Madde ve Antimadde

images-300x168 Madde ve AntimaddeMETAFİZİK KAYNAKLAR-II

”Ne yücedir 0 Allah ki toprağın bitirdiğinden, kendilerinden, (insanlardan) ve daha bilmedikleri nice şeylerden olan bütün çiftleri uaratmıştır.”(Yâsin Süresi, 36.)

Bir insanın sokakta yürürken birden bire kendi kendisiyle karşılaşması, şüphesiz beklenilmeyen olağanüstü hadisedir. İnsanlar buna benzer umulmadık, olağanüstü hadiseler karşısında genellikle düşüp bayılırlar. Ayıldıkları zaman veya şoktan kurtuldukları anda hadise kendilerini düşündürmeye başlar. Kendi kendisiyle karşılaşan insan, bunun ya bir rüya ya da sihir gibi, ispirtizma gibi bir hal olduğunu düşünür. Bunun dışında başka bir ihtimali mantık kabul edemez, özdeşlik ve çelişmezlik kurallarına aykırı düşer: “Bir şey kendi kendisinin aynıdır, aynı zamanda hem kendisi, hem de kendisinden başka bir şey olamaz.” Rasyonalist (akılcı) bilim anlayışı içinde bir insanın kendi kendisiyle karşılaşması mümkün değildir.

Farz-ı muhal, mümkün olsa bile, kartezyen mantığa dayanan bugünkü pozitif bilim yine de bunu kabul edemez, sadece hadiseyi tespitle yetinir, Oysa kendimizi sokakta değil de, aynada gördüğümüz zaman olayı normal karşılıyor, hiç de şaşırmıyoruz. Çünkü ışık kanunlarının bir gereği olan böyle bir karşılaşmayı pozitif bilgilerimizle izah edebiliyor, mantığa aykırı olağanüstü bir hadise olarak görmüyoruz. Aynada gördüğümüz, bizzat kendimiz değil, bize tıpatıp benzeyen hareketli bir görüntümüzdür. Bu görüntü, tıpkı bizim gibi aynı ses tonu ile konuşmaya başlasa bile, yine şaşırmayız, normal karşılarız. Çünkü televizyon buluşu da artık pozitif bilgilerimiz arasına girmiştir. Ama yüz yıl önce, televizyon gibi bir buluşu birisi anlatmaya kalksa, devrin en ileri fizikçileri bile bunun mümkün olmayacağını ileri sürer ve anlatılanlara inanmazlardı. Çünkü o günkü bilgilerimiz bugünkü seviyede gelişmemiş olduğu için televizyon gibi bir hadise, olağanüstü bir hal olarak görülür ve kabul edilmeyebilirdi.

O halde herhangi bir hadisenin pozitif bilimlerle izah edilememesi ve olağanüstü karşılanması, o hadisenin olabilirlik ihtimali ortadan kaldırmamaktadır. O günkü müsbet bilgilerimize ve aklımızın ilkelerine aykırı bile görünse böyle bir hadise karşısında bilimin haysiyetli bir tavır alması, olup biteni olduğu gibi tespit etmesi ve körükörüne reddetmemesi gerekir. Yakın veya uzak bir gelecekte bilimin bu hadiseyi açıklayabilecek imkânlara kavuşması, hatta bu imkânların yeni gelişmelere sebep olması pekâlâ mümkündür. Demek ki haysiyetli bilim, hadiseyi reddetmekle değil, tespitle işe başlar ve şüphelerini ortaya koyar.

Şimdilik sokakta kendi kendimizle karşılaşma gibi bir hadise söz konusu olmamakla beraber, robotoloji tekniğindeki son gelişmeler, özellikle makine-insan karışımı Siborglar projesi, genetik ve moleküler biyolojideki klonlama örneğinde olduğu gibi, belki de yakın bir gelecekte tıpatıp bize benzer varlıkların ikide bir karşımıza dikileceklerin göstermektedir. O zaman hiç şüphesiz bilimin de bir diyeceği kalmayacaktır.

Şimdi de aynı konuya başka bir perspektiften bakmaya çalışalım:

Elimizde kartezyen mantık görüşünün, daha doğrusu bilimsel düşüncenin kabul edemeyeceği bazı bilgiler var ki, bunlar subjektif tecrübe ve müşahedelere dayanmaktadır. Bilim, tahkike açık olmadığı için bu subjektif tecrübe ve müşahedelere inanmaktadır. Bilimin bu subjetif bilgi ,edinme metoduna karşı almış olduğu inkârcı tavra bir diyeceğimiz yoktur. Ne var ki, bu metotla elde edilen bilgiler çoğu zaman tahkike de açık bilgilerdir. Bilim bir zatihi kendisi bu bilgileri tahkik etmek imkânına sahiptir. Meselâ bundan yüzlerce ve binlerce yıl önce subjektif tecrübelerle elde edilmiş bir bilgi, son yüzyıl içinde müsbet ilimlerle doğrulanmışsa, bundan daha sağlam bir tahkik vasıtası olabilir mi? Ne var ki, tahkik vasıtası 1400 yıl gibi zaman israfına mal olmaktadır. Meselâ Kur’an-ı Kerim bize 1400 yıl önce yeryüzünün elipsoid biçimde yaratıldığını haber vermiştir. İnsanlık, yoğun bir dikkatle bu bilgiyi zamanında ele almış olsaydı öğrenme arzusu kamçılanır, bir gerçeği öğrenmek için 1000 yıl beklemek zorunda kalmazdı. Gerçekten de bu ilâhî bilginin bilimsel yollarla tahkiki ancak 1000 yıl sonra mümkün olabilmiştir.“46

İslâm mutasavvıflarının subjektif tecrübelerle elde etmiş oldukları birçok bilgiler vardır ki, geç de olsa bugünkü müspet bilgilerimizle doğrulanmıştır. Büyük mutasavvıfla, enfüsî tecrübelerle edindikleri vasıtasız bilgileri, mensup oldukları tarikatların gizlilik adabına uyarak çoğu zaman açıklamaktan çekinmişlerdir. Bununla beraber İslâm tasavvufunda en çok adı geçen üç büyük mutasavvıfın eserlerin
den dikkat çekici bilgiler intikal etmiştir.

Kalb ayna gibidir, Lehv-i Mahfuz da ayna gibidir, bütün varlıkların görüntüsü ondadır. Bir ayna diğer bir aynanın karşısına konulunca, birinde görülenler diğerine akseder.Bunun gibi Lehv-i Mahfuzdaki görüntüler kalbte de görünür; fakat bunun için de kalbin saf olması, duygulardan kurtulması ve Lehv-i Mahfuzla münasebet kurması lâzımdır.”47

İmam Gazalî, başka bir yazısından “Kendini bilen Rabb’ıni bilir” hadisî şerifinde işaretle ”insanın kendisi da bir aynadır, ona bakan Hakkı görür” buyuruyor.

Tasavvuf ehlinin bir başka zirvesi Ubeydullah Ahrar hazretleri de şöyle buyuruyor:

Dil kalbin aynasıdır. Gönül de ruhun aynasıdır. Ruh, insanın haki katinin aynasıdır. İnsanın hakikati de Hak Teâlâ’nın aynasıdır.

İslâm tasavvufunda Vahdet-i Vücud görüşü ile önemli bir yeri olan Muhyiddin İbni Arabî’nin verdiği bilgiler ise daha çarpıcıdır:

Zulmet (bilinmezlik) gizliliğin zulmetidir. Gözlerimiz, ancak bu zulmet ve gizlilik aynasından çıkan eşyayı görür. Bizler bu gördüklerimizin gizlilik aynasından aksettiğini bile bilemeyiz. Cenab-ı Hakk’a göre bu bir aynadır. O bu aynaya tecelli ederse; âlemin şekil ve modelleri bu aynaya basılmış ve görüntülenmiş olur. Bu tecelliler süreklidir?“48

Bu görüntüler, bu şekiller ve resimler mümkünlerdir (yaratılan varlık). Bu mümkünlerin asıla nispeti, görüntülerin göz aynasına yansıması nisbeti gibidir.”49

Bu kâinatın varlığı güneşte, ışıkta görülen toz zerreleri (atomları) gibidir. İşte görülen ve görülmeyen zerreler. Vücudun (varolmanın) bizatihi aslı olduğuna göre, ilâhî ışık böylece tecelli etmiş olur. Tecelli eden bu ışık ondan bir parçadır?”50

Kim ki ışıklara yönelirse ilâhî gizliliklere varmış olur, yeter ki, bulunduğu mertebeyi ve dereceyi iyice kavramış olsun.”51

Sen ruhaniyette olduğu gibi bizim velimizsin. Hz. Adem’i de o toplulukta bizlere cismanî peder olarak gösterdin. İşte bu unsurların ebeveyni vardır. Görünmeyen bir zerrenin (atomun) asıl ve esasta bir olduğu gibi.”52

İnsan haddi zatında kendi vücudunu meydana getiren parçacıkları öğrenmekle Allah’ı tanır, vücudunun bütünüyle Allah’ı idrak edemez. Ancak kendi vücudunun parçacıklarını bilir ve onları tanırsa, o vakit cahil olan âlim olur. İnsan vücudunun parçacıkların da ne gibi sırların saklandığını siz bilemezsiniz. Dolayısıyla insan, bünyesi itibariyle her zaman vahiy sahibi olamaz.”53

……… İnsan vücutça ne kadar ufak olursa olsun, büyük kâinatın bütün gerçeklerini kendinde toplamıştır. Şunu bil ki, Allah tarafından yaratılan her mahlukun ilâhî gerçeğe intisabı vardır, kendisinde bu mensubiyetin izlerini taşır. Bu izleri anlayan insan, Allah’ı anlıyor demektir.“54

Hak Teâlâ, suyu katı, soğuk ve parlayan yuvarlak bir cevher olarak yarattı. Kendi kudretiyle bunun içine maddenin özlerini ve zıtlarını yerleştirdi (antimadde). Sonra yarattığı bu cevher ilâhî bir bakışla eridi ve zerreler ayrışarak su oldu. O vakitler bu arz ve gök henüz mevcut değildi.”55

İkinci binin yenileyicisi (Müceddid-i elf-i Sânî) olarak bilinen Imam Rabbânî hazretlerinin mektuplarında yer alan değerli bilgiler ise daha da şaşırtıcıdır:

Varlıkta bulunan her şey insanda da vardır. Kâinatta bulunan herşeyin bizzat kendisi, Vücud âleminde, yani Allahü teâlânın sıfatlarında bulunanların görüntüleri ve benzerleri insanda bulunur. İnsanda bulunan her şey kalbde de bulunur. Bunun için insanın kalbine ”Hakikat-ı câmia denilir.”56

İmam Rabbânî’nin verdiği bilgileri açıklamanın ve özetlemenin ne kadar güç bir iş olduğunu idrak edenlerdeniz. Yapılan değerli tecrübelerin muhtevasından aldıklarımız elimizden geldiği kadar hülâsa etmeğe çalışacağız:

İnsan ve kâinat, bir başka tabirle görünen varlık, bize görünmeyen Allahü teâlânın Lehv-i Mahfuz aynasında tecelli eden isim ve sıfatlarının değişik mahiyetlerle adem (yokluk) aynasında yansıyan zılları, yani gölgeleri, görüntülerindir. İnsan kalbi de bir ayna gibidir. Aynı görüntüler Lehv-i Mahfuzdaki asılları ile beraber insan kalbine de akseder. O halde bütün mümkünler, iç içe görüntülerden ve bu görüntüleri aslı ile gören kalbten ibarettir. Demek oluyor ki bütün mümkünler (insan ve kâinat) ancak yokluk aynasında, adem aynasında kendisini gösterebiliyor. Görünen her eşyanın, kendisinin zıddı olan bir adem ile (bir yoklukla), her maddenin bir karşı madde ile görülmesi, görüntü halinde var olması gerekiyor. Cenâb-ı Hak böylece, kendi sıfatlarının zıllarını, görüntülerini ve görüntülerin zıddı olan ademden (yokluktan) var ediyor. Allahü teâlânın Zatı, her düşüncenin ötesindedir. O, ötelerin ötesi, ötelerin ötesidir.”

İnsan ve kâinat, enerji ile su, toprak ve havadaki elementlerden meydana gelmiştir. Ve hepsi ademle var olan görüntülerdir. Yoklukla varlık, ademle görüntü, ikisi de birbirine zıd mahiyetler olduğu halde, burada birinin ötekinin yardımı ile durması, birinin ötekinin tersi ile sıfatlanması söz konusudur. Çünkü adem (yokluk), sadece teorik olarak vardır. “Adem-i mevcudiyet kavramındaki yokluk gibi.”57

Dört büyük İslâm mutasavvıfının kendi subjektif müşahedelerinin bir neticesi olan bu düşünceleri bir araya getirdiğimiz zaman, metafizik sınırları zorlamaya başlamış olan bugünkü pozitif bilimlerle son derecede bir uygunluk halinde olduğunu görürüz. Modern bilimin, kâinatın yapı taşları olan atom parçacıklarından en büyük galaksilere kadar gözlem ve tecrübelerle elde ettiği en son bilgileri gözden geçirince, İslâm medeniyetinden bize miras kalan bilgilerin doğruluğu ve kesinliği bir defa daha bütün haşmetiyle karşımıza çıkıyor.

Şimdi biraz da modern fiziğin verdiği en son bilgileri gözden geçirelim.

Modern fiziğin şimdiye kadar bir türlü hakkından gelemediği bir baş belası var: Atom… Yakın geçmişe kadar insan ve kâinatın en küçük yapı taşı olarak bilinen bu parçacığın, daha da küçük parçacıklardan oluştuğu ve her parçacığın da daha küçük parçalardan meydana geldiği öğrenildi. Atom deyince, maddenin daha da küçük birimlerden, varla-yok arası parçacıklardan elektron, nötron, protonlardan ibaret dipsiz bir kuyu olduğu anlaşıldı. Fakat bütün fizikçileri hayrete düşüren husus, madde dediğimiz cisimlerin yoğunlaşmış bir enerji halinden başka bir şey olmadığının anlaşılmış olmasıdır. Kısa bir zamanda maddeye dönüştüğü, maddî varlıkların hep bu dönüşüm içinde cereyan eden görüntüler olduğu belirlendi. (Böylece insan da dahil, bütün fizik dünyamızın iki yüzlü! olduğu,57 yerine göre quantum, yerine göre dalga olup ortaya çıktığı ispatlandı.)

Hemen işaret edelim ki, insanoğlu kendi yapı taşı olan bu atom parçacıklarını, hatta atomun kendisini bile henüz görmüş değildir. Bütün bu bilgiler molekül sistemlerin özelliklerinde ve ele geçirilen birtakım ipuçlarından derlenmiş teorik bilgilerdir.”

Atomcular, elektronların kimi hallerde katı, kimi haller-de de dalgalar gibi hareket ettiklerini tespit etmişlerdir. Kısacası, elektron denilen bu atom parçacığı bizce henüz anlaşılmayan sebeplerle, halden hâle geçmekte ve bunun ne zamanı ne de hızı ölçülebilmektedir. Elektronun bu özelliği maddeye bir ayna görüntüsü vermektedir. Yeri gelmişken hemen belirtelim ki, fizik dünyamızın başlıca özelliklerinden biri de ister madde, ister enerji olsun bütün sistemlerin simetrik olarak şekillenmesidir. Tıpkı bir aynada olduğu gibi her şey kendi karşı görüntüsüyle her kuvvet karşı bir kuvvetle vardır. Maddenin aynadaki karşı görüntüsüne da antimadde adı verilmiştir. Dolayısıyla her atom parçacığının bir karşı parçacığı, her atomun bir anti atomu olduğu gibi, yaşadığımız dünyanın bir anti dünyası, hata kâinatın da bir anti kâinatı olması gerekir. Böylece yalnız bitki, hayvan ve insan gibi canlı varlıklarda değil cansız zannettiğimiz diğer yaratıklarda da her şeyin
çift yaratıldığı ortaya çıkmıştır.

”Ne yücedir O (Allah) ki, toprağın bitirdiklerinden kendilerinden (insanlardan) ve daha bilmedikleri nice şeylerden olan bütün çiftleri yaratmıştır.58

İnsanlık 1400 yıl önce bildirilen bu gerçeği, bütün varlıkların da çift yaratıldığı gerçeği ancak bugün öğrenebilmiştir.

Anti madde teorisini ilk ortaya atan bilim adamı Ingiliz fizikçisi Paul Dirac’tır. Dirac’ın bu teorisi 1932 yılında antielektronu (Pozitron) bulan Carl David Anderson 1934’te yaptığı laboratuar denemeleriyle ispatlamıştır. Girgin gamma ışınlarının madde ile etkileşmesi sonunda iki parçacık, bir elektron, bir positron (anti elektron) oluşuyordu. Böylece hem anti elektron (positron) keşfedilmiş, hem de Einstein’ın E=mc2 denklemi doğrulanmış oluyordu: Çünkü enerji maddeye ve anti maddeye dönüşüyordu.

1955’te proton ve anti proton, kısa bir müddet sonra nötron ve anti nötron elde edilmiştir. Ve görüşmüştür ki, bütün bu parçacıklar ve anti parçacıklar birbirleriyle karşılaştıkları zaman da karşılıklı bakışmakla yetiniyorlar. Bilinen odur ki, bir elektron (positron) bir anti proton etrafında dönmesi, tıpkı bilinen parçacıklarda olduğu gibi bir anti atomun oluşmasını sağlamaktadır. Böylece anti atomlar, anti elementler, anti gezegenler, anti galaksilerden oluşan bir anti kâinatın da var olabileceği düşüncesi doğmuş ve modern fiziğin gündemine gelmiştir.

Şimdiye kadar böyle bir anti yıldız veya anti dünya tanımış değiliz. Tanınsa bile bunların mutlaka bizim galaksimizin dışında olması gerekir. Bir dünya ile bir anti dünyanın aynı güneş sistemi veya aynı galakside buluşmaları, her ikisinin de yok olmasına sebep olur. Fakat başka galaksilerde bir anti dünyanın bulunması muhtemeldir. Tıpkı mutasavvıfların dedikleri gibi, bu kâinat da asıl varlık sırrının neden bir görüntüsü olmasın?

”Anti maddelerin varoluşu aleyhinde ortaya konabilecek hiçbir delil yoktur. Yalnız burada, dünya üzerinde var olmaz, çünkü böyle bir durumda meselâ, anti hidrojen hidrojenle karşılanır karşılaşmaz derhal bir patlama meydana gelecek ve ikisi de birbirini yok edecekti. Madde aynı miktarda anti maddeyle karşılaşınca, her ikisi bir patlama ile yok olacak ve geriye yalnız enerji ve nötronlar kalacaktı. Fakat bir anti dünya tabiî var alabilirdi. Madde birikimlerinin yeter bir derecede büyük bir uzaklıkla bu anti dünya bizim dünyamız kadar gerçek olabilirdi. Acaba güneş sisteminde anti maddeden oluşmuş bir gezegen var mıdır? Hayır buna imkân yoktur. Ay herhalde maddeden bir araya gelmiştir. Aksi halde insanların aya inmelerine imkân olmazdı. Venüs de maddeden oluşmuş olmalıdır. Çünkü şimdiye kadar iki uzay sondesi parçalanmadan yüzeyine kadar girebildiler.

Güneş sisteminin öte gezegenlerine şimdiye kadar daha yumuşak iniş yapılmamış olmasına rağmen onların anti maddeden ayrılmasına imkân yoktur, çünkü her şey bütün güneş sisteminin bir ve aynı toz sistemden oluştuğu teorisine uygun gelmektedir. Eğer bir gezegen sonradan güneş sistemine girmiş ve anti maddeden oluşmuş olsaydı güneş rüzgârının (güneşten fışkıran parçacık akım) gezegene çarptığı yüzeyde bir enerji ısınmasının gözlenmesi gerekecekti. Bu ise hiçbir gezegende gözükmemektedir. Bu hususta güvenilir açıklamalar yapmak kabildir. Fakat güneşe sisteminin sınırlarında antimaddelerin varoluş hakkında daha başka bilgiler edinmek imkânı da sona ermektedir. En yakın yıldız (Proxima Centauri) meselâ bir anti yıldız olabilir. Bunu ne ispat etmek, ne de yalanlamak kabildir. Tabiî bugün elimizde bulunan imkânlarla…”

”Tahminler için güneş sistemi dışında hiçbir sınır yoktur. Belki her ikinci galaksi anti maddeden meydana gelmiştir. Belki de her ikinci galaksi grubu anti maddeden oluşmuştur. Belki bizce evrenin yarısı anti maddedir.”

“1908 yılında Sibiryada Kayalık Tungusta’da büyük bir meteorit yere çarptı. Bu muazzam bir felakete sebep oldu. Patlama merkezinin kilometrelerce uzaklığında bütün ağaçlar yok oldu. Hâlâ bugün bile onun izleri görülmektedir. Yalnız gariptir ki, meteorun kalıntılarına ve açtığı kratere rastlanmadı. Bununla ilgili birçok teoriler ileri sürüldü. Rus bilim adamları bugün meteoritin sebep olduğunu gerçekten uzak saymamaktadırlar.”

”Dünyamız birçok sır ve muammalarla doludur. Bildiğimiz o kadar azdır ki, biz en yakın yıldızların bile nelerden yapılmış olduğunu söyleyecek durumda değiliz. Madde ve anti maddenin de gerçek yapısını bilmiyoruz. Yüz yıl sonra bizim bilgilerimize geleceğin bilim adamları belki hafifçe gülecekledir. Belki o zaman anti madde enerji vericisi olarak herkesin bildiği bir şey olacaktır.”59

Buraya kadar dört büyük İslâm mutasavvıfının anlattıkları ile modern ilmin en son elde ettiği bilgileri anlatmış olduk. İki kaynaktan gelen bu bilgiler arasında bir fark görebiliyor musunuz? Mutasavvıfların verdikleri bilgileri isterseniz yeniden gözden geçiriniz, bin yıllık bir zaman farkından başka hiçbir aykırılık göremeyeceksiniz. Atomun ve atom parçacıklarının bilinmediği, ışığın ve elektro manyetik kuvvetlerin meçhul bulunduğu, madde ve anti madde tasavvurunun imkânsız olduğu bir devirde, bilimin ancak bugün çözebildiği formülleri, ortaya koyduğu gerçekleri, bundan daha özlü, daha açık, daha net anlatmak mümkün olabilir miydi? Kaldı ki, bu kitabın ufacık hacmi içinde bizim toparlamaya çalıştığımız bilgiler, bir ansiklopediden aktarılmış bir sayfalık bir yer bile tutmaz. Eğer bilimin ger çekten bilgiden başka bir problemi yoksa kaynağını beğensin veya beğenmesin, başta Kur’an ve hadisler olmak üzere İslâm’ın vasıtasız bilgi hazinesi olan tasavvufa da eğilmesi gerekir. Ortaya konuları bu subjektif tecrübelerin ve elde edilen vasıtasız bilgilerin belirli bir ölçüde modern araştırmalara hem konu olması, hem de kılavuzluk etmesi ve böylece yeni ufuklar açması beklenebilir. Eğer gerçekten bilimin bilgiden başka bir problemi yoksa.

Bilimin insanların benzerlerini bir fotoğraf olarak tespit şeklini daha küçükseyemeyiz. Birkaç asırlık bir geçmişi var bu çalışmaların. Karton üzerindeki benzerlerimizin sinema ve canlılık ve hareketlilik kazanması da az buz şey değildir. Bunun da 50 yıllık bir çalışma ile kazanıldığı unutulmamalıdır. Canlı görüntüler oluşturmayı başarmışız. Sonra bilgilerimiz daha da gelişmiş, kendi benzerimiz olan bu canlı görüntülere ses yeteneğini, aynı tonda bizim gibi konuşma imkânını kazandırabilmişiz. Ve nihayet günlük yaşantımızda kendi benzerlerimizi aynı hareketler, aynı sesler ve aynı renklerle aynı anda dünyanın her tarafında çoğaltabiliyoruz. Böylece tıpatıp bize benzeyen, bizim gibi hareket eden, bizim gibi sesler çıkaran, hatta filmlerde olduğu gibi değişik hayat hikâyeleri, senaryoları olan bir görüntüler âlemi kurmuş oluyoruz. Adeta bizimle beraber gelişen bu görüntüler günlük hayatımızın bir parçası haline gelmiştir. Ekransız ve görüntüsüz yaşamanın imkânı kalmamıştır artık.

Ben şahsen bu görüntüler dünyası ile kendi gerçek dünyamız arasında şekil olarak pek az bir fark görüyorum. Aslında bakılırsa bugünkü bilgilerimizle oluşturduğumuz bu görüntüler, bizim dünya üzerindeki maddî varlığımız kadar gerçektir. Onlar da atom parçacıklarından meydana geliyor. Ekrandaki görüntü ile bizim yapı taşımız: Madde veya enerji. Quantum ya da dalga. Aradaki yegâne fark, onların ruhsuz oluşunun yanı sıra bir sebep ve netice farkıdır. Biz bizim benzerimiz olan bu görüntülerin sebebi, onlar da bizi bir neticemiz oluyor. Bir bakıma determinist bir gelişme. Onların bütün davranışları, akıl, şuur ve duygulu halleri tamamen bizim mevcudiyetimizle mümkün olabilmektedir. Aynı mantıkla, bizim realitemizin de başka bir iradenin görüntüsü olduğuna hükmedebiliriz. Böylece kendimizi ve atom parçacıklarından yapılı şu kâinatı da bir başka gerçeğin görüntüsü, bir başka kâinatın anti kâinatı hatta kopyası olarak düşünebiliriz.

Mutasavvıflar da bu hâli aynen böyle anlatmışlardır. İnsan ve kâinatı, tıpkı ekranda beliren görüntüler şeklinde, mutlak ve tek olan bir hakikatin aynadaki yansımaları olarak görmüşler, yaşamışlar ve bize haber vermişlerdir.

Fazla uzağa gitmeğe lüzum yok. Çekim kanunlarının kâşifi Newton’u dört tarafı kapalı bir kabul salonuna alalım. (Bütün duvarları, tavan ve zemini yekpare ekran olarak düşünün.) Değerli misafirimiz Newton’a tek başına kaldığı sırada ekranlardan birinde kendi hayatını gösteren bir film oynatalım. İkinci duvarda yaşadığı şehir hayatından parçalar görüntüleyelim. Bir diğer ekranda o anda davranışlarını gösterelim. Böylece bütün duvarları, tavan ve zemini bir görüntüler cümbüşü halinde sevgili misafirimize sunalım Şimdi de Newton’un bu durumu nasıl karşıladığını nasıl izah edeceğini tespite çalışalım:

Evrensel çekim teorisi, matematikteki sonsuz küçükler hesabı ve beyaz ışığın yapısı konularında dehasını ortaya koyan ve modern bilimin kurucularından biri olan Newton’un böyle bir durumda ilk tepkisi kocaman bir hayret olacaktır. Daha sonra yavaş yavaş olağanüstü bir hadise ile karşı karşıya olduğunu anlayacak ve o günkü pozitif bilgileriyle bunun izahını yapamayacaktır. Bununla beraber görüntülerin duvarlara yansıyan ışıklar olabileceğini düşünecek, ancak kendi hayat hikâyesinin canlı ve renkli olarak görüntülenmesini, hele kendisinin kendi hareketlerinin bir başka duvarda aynen görünmesini asla izah edemeyecektir. Bizim sokakta kendimizle karşılaşmamızı izah edemediğimiz gibi.

Oysa bugünkü bilgilerimizle bunun izahı kolaylıkla yapabiliyoruz. Newton’un izah edemediği ekrandaki hayaller, gerçek hayatımızın nasıl bir görüntüsü ise, biz de başka bir gerçeğin görüntüsüyüz.“ Ve tıpkı Newton gibi şimdilik içinde bulunduğumuz gerçeğin mahiyetini izah edememek durumundayız ama birgün metafizik aynalar konuşmaya başlayınca bütün bunları mutasavvıflar kadar biz de öğrenmiş olacağız. Umalım ki iş, işten geçmiş olmasın.

Ömer Öztürkmen – Gözyaşı Medeniyeti,syf.67,78

Dipnotlar:

46-Yasin suresi: 44. ”Bizim yere gelip onu uçlarından nasıl eksilttiğimiz görmuyor musunuz?

47.ihyau Ulümi’d Din-İmâm Gazâlî

48. Muhiddin İbni Arabî: Futuhât-ı mekkiye
49. age.

50. age.
51. age.
52. age.

53. age.

54. age.

55. age.

56. İmâm Rabbânî Mektubat,

57.age

58.Yasin,36

59. Wolfgan Richter: Anti Dünyada Her şey Terstir başlıklı makalesi. Bilim ve Teknık ergisi, Ağustos 19 6 tarihli ve 05 sayılı nüshası.

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir