güzel şekilde aktarma becerisine sahip velud bir yazardır. Çok sayıda eseri bulunmaktadır. Kendisini okumak ve dinlemekte fayda var; çünkü onu dinleyen bir kitap okumuş gibi olur. 2011 yılının Ekim ayında Mecidiyeköy’deki bir mekânda onun bir dersini dinlemiştim. Bediüzzaman’ın Şualar adlı kitabından 7. Şua’ya giriş mahiyetinde bir ders yapmıştı. Tasavvuf ve Bediüzzaman konusu çerçevesinde şekillenen dersten aldığım kayıtlar ise şöyle:

“Bediüzzaman sufi midir, kelamcı mıdır, müfessir midir?” sorusuyla başlayan Yalsızuçanlar bu soruya şöyle cevap verdi: “Aslında bu konu daha önce yazıldı, çizildi, tartışıldı. Gerek yok bence Bediüzzaman şu mudur bu mudur diye tartışmaya. Çünkü süfidir dersek eksik kalır, kelamcıdır dersek eksik kalır, müfessirdir dersek o da eksik kalır. Bütün bu vasıfları belli miktarlarda kendinde taşıyan bir zattır. Ona eserleri üzerinden baktığımız zaman böyle söyleyebiliyoruz. Tasavvuf ve süfilere bakışıyla ilgili ise şu tespitleri yapabiliriz: “Eski Said” ve “Yeni Said? diye hayatını ikiye ayıran Üstad Hazretleri Yeni Said’e geçiş sürecinde etkilendiği eserin Abdulkadir-i Geylani Hazretlerinin “Fütuhu”l Gayb’ adlı eseri olduğunu söylemiştir.”

Sayfa 37
—————————–

“Lezzetler zehirli bala benzer, lezzetin elemi de vardır. Ölüm ahbaba kavuşmaktır, bak sevdiklerin öbür taraftadır? diyor. Üstad’ın en fazla etkilendiği zatlar ise birer süfi olan Abdulkadir Geylani ve İmam Rabbani’dir. Bir yerde Abdulkadir Geylani’nin eserlerini okuduğunu söyleyen Üstad onun için; “Kutsi mürşidim ve üstadım” ifadesini kullanmıştır. Başka bir yerde; “Eğer İmam-ı Rabbani hayattadır diye bir haber almış olsam, işimi gücümü bırakıp hemen Hindistan’a giderdim? demiştir. Onun süfi zatlarla münasebetinin olduğuna dair de bazı bilgiler vardır. Mesela Bitlis’teki Kübrevi Hazretlerinden kısa bir süre ders almıştır. Sonraki zamanlarda Bünyamin Ayâşi Hazretlerinin yanında da altı gün kadar kalmıştır.

Ayaş’ın eski Belediye Başkanı’nda bunun belgeleri var; kendisi Bediüzzaman’”la ilgili araştırma yapan birisi. Üstad bir yerde Mevlana Celaleddin Rumi’ye olan sevgisinden bahsetmiş ve şöyle demiştir: “O bir farisi mesnevi yazdı ben de Arabi bir mesnevi yazdım. Bu mesnevinin girişinde de ona olan sevgisini muhabbetini ifade etmiştir. Başka dört beş yerde daha Mevlana’dan bahis vardır. Sufilerin türbelerini de ziyaret eden Üstad bir gün Konya’ya gittiklerinde Hazreti Mevlana’nın huzuruna gittiğinde en dış kapıda ayakkabılarını çıkarmış ve avluya böyle girmiştir. Bu örnek ona olan derin saygısını göstermektedir. ÜStad, Ankara’ya geldiğinde de genelde Hacı Bayram Veli civarında kalmıştır.”

Sayfa 39
————————
Bazı kimselerin kendi görüşlerini her şeyin önünde tutarak onları İslam’ın doğruları olarak lanse ettiklerini söyleyen Ebubekir (Sifil) Hoca, bu konuda şunları söyledi: “Bugün birileri ortaya çıkıp tarihte kalması gereken bir meseleyi yenıden gundeme getirip; “Bu âlimler, bu kıtaplar sızi yüzyıllar boyunca aldatmış, Allah’ın kıtabından uzaklaştırmış; ben şimdi sizi hakikate götüreceğim” gibi bir iddia ile ortaya çıkıyorsa bunlara karşı da dikkatli olmamız gerekir. Bu kimseler kendi şahsi ilmi maceraları olarak bu meseleleri araştırabılırler, bunda bir mahsur yok. Ama kendince elde ettiği neticeyi insanlara İslam’ın doğrusu diye sunmamalılar. Bu ümmeti 1400 yıldır üzerinde yürüdüğü yoldan, kendi aidiyetlerinden, kımlığınden uzaklaştıracak şekilde bunu söylememeliler.”
Sayfa 439
———————————-

İstanbul terbiyesine göre insanlara hangi tarikata mensup olduklarının sorulmadığını ifade eden Eygi, bu konuda şunları söyledi: “İstanbul terbiyesinde “Ben şeyh Vehameddin Efendiye mensubum, siz kime mensupsunuz?” diye bir soru yoktur. İstanbul terbiyesinde insanlara bağlı olduğu tarikat sorulmaz. On yedi sene Mahir İz Beyefendiye gidip geldim, üç sene önce yeni öğrendim onun Nakşibendi tarikatına, Sami Efendi’ye mensup olduğunu. Seyyid olduğunu da o on yedi senede bir kere bile söylemedi. Bir kimse seyyidliği konusunda davul çalıyorsa, tarikatı konusunda davul çalıyorsa, bilin ki o işte bir bit yeniği vardır.”

Bu söyleşide Mehmed Şevket Eygi Bey kendisine gelen bazı nezaketsiz maillerdeki üsluptan da yakındı. Bir yazarın görüşlerini beğenmediğiniz zaman ona mail atarken; “Muhterem Beyefendi, affınıza sığınarak aşağıdaki hususlara itirazımı ifade etmek istiyorum, hürmetlerimle” diye söze başlanılması gerektiğini söyleyen Eygi, sözlerine şöyle devam etti: “İtirazın da bir adabı vardır. Bir bakıyorum ki; “Sen tasavvuf taraftarı, türbelere gidip evliya ziyareti yapan bir müşriksin” diye birisi bana mail yazmış. Bir Müslümana yapılabilecek en büyük hakaret ona müşrik demektir.” Ahlak ve terbiye konusunda televizyonun yıkıcı etkilerinden de bahseden Eygi, bu konuda, “Ne terbiye verseniz, televizyonun kötü programlarını seyrettiğinde o verdiğiniz terbiye şiddetli yağmurla akıp giden bereketli topraklar gibi akar gider” dedi.

Sayfa 428
————————————–
Liberalizmin bir yere girerken uzantıları ile birlikte girdiğini ifade eden Abdurrahman Arslan bu konuda şunları söyledi: “Siyasi liberalizm kendi başına gelmiyor, bir iktisadi liberalizm ve ahlaki liberalizmle birlikte geliyor. Liberalizm bireyi özgürleştirmek için bütün değerlerin gevşemesi gerektiğini söyler. İşte bu da ahlaki liberalizmin de gündeme gelmesi ile alakalıdır. Kanaatime göre Müslümanların yaptığı en büyük yanlışlardan birisi de İslam’ın ticareti öven boyutuyla, kapitalizmi birbirine karıştırmak olmuştur. Bizim bu sağcılaşmış zihnimiz konusunda bazen böyle güler, bazen de üzülürüm. Boğazına kadar kapitalizme battığımız halde hâlâ o Fatih zamanındaki ticari ahlak ile övünüyoruz. İşte bir yerden bir şey alacakmış da Fatih, esnaf demiş ki; ben siftah ettim komşuma gidin. İstanbul’un alınışı ısırasındaki o temel ilkelerden kopmuşuz bız. Bugün onunla övünemeyiz, çünkü biz orada değiliz, onu temsil etmiyoruz. Kapitalizmin getirdiği sosyal Darwinizm’in dünyasındayız. Yani Müslüman zihin bugün kıblesini kaybetmiştir.”
Sayfa 201
——————————

Kader-i mutlaktan başka bir de kader-i muallak olduğunu söyleyen Mısıroğlu, bu konuyu çok güzel bir örnekle açıkladı. Dünyayı bir oyuncakçı dükkânına benzeten Üstad şöyle dedi: “İnsanlara ve cinlere bu hayatı imtihan için vermiştir. Bunun için insan ve cine bir saha bırakmış, o saha dâhilinde senin istediğini hâlkedecek bir alan bırakmış. Bir baba çocuğuna dese; “Sana bir oyuncak alayım. Ama şu oyuncağı alırsan bir mazarrat hâsıl olur, birinin gözünü çıkarırsın.

Oyuncaklar hakkında gerekli bilgiyi verdikten sonra “buyur seç? dese, işte bu oyuncak dükkânı çocuk nazarında ne ise bu dünya da bizim nazarımızda odur. Bu âlem bir oyuncakçı dükkânı gibidir. Allahü Azimüşşan bu oyuncakların mazarratını bize bildirmiş. Hayrın şerrin, hüsnün kubuhun ne olduğunu Allahü Azimüşşan beyan etmiş. Bu telkinata rağmen kötü bir oyuncak seçerse, dilerse o baba parayı vererek oyuncağı alır ve “çek cezanı? der. Merhametinin galebesiyle parayı vermeyerek O çocuğun isteğini yerine getirmez. Bu şuna benzer; insan bir şey yapmak ister ama Allah’ın iradesi bunu istemediği için o şeyi yapamazlar.”

İnceleyin:  Kur’an’ın Düşünce Kamusu
Sayfa 255
————————
Yahya Kemal
Yahya Kemal’in tarihe çok meraklı olduğunu söyleyen Mehmet Nuri Bey, sözlerine şöyle devam etti: “Cumhuriyet’ten sonra maalesef tarihle bağlarımız koptu. Alfabe gidince bir anda herkes cahil oldu. Şimdi hamdolsun bir uyanış var. Şimdi Allah’a şükür her yerde Osmanlı Türkçesi kursları var. İnsanların mazisi ile barışması önemlidir. Yahya Kemal bunu istemiştir. Onun için tarih üzerinde çok durmuştur. Tarihimizde Selçuklular ve Osmanlıların büyük bir medeniyet dünyaya getirdiği tezini ortaya atmıştır.” Yahya Kemal’in çok titiz bir şahsiyet olduğunu söyleyen Mehmet Nuri Bey, onun titizliği ile ilgili olarak şunları söyledi: “Yahya Kemal yavaş yavaş yazıyor. Bazı şiirlerini aylar süren çalışmalardan sonra tamamlamıştir. Ama mükemmel şiirler ortaya koymuştur. Bir gün sabahtan akşama kadar sadece bir virgülü kullansam mı kullanmam mı diye düşünen bir şairdir. Bazı şiir yazanlara bakıyoruz; çok şiir yazıyorlar ama hiçbiri şiir değil. Halbuki şiir insanı sarsmalı, başka dıyarlara götürmelidir.”
Sayfa 394
———————————-

1925 yılında Sahih-i Buhari’nin tercüme işinin Meclis tarafından Babanzade Ahmed Naim’e verildiğini söyleyen Hüseyin Hansu, bu konuda Babanzade’nin şu sözünü nakletti:

“Hadis tercümeleri ile meşgul olmaya başlayınca bundan önce ne kadar vaktimi zâyi ettiğimi anladım. Bu iş dururken başka bir şey ile uğraşmak ne boş bir şeymiş. Büyük âlimlerin bu işe verdiği ehemmiyetin sebebini şimdi anladım.” Babanzade’nin dini ilimlere çok kıymet verdiğini ve aynı zamanda tasavvufla da ilgilendiğini söyleyen Hüseyin Hansu, bu konuda şunları söyledi: “Yanında birisinden bahsedildiği zaman o kişiyi dini ilimlerdeki bilgisine göre değerlendirirdi. Eğer bilgisi azsa pek fazla önemsemezdi. İlim ve irfan ehli ile görüşmeyi severdi. Abdülaziz Mecdi Efendi ve Esad Erbili Efendi gibi zamanın büyük mutasavvıfları ile de görüşmüştür. Bediüzzaman Said Nursi’nin sohbetlerine de gitmiştir. Tasavvufa bağlılığı Ahmed Âmiş Efendi’den sonra Tevfik Efendi ile de devam etmiştir.”

Sayfa 390
—————————-

İstanbul terbiyesine göre insanlara hangi tarikata mensup olduklarının sorulmadığını ifade eden Eygi, bu konuda şunları söyledi: “İstanbul terbiyesinde “Ben şeyh Vehameddin Efendiye mensubum, siz kime mensupsunuz?” diye bir soru yoktur. İstanbul terbiyesinde insanlara bağlı olduğu tarikat sorulmaz. On yedi sene Mahir İz Beyefendiye gidip geldim, üç sene önce yeni öğrendim onun Nakşibendi tarikatına, Sami Efendi’ye mensup olduğunu. Seyyid olduğunu da o on yedi senede bir kere bile söylemedi. Bir kimse seyyidliği konusunda davul çalıyorsa, tarikatı konusunda davul çalıyorsa, bilin ki o işte bir bit yeniği vardır.”

Bu söyleşide Mehmed Şevket Eygi Bey kendisine gelen bazı nezaketsiz maillerdeki üsluptan da yakındı. Bir yazarın görüşlerini beğenmediğiniz zaman ona mail atarken; “Muhterem Beyefendi, affınıza sığınarak aşağıdaki hususlara itirazımı ifade etmek istiyorum, hürmetlerimle” diye söze başlanılması gerektiğini söyleyen Eygi, sözlerine şöyle devam etti: “İtirazın da bir adabı vardır. Bir bakıyorum ki; “Sen tasavvuf taraftarı, türbelere gidip evliya ziyareti yapan bir müşriksin” diye birisi bana mail yazmış. Bir Müslümana yapılabilecek en büyük hakaret ona müşrik demektir.” Ahlak ve terbiye konusunda televizyonun yıkıcı etkilerinden de bahseden Eygi, bu konuda, “Ne terbiye verseniz, televizyonun kötü programlarını seyrettiğinde o verdiğiniz terbiye şiddetli yağmurla akıp giden bereketli topraklar gibi akar gider” dedi.

Sayfa 428
——————————–

Üstad’ın Risale-i Nur’da alıntı yaptığı, feyz aldığı, eserlerini okuduğu ve kıymet atfettiği isimlerin yüzde doksan dokuzunun arifler ve süfiler olduğunu söyleyen Yalsızuçanlar sözlerine şöyle devam etti: “Arada süfi olmayan bazı âlimler ve kelamcılar olsa da geneli böyledir. Risalelerdeki bahsettiği zatların ben listesini çıkardım, Hasan-ı Basri”den Cüneyd-i Bağdadi?ye, Maruf-u Kerhi’den, Şakik-i Belhi’ye, Mevlana’dan Abdulkadir Geylani’ye kadar; bunların hepsi süfi zatlardır. Mesela Mesnevi-i Nuriye?de bütün mübarek zatları sayıp; Ahbaplarımız kabrin öteki tarafındalar.

Oraya gitmeye bir iştiyakın yok mu?” diyor.

Sayfa 38
——————————–

Efendim, bu güzel ve mübarek vakitte Mahmut Toptaş Hocamızdan Fatiha Suresi üzerine şunları dinledim: “Müslümanların yüzde doksanının ezberinde olan sure Fatiha Suresidir. Son yüzyılda en fazla tefsiri yapılan sure de yine Fatiha Suresidir. Yani normal tefsirin dışında sırf Fatiha Suresi’ni tefsir eden değerli ilim adamlarımız da olmuştur. Kimisi bu sure için iki yüz sayfa tefsir yapmış, kimisi de daha fazla.

Böyle uzun tefsir yapan bir müfessirimiz tefsirin sonunda demiş ki: “Bu sadece benim anladığım, benden sonra gelenler daha başka şeyler de anlayacaktır.” Bu misal Fatiha’nın anlam bakımından ne kadar zengin olduğunu göstermektedir. Abdullah bin Mesud radıyellahü anh, Hazreti Ömer radıyellahü anh döneminde Küfe’de halka tefsir dersi verirken demiş ki: Benim söylediklerim benim anladıklarımdır. Bundan sonra gelecek olanlar da kendi dönemlerinin ihtiyacını bu ayet-i kerimelerden alacaklardır.” Kur’an Allah celle celalüh’ün kelamı, kâinat da Allah celle celalüh’ün yarattığıdır. Çocuklukta hocaları” mızdan öğrendiğimiz çok güzel şeyler vardı.

Sayfa 42
————————————

Ümit Şimşek Hocamızın “İslam İnanç İlmihali” kitabının şerhi ni. teliğinde olsa da bu konuşmalardan bağımsız bir kitap yapılırsa çok faydalı olacağını düşünüyorum. Üstadımız konuşmasına iki ayrı dünya tasavvuru olduğunu söyleyerek başladı ve bunu şöyle açıkladı: “Birisi Batının bize dikte ettiği bir hayat algısı. Ötekişi ise gerçek dünya algısı. Batının bize gösterdiği yerden dünyaya baktığımızda her gün neler görüyoruz?

Her gün bizim medyada, televizyonlarda gördüğümüz manzaralar. Kan, pençe, birbirini yiyenler, savaş, kavga, gürültü. Biz medya sayesinde hayata hep bu olumsuz pencereden bakıyoruz. Oysa bizim dünya algımız rahmet eksenlidir. Olumsuz şeyler de vardır dünyada ama asıl olan rahmettir. Batı medya aracılığı ile bize dünyayı kendi baktığı yerden gösterdiği için bizim dünya algımızı bozdu. Batının bu anlayışını gazetecilik mantığında da görüyoruz. Bu anlayışa göre bir şeyin haber olması için, kitlelere intikal ettirilmesi için normalin dışına çıkması lazım. Batıdan aldığımız gazetecilik mantığı bu. Malum köpek insanı ısırırsa haber olmaz ama insan köpeği ısırırsa haber olur. Daima anormallik üzerine yoğunlaştığı için insanlar, sakin sakin hayatlarını devam ettirdikleri müddetçe, birbirleriyle güzel güzel geçindikleri müddetçe, aralarında büyük bir problem çıkmadığı müddetçe haber olmayı hak etmezler.”

Sayfa 98
——————————

“Uyumsuzluk”un da davetin önünde bir engel olduğunu söyle yen (Ramazan Kayan) Hoca konuşmasına şöyle devam etti: “Birlikte iş yapan Müslümanların en büyük sıkıntılarından biridir bu. Müslümanlar kafalarına göre takılmayı benimser iseler, kendilerini merkeze alır iseler, enaniyetlerini öne çıkarır iseler, dönüştürmek orada kalsın, toplumun ıslahı orada kalsın, yeni nesillerin inşası orada kalsın, kendi” lerini tüketirler. Benlik zindanlarında tek tek helak olma riski ile karşı karşıya kalırlar. Ortak bir harekette herkes kendini merkeze çekmeden, kendine yontmadan, uyumlu hareket etmeli ve kolektif ruhun hakkını vermelidir.

Bir mücadelede, bir gayrette insicam ve itidal yoksa orada bereket yok demektir. Bu çağ insanları hem şımartıyor hem tahammülsüzleştiriyor. Şımaran ve tahammülsüzleşen insanlar bakıyorsunuz uyumsuz oluyor. Psikolojik sorunları! en önemli sebebi nedir? Uyumsuzluktur. Cemaat çalışmalarının büyük handikabı nedir? Uyumsuzluktur. Ticari ortaklıkların en büyük sıkıntısı nedir? Uyumsuzluktur. Müslümanın vazifesi ünsiyet, ülfeti, vahdeti, uhuvveti besleyebilecek davranışlar, bakış açıları, düşünce biçimleri üzerinde yoğunlaşmaktır.”

“Usulsüzlük”ü de maddeler arasında sayan Hoca bu maddeyi şöyle açtı: “Yol yöntem bilemediğiniz zaman, ezbere gittiğiniz zaman, kafanıza göre takıldığınız zaman, “canım böyle istiyor” diyerek yola çıktığınız zaman, yaptığınız işin bereketini bulamazsınız. Usul noktasında sanki bir karmaşa var. Kendi bildiğince hareket etmek sevimli gösteriliyor. Ortak tecrübe ve ortak doğrular üzerinden yürümezsek belki birçok şey yaparız ama usulden kaybederiz. Kırıp dökeriz yani. Bir taraftan kazanırken diğer taraftan da tüketiriz.”

Sayfa 110
———————————-
Nureddin Topçu’nun “Çanakkale ruhu” adlı yazısı etrafında konuşmasını sürdüren Emin Işık Hoca, tarihin bizim için hayati bir önemi olduğunu ifade etti ve bazı tarihi şahsiyetlerden bahsetti, Bu önemli şahsiyetlere dihhat çekmek istediğini söyleyen Emin Işık Hoca, büyük hukukçu İmam-ı Serahsi hakkında şunları söyledi: “İmam Muhammed 16 yaşındayken İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye talebe oluyor. İmam Azam vefat edene kadar dört sene ona hizmet ediyor. Çok velut bir müelliftir. Siyer-i Kebir diye yazdığı risaleyi de İmam-ı Serahsi şerh ederek Mebsud adıyla yeniden kaleme almıştır. İmam-ı Serahsi dahi bir hukukçudur, Hamurabi dâhil, Solon dâhil, bugünküler dâhil dünyadaki gelmiş geçmiş bütün hukukçularının bir numarasıdır. Otuz cilt Mebsud özettir; tek bir fazla cümlesi yoktur. İmam-ı Serahsi bir İmam-ı Muhammed hayranıdır, onun eserlerini hep şerh etmiştir. Çok müthiş bir adamdır. Hayatının on beş senesi zindanda geçmiştir ve o kitabı da zindanda yazmıştır. İşte senin böyle büyüklerin var, sen gidiyorsun şuna buna hayran oluyorsun. Kahraman yok, kahramanlarını tanıtmak yok. En büyük zulüm bir millete kendi tarihini okutmamaktır.”
Sayfa 194
——————————————
Hüseyin Hansu, Babanzade Ahmed Naim ile ilgili şu bilgileri verdi: “Babanzade Ahmed Naim, Osmanlı’nın son dönemi, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşamış bir Fransızca mütercimi ve yazardır. 1914ten 1933’e kadar İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe dersleri hocalığı yapmıştır. Galatasaray Lisesi’nde okurken Arapçasının iyi olduğu, namaz kıldığı bilinmektedir. Kişiliği ve duruşu ile dikkat çekmiştir. Ondan bahsedenler dürüst ve samimi bir Müslüman olmasından söz ederler, Ahmed Naim’in Selef-i Salihin siretinde yaşadığını, yaşayışıyla da örnek olduğunu söylerler. Mesela şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, “Naim Bey Selef-i Salihin’dendir” demiştir. Ömer Rıza Doğrul’un anlattığına göre vefatını öğrenince Mehmed Akif hüngür hüngür ağlamıştır. Fikri olarak çatıştığı Yahya Kemal ise onun hakkında şöyle demiştir: “Dünya görüşlerimiz farklıydı ama Ahmed Naim Bey’in gülen, gülümseyen ve hayli manidar konuşan bir âlim ve özellikle inanan bir insan olmasından çok hoşlanırdım.’”
Sayfa 388
——————————————–
Hakikat konusunda konuşan kimselerde benim bazı aradığım şeyler var. Mesela mütevazı olmayan birisinden hakikat mevzuunu dinleyemem. Güler yüzlü olmayan ve buzdolabı gibi soğuk bir adamın da bu mevzudan anlayacağını düşünmem. Espri de denilen latife anlayışının mutlaka olmasını beklerim. Belki bu kıstaslar itiraz edilebilir kıstaslar olabilirler. Ancak ben bunlara bütün benliğimle inanıyorum. Kâinata, tabiata, insana, bitkiye, böceğe sevgi ile bakmayan kimseyle hakikatin barışmayacağını düşünüyorum. Mesela Ekrem Demirli’nin de Gazali’deki tevazuu dikka» tini çekmiş. Onun hakikat konusunda söylediği; “Benim durumum sizlerden farklı değil” sözünden çok etkilenmiş. Yani birileri gibi “hakikati buldum” diyerek iddialı laflarla ortaya çıkmamış. Veya kürsüde tek elini cebine atarak konuşan ve bütün meseleleri hallettiğini zanneden adam gibi yapmamış. Ekrem Demirli’nin ifadesiyle birçok başarısı varmış ama başarılarını sanki kendisi kazanmamış gibi davranmış. Veya İhya’yı yazmış ama sanki yazmamış gibi davranmış. Bir nevi fena hali ile hakikate bakmış,
Sayfa 297
———————————————

Prof. Dr. Coşkun Çakır, yapmış olduğu konuşmasında merhum Sabahaddin Zaim Hoca’nın çok güzel bir yönünü şu cümlelerle anlattı: “Her davet edildiği yere gitmeye çalışırdı. Daveti yapan kişi ya da kurum itibarlı bir kurum ise oraya karşı daha ihtiyatlı yaklaşır, daveti yapan kurum daha aşağı bir konumdaysa onlara daha fazla iştiyakla giderdi. Bir öğrenci grubunun davetini, bir bakanlıktan gelen davete tercih ederdi.”

Sabahaddin Zaim Hoca’nın yaşamı boyunca hiç bir göreve talip olmadığını, söz konusu görevlerin tamamının kendisine tevdi edildiğini söyleyen Çakır, “Sabahaddin Zaim Hoca görev verildiğinde ise görevden kaçmamıştır” dedi. Hoca’nın dindarlığından ve derviş meşrebinden de bahseden Çakır, sözlerine şöyle devam etti: “Merhum Hocamız çok dindardı ama çok nazik ve estetik bir dindarlıktı bu. Farklı kesimler de onun bu yönüne ilgi duyardı. Toplayıcı ve toparlayıcı bir insandı. Onun üniversitedeki odası herhangi bir oda gibi değildi, bir tekke gibi, bir zaviye gibi, bir dergâh gibiydi. Yani giren çıkan belli olmazdı. O kadar çok insan gelir giderdi ki. Çaylar, kahveler, sohbetler eksik olmazdı. Merhum Sabahaddin Zaim Hocamız bir derviş insandı. Bir küçük çocukla yapmış olduğu konuşmayla bir devlet başkanı ile yapmış olduğu konuşma inanın hiçbir şekilde ayırt edilemezdi. Aynı ölçüde konuşurdu, aynı ilgi ve alakayı gösterirdi. Raşid Küçük Hoca onun için; “Peygamberi olmayan bir dönemin sahabesi gibiydi? demiştir.”

Sayfa 383
———————————–
Çocukların en başta ailesinde ne görmüşse onu yapacağını söyleyen (Mahmut Çamdibi) Hoca, ailesinde yalan söyleyen birisini gören bir çocuğun yalan söylemeye başlayacağını ifade etti. Yalan söylemeyen bir çocuk yetiştirmek isteniliyorsa anne ve babanın kesinlikle yalan söylememesi gerektiğini söyleyen Hoca; “Çocuk anne babasının bir yalanını yakalarsa yahut anne baba bir şeyl vaat eder de yapmazsa çocukta tereddütler başlıyor. Çocuk şimdi anne babasının söylediği ile yaptığı arasında kalıyor. Söylediğini değil yaptığını tercıh eder” dedi. Hiç kimsenin kimseyi kandırmaya hakkı olmadığını söyleyen Hoca çocuklarımıza; “Hiç kimse görmüyorsa da Allah bizi görüyor” duygusunu kazandırmamız gerektiğini söyledi.Bu konuda çok hassas olmamız gerektiğinin altını çizen Hoca; “Kediye bile yalan söylemeyin. Elinizle “gel pisi pisi? diye çağırıp da bir şey vermeyerek onu kandırmayın” dedi. Bu gecenin benim açımdan en güzel ve tesirli bilgisi Hoca’nın bu cümlesi oldu. Çünkü seminerden az önce Sümbül Efendi Camii’nin bahçesindeki kedileri çağırmış ve sevmiştim. Her ne kadar Hoca; “Bir şey veremiyorsanız sevin, sevmek de bir şey vermiş olmaktır” dese de, yem umarak gelen bu hayvanları hiç çağırmasaymışım acaba daha mı iyi olacaktı? Gerçi sevgi de büyük bir rızıktır aslında; bu bakımdan pek de hatalı sayılmam.
Sayfa 452
———————————
Birtakım aykırı söylemleri gündeme getirmeye çalışan kimselerin eski âlimlerimiz kadar derinlikli ve ciddi kimseler olmadığını söyleyen Ebubekir Hoca, özellikle Osmanlı medrese tecrübesindeki ilmi ciddiyetin üzerinde durdu. Osmanlı medreselerinin sahih çizgiyi sürdürmelerinin nedenini ise son derece isabetli olarak şöyle tespit etti: “Osmanlı medrese tecrübesinde ne vardı? Osmanlı medreselerinde durup dururken usul-ü fıkha ve usul-ü dine ağırlık verilmiş değil. Osmanlı medreselerinde bu iki ilim dalının ağırlığı vardır. Neden acaba böyle yaptılar? Dini ilimler olmadan Kur’an ve Sünnet hayatımıza yansımaz. Usul ilimlerini bilmediğimiz zaman zihnimizde hep oynak ve kırılgan bir yapı var demektir.”
Sayfa 440
———————————-
Mevlana ile ilgili yaygın yanlışlardan birisinin de onun Şems’le tanışana kadar molla, sonrasında aşka düşmüş bir adam olarak anlatılması olduğunu söyleyen İnançer, bunun doğru olmadığını, Mevlana’nın hayatının her dönemde önemli bir âlim olduğunu söyledi. Bu önemli konuya ışık tutan İnançer, sözlerine şöyle devam etti: “Mevlana fevkalade önemli bir fıkıh âlimidir. Mevlana kendisinden yüz sene sonra vefat eden, Kahire’de kabri bulunan, Tabakat müellifi Bekkar Bin Kuteybe’nin, Cevahir-i Mudiyye fiy Tabakat-ı Hanefiyye adlı kitabında fıkıh âlimi olarak zikredilmektedir. İmam Azam Ebu Hanife’den itibaren 1370’e kadar önemli Hanefi fakihlerinin biyografilerinin yer aldığı bu kitabın birinci cildinde Sultan Veled’in, ikinci cildinde de Hazreti Mevlana’nın biyografisine yer verilmiştir. Yani Mevlana, Tabakat kitaplarına geçecek kadar önemli bir fakih, yani hukukçudur. Özellikle Hanefi fıkhında.”
Sayfa 367
—————————————–

Tefviznâme’deki; “Hak şerleri hayreyler/ Zannetme ki gayreyler” dizelerinde çok hikmetler bulunduğunu ifade eden İbrahimhakkıoğlu, bizlerin çoğu zaman gördüğümüze saplandığımız için şerlerin arkasındaki hayrı göremediğimizi söyledi. Şerlerin arkasındaki hayrı görmek için de arif olmak gerektiğini söyleyen İbrahimhakkıoğlu sözlerine şöyle devam etti: “En naçar zamanlarımızda düşündüğümüz yüzlerce çözüm yolları olur. Cenab-ı Hak öyle bir kapı açar ki bu kapı bizim hiç aklımıza gelmeyen ummadığımız bir kapıdır.” İnsanı mutsuz eden faktörlerden birinin de geçmişteki olumsuzlukları düşünmek olduğunu söyleyen İbrahimhakkıoğlu bu konuda şunları söyledi: “Bazılarımız geçmişe saplanırız, bu niye böyle oldu, niye şöyle oldu deriz. O saplantılar olumsuz duyguların yenilenmesine sebep olur. Gam ümitsizliğin ifadesidir. Biliyorsunuz hüznün iki tarafı vardır. Bir; rahmani olan hüzün yani Hakka yaklaştıran hüzün. Bir de dünyevi hüzün vardır ki bu da insanı huzursuz eder.”

İnceleyin:  Dua silahtır, talimdir
——————————–

Üstad Bediüzzaman ile ilk röportajı Necip Fazıl Kısakürek’in yaptığını hatırlatan Mehmet Güllük Bey, Kırkıncı Hocaya Necip Fazıl ile olan muhabbetini sordu. Necip Fazıl Kısakürek’in Erzurum’a 1971’de Büyük Doğu’yu çıkartmak için himmet toplantısına geldiğini ve Erzurum’un zenginlerinden Haldun Balkaya’nın evinde misafir olduğunu söyleyen Kırkıncı Hoca onunla olan görüşmesini şöyle anlattı: “Biz Necip Fazıl Bey’in kaldığı eve gittik. Bir sürü adamlar gelmişti onu dinlemeye. Necip Fazıl Bey ile oradakiler sohbet ediyorlar. Fıkhi bir konuda Necip Fazıl Bey bir şey söyledi. Ben de Necip Fazıl Bey’e; “Biz seni fetva kürsüsüne çıkartmadık. Sen kendi meselelerinden konuş? dedim. Bir gün sonra beni sabah namazına bir yere davet etti. Sabah namazından sonra onunla bir yerde oturduk konuştuk. Epeyce bir şeyler anlattı. “Bu milletin kurtuluşu Büyük Doğu’ya bağlı” dedi. Dedim ki; “Necip Bey biz senin konferanslarını çok dinledik, şimdi de sen bizi bir dinleyiver. Biz binlerce insanın takip ettiği Risale-i Nur yolundayız, Büyük Doğu’ya bizi niye davet ediyorsun?” Sonra tabii başka şeyler de konuştuk. Bizden ayrıldıktan sonra İstanbul’a gidince Sabah gazetesinde “Erzurum’da bir mantık küpü ile karşı karşıya geldim? diyerek bizden bahsetmiş.

Aradan bir zaman geçti, Risale-i Nur aleyhine yazılar yazmaya başladı. Bugün Gazetesi’nde Üstad’ın Tarihçe-i Hayat’ta savaşta ölen Hristiyan gençlerin de masum olduğunu söyleyen yazısından yakalamış. Ona bize uymuyor diyor.” Mehmed Kırkıncı Hoca, merhum Üstad Necip Fazıl Bey ile ikinci görüşmesini ise şöyle anlattı: “Zübeyir Abi; “Necip Fazıl’dan randevu aldık beraber gideceğiz” dedi. Evine gittik. Öyle bir evi var ki padişahın bile öyle olmaz. Necip Bey o gün gitti Tarihçe-i Hayat’ı aldı geldi. Üstadımızın o cümlesini bize okudu. “Bu, dedi “Bizim itikadımıza aykırıdır.” Dedim ki: “Bizim Üstadımız Eşaridir, İmam Eşari’ye göre Peygamber gitmeyen bir kavim masumdur.” İlgili ayeti okudum. “Ha teşekkür ederim” dedi. Ertesi gün nurculardan bir grup geldi diye yazı yazdı, o zaman işi bizim lehimize döndürdü.”

———————————-
Üstad Necip Fazıl’ın da Serdengeçti’nin de Cumhuriyet döneminin bazı zorbalıklarına tepki gösterdiğini söyleyen Emin Işık, onların kılık kıyafet dayatmalarına ve zorla Batılılaştırma çabalarına karşı gereken reaksiyonu gösterdiklerini, bunu Üstad’ın Büyük Doğu’da; “Bir baston, bir fötr şapka, bir de eldiven; işte devrim budur” diyerek ifade ettiğini söyledi. Geçmişte bu şapka meselesine kafayı taktıklarını ifade eden Emin Işık şunları söyledi: “Benim amcam şapka giymemek için Suriye’ye gitti. Orada çocuklarını kaybetti, aklını da kaybetti. Sefalet içinde yaşadı, bıraktı geldi. Öyle perişan bir vaziyette öldü gitti.” Serdengeçti’nin kravat takmama mücadelesinden de bahseden Emin Işık bu konuda şunları söyledi: “Çocukluktan beri bu kravatı takıyoruz, ne işe yaradığını bilmiyorum. Elimizi yüzümüzü yıkarken lavabonun içine giriyor, Avrupalı takıyor da onun için takıyoruz. Serdengeçti bunu takmamak için mücadele etmiş. Türkiye’de sevilen bir halk kahramanı olduğu için onu milletvekili yaptılar. O zaman Serdengeçti’ye demişler ki; milletvekili olarak kravat takacaksın. “Peki” demiş. Mecliste ilk oturumda demişler ki; “Hani söz vermiştin kravat takacaktın.” Serdengeçti de onlara; “Bakın işte taktım ya” demiş, beline kemer gibi taktığı kravatı göstermiş.”
Sayfa 349
————————————

Tefviznâme’deki; “Hak şerleri hayreyler/ Zannetme ki gayreyler” dizelerinde çok hikmetler bulunduğunu ifade eden İbrahimhakkıoğlu, bizlerin çoğu zaman gördüğümüze saplandığımız için şerlerin arkasındaki hayrı göremediğimizi söyledi. Şerlerin arkasındaki hayrı görmek için de arif olmak gerektiğini söyleyen İbrahimhakkıoğlu sözlerine şöyle devam etti: “En naçar zamanlarımızda düşündüğümüz yüzlerce çözüm yolları olur. Cenab-ı Hak öyle bir kapı açar ki bu kapı bizim hiç aklımıza gelmeyen ummadığımız bir kapıdır.” İnsanı mutsuz eden faktörlerden birinin de geçmişteki olumsuzlukları düşünmek olduğunu söyleyen İbrahimhakkıoğlu bu konuda şunları söyledi: “Bazılarımız geçmişe saplanırız, bu niye böyle oldu, niye şöyle oldu deriz. O saplantılar olumsuz duyguların yenilenmesine sebep olur. Gam ümitsizliğin ifadesidir. Biliyorsunuz hüznün iki tarafı vardır. Bir; rahmani olan hüzün yani Hakka yaklaştıran hüzün. Bir de dünyevi hüzün vardır ki bu da insanı huzursuz eder.”

————————————–
Karşımızdaki kimsenin bize ayna olabileceğini ifade eden İbrahimhakkıoğlu şöyle dedi: “Karşıdakini dinlerkenki telaşımız kendimizin daha çok bildiğine olan güvenimizden kaynaklanıyor. Söyleyene değil söyletene bak. Her insanın sözünde gerçekler, nasihatler vardır. Bazen boş boş konuşan bir insanı bile dikkatlice dinlersek belki onda bizim bir gaflet halimize işaret olduğunu görürüz. Çünkü bir yerde bir kusur görüyorsak bunun nefsimizde mutlaka bir karşılığı vardır.”
Sayfa 354
———————————–
Dursun Gürlek, bugünkü Bayezid Kütüphanesi olarak kullanılan bina ile ilgili de ilginç bilgiler verdi. Şöyle dedi: “Bayezid Kütüphanesi o zaman kütüphane olarak kurulmadı. Külliyenin misafirhanesinde kalan kimselerin hayvanlarının barındırıldığı ahırdır. Sultan 2. Abdülhamid, burayı ilk defa kütüphane olarak kurdu. Buraya çok önem verdi. Döşeme taşlarını Paris’ten getirdi.” Dursun Bey’den Bayezid Külliyesi içinde bir de muvakkithane olduğunu öğreniyoruz ki muvakkithane de ezan saatlerinin belirlendiği yermiş. Bayezid-i Veli’nin İstanbul?da yaptırdığı camilerin hepsinin ruhaniyeti bol olduğunu, hatta bazılarının içinde
makam-ı Hızır olduğunu ifade eden Dursun Gürlek; “Bu da sorulur mu?” diyerek latife yaptığı bir soru daha sordu: “Bayezid-i Veli’nin kabri nerededir?” Ve cevabı beklemeden; “Osmanlı”da adettir, padişah yaptırdığı caminin kıble tarafındaki türbesine defnedilir” diyerek cevabı kendisi verdi. Demek oluyordu ki Bayezid-i Veli’nin türbesi Bayezid Camii’nin kıble tarafındaydı.
Sayfa 283
—————————————

Yahya Kemal’in yaşadığı dönemde hiçbir kitabının basılmadıgını söyleyen Mehmet Nuri Bey, vefatından sonra yakın dostlarından Nihad Sami Banarlı”nın onun bütün şiir ve yazılarını bir araya getirerek külliyat halinde bastırdığını söyledi. Balkanlarda Üsküp’te çocukluğu geçen Yahya Kemal’in mânevi ve dini bakımdan canlı bir iklimde yetiştiğini, onun hatıraları okunduğunda dini temalarla karşılaşıldığını söyledi. Yahya Kemal’in Doğu ve Batı’nın birikiminden de istifade etmiş bir insan olduğunu ifade eden Mehmet Nuri Bey, sözlerine şöyle devam etti: “Yahya Kemal eserlerinde dini vurgular yapmıştır. Mesela Topkapı Sarayı’na gidiyor, orada Kur’an-ı Kerim dinliyor ve diyor ki: “Bizi ayakta tutan iki şey var; bir, Topkapı sarayında asırlardır okunan Kur’an-ı Kerim; iki, minarelerde okunan ezanlar.”

Yine anılarını anlatırken şöyle diyor Yahya Kemal: “Çocukken anneme sordum dünyada en çok kimi seveyim diye. Annem şu iki kişiyi çok sev dedi. Bir, Peygamber Efendimiz; iki, Padişah Efendimiz.’ Bu hatırası da onun nasıl bir mânevi ortamda yetiştiğini ortaya koyuyor.”

Mehmet Nuri Bey bendenizin söyleşiden önceki; “Yahya Kemal’in olumsuz taraflarını da anlatın” sözüme atıf yaparak şunları da ilave etti: “Yahya Kemal belki inancını tam yaşayamamıştır ama ruh olarak bizdendir. Zaten bir şiirinde de diyor. Caminin kapısına, penceresine kadar gidiyor, içeri giremeyince üzülüyor. Belki onun bu üzüntüsü bile çok şey ifade ediyor. Allah onun o üzüntüsünü inşallah kabul eder.”

———————————–
İsmet Paşa’ya çok methiyeler yapıldığını, hakkında; “Sen dağ başısın, ak saçın alnında bulutlar/ Çizmenle çizilmiştir aşılmaz bu hudutlar” diye mersiyeler yazıldığını ifade eden (Rasim)Cinisli çok partili hayata onun zamanında geçildiğini ancak onun gönlüyle, onun samimi iradesiyle geçilmediğini söyledi. Türkiye’nin o dönemde Birleşmiş Milletler’e girmek istediğini fakat onların ancak çok partili hayata geçen ülkeleri bu birliğe kabul ettiklerini söyleyen Cinisli, İsmet İnönü’nün bu yüzden çok partili hayata evet demek zorunda kaldığını söyledi. Ve bu konuda şunları ekledi: “Halk Partisi ile Demokrat Parti’nin yarıştığı 1946 seçimlerindeki kural açık oy gizli tasnif dedikleri yöntemdi. Yani sandığa oyunuzu atarken gösterip; “Ben şu partiye oyumu veriyorum” diyorsunuz. Sonra oylarınız içeride gizli bir yerde tasnif ediliyor. İşte İsmet Paşa’nın anlayışını bu örnekten anlayabilirsiniz.”
Sayfa 275
———————————
Sekülerleşme konusuna da değinen Bedri Gencer, sekülerleşmenin dinin değişmesi değil de dinin algılanma şeklinin değişmesine sebep olduğunu, sekülerleşmenin sonucu olarak hayatımızın dini ve din dışı hayat diye ikiye ayrıldığını söyledi. İslam*da böyle bir ayrımın olamayacağını ifade eden Bedri Hoca, bu önemli konuyu şu sözleri ile izah etti: “Besmele ile başlamayan her işin kısır kalmaya mahküm olduğu buyuruluyor bir hadis-i şerifte. Başka bir hadiste hamdele ile başka bir hadiste salvele ile başlamayan deniliyor. Dikkat ederseniz her iş diyor, bir istisna yapmıyor. Ama biz bugün camilerde vaazlara başlarken besmele, hamdele ve salvele ile başlıyoruz, çünkü onu dini bir iş olarak görüyoruz ama bir konferans verirken veya televizyonda bir sohbete başlarken besmele, hamdele ve salvele ile başlamıyoruz. Böyle başladığımız zaman “Ya burayı camiye çevirdiniz, sen vaiz misin” diyorlar. Ben çok karşılaştım bu tür şeylerle. Bu neyi gösteriyor? Hayatımızı dini ve din dışı diye ikiye ayırdığımızı gösteriyor. Hâlbuki ben niye bir sempozyumda besmele, hamdele ve salvele ile başlamayayım? Bendeniz akademik bir sunuma böyle başladığım için çok uyari aldım.Sen nasıl sosyoloji profosorusun’diyorlar.Hatta bir sempozyumda birileri bu yüzden salonu terk etti.
Sayfa 360
——————————
Çoğunluğu genç olan dinleyicilere kitap okumanın öneminden de bahseden Mehmet Nuri Bey, bu konuda bir arkadaşını örnek göstererek şöyle dedi: “Ali Hakkoymaz idealist bir öğretmen arkadaşımız. Her zaman sınıfa girerken koltuğunun altında bir kitapla derse giriyor. Niçin? Öğrenciler öğretmenlerini kitapla görsünler diye.” Son olarak birçok büyük yazarımızın örnek yaşantısı olan hasbi davranışlı insanlar olduklarını söyleyen Mehmet Nuri Bey; “Günümüzde neredeyse her şey satılır meta haline geliyor. Biraz bilgisi var, bakıyorsunuz neredeyse dolar karşılığında o bilgisini paylaşacak. Hâlbuki İslamiyet’te böyle bir şey yok. Âlim ilmini paylaşmak mecburiyetindedir” dedi.
Sayfa 395
—————————————-
Çocuklara ve gençlere yönelik yapılan her türlü hayırlı faalıyetin desteklenmesi gerektiğini söyleyen Burhaneddin Can, “Dünyayı düzeltmek istiyorsak işe insanı düzeltmekten başlamalıyız” dedi. Bu konuda şu hikâyeyi anlattı: Baba çocuğuna parka gitmeye söz veriyor. Çocuk babasına “gidelim” diyor ama babası tuttuğu takımın maçını izliyor. Önünde bir gazete var. Gazetenin bir sayfasını güzelce parçalıyor. Çocuğa; “Gazetedeki bu dünya resmini eski haline getir, biz dediğin yere gidelim” diyor Çocuk on dakikada haritayı eski haline getiriyor ve babasına; “Hadı gidelim” diyor. Babası çocuğun bunu nasıl başardığını merak ediyor ve soruyor. Çocuk “baba” diyor; “Haritanın arkasında ınsan resmi vardı, ben onu düzeltince dünya da düzeldi.”
Sayfa 462
—————————————-

İstanbul beyefendilerinin bir özelliğinin de “ben” dememeleri olduğunu söyleyen Mehmed Şevket Eygi Bey, bu konuda şunlari söyledi “Eskiden tekkeler vardı, bunlardan biri de Nureddin Cerrahi hazretlerinin tekkesiydi. Osmanlılar zamanında icazet almış Fahreddin Efendi Hazretleri diye bir Şeyh Efendi küçük bir kitap yazmış. Orada diyor ki; “Cerrahilerce çok ayıp şeylerden biri de ben demektir.” İstanbullular ben demezler. Ne derlerdi? *Bendeniz” derlerdi ya da; *Bu fakir? derlerdi. Arada sırada “ben? denilebilir ama bir insan hiç durmadan sürekli “ben ben ben ben’ diyorsa bilin ki o insan İstanbul terbiyesine sahip değildir.”

İstanbul beyefendilerinin birbirlerine karşı mutlaka “bey” ya da “beyefendi” diye hitap ettiklerini söyleyen Üstad; “Bir insan bana Mehmed Şevket Eygi Bey derse benim onun Bey demesine ihtiyacım yok ama bu o kimsenin saygılı ve terbiyeli bir insan olduğunu gösterir. Otuz yaşlarındaydım, bir gün ordinaryüs Prof. Dr. Ali Fuad Başgil Bey’in yanına genç bir çocukla gitmiştim. Ali Fuad Başgil Bey yanımdaki genç çocuğa her defasında; “Ercüment Beyefendi? diye hitap etti. Koskoca bir anayasa profesörü bir çocuğa beyefendi diyor. İşte o tam bir İstanbul beyefendisi idi.”

Sayfa 328
Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir