Sulhi Ceylan – İnsanı Okumak “Alıntılar”

maj

Başkalarının gözündeki olumlu imajını düzeltmek için insan neler yapar diye düşündüğümde, karşıma hiç de sevinebileceğim bir tablo çıkmıyor. İnsan bir ömür imajı için çalışabilen bir varlık. ”Başkaları ne der?” korkusu insanı hayata bağlayan ve aynı zamanda hayatı ıskalatan bir hal. Çünkü başkalarına göre yaşanan hayatlar kişinin kendini tanıma ve bütünlemesinin önündeki en büyük engeldir. Bir ömür yorulup usanmadan başkalarının gözündeki imajını ve saygısını daha iyi hale getirmek isteyen insan, kendi olamadığı gibi başkası da olamamaktadır. Ayrıca insanın kendisine saygı duyulmasını istemesinin altında salt saygı değil saygının sağladığı menfaatler yatmaktadır. Ah insan! Niyetlerinin arkasında bile başka niyetler saklayabiliyor.(s.19)


İdeal

Max Feuerbach, ”Filozoflar farklı şekillerde dünyayı yorumladılar ama mesele onu değiştirmektir” derken asıl olanın dünyayı değiştirmek olduğuna vurgu yapar ve dünyayı anlama şekillerinin eğer dünyayı değiştirmeye etki yapmıyorsa çok da önemli olmadığını söyler. İnsan; eğer etrafını değiştiremiyorsa bir zaman sonra etrafının kodlarını benimsemeye başlar. Çünkü ideallerine sahip olamayanlar bir zaman sonra başkalarının ideallerine boyun eğerler.

Ve önceden karşı çıktığı hatta rahatsız olduğu hareketleri kendi yapar hale gelir. Ama sanırım Feuerbach meseleye yanlış yerden bakıyor. Onun, dünyayı değiştirmek gibi bir derdi var. Halbuki asıl mesele dünyayı değil kişinin kendi dünyasını değiştirmesidir. Kişi kendi dünyasını değiştirmedikçe hiçbir hakikate eremediği gibi köklü bir değişim de yaşayamaz.(s.21)


Hatırlamamak

”İnsan neden günah işler?” sorusuna küllî bir cevap vermek gerekirse Allah’ı unutmaktan dolayı diyebilirim. Dolayısıyla insanın günah işlemesinin sebebi Allah’tan gafil olması, kendisine şah damarından daha yakın olanı unutmasıdır. Bu durumun sonucu ise insanın Allah’a değil, kendince güç atfettiği başka varlıklara dayanmasıdır. Fakat günah, günahı çağırır ve düşüş devam eder. Bir sonraki adımda kişi kendini hayatın başat unsuru olarak görmeye başlar. Yani aslolanın kendi otduğu vehmine kapılır. Gün içinde Allah’ı hiç hatırlamaz. Burada ise kibir yüzünü gösterir. Zaten kibir kendiyle savaşamamanın, kendiyle yüzleşememenin sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Kendi benini her şeyden üstün gören insanın ise Allah’ı hatırlaması zaten beklenmez.(s.25)


Gerçek Mutluluk

Arthur Schopenhauer, insanın mutlulukla ilişkisini açıklarken şöyle der: ”Doğuştan gelen tek bir yanılgı vardır: Mutlu olmak için burada, dünyada olduğumuzu sanmak.” Halbuki yaratılış sebebimiz mutlu olmak değil, kulluk yapmaktır. Kul olmak ise marifeti yani tanımayı önceler. Bilmek kulluğun ana anahtarıdır bu bakımdan. Çünkü kişi karşısındakinin değerini ancak onu tanırsa anlayabilir. Peki, kulluk mutluluk getirmez mi, diyecek olursanız kulluk sadece mutluluk getirmez. Mutluluğun üstünde manevi duygu ve değerler de vardır. Mesela, huzur, teslimiyet gibi. Kulluk bir taraftan da insanın kendini bilmesi sonucu içinde savaşan güçleri tanımasıdır.

İnsan mutluluğun değerini acıyı tattıktan sonra bilir. Nefis sürekli mutlu olmayı isterken ruh, kişiyi metafiziğe yönlendirir. Çünkü gerçek mutluluk arzu ve şehvetlerin tatmininde değil, kalbin terbiyesindedir. Kalbin terbiyesi sonucu kişide huzur dediğimiz mutluluğun çok çok üstünde bir hal ortaya çıkar ki bu durum kişide varlıktan razı olmak hali olarak görünür.(s.26)


Perde

İnsanın önündeki en büyük engel yine insandır, yani kendisidir. Öyle ki insan; kendi tutkuları sebebiyle kalbinden uzakta bir hayat yaşayabilir. Önyargıları, gelenek ve görenekleri ve geçmişi başlı başına engel olarak insanın önünde durur. Bu sebeple insan, eşya hakkında yanlış kanaatlere varır. Bu konuda Sadreddin Konevî hazretleri şöyle der: ”Perdeli insanlar eksiklik ve kötülük bulunduğu vehmiyle bazı şeylerde Hakk’ın güzelliğini göremezler. Bunların perdesi açılıp Hakk’a izafe edilmeleri sahih olduğunda, Hak onlara kemal süretini verir; böylece o şeyin celâl ve cemal tecellisinin mazharı olduğu görülür.”(s.28)


Umutsuzluk Çölü

İnsan, kendi ile karşılaşmak istemez mi? Bu soruya Heidegger, insanın kendi ile karşılaşmamak için meşguliyet aradığını söyleyerek cevap verir. Çünkü insanın içinde bir umutsuzluk çölü vardır ve burada yalnız kalmamak için dışarısı ile oyalanır. Ben, insanın içindeki bu umutsuzluk çölünü; kendisini tanımamasının verdiği bir durum olarak anlıyor ve hayatı somuttan ibaretmiş gibi yaşamasının bir sonucu görüyorum. Yani hayatı soyutlamamaktan, fikrî plana geçememekten bahsediyorum. Kaldı ki akıl, kişinin içindeki bir nevi elçidir ve bu elçinin sufli arzulara uymakla görevini yapması engellenirse kişi içinde koskocaman bir umutsuzluk çölü oluşturabilir. Sonuçta ise bu çölden kaçmak için ayrıntılara boğulur. Kaldı ki cari sistem de zaten insanların fikrî boyutta değil duyusal, yani en alt boyutta hayatım devam ettirmesini sağlamaktadır.(s.30)


İnsan Bir Hikayedir

İnsan kendi hayatının işçisidir ve genelde ustası olamadan nefeslerinin sayısı biter. Çünkü insan olmak yılların üzerindeki etkisini, acıları ve sevinçleri birlikte değerlendirip bunların tümünden mana damıtmakla ilgilidir. Kendi derinindeki şeytanla yani kötülükleriyle yüzleşemeyen insanın tekâmülünden bahsedemeyiz. Böyle durumlarda hayat satıhta yaşanır yani denizin yüzeyinde. Halbuki inci denizin dibinde bulunur. Ne diyordu Martin Heidegger; ”Hayat hikâyedir. Ve bir insanı sevmek, onun hikâyesini sevmektir.” Her insan kendi hayatının işçisidir dedik ya, işte bu hayat aslında bir hikâyeden ibaret. İnsanın kendi hikâyesini okuması ise başka bir insanın hikâyesini okumasına bağlı… Çünkü insan kendini bir başkasında tanır. Yani başka bir hikâyede. ..(s.32)


Âşığın Gıdası Sevgisidir

Halvetiyye tarikatına bağlı Şemsiyye kolunun kumcusu olan ve kırka yakın eseri bulunan âlim ve ârif Şemseddin Sivâsî hazretlerinin Dîvân-ı Şemsî’ndeki bir beyit şöyledir: “Zahmına merhem dilersem derde dermân bulmayam / Sensizin cân ister isem cana cânân bulmayam” Zahm yara, cânân ise sevgili anlamına geliyor. .. Aşık için sevgilinin açtığı yara bile değerlidir. Çünkü yara sevgiliden kaynaklanmıştır. Bu sebeple o yaramn tedavisi için uğraşmak aşığa yakışmaz. Zira âşık bir an bile aşkından başka bir şey düşünemez ki nerede kaldı yarasını tedavi ettirsin!

Bu sebeple olsa gerek âşığın gıdası sevgisidir. Her dem sevgisinden beslenen âşığın tek derdi kavuşmaktır. Çünkü kavuşmak sayesinde ikilik biter ve tevhid narası âşığın tüm bedenini sarar. Bu manayı Yunus Emre hazretleri şöyle anlatır: ”İkilikten usandım, birlik hanına kandım / Derd-i şarabın içtim, dermanım yağma olsun.” Bu beyitte de dermanım sadece sevgilide olduğu ve onun harici her şeyin ise âşığın katında hiçbir değerinin olmadığı son derece veciz bir şekilde anlatışmış. Mana bir, çünkü özlem bir. Davasını ve özlemini bir eyleyenler manada da bire ererler.(s.41)


Kelimelerden Bir Dünya

Kelimelere yaslanan ve hatta kelimelerden ibaret olan bir hayat yaşıyoruz. Bize anlatılan ve bizim de inandığımız bir dünya. Başkaları tarafından yapılmış tanımlarla dünyayı anlamlandırıyor ve tatmin oluyoruz. Halbuki hiç bir tanım için gayret etmemiş, hiçbir şeyi tanımlamaya uğraşmamışız. Her şey kolayca çözülsün, dünyanın anlamı nedir, gibi koskocaman soruların cevabı bize hazır gelsin istiyoruz. Ve gelen cevapları da hemen kabulleniyoruz. Oysa anlam, kişiye özeldir ve bu anlamı kişi kendi içindeki mücadele ve gayreti sonucu bulur.

Hazır cevapların kişiye tatmin sağladığı, vesveselerini dindirdiği doğrudur ama hazır cevaplar, hiçbir zaman kişinin kendini bilmesini sağlayamaz. Üstüne üstlük sağlayamadığı gibi bir de kişinin içindeki araştırma ve merak duygusunu öldürdüğü için insanı zamanla uysallaştırır ve koyunlaştırır. Kısacası çilesini ve derdini çekmediği hiçbir tanımı kişi kendine mal edemez.(s.43)


Hayat ve Kemal

Varlığı tanımak aynı zamanda kelimeleri tanımaktır. Çünkü biz varlıkla ilişkiyi kelimeler üzerinden kurarız. Manadan insana uzanan köprünün adı kelimelerdir. Kelimeler anlamın taşıyıcısı ve kabıdır. Anlam kendini kelimede saklar. Fakat anlam, her zaman kelime kabına sığmak zorundadır çünkü başka türlü kendini gösteremez. Bu sebeple kimse zihninde tasarladığı tüm manaları anlatamaz. Anlatamaz çünkü kelimeler kifayet etmez.

Kaldı ki kelimeler zaman içinde anlam değişmesine uğrar, evrilir aynı insan gibi. İnsan da kemale koşan, bu koşma esnasında -ki buna hayat diyoruz-, değişen ve değiştikçe idrak çeperi genişleyen bir varlıktır. Bu sebeple bir kişinin yirmi yıl önceki düşüncelerini savunması, kişinin kendine yapabileceği en büyük kötülükler arasındadır. Kemale varmayan her hareket nâkıstır. Kelimeler ve insanın kaderi bu sebeple bir yerlerde buluşur. Anlamını hakiki manada yansıtamayan kelime nâkıs olduğu gibi kemale doğru koşusundan vazgeçen insan da eninde sonunda pişman olacaktır.(s.45)


Bakış ve Anlam

”Her okur, okurken kendisini okur” der Marcel Proust. Bu cümlenin ana fikrini şöyle ifade edebilirim: Dünyaya gözlerimizle bakarız. Yani her nereye baksak, kendi geçmişimizle oraya nazar ederiz ve bu geçmişe göre bakışımız anlam kazanır. Bu sebeple aynı yere bakan farklı gözler farklı anlamalara gebe kalır. Kitap okurken de durum aynıdır.

İnsanların bilgi, kültür ve zekâlarının farklı olması ve bunların yanında gelenek, göreneklerin de değişik olması sebebiyle aynı kitabı okusalar bile aynı sonuçları çıkartmazlar hatta çıkartamazlar. Çünkü insanın geçmişinden ve ön yargılarından soyunup ”objektif” olmasını beklemek beyhude bir çabadır. O halde insana düşen kendi görüşünün en doğru ve kâmil olduğunu iddia etmek değil, diğer görüşleri de anlamaya çalışmaktır, en azından saygı duymaya gayret edilmelidir.(s.48)


Edebiyat ve Sinema

Merak; görünen olayların arka planına geçmek, hakikat ile yüz yüze gelmek için arzu duymak demektir. Bir şeyi anlamak, bilmek için heves duyarız. Fakat insanın en çok bilmeyi istediği şeylerin başında kendisi gelir. Edebiyat ve sinema da günümüzde insanın kendini bilmesi için eğildiği bir alan haline geldi. Başkalarının yaşadığı hayatlarda kendini bulmak, ya da yaşamadığımız hayatlara konuk olmak için roman ve hikâyeler okur, filmler seyrederiz. Geçmişimizdeki karanlık bir noktanın açığa çıkması için kim bilir kaç hayata konuk olmamız gerekiyor?

Heveslendiğimiz hayatın mutluluğunu kim bilir kaç roman karakterlerinin yüzünde görmek için satır aralarında dolaşıyoruz. Kurgulanmış hayatlarda kendi gerçekliğimizi arıyor ve bir türlü kendimizi aramaktan vazgeçmiyoruz. Edebiyat ve sinema bu bağlamda sadece araçtır. Amaç her zaman insanın kendisi… Şunu da eklemeliyim insan için en şaşırtıcı hallerden biri de kendisinde yeni bir şeyi/bilgiyi keşfetmesidir.(s.50)


Kelimeler

Kelimelerle konuşuruz ve kelimelerle birbirimizi anlamaya çalışırız. Peki bu karşılıklı anlaşma yüzde yüz sağlanabilir mi? Ben bu konuda şüpheliyim. Çünkü her bir kelime konuşanın zihninde farklı manaları ve göndermeleri taşır. Kişinin ağzından çıkan her kelime o insanın kişiliğini, deneyimlerini, yaşantısını ve inancını giyinir ve bu sebeple aynı kelime farklı kişilerde farklı anlamlara gelir.

İletişimsizliğimizin bir sebebi de budur. Dolayısıyla kullandığımız her kelime aslında bizi taşıyan mana kaplarıdır. Kendi gerçekliğimizi kelimelere yediriyor ve karşımızdaki kişinin bizi anlamasını bekliyoruz. İşin garibi karşımızdaki kişi de bizden aynı sonucu bekliyor.(s.53)


Vazifedeki Hürriyet

Nurettin Topçu, Türkiye’nin Maarif Davası kitabında hürriyet ve vazife arasında bir ilişki kurar ve şöyle der; “Hiçbir şey bilmediğinizi bilecek kadar çok bilgi, derin bilgi, ilâhî bilgi mi elde etmek istiyorsunuz? Her şeyi ve bütün varlığı sevmeyi öğreniniz. Bu ulvî sevginin şartı, her an bir vazifenin emri altında bulunduğunu bilmek, her an kendinden bir fedakârlık beklendiğini göze almak, her gün yeni bir hizmete hazır olmaktır. Hiçbir hizmete söz vermeden serâzat, kendi zannınca hür yaşadığını söyleyen insan, hakikatte bir esirdir; içgüdülerinin ve her günkü hasis menfaatleriyle alışkanlıklarını kımıldatan kuvvetlerin esiridir.”

Bu pasajda insanın irade sahibi olmasına da vurgu yapılıyor. Çünkü insan kendi iradesini kullanıp görev ve hizmet aldıkça içindeki nefis denen canavarla savaşabilir ve asıl hürriyete ulaşabilir. Dolayısıyla devlet, millet ve din gibi değerler uğruna vazife yüklenmek, elini taşın altına koymak, kısacası insanın kendini bir davaya adaması her hâlükârda insanın manevi olarak gelişmesine katkı sağlarken aynı zamanda yanlış hürriyet anlayışlarından da uzak kalmasını sağlar.

Zira hürriyet her istediğini yapabilmek, hiçbir kurala bağlı olmamak olarak tanımlanırsa bu ancak hayvanların hürriyet tanımı olabilir. Bu noktada ızdırap çekmek kişiyi yolundan engelleyen bir durum değil bilakis lokomotif gücündedir. Yani kişinin kendini adadığı dava uğruna ızdırap çekmesi, kişiyi yücelten bir şeydir.

Çünkü ”büyük hareketler, büyük ıstırapların eseridir.”(s.60)


Boşluk Doldurucusu İnsan

Düşünmek, insana has bir durumdur. Kişi kendini, dünyadaki varlık nedenini ve en son nereye gideceğini hep merak etmiş ve buna cevaplar aramıştır. Bazı insanlarsa böyle problemlerle uğraşmak yerine, arzu ve şehvetine teslim olmuş ve böylece düşünmeden yaşamanın yollarını arar olmuştur. Tabii bu durum insanı hayvana yaklaştırmış ve akıl gibi bir nimeti işlevsiz hale getirmiştir. Halbuki insan boşluk doldurucusudur. Kendi hayatında tesbit ettiği boşlukları doldurmakla ömrünü geçirir ve genelde bu boşlukları doldurmaya devam ederken ölüverir.

Ölüm ki ansızındır. Beklenmedik anlarda yüzünü gösterir ve hayatı boşluklarla dolu insan ansızın Ölüverir. İnsanı belki de böyle tanımlamalı. Yani zıtlıkları kendinde barındıran… İbnü’l-Arabî hazretlerinin deyimiyle, insan zıtları tevhid etmeden boşluklarını dolduramaz.(s.61)


Sadelik

Düşünmek, insana has bir durumdur. Kişi kendini, dünyadaki varlık nedenini ve en son nereye gideceğini hep merak etmiş ve buna cevaplar aramıştır. Bazı insanlarsa böyle problemlerle uğraşmak yerine, arzu ve şehvetine teslim olmuş ve böylece düşünmeden yaşamanın yollarını arar olmuştur. Tabii bu durum insanı hayvana yaklaştırmış ve akıl gibi bir nimeti işlevsiz hale getirmiştir. Halbuki insan boşluk doldurucusudur.

Kendi hayatında tesbit ettiği boşlukları doldurmakla ömrünü geçirir ve genelde bu boşlukları doldurmaya devam ederken ölüverir. Ölüm ki ansızındır. Beklenmedik anlarda yüzünü gösterir ve hayatı boşluklarla dolu insan ansızın ölüverir. İnsanı belki de böyle tanımlamalı. Yani zıtlıkları kendinde barındıran… İbnü’l-Arabî hazretlerinin deyimiyle, insan zıtları tevhid etmeden boşluklarını dolduramaz.(s.65)


İnsan

”İnsan nedir?” sorusu felsefenin ana sorularından biridir. Platon, ”İnsan, iki ayak üzerinde duran tüysüz bir hayvandır” der. Diyojen, hindiyi bağırta bağırta yolduktan sonra Atina meydanlarında, ”İşte Platon’un insanı!” diye halka teşhir eder. O halde insan sadece maddesiyle yani bedeni ile insan olamaz. Yoksa hindi de insan sayılırdı. İnsanı insan eden maddesinin içindeki yani bedeninin içindeki ruhudur, kalbidir. Ama kalp derken de kozalak şeklindeki et parçasından bahsetmiyorum.

Ne diyordu Pascal: ”Bana filozofların değil, peygamberlerin tanıttığı Allah lazım.”(s.69)


En Büyük Günah

Bir insanın kendine yapabileceği en büyük günahın ne olduğunu düşünürken İbnü’l-Arabî hazretlerinin Fütühâtü ’l-Mekkiyye’sinde yazdığı şu cümlesine denk geldim: ”En büyük günah, kalbin ölümünü getiren şeyi ortaya çıkarmaktır. Kalp, sadece Allah’ı bilmemekle ölür. Cehalet dedikleri şey de budur. Çünkü kalp, Allah’ın kendisi için seçtiği evdir. Bir kimse, evi kötüye kullanarak ev ile evin sahibinin arasına girer. Bu kimse en çok kendisine karşı hata etmektedir. Zira evin sahibinden gelecek nimetten kendisini, evi O’na bırakmayarak mahrum kılmıştır. İşte bu cehaletin mahrumiyetidir.”

Bu son derece çarpıcı pasajda bence iki önemli noktaya vurgu yapılıyor. Birincisi, insanın manevi ölümünün Allah’tan uzaklaşmak olduğu ve ikincisi ise cehaletin sanılanın aksine mutluluk değil mahrumiyete neden olduğudur. Kalbinin sesine kulak vermeyenlerin bu dediğimizi komik bulacakları âşikârdır ama hayat sadece dünya hayatından ibaret değildir ve insan da sadece zevklerinin peşinde koşacak kadar basit bir varlık değildir. İbnü’l-Arabî hazretlerinin cümlesinden cehaletin kişinin kendisine bile kötülük yapmasına ve büyük mahrumiyetlere düşmesine sebebiyet verdiği anlaşılıyor. Halbuki insan en çok kendisini sever.(s.76)


Değişme

Hürriyetin kanaatkârlıkta olduğu söylenir. Elbette doğrudur, isteklerimizi ne kadar azaltırsak nefsimize, yani benimize karşı o kadar özgür oluruz. Gerçek değişimler içten gelen değişimlerdir. Dışarıdan, zorlama değişimler palyatif olup kalıcı olmaz. Bu sebeple, ”Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa hayat son bulur. İçten bir güçle kırılırsa hayat başlar” denir.

Evet, bu da doğrudur. Değişimin başlaması yani insanın kendinde değişime gitmesi için öncelikle kendine teşhis koyması gerekir. Çünkü hasta olduğunu bilmeyen insan doktora gitmez ve dolayısıyla da ilaç kullanmaz. O halde ilk basamak teşhis, ikinci basamak ise niyettir. Yani kişinin kendini değiştirmeye niyet etmesidir. İşte yine geldik niyete. O halde hayatı, niyeti düzeltme süreci olarak tanımlayabilirim.(s.85)


Olasılık

Felsefî bir terim olarak olasılık, hakikatin bilinemeyeceğinden yola çıkarak yüksek oranda gerçekleşecek olanla iktifa edinilmesini salık veren görüştür. İçinde ihtimal barındırır ve bu ihtimal bizi bazı önlemler almaya götürür. Olasılıkta ”gerçeğe benzerlik, kanı, akla yatkınlık” vardır. Alphaville filmindeki bir karakterin şu cümlesine bakalım: ”İnsanlar olasılıkların köleleri haline gelmişler.” Hayatlarımızı gelecekte olabilecek olasılıklar üzerine kurarız.

Mesela, eğer bir işte çalışıyorsak ve işten memnun değilsek yeni bir iş ararız ama içimizdeki ses, ”Eğer işten çıkarsan buradan daha iyi bir iş bulamazsın, borçlarını ödeyemezsin” dediğinde ister istemez bu durumun olasılığını düşünür ve niyetimizden vazgeçeriz. Sanıyorum derdim anlaşıldı. Olasılıklar hayatımızı kısıtlayan, Özgürlüğümüzün önüne set çeken durumlardır ve bu olasılıkları hayatta tutan ise kişinin kendisidir.(s.88)


Adalet

Klasik ahlâk kitaplarında hikmet, şecaat ve iffetin toplamından, adalet erdeminin ortaya çıktığı anlatılır. Çünkü hikmet, yerinde ve kararında karar vermekden; şecaat, kişinin gazap kuvvetini yöneterek akla uymasından ve iffet ise şehvetin akıl tarafından edeplendirilmesinden ibarettir. Dolayısıyla bu erdemlerin imtizacından adaletin ortaya çıkması gayet doğaldır ki adalet, zulmün zıddı olup hakikate uygun davranmaktan ibarettir. Ve yine adalet, herkese ve her şeye hak ettiğini vermektir. Mesela, kişi nefsinin her istediğini yaparsa kendisine zulmetmiş olur. Çünkü kendine adaletli davranmamış, bir ruhu olduğunu görmezden gelmiş ve de “muamele gücünün itidali” olan adalete uymamıştır.(s.95)


Belirsizliğin İlacı

Felsefede; sözcük ve terimlerin sınırlarının kesin olarak bilinememesi hali, belirsizlik ilkesi ile açıklanır. Yarının ne getireceğinin bilinememesi ve yarın ile ilgili belirsizlikler insanları çalışmaya ve biriktirmeye iter. Aslında buradaki belirsizlik insanlarda bir korku oluşturduğu gibi umut da oluşturmaktadır.

Fârâbî bu sebepten ötürü korku ve ümidi, insan eylemlerinin ve davranışlarının temel dinamiği olarak görür. Yarının ne olacağının insan açısından karanlık olması ve başımıza gelen olayların hikmetini kavrayamamamız sebebiyle insan ya korku ya da ümit içinde olur. Bir anlamda korku ve ümit hayatın akışını sağlar. İşte burada inanç devreye girer. Yarının yani ahiretin olduğunun bilgisi insanı rahatlatan ve ferahlatan bir bilgi olmasının yanında ümit vadeder ve korkuyu defeder.(s.97)


Öğrenilmiş Çaresizlik

Öğrenilmiş çaresizlik deneme cesaretini kaybetmektir. İnsanın defalarca deneyip başarısız olması sonucunda bir somaki denemesinde de başarısız olacağını öngörmesi sonucu denemeyi bırakması, yenilgiyi kabul etmesidir. Kurtuluşun mümkün olmadığına, çarenin bittiğine dair inancı doğuran öğrenilmiş çaresizlik, kişinin önceden Öğrendiği bilgi ve tavırların daha sonra yanlış olduğunu anlasa bile otomatik olarak yapmayı sürdürmesine sebebiyet verir.

Bu bağlamda öğrenilmiş çaresizlik bilinçsizliğin bilinç halidir. Yenilgiye şartlanmaktan ibaret olan bu hal aslında insan tarafından kasıtlı olarak tekrarlanır. Açıkçası insan kendini kandırmakta pek mahirdir. Kendince mutlu yaşamak ve benzeri sebeplerle insanın başvurduğu bu hal aslında çaresizliğin öğrenilmesi değil insanın kendini ve kabiliyetlerini görmezden gelmesinden başka bir şey değildir.(s.108)


İmkansız Dünyalar

Nefes aldığımız dünyanın içinde insanın kendi dünyasını oluşturması her geçen gün imkânsız bir hal alıyor. Çağımızın ana özelliği insanı güncelin içinde boğmak ve ayrıntıda kaybolmasını sağlamak. Her yerden ama her yerden mâlumatlar yağıyor üzerimize, haber istilası da çabası. Güncel olaylar ne yapıp edip bir şekilde bizi içine çekmeyi başarıyor. Hayallerimiz ve umutlarımız satılığa çıkmış vaziyette. Hayatın içinde olmak adına insan hayatın içinde bir nesne halini aldı.

Bu nesnenin düşünmesine ve sorgulamasına fırsat verilmiyor. Yeninin saltanatı altında her gün kendi özünden bir şeyler kaybediyor. Geçmiş sadece bir nostaljiden ibaret kaldı. Tek gerçek gelecek! Gelecek için geçmiş ve şimdi katlediliyor. Her şey daha güzel olacak diye diye elimizdeki ”şimdi” de yok oldu. Halbuki insan gelecekte değil anda yaşar.(s.113)


Yaralar

J. Cocteau’nun, ”Yaralarımdan başka bir şey sergilemedim” cümlesini ilk okuduğumda bu sözün en çok da yaralarımızı sakladığımızı sandığımızda doğru olduğunu farketmiştim. Çünkü her saklama aslında göstermedir. Her kaçış aslında yakalanma ve her örtme aslında soyunmadır.

Kendimizi sakladıkça, duygularımızı dibe ittikçe, en zayıf yanlarımızın üstüne beton attıkça gerçek benliğimiz ortaya çıkıyor. Zira insan biraz da sakladığıdır, örttüğüdür, yaralarıdır. Evet insan sadece yaralarını sergileyebilir ve bu hal son derece insanidir. Ve evet insan, kendini kandıra kandıra yaralarını sergiler.

Ne diyordu şair, “İnsan olan yerlerim çok ağrıyor.”(s.118)


Bilememenin Bilgisi

Modern zamanlar, aynı zamandan bilginin egemen olduğu zamanlar olarak da tanımlanabilir. Ama modern zihniyetin bilgiye bakış açısı ile kadim geleneğimizin bilgiye bakışı arasında dağlar kadar fark var. Mesela, modern zihniyet bilginin güç olduğunu ve bu güç ile doğanın insanın hâkimiyetine girmesi gerektiğini söyler. Ama İbnü’l-Arabî hazretleri asıl bilginin ”bilememenin bilgisi” olduğunu bunun da ”hayret” olduğunu söyler.

Bu sözde, öncelikle insanın acziyetine vurgu yapılmaktadır. İkinci olarak, bilginin sahibi Allah’tır ve kuluna bu bilgiyi öğreten yine O’dur. Bilgi, insana doğaya hükmetme gücünü değil hikmet ile kendini ve kâinatı kavrama yetisini kazandırmalıdır. Aynı zamanda bilgi merhamet doğurmalıdır. Bu merhamet ise doğayı zapturapt altına almayı değil varlıklara şefkat göstermeyi gerekli kılar.(s.127)


Bilgi ve Eylem

Osmanlı Devleti’nin yetiştirdiği en büyük âlimlerden Taşköprülüzâde Ahmed Efendi; aklın ölü olup bilgiyle hayat bulacağım, bilginin ölü olup arzuyla dirileceğini, arzunun cılız olup okumakla cılızlıktan kurtularak güçleneceğini, okumanın örtülü olup ilmî tartışmalar (münazara) sonucu ortaya çıkacağım, münazaranın ise verimsiz olup ancak eylemle velüd olacağını söyler.

Bilgi ve eylem tevhit olduklarında yani birleştiklerinde beraberce artar. O halde eylemsiz bilgi eksik olduğu gibi, bilgisiz eylem de eksiktir. Bilginin üretilmesinin ve bilginin hayat bulmasının ana şartı, eyleme dönüşmesidir. Sadece düşünce boyutunda kalan ve hayatta karşılığı olmayan bilgi, eksik kalmaya mecburdur. Bütün bu cümlelerimi şuraya getireceğim; kişi, Allah’ı bilmeye kendinden yola çıkar.

Kendini bilmek içinse doğanın bilgisine ihtiyacı vardır. Bir diğer önemli konu ise kişinin, kendini başkalarıyla tanımasıdır. Şehrin meydanı kişinin kendisini unutmasına sebep olacağı gibi aynı şekilde kişinin kendini bilmesine de neden olur. Şehir çokluğu simgelere, insan ise kadim bilgiye göre küçük bir âlemdir.(s.131)


Tekrar Perdesi

Düşünce, bilinenden bilinmeyene doğru bir seyir izler. İnsan, yeni bir bilgi elde etmek için bildiği eski bilgiler üzerinde düşünür, bağlantılar kurar ve bu sayede bilinmeyen bir bilgiyi bilinir hale getirmiş olur. Kısacası bilgi; bilinmeyenden, bilinenler vasıtasıyla sağlanır. Bilinmeyene ulaşmayı tetikleyen durum ise insanın içindeki meraktır. Kapalı kapıların, yani maveranın her zaman insanoğluna cazip gelmesidir başka bir deyişle. Bunun arkasında ise insanın sıkılan bir varlık olması yatar.

Sürekli tekrar, insanın içini sıkar ve bu durum yeni tekrarlar bulmaya iter insanı. Halbuki insanın hayatı sürekli tekrarlar üzerine kurulmuştur. İnsan her gün uyur, sonra uyanır, yemek yer, çalışır vb. Bu döngü biteviye devam eder. O halde bütün bu tekrarların üzerinde olan bir şey olmalıdır. Yani tekrarlanmayan bir şey… İşte insanın asıl aradığı da budur. Tekrar perdesinin arkasındaki o şey… Tekrar perdesi ile kendini gizleyen ve ancak bu perdeyi farkedip perdenin arkasına geçmek için gayret edenlere kendini gösterecek olan. .. Sonuç olarak; tekrar, insanın kendisini de tekrarlamasına yol açar. Sadeliğin ihtişamını görmek için insanın aklının ve kalbinin sesine kulak vermesi gerekir.(s.142)


Başkalarının Mutluluğu

Ya mutluluk denen o büyülü şey bir çocuk oyuncağıysa? Mutlu olmak için hayatını ortaya koyan insan, mutluluğun acılar vadisinin ortasında konakladığını bilmiyorsa? Gerçek mutluluğun dünyada gerçekleşeceğini sanan insan, mutlu olacağım derken hayatın geçtiğinin farkında değilse? Anı yaşamayı mutluluğa ulaşma amacıyla öteleyen insan, aslında mutluluğun tâ kendisini öteliyorsa ve bu durumun gafiliyse?

İsteklerinin giderilmesiyle, yani tatmin edilmesiyle iç rahatlığına ulaşacağını düşünen insan, isteklerin bitmeyeceğini bilmiyorsa ve sürekli isteme hastalığına yakalandıysa? İnsanın kendini mutlu kılmak adına yapmayacağı hiçbir şey kalmadıysa? Mutluluğu şöhrette, mülkte, makamda bulacağını sanan insan, bu isteklerine ulaşınca içindeki o koskoca boşluğu dolduramıyorsa? O halde artık başkalarının mutluluğu için çalışmanın vakti gelmiştir. Başkalarını mutlu ederek kendini de mutlu kılan insan, asıl mutluluğun kendini gerçekleştirmek olduğunun da farkına varacaktır. Ama istersen sen yine mutluluğu değil, huzursuzluğu seç. Çünkü huzursuzluk seni bir ömür teyakkuzda tutacaktır.(s.147)


İnsan: ”Ölüme Doğru Varlık”

İnsanı, diğer varlıklardan ayıran bir yönü de öleceğini biliyor olmasıdır. Çünkü insan ”Ölüme doğru varlıktır.” İnananlar için ölüm bir son değil, bilakis bir başlangıçtır, başka bir varlık boyutunda ebedi yaşama başlangıç… İnsanın ölümle yeni bir hayata geçişini Hindistanlı şair Tagore şu benzetmeyle anlatır: ”Annesini emen çocuk huysuzlanmaya ve bağırmaya başlayınca anne onu teselli etmek üzere sağ göğsünden alarak sol göğsüne yerleştiriverir.” Öleceğini bilen ve bu idrak içinde yaşayan insan için de Ölüm dünyadan ahirete geçiştir. Bu sebeple ölüm hayata değer katan, hayatı ve güzelliklerini daha iyi algılamamıza sebebiyet veren bir imkândır. Evet, ölüm bir son değil çok büyük bir imkândır insan için.(s.163)

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir