Ne Zormuş Şu Anla(t)ma İşi

yazı04-300x212 Ne Zormuş  Şu Anla(t)ma İşi

Söylemenin, anlatmanın, yazmanın bir bedeli olduğu söylenir durur. İnsan işte bu anla(t)mak denilen bedeli ödemek zorunda kalır çoğu zaman. An-la-(t)-mak, ne zordur ne çetrefilli bir iştir. Her şeyden önce saygın bir mesâfe gereklidir. Belki de Ali Şir Nevâi’nin Mahbübu’! Kulübu’nda insanın, hükümdarla ilişkiyi anlatmak için kullandığı teşbihi burada kullanmalıyız, merâmımızı daha iyi anlatmak için. Anla(t)ma uğraşısı bir kordur. Fazla yaklaşınca bizi yakar, uzaklaşınca ise donarız. Anlatmanın hayât vermesi için belli bir mesâfede, itidâlin kendisini ortaya koyuvermesini beklemek, dahası onu hak etmek gerekir. Mesâfeyi bir mânâsıyla usül anlamına da gelen edeb ile karşılamak, edebin de itidâlin tecessüm etmiş hâli olduğunu ifâde etmek işimizi burada çok kolaylaştırır. Edeb, usüldeki adâlettir. Usülsüz vusül olmaz diyen kudemânın sözündeki hikmetin, adâlet şerbetine yatırıldığını, onuna mayasıyla mayalandığını fark etmemiz gerekir.

Muhabbet bir sırdır. Sırrın Sâhibinden gelir. Sırrın Sâhibi en çok seven en çok da sevilendir, el Vedüd yani. O hâlde muhabbetle Hakk’a dâir ne varsa yönelinen her şeyde, bir dengenin, kıvâmın, dahası bir itidâl hâlinın olması gerekir. Baharın getirdiği yeniden hatırlama vazifesinin bılincine sarmalanan bir umudu yeşertmek mümkündür, anla(t)ma faâliyetinde. Mânâ Hakk’a bulanmışsa ya da Hak, mânâya sirâyet etmişse, ehl-i mânânın siretının onun süretine bürünmesi mümkün hâle gelir. Günümüzde inandığı gibi yaşamamasının, yaşadığı gibi de inanmamasının telkin edildiği insanlığın, özü ve sözünün bir olmasına çok muhtâcız. O hâlde kelimenin bütün anlamlarıyla nazari ve ameli olarak kavramı parçalamadan ifâde edersek, aradığımız şeyin, anlama(t)ma faâliyetinin derinliklerinde keşfedilmek üzere gizli olduğunu görebiliriz.

Saklanan gizin katmanlarını açan muhabbet, kapatan ise nefrettir. Aradığımız gizi keşfeden ve onu tüm mânâlarıyla çözen ise adâlettir. Felsefeyi muhabbetin genel ilmi olarak tavsif eden Ortega Y Gasset, onun analitik ve çözumleyici tarafına ne güzel temas etmiş olur. Muhabbetin, insana, âlemlere ve Hakk’a dâir uzanımlarını göz önünde tutarak söylersek, onun başlı başına kıvâmı / dengeyi talep ettiğini görmek kolaylaşır. Muhabbetin, yöneldiği şeye göre dikey biçimde değer de kazandığını Aristoteles çok hoş ifâde eder. O hâlde, muhabbet, nefretin de elinden tutmalı ve ehl-i muhabbeti derinliklere taşırken mânâyı keşfetme yolunu ona kolaylaştırmayı başarmalıdır. Bu öyle bir serüvendir ki, arayanını kahraman kılıp, onun uzak şeyler adına mücâdele etmesini tembihler, yolunun üzerindeki güzel kokulu sümbülleri ise es geçmemesi gerektiğini ona salık verir.

Gözlerimiz, görmesi gereken güzelliklere bazen o kadar kör olabiliyor ki, mânânın baktığımız bir karıncanın taşıdığı ufacık erzakın altına saklanmış olabileceğini unurtuveriyoruz. Kaybettiğimiz şey, tüm mevcüdâta karşı muhabbet olunca, mânânın bulamayacağımız uzaklara saklandığını duşünüyoruz. Iraklar firâkımızı derinleştiriveriyor. Elimizden tutansa bizi körleştiren nefret oluyor.

İnceleyin:  Tevhid İlkeleri ve Kavramları

Nefret ve öfke, ınsanın fıtratına yüklenmiş hissetme hâlleriyse, onlardan da mânâ pınarlarının çağlayabileceği unutulmamalıdır gerçi. Aristoteles, muhâllet eserlerinden olan Retorik’te insanın tüm duygularının, hitâbın kaynağı ve menzili için tanınması gerekliliği üzerinde durur. Öfke ve nefret, kendi başına ne olumlu ne de olumsuz bir de. gere sâhiptir. Onları değerli kılan şey, kaynağın, yöneldiği amacın ve menzilin ahlâkiliğinde aranır. Bir zulüm karşısında insanın öfkesi ve zulme duyduğu nefret aslında değer yüklüdür. Zulme karşı nefret, bu durumda bir bakıma adâlete olan muhabbetin ikiz kardeşi olup çıkmıştır.

Öyleyse anla(t)ma faâliyetimizde elimizde yerli yerinde kullanabileceğimiz iki araç vardır: Muhabbet ve nefret. İnsan, her şeye ve her varlığa aynı muhabbeti duymaz, duymamalıdır. Nefretin muhabbete, muhabbetin de nefrete söyleyeceği, hatırlatacağı çok şey vardır, bakıp görmesini; işitip duymasını bilene… Yunancada “libido”, tikel nesnelere duyulan; “philo”, tümel olana duyulan; “eros”, insana duyulan sevgiyi anlatır. “Agape” ise başlı başına ilâhi olan muhabbete karşılık gelir. İnsanın muhabbetini nefret olmaksızın saf hâlde ifâde ettiği sevgi hâli ilâhi olandır. Ne hazindir ki, ilâhi olana ulaşıp, tüm muhabbeti boşandırmak için, insanı oraya taşıyacak merdivendeki basamakların hakları verilmelidir. “Libido”, “philo”nun; “philo” ıse “eros”un zaruri ön şartıdır. Ancak, “libido”da kalırsa, orada tüketilen sevgi, insanı tüketir de ilâhi olana / sonsuz olana yükselemez insan. “Philo”da insan kalır, orayla yetinip sevgisini bu basamakta tüketince, “eros”a varamaz.

İnsan, kendi varlığı gibi kendi haddi ve sonluluğunu da başka bir bende kavrar. En sevdiğini sonsuzluğa uğurlayınca, gerçek sonsuzluğu ve sonsuzluğun sâhibini arar durur. İlahi olana gidiş esastır, ancak ilâhi olana giderken, yolda yürüyen kaplumbağaya selâm vermeyi unutmamalı, yolda görülen gelincik tarlasında temâşânın hakkını vermeli, bize mütebessim çehresiyle merhaba diyene şelâlelerin çığlığını onlara hasret kalanlara ulaştırmalıdır insan. Amaca giderken, onu amaca ulaştıran aracıların varlığını tasdik etmek unutulmamalı ama araçta kalıp amaca gâfil de olunmamalıdır. İnsanın, bunları unutmamak için muhabbet, onlarda mıhlanıp kalmamak için de uyarıcı iksiri nefrete ihtiyacı vardır.

Sâdece ateş mi yakar, zemheri belki de daha çok yakar. Muhabbet, elinden nefret tutmazsa bizi körleştirir. Nefretin elinden muhabbet tutmazsa o da bizi sağırlaştırır. Birisi ateşin koru olur yakar, diğeri zemherinin soğuk cevheri olur da yakar ve kavurur. Kuşkusuz muhabbet açar, nefret örter. Hakikati açmak, cehâleti örtmek gerekir. Adâleti açmak, zulmüyse örtmek esastır. Ancak nefretin elinden tutması gerektiği yerde, muhabbet, benliği sarmışsa, bizi yakarak yok eder, muhabbetin elinden tutması gerektiği yerde nefret istilâ etmişse rühumuzu, o da yıkarak mahveder bizi. Anlam her ikisinde de yok olur, anla(t)ma işi böylece son bulur.

İnceleyin:  Ariflerin Lügatçesi

Muhabbet, nefretin hakkını vererek kurtulmalıdır ondan. Öyle bir noktaya ulaşmalıdır ki, nefrete ihtiyaç duymadan sevdiğine kendisini tamamıyla verebilmeyi başarmalıdır. Uhrevi olana ulaşmak, dünyevi olanın hakkını vererek mümkünse, dünyevi sahada muhabbet ve nefret birbirlerinin sütkardeşi olarak yolculuğa azık hazırlarlar. Yolcunun anla(t)ma faâliyetinde el ele tutarak iş görürler. Muhabbet, her bir merhalede nefretten uzaklaşır ama nefreti yok etmez. Nefretten ayrı billurlaşır ama ona kıyamaz. Bilir ki, nefret olmasaydı, aldanacak, kendisini hak etmeyen yerde tüketip yok edebilecekti. O, Hak için olmalı ve ona ulaşmalıydı. Nefret elinden tuttu, onun gözünü açtı, her bir merhalede kendisini yok ederek muhabbete imkân sağladı.

Yolculukta muhabbet ve nefretin esrârlı birlikteliği belki de bize en çok adâleti hatırlatır. Her bir şeye hak ettiği dikkat ve rikkatle yönelmek, dahası hakiki maksüd için oralarda kalmamak, her türlü aracın üstündeki maksada işâret eder. Maksat, mânânın rühudur. Mânânın kendini ele verdiği yer ise bir mesâfenin ufkudur. Zira anla(t)mak, ancak bir mesâfeden mümkündür. Mesâfenin özü ise muhabbet ve nefretin itidâl üzere izdivâcıdır.

Mânâdan uzaklaşan bizler, her zamankinden daha çok muhtacız gayretin hayretle el ele verdiği anla(t)ma işine. Haddinden fazla sevmek ve nefret etmek, mânâyı gizleyen mesâfeyi dağıtır. İnsanın bu noktada, itidâl üzere anla(t)maya çalıştığı şeyle hemhâl olma gayretinden sâdır olacak tavra ihtiyacı vardır. Saf nefret / fobik bakış, bize baktığımız yerde hiçbir şekilde hakikate temas eden noktaları göstermez. Muhabbet / sempatik bakış, hadsiz ve kontrolsüz olduğu sürece baktığına mesâfesiz yöneleceği için bizden nâkısaları gizler. İlki güzelliklerden, diğeri çirkinliklerden bizi haberdâr edemez. Böylece anla(t)ma faâliyetimiz meflüç olur.

O hâlde bakışımızı adâlet eksenine çevirebilmeyi başarmalıyız. Mânâ membaından istifâde etmenin yolu, hakkıyla yönelinen şeye gereği gibi bir mesâfe bırakmaktan geçer. Mesâfe, güzellik kadar çirkinlikten, iyilik kadar kötülükten, doğruluk kadar yanlışlıktan haberdâr olmamızın imkânını sunar. Anla(t)ma faâliyeti, kendisini işte bu mesâfeden seslendirir. Dillendirdiği derin bir çağrıdır. Çağlamasında nefretten muhabbete giden yolu muştular. Öyle bir noktaya erişir ki artık orada nefret âciz duruma düşerek, yolu sâdece muhabbete bırakır. Ufukta sâdece ilâhi olan vardır, tüm dikkat ve rikkat artık yalnız ona yönelmiştir. İlahi olanda çirkinlik, kötülük ve yanlışlık olmayınca, nefrete gerek kalır mı hiç? Artık muhabbet kana kana kendisini âşikâr eyler, Sırrın Sâhibine, bilâ nefret…

 

 

Muhammed Enes Kala – İnsanı Aramak,syf:94-98

Muhammed Ali

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir